Herkes öfkeli. Ben de öfkeliyim. Sivas’ta 34 kişiyi yakarak öldürenler “zaman aşımından” yararlanarak kurtuldular.Zaten sanıkların çoğunluğu kaçaktı. Şimdi özgürce ve göğüslerini gere gere dolaşabilecekler artık.Ancak olayı bir de tersten düşünelim.Zaman aşımı nedeniyle öfkeleniyoruz, peki mahkeme zaman aşımı kararı vermeseydi değişen bir şey olacak mıydı?Olmayacaktı.Sanıklar yine adalet önüne çıkarılmayacaktı.Güya arandığı söylenen kişiler yine özgürce aramızda dolaşabilecek, ehliyet alabilecek, doğan çocuklarını nüfuslarına kaydettirebilecek, işlerine güçlerine devam edeceklerdi.Bugüne kadar aynen öyle oldu, yine öyle devam edecekti.Bugün iktidara yakın duran ve destek veren bir zihniyet Sivas olayını bir insanlık suçu, bir katliam, vahşet olarak değerlendirmiyor.“Tahrik”ten söz ediyorlar örneğin, halkın dini duygularının rencide edildiğini sinsi bir gülümsemenin arkasından söylüyorlar.Kimileri “ölmeyi hak etmemişler miydi?” bile diyebilecek kadar ileri gidiyor.Birkaç gündür Sivas katliamı sırasında Sivas’ta Belediye Başkanlığı yapan zatı televizyon ekranlarından izliyoruz.Ne bir üzüntüsü, bir rahatsızlığı ne de bir pişmanlığı var! Sadece kendi sorumluluğu olmadığını anlatıyor, ama katliamla ilgili tek bir eleştiri cümlesi sarf etmiyor. Çünkü öyle düşünmüyor ki.Yandaş medyada Sivas katliamı ile ilgili eleştirel bir yazı, makale, haber okuyor musunuz?Tek satır bile yok. Biraz vicdanı olanlar sadece “ölümlerden duydukları üzüntüyü” sahte cümlelerle dile getiriyorlar o kadar.Yani ölen olmasa, otelin yakılmasına alkış bile tutacaklar.Şurası bir gerçek ki, Sivas katliamına neden olanlar korunmuştur, kollanmıştır.Sadece bu iktidar döneminde mi? Hayır yaşandığı günden bu yana bir koruma var.İktidarlar ve devlet görevlileri, siyasi çıkarları uğruna Sivas katliamını hep hasıraltı ettiler. En azından gerektiği gibi üzerine gidemediler.Sonunda iş döndü dolaştı yine Ergenekon’a bağlanmaya çalışıldı. Hatırlayın, bir süre önce “Sivas olayı derin devlet işiydi, Müslümanlara karşı düzenlenmiş bir komploydu” gibi saçma sapan görüşler de atılmıştı ortaya.Tabii ki bu saçmalık ne kamuoyunda ne de Ergenekon’u yürüten savcıların nezdinde değer buldu.Eh, işi Ergenekon’a, darbecilere, postalcılara, solculara yükleyemiyorsanız, zaman aşımını bahane ederek tümden ortadan kaldırırsınız.Yapılan budur. Yapılmasaydı da, sonucu bu olurdu.*****İki uluslu bir yapıCHP eski milletvekillerinden emekli büyükelçi Şükrü Elekdağ’dan pazartesi günkü yazımla ilgili önemli bir bilgi notu aldım. Sizlerle de paylaşmak istiyorum;Sayın Ataklı; “Türk kelimesinden neden bu kadar utanç duyuyorlar” başlıklı makalenizde yine ülkemizin önemli bir sorununa parmak basmışsınız.Sorunun temelinde Türkiye’yi iki uluslu bir yapıya dönüştürmek ve bölünmesine zemin hazırlama amacı yatmaktadır.Bu amaçla etnisite ile alakası olmayan ve kapsayıcı, kucaklayıcı üst kimlik niteliğindeki “Türk milleti” ve “Türklük” kavramları yozlaştırılmaktadır. Gerçekte bu sorunun bu denli büyüyerek ülkemiz için varoluşsal bir nitelik kazanmasına, hem Başbakan’ın, hem de ana muhalefet partisi liderinin benimsedikleri ortak tutumun katkıda bulunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.Zira, her ikisi de Türk ulusal devletini parçalamak isteyenlerin ekmeklerine yağ sürmek istercesine, “Türk” ve “Türk milleti” sözcüklerini yemin-i billah etmişçesine ağızlarına almaktan kaçınıyorlar.Bu tutumlarıyla, Türkiye Cumhuriyeti’ni iki uluslu bir bir devlet olarak yeniden yapılandırmayı ve özerklik kisvesi altında Türkiye’yi silah gücüyle bölmeyi öngören etnik terörün amaline hizmet ettiklerinin farkında olmamaları mümkün mü...Bu davayı kazanmanın bir yolu var . O da, Atatürk’ün milli varlığı sona ermiş bir milletten yarattığı milli çağdaş devlete kararlılıkla sahip çıkma hususundaki milli şuurun, bugünün şartlarında yeniden ve berrak bir şekilde doğması...Bakalım, Türkiye bu sınavı verebilecek mi... Şükrü Elekdağ.*****Fidan’a neden haksızlık yapılıyor?Bekliyoruz, bakalım Başbakan MİT Müsteşarı’nın ifadeye gitmesi için izin verecek mi? Anlaşıldı ki, bu konuda bir süre kaydı yok. Yani Başbakan izin verip vermeyeceği gibi, istediği kadar da bekleyebilir. Hiç cevap da vermeyebilir.Kısacası, hiçbir cevap verilmezse savcıların Danıştay’a gitmesi de mümkün değil. Gitseler de bir şey fark eder mi, onu bilemem.Başbakan “izin yetkisini” şimdilik elinde tutuyor ama iktidar sözcüleri MİT Müsteşarı’nı koruma harekâtı başlattı.Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay MİT Müsteşarı’na “haksızlık yapıldığını” söyledi. Çünkü çok iyi yetişmiş, değerli bir kişiymiş Müsteşar. Böyle birinin ifadelere çağrılması, suçlanması, hele terörle mücadele edilirken doğru değilmiş.Sayın bakan elbette haklı. İnsanlar bu makamlara kolay gelmiyor, kolay yetişmiyor.Ancak son birkaç yılda kim bilir yetişmesi çok zor nicelerine ne haksızlıklar yapıldı. Sayın Bakan aynı hassasiyeti o zaman göstermediği gibi “korkusu olmayan adalete gider, aklanır” diyordu.Terörle mücadele eden MİT Müsteşarı’nın teröre yardım etmesi tabii ki düşünülemez.Ama ne diyelim ki savcılar bazı suçlar tespit etmişler, soruşturma yapmak istiyorlar.Herhalde MİT Müsteşarı’nın bir korkusu yoktur, gider adalete hesap verir, iş biter. Öyle değil mi?*****Türkiye’de 633 kişiye 1 doktor düşüyormuş. Bu istatistiği günlük hayata uygularsak: “Açılın, ben doktorum!” diye bağıran bir yardımseverin olaya müdahale edebilmesi için ciddi sayıda insanı aşması gerekiyor. (Gani Yıldız)*****Anayasa’da etnik vurgu olmayacakmışYeni bir anayasa olmayacağını bildikleri halde, çalışıyor gibi yaparak yeni anayasa için fikirler yürütenleri gülümseyerek izliyorum.AKP’nin, Başbakan’ın yeni anayasa yapmak gibi bir hevesi, arzusu yok. Eğer anayasa iktidarın tüm isteklerini karşılayacak biçimde olmayacaksa, ki olmayacağı sayısal olarak belli, yeni anayasa yazılmasına yol vermezler.Peki bazıları neden “çalışıyor gibi” yapıyor? Çok basit, yeni bir anayasa olmayacak ama, yeni anayasa adı altında kamuoyunun zihni bulandırılmak isteniyor. Amaç budur.Her okura soruyorum; yeni anayasa adı altında yapılan çalışmalarda Kürt konusu hariç bir şey konuşulduğunu duydunuz mu?Anayasa’daki Türk tanımının çıkarılmasını ya da Türk- Kürt beraber anılması talebinden başka “demokratik” bir öneriye tanık oldunuz mu?Bir taraftan “anayasadaki etnik tanımlamalar çıkarılacak” deniyor, öte taraftan “Kürtçe’nin resmi dillerden biri olması” veya “Kürtçe temel eğitim” talep ediliyor.Güzel de, Türk tanımını “etnik” kabul edip ayıklanmasından söz ederken ısrarla ve özellikle “Kürt” tanımını koymaya çalışmak etnik tanımlama olmuyor mu?
Bir süredir Stratfor belgeleri tartışılıyor. Ne kadar izleyebiliyorsunuz bilmiyorum. Çünkü bunları Taraf Gazetesi yayınlıyor ve iddiaların hepsi diğer medya organlarında yer almıyor.Ancak AKP ve çevrelerinden gelen tepkiler çok sert. Sürekli yalanlamalar yapılıyor, görünen o ki bu yayınlar iktidarın başını çok ağrıtacak.Stratfor Amerikalı bir düşünce kuruluşu. Çeşitli ülkelerde ilişki kurulan kaynaklardan aldığı bilgileri analiz ediyor, o ülke ile ilgili raporlar düzenliyor ve arzu edenlere bunları satıyor.Yapılan iş son derece yasal ve normal. Amerika’da ve başka ülkelerde benzer kuruluşlar var.Buna karşı, özellikle Stratfor adı üzerinde son yıllarda ciddi spekülasyonlar yapılıyor. Çünkü iddialara göre Stratfor “gölge CIA” olarak anılıyor, CIA adına çeşitli ülkelerden istihbarat topluyor.Bu yöntemin CIA’in işine geldiği ve hatta Stratfor’u maddi olarak da desteklediği söyleniyor. Çünkü, Stratfor özel bir kuruluş olduğu için CIA gibi yaptığı faaliyetler nedeniyle Temsilciler Meclisi ve Kongre denetiminde değil. CIA pek çok istihbarat faaliyetini “yasa dışı yöntemler” kullanarak sağladığı için eleştiriliyor ve ciddi bir siyasi baskı altında.Ama bilgiler hiçbir sorumluluğu olmayan Stratfor’dan gelince CIA’in de rahatladığı belirtiliyor.Stratfor’un istihbarat almak için yaptığı binlerce e-mail görüşmesi, merkeze aktarılan bilgi notları tıpkı ABD Dışişleri Bakanlığı yazışmaları gibi bir şekilde ele geçirildi ve şimdi dünya medyasında paylaşılıyor.Yine WikiLeaks tarafından servis edilen bu mesaj ve bilgi notlarında Türkiye’nin de adı çok geçiyor. Başbakan’a iki yıl ömür biçilmesi, İş Bankası’nın Gülen cemaatine karşı olduğu, Suriye’ye karşı yaptırımlar konusunda Amerika’ya bazı sözler verildiği iddiaları bu Stratfor yazışmalarından ortaya çıktı.Bunun da ötesinde Stratfor’un Türkiye’de haber kaynaklarına ciddi maaşlar ödediği, en önemli haber kaynağının Başbakan’ın önemli danışmanlarından biri ve Sabah Gazetesi’nin de Stratfor’la anlaşmalı medya kuruluşu olduğu, buradan gelen talimatlarla haber ve yorumlara yer verdiği de ileri sürülüyor.Bütün bunlar iktidar kanadında ciddi rahatsızlık yaratıyor, çünkü iddialar iktidarın kamuoyundan sakladığı şeyler.Peki, Stratfor yazışmalarındaki iddiaları doğru kabul edebilir miyiz?Teknik olarak hayır, ama pratikte bilgilerin büyük çoğunluğunun doğru olduğu varsayılabilir.Çünkü Stratfor bu bilgileri istihbarat amacıyla topluyor ve analizler yapıp raporlaştırdıktan sonra para karşılığında satıyor. Alınan bilgilerle hazırlanan raporların daha sonra yanlış çıkması şirketi zora sokar. O nedenle doğruluğundan emin olmadıkları bilgileri değerlendirmez ve satışa sunamazlar.Bu elbette her bilginin doğru olduğu anlamına da gelmez. Ama raporları çok etkilemeyecek bazı yanlış bilgiler olması şirkete zarar vermez, tahmin ve analizlerde yanılma payı olarak değerlendirilir.Şurası açık ki, Türkiye’de yalanlansa bile Stratfor yazışmalarındaki pek çok iddia, uluslararası arenada “doğru” kabul edileceği için iktidar bir süre sonra ciddi şekilde zora girecektir.*****Erdoğan Atatürk’ü geçmişBir araştırma şirketi gençlere “En çok hayranlık duyduğunuz isim kim?” diye sormuş. Birinci Tayyip Erdoğan çıkmış. İkinci sırayı ise Atatürk almış.Medya bu haberi “Erdoğan Atatürk’ü geçti” diye veriyor.Araştırma sonucu böyle sunulursa, medya da bu başlığı atar tabii.Özellikle malum çevreler anket sonucundan pek memnun. Niye olmasınlar, Atatürk fobileri var ve Atatürk’ün Tayyip Erdoğan’ın gerisinde kalmasından büyük sevinç duyuyorlar.Atatürk’e en çok hayranlık duyanların oranı yüzde 4,1 çıkmış. Bu bile mucize. Çünkü bu tür anket sorularında kimsenin aklına “Atatürk” demek gelmez. Çünkü genç günü yaşar, “kime hayranlık duyuyorsun” diye sorulduğunda kendi çağında yaşayan önem ve değer verdiği, olmak istediği kişinin adını söyler.Örneğin gençler içinde “En hayran olduğum kişi Hazreti Muhammed” diyen yok. Çünkü ne kadar dindar olursa olsun, bu tür bir soruya yüce peygamberin adıyla cevap vermez.Ama bir gence hayran olduğu kişinin adını verdikten sonra “Peki Atatürk” diye hatırlatırsanız, “O ayrı, Atatürk bizim için en önemli isimdir” diyenlerin oranı birden yüzde 70’leri geçer. Tıpkı Atatürk’ün gençliğe hitabesinin kaldırılmak istenmesine gösterilen tepki gibi.Anketler yaparak ikide bir Atatürk’ü gündeme getirmeye çalışmak sinsi bir oyunun ürünüdür. Ama ne güzel ki, her şeye rağmen Türk halkı malum zihniyetin istediği gibi Atatürk’üne karşı çıkmıyor.*****Aczmendiler yine sahnedeÇok konuştuğumuz 28 Şubat döneminin simge gruplarından biri Aczmendilerdi. Garip kıyafetleri, uzun saçları, ellerindeki asalarla büyük kentlerde dolaşmaya çıkarlar ve çok tepki görürlerdi.Aczmendiler’in şefi günün birinde bir kadınla yatakta basıldı.Yıllar sonra dediler ki “Onların hepsi tezgâhtı. Darbecilerin hazırladığı senaryo uygulanmıştı.”Aczmendiler’in 28 Şubat gösterileri darbecilerin tezgâhı mıydı, tartışılır belki ama, aynı grup şimdi yeniden ortaya çıktı.Şanlıurfa’da sokak gösterisi yapan Aczmendiler polisin baskılarından yakınmışlar, hüviyet kontrolü adı altında kendilerine eziyet edildiğini söylemişler.Merak ediyorum, bugünkü Aczmendiler yine darbecilerin tezgâhı olarak mı ortaya salındı? Polis bugünkü iklime rağmen neden Aczmendiler’e baskı yapıyor? Yeni bir Ergenekon tezgâhı mı hazırlanıyor?*****Başbakan YardımcısıBeşir Atalay, olası İstanbul depreminden sonra kullanılması planlanan 238 çadırkent alanı olduğunu söylemiş.Bari bu alanların nerelerdeolduğu “devlet sırrı” gibisaklansın ki, 238 yeni inşaat projemiz olmasın! (Gani Yıldız)*****Günün deyimi: Nifak sokmaStratfor yazışmalarının yayınlanmaya başlaması iktidar cephesinde ciddi sıkıntıya neden olunca, yandaş medya “koruma, kollama ve savunma” operasyonlarına başladı.Yandaşlar tüm iddiaları reddediyor ve yalanlıyor.Bunun için buldukları yeni bir deyim var.“Nifak sokma” diyorlar.Nifak, dostları asılsız dedikodularla etkilemek ve birbirine düşürerek ayırmak demek.Taraf’ta yayınlanan yazışmalar “nifak” olarak tanımlanıyor. Yani diyorlar ki “İktidara güç veren kesimler arasına dedikodu tohumları atılıyor, tartışma yaratılmak isteniyor, böylelikle bu güç birliğinin bozulması amaçlanıyor”Çünkü yazışmalarda örneğin “Gülen cemaatinin AKP iktidarı ile ters düştüğü iddiaları” var.Ya da Mavi Marmara olayında Gülen’in İsrail’i tuttuğunun iddia edilmesi yazışmalarda yer alıyor.Başbakan’ın en önemli danışmanının Stratfor’la yakın ilişkide olduğu, Sabah Gazetesi’ni Türkiye’deki medya ortağı yaptığı iddiaları da yandaşların öfkesini çekiyor ve bütün bunlar yandaşlarca “nifak sokma çabaları” olarak değerlendiriliyor.Ancak şöyle bir açmaz var. İktidar yandaşları bugüne kadar belgesi olsun olmasın rakip gördükleri kişiler için pek çok iddia ortaya attılar. Daha sonra bunların kamuoyu tarafından da “zaten böyle algılandığını” söyleyerek üste çıktılar.Şimdi iktidar “kamuoyu algılaması” tehdidi altında. Stratfor iddiaları gerçek ya da değil, vatandaşın “algısı” çoğunun doğru olduğu yönünde.Bu silah da bumerang etkisi yapıyor galiba.
İktidar partisinin üç kere üst üste seçim zaferi kazanmasının parti adına güzel bir şey olabileceğini ama bunun iyi yönetilememesi sonucu bir “güç zehirlenmesinin” yaşanacağını defalarca yazdım.AKP’nin özellikle “artık ustalık dönemindeyiz” dediği son seçim zaferinden sonra yaptığı hatalar, bu güç zehirlenmesinin tipik örnekleri.İktidar bu güç zehirlenmesinin etkisiyle, yaptırdığı son “kamuoyu araştırmasının” şokunu yaşıyor şimdi.Araştırmada kasaca şu sorular sorulmuş kamuoyuna;1- Dindar gençlik yetişmesini ister misiniz?2- Atatürk’ün gençliğe hitabesi kaldırılmalı mı?3- Andımız kaldırılmalı mı?4- 19 Mayıs’ın yeni kutlanma biçimini nasıl buluyorsunuz?Sonuçlara geleceğim, ama “güç zehirlenmesi” tanımını neden ısrarla kullanıyorum?İktidara göre Türkiye’nin sorunları bunlar mıdır?Halka neden Atatürk’le ilgilisorular sormak istemektedir.Araştırma sonuçlarına gelince; “çok şükür” diyorum, çünkü bugüne kadar yapılan yoğun propaganda ve beyin yıkama operasyonlarına rağmen Atatürk sevgisini bu milletin gönlünden söküp atmayı becerememişler.Halkın yüzde 70’inden fazlası “Atatürk’ün gençliğe hitabesine sakın dokunma” demiş.Yine bu orana yakın bir kesim “andımıza dokunma” mesajı vermiş.Bir o kadar vatandaş 19 Mayıs’ın yeni kutlama biçiminden rahatsızlık duyduğunu belirtmiş.Demek ki AKP’ye oy veren yüzde 50’lik kitlenin bile yarısına yakını Atatürk’e sahip çıkmış.Buna karşı halkın yüzde 70’inin “dindar gençlik yetiştirilmesinden yana olduğu” görülüyor. İktidar yandaşları ve maskeli liberaller bu sonuca çok sevinmişler.Ancak burada sorunun nasıl sorulduğu önemlidir. Türkiye yüzde 99’u Müslüman olan bir ülke. “Dindar gençlik” tanımının karşıtı “dinsiz gençlik” olarak algılanabilir. Bu nedenle özünde zaten inanmış olan çok büyük bir kitle “çocuğumu dinsiz yetiştirmek istiyorum” anlamına gelebilecek bir cevap vermez.Ancak soru “Çocuğunuzun dini kurallara uygun bir yaşam biçimiyle yetiştirilmesini ister misiniz?” şeklinde olsaydı, inanıyorum ki yüzde 70’lik destek, tıpkı Atatürk’le ilgili sorulardaki gibi yüzde 30’ların altına düşerdi.Güç zehirlenmesi ile artık Atatürk’ü de “halk oylamasına” indirgeyecek hâle gelen iktidar bu sonuçlara bakıp genel siyasetini yeniden değerlendirmelidir.*****Süzer Plaza’da otopark vurgunuBugün sizlere “küçük gibi görünen” bir olaydan söz etmek istiyorum.Hafta sonu, hukuk dünyasının parlayan isimlerinden genç kardeşim avukat Mikail Dilbaz’ın Süzer Plaza’daki ofisine uğradım. Bir konuyu danışacaktım ve görüşmemiz sadece 10 dakika sürdü.Süzer Plaza’ya geldiğimde, başka yer olmadığı için arabamı otoparka bıraktım. 10 dakika sonra çıkarken otopark ücretinin 25 lira olduğunu söylediler.Gelelim konuya. Sorun para değil, insanları sağılacak inek yerine koymaktır. Bill Gates bile gelse, verdiği 25 liralık otopark parasına öfkelenir, çünkü kimse enayi değildir.Süzer Plaza çok lüks bir yer olabilir. Ama serbest piyasa ekonomisi gereği “Benim fiyatım bu” diyemez. Çünkü o plazada kendi otoparkı dışında alternatif yok. Ya arabanızla geleceksiniz ya da park etmeyecek bir başka araçla.Taksim’deki The Marmara olsa istediği fiyatı koyabilir. Çünkü siz otele 25 lira vereceğinize İspark’a 5 lira vererek park edebilirsiniz.Ancak Süzer Plaza’da bu şansınız yok. Zaten bu şansınız olmadığı için plaza yöneticileri herkese sağılacak inek gözüyle bakma cesaretini buluyor.*****Kavgalar yüzünden gürültülü geçen eğitim komisyonu oylamasında AKP’li üyeler, “El kaldırın, maddeyi oyluyoruz” diye birbirlerine seslenmiş. Hmmm, acaba gerçekten maddeler mi oylandı yoksa önceden verilen roller mi oynandı? (Gani Yıldız)*****Hoş geldinizTam 375 gün sonra sevinçli haber geldi. Odatv davası nedeniyle tutuklanan Ahmet Şık, Nedim Şener, Coşkun Musluk ve Sait Çakır nihayet serbest bırakıldı. Diğer 6 gazeteci ise hâlâ hapiste.“Darısı hapisteki diğer arkadaşlarımızın başına” diyor ve hepsinin aynı zamanda beraat etmesini de diliyorum.Odatv davası başlı başına bir komedi aslında. Ortada tek bir belge yok. Sadece dışarıdan atıldığı en az üç bilirkişi raporu ile saptanmış bir virüslüe-mail dayanak alınıyor.Bu sahte mesaja rağmen 10 gazeteci tutuklandı.Geçen bir yıl içinde inanılmaz bir gariplik de yaşadık. Nedim Şener ve Ahmet Şık’ı ayrı tutan bir kesim, diğer gazetecileri yok sayarak sadece bu iki arkadaşımız için mücadele verdi.Diğer tutukluların “aslında suçlu olduğu” gibi bir hava yayılmak istendi. Oysa Nedim Şener, Ahmet Şık nasıl haksız, hukuksuz ve adaletsiz biçimde tutuklanmışsa diğer gazeteciler de aynı durumdaydı.Bunda galiba bazı gazetecilerin Soner Yalçın’a olan kişisel öfkeleri etkili oldu. Ancak şimdi bunların hepsinin geride bırakılması gerek.Odatv davasının en önemli sanığı Soner Yalçın, başka gazetecileri öfkelendirecek yazılar yazmış olabilir zamanında. Ama bunları bahane ederek 6 gazetecinin “olmayan belgelere” dayanarak hapiste tutulmasına ses etmemek en azından meslek terbiyemiz bakımından hoş değildir.Şimdi sıra hâlâ hapiste tutulan 6 meslektaşımızı ve diğer davalar nedeniyle hapislerde çürütülen gazetecileri kurtarmak için sesimizi yükseltmekte.*****Zeytinyağı gibi üste çıkmakÇok güzel bir atasözümüz vardır. Haksız olduğu halde gücünü ve ortamı kullanarak, bağırıp çağırarak haklı konuma geçmek isteyenler için “zeytinyağı gibi üste çıktı” denir.Meclis Milli Eğitim Komisyonu’nda çıkan kavgadan sonra AKP’li yetkilileri dinlerken aklıma geldi bu atasözü.Komisyon toplantısına üye olmayan 150 milletvekili ile gelen kendileri, CHP ve MHP’lileri içeri sokmayan kendileri, kameramanları tartaklayarak dışarı atan kendileri, ama bir bakıyorsunuz feryat AKP’den geliyor.“Demokrasiye aykırı davrandılar, saldırdılar, seloteyp tankı fırlattılar” diyerek zeytinyağı gibi üste çıkıyorlar.Tahminim şu; Başbakan bir gün önce “Bu yasa mutlaka çıkacak” dedi. Muhtemelen komisyon üyelerine “Bu pazar bitirin” talimatı gönderdi. Oysa CHP ve MHP engelleme yapıyor komisyonda, sadece 6 maddesi görüşülmüş bir teklifin diğer 21 maddesinin bir günde geçmesi mümkün değil.O halde fiili durum yaratılmış, komisyon salonu bloke edilmiş, muhalefet dışarıdayken konuşma bile yapılmadan maddeler okunup kabul edilmiş.AKP, muhalefeti “engelleme yapmakla” suçluyor. Muhalefetin “Bu teklifi geri çekin” talebini demokrasiye aykırı buluyor.Neden? Muhalefetin görevi hükümetin her icraatına katkı sağlamak değildir ki. Elbette kendi siyasetine aykırı bulduğu kanunların geçmesini engelleyecektir. Demokrasi bir sabır rejimidir aynı zamanda. Gerekirse günlerce konuşulur, sonuçta elbette yine sayısı fazla olan kazanır ama, o süreçte yapılan tüm konuşmalar, eleştiriler doğrultusunda daha iyi bir sonuca varılabilir.AKP’nin sıkıntısı burada. Daha iyi bir sonuç değil “bizim dediğimiz olacak” dayatması Meclis’in onuruna da gölge düşürmüştür.
Sevgili okurlar; geçen hafta da, daha önceki haftalarda olduğu gibi yine “yeni anayasa” çalışmaları yapıldı. Meclis Başkanı ise konuyu “ya şimdi çıkarırız, ya da 30 yıl bu anayasaya mahkum oluruz” diyerek kendi açısından son noktayı koydu.30 yılı bilemem ama...Eğer hemen yeni bir anayasa çıkarmazsak 30 yıl bekler miyiz bilemiyorum ama, bana göre hiç kimse umutlanmasın, yeni anayasanın çıkacağı yok. Bunu ilk kez söylemiyorum, çünkü iktidar partisinin bütün söylemine rağmen yeni anayasa istediği yok.Kendi ayağına kurşunNedeni basit; iktidarın yeni anayasadan kastettiği kendi zihniyetine uygun ve iktidarda kalmasına olanak sağlayacak bir anayasa. Bu koşulları oluşturmadan çıkacak bir anayasa AKP’nin kendi ayağına kurşun sıkmasıdır. Oysa eskisi daha çok işe yarıyor.Antidemokratik anayasaİktidara göre mevcut anayasa “antidemokratik.” O halde ülkeyi bu anayasa ile yönetip yapılan hukuksuzluklara mevcut anayasanın arkasına sığınarak bahane bulmak iktidar için çok daha akılcı. Yeni anayasa diye tutturmak ise işin şov tarafı.Rahatsızlığın temeliİktidar ve yandaşları “Türk” tanımından şiddetli bir rahatsızlık duyuyorlar ve “Kürt” tanımının anayasada mutlaka yer almasını, o olmuyorsa Türk’lüğün tamamen çıkarılmasını istiyorlar. Türk olmanın neredeyse bir utanç haline getirilmesi amaçlanıyor.Başarıldı daAslına bakarsanız, özellikle genç nesilde “Türk olmanın” adeta “utanç duyulacak” bir şey olması içselleştirildi. Genç dimağlara Türklerin vahşi, katil, katliamcı, soykırımcı olduğu adeta kazındı. Artık kimse “Türküm” diye haykıramıyor.GülüşüyorlarDikkat ediyorum, özellikle yandaşların katıldığı toplantılarda “Türk” kelimesi geçerse, gülüşmeler başlıyor. Türk kavramına karşı aşırı bir hassasiyet var. Türk denildiğinde o gülüşen suratların arkasında müthiş bir kin ve nefretin olduğu hemen anlaşılıyor.Dini temeli varBu konuda iktidarın çekirdek kanadı ile güya liberal demokrat olanların ciddi bir ayrılığı var. İktidarın çekirdek kanadı Türk-Kürt kavramını dinsel açıdan ele alıyor ve ikisini Müslüman temelinde birleştirerek aslında ümmet kavramını savunuyor.Türkiye’den nefretDiğer kesim ise temelini Türkiye sevgisizliğinden alan bir nefretle Kürt kavramını öne çıkarıp Türk’ü tamamen devre dışı bırakmak istiyor. Türk yerine ısrarla Kürt kavramını öne çıkarmanın da tam bir ırkçılık ve faşizm olduğunu unutuyorlar.Türk tanımıAyrıca zaten yapılan tartışmalardan anlaşıldığı kadarıyla yeni bir anayasa yazmak zor değil, olanaksız. Anayasa’ya damgasını vuran Türklük tanımı olduğu sürece iktidarın ve yandaşlarının buna yanaşmasını beklemek safdillikten öte değil.Aynısı eğitimdeBenzer bir anlayışın Milli Eğitim politikalarında da olduğunu görüyoruz. İktidar eğitimde “milli” kavramını çoktan çıkardı biliyorsunuz. Şimdi getirilmek istenen 4+4+4 sistemi ile daha dinsel bir eğitimin yaygınlaştırılması amaçlanıyor.Milliyetçi değilimÇok milliyetçi değilim. Kendi seçemediğim kavramlara bağlanmayı yanlış buluyorum. Ama ne olursa olsun bu ülkede yaşıyoruz, kökenimiz ne olursa olsun kendimizi Türk kabul ediyoruz. Türklüğün bu kadar aşağılanmasını içime sindiremiyorum.İlle de Kürt olsunGüya demokratik bir anayasa yapmak isteyenlerin zihninde demokrasi ve hukuktan ziyade “Kürt” konusu var. Eğer bu kavram anayasaya girer ya da Türklük anayasadan çıkarsa, o zaman daha demokrat olacağımızı söylüyorlar. Tamam da o zaman ne olacak?Başka bir devletKürtlere özerk bölge verilebilir, PKK bu bölgenin polis gücü olabilir, Güneydoğu’da temel eğitim Kürtçe yapılabilir, ama o zaman bu devlet başka bir devlet olur. O halde yeni anayasa yerine “başka bir devleti” tartışmak daha namusluca olmaz mı?Suriye olaylarıSevgili okurlar; yakın bir gelecekte başımızın Suriye konusunda derde gireceğini söylemek yanlış olmaz. Batı medyasının Suriye olaylarını nasıl çarpıttığını yine bizzat kendileri açıkladı. Türkiye ise bu yoğun propagandanın etkisi altında kalmış durumda.Ne işimiz var?Doğrulanmayan haberlere göre Türkiye Suriye konusunda çok aktif. Antakya ve çevresi Suriyeli kaynıyor. Esad’a karşı ayaklananlara Türkiye’den her tür destek sağlanıyor. İktidar ise Suriye’de insanlık dramı yaşandığını söyleyerek kendini savunuyor.Provokasyonlar var mı?Birçoğu çarpıtılmış olduğu anlaşılan haberlere göre Suriye’de insanlık dışı olaylar oluyor. Ama doğrulanmayan haberlere göre Türkiye Suriye’deki karışıklıkları provokasyonlarla, bombalamalarla, suikastlarla körüklüyorSonu ne bunun?İnsanlık dışı daEğer iddialar doğruysa, Türkiye’nin “insanlık dışı eylemlere karşı” olma savı geçersiz kalacaktır. Çünkü Suriyeli ayaklanmacılara verilen her destek Suriye devletinin daha acımasız biçimde halkın üzerine yürümesine neden olmaktadır. Bunu bilmeliyiz.MİT’e ifade olayıSevgili okurlar, bu hafta son olarak kısaca MİT sorununa da değinmek istiyorum. Anlaşıldığı kadarıyla Başbakan MİT Müsteşarı’nın ifadesinin alınmasına izin vermeyecek. İzin vermesinin hem kendisi hem de MİT için daha iyi olacağını söylemekle yetineceğim.MİT’ten açıklamaBu arada MİT Basın Halkla İlişkiler Müşavirliğinden bir açıklama aldım. Açıklamada ifade krizi sırasında MİT Müsteşarı’nın “kaçak” durumda olmadığı ve görevine devam ettiği belirtiliyor. Ayrıca Müsteşar’a “yakalama kararı” çıkmadığı da savunuluyor.Peki neden ortada yoktu?MİT’in açıklamasını aynen bulacaksınız. Ama merak ettiğim şu: Madem yakalama kararı yoktu, henüz yasa çıkmadan önce MİT Müsteşarı’nı neden kimse görmedi? “Yakalama” için evine ve kuruma giden polislere neden “Burada yok” cevabı verildi?Hepinize iyi haftalar dilerim..***İşte o açıklamaSn. Can ATAKLI, Vatan Gazetesi Yazarı08.03.2012 tarihli “Savcılar MİT Müsteşarı için izin istedi mi?” başlıklı köşe yazınızda; “... MİT Müsteşarı soluğu Çankaya Köşkü’nde aldıktan sonra ortadan kaybolmuş, çıkarılan yakalama kararına rağmen bir hafta ‘kaçak’ yaşamıştı...” şeklindeki ifadenizin gerçekle ilgisi bulunmamaktadır.Sn. Müsteşarımıza yönelik “yakalama kararı” söz konusu olmamış, sadece C. Savcılığınca şifahen ifade vermeye davet edilmiş ve bu süreçte görevinin başında olmuştur.Yazınızdaki söz konusu iddiaların, yanlış bilgilenmeden kaynaklanmış olabileceği değerlendirilmekte olup, kamuoyunun doğruları öğrenmesi açısından, bu açıklamanın tarafınıza yapılması gereği duyulmuştur.MİT Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği
Şimdinin gençleri hatırlamazlar. Hatırlayanlara bir hafıza tazelemesi yapayım...12 Eylül askeri darbesinden sonra önce Devlet Başkanı olarak Çankaya’ya çıkan, sonra da yüzde 92 oy alarak Cumhurbaşkanı seçilen Kenan Evren, hemen her gün yurt gezilerine çıkar, karşısına toplanan onbinlerce insana seslenirdi.Bu arada bir parantez açayım, hani şimdi Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilecek diye sevinenler var ya, aslında halk tarafından seçilen ilk Cumhurbaşkanı Kenan Evren’di.Bakmayın siz şimdi darbe tamtamları çalarak demokrat geçinenlere. Bunların ağababaları o tarihlerde gidip Evren’in Cumhurbaşkanı olması için anayasaya evet oyu vermişti. Hem de yüzde 92’si evet demişti bu halkın.Kenan Evren gittiği yerlerde halkın “meşrebine” uygun konuşmalar yapardı. Muğla’da “Ev alırsan tuğladan, kız alırsan Muğla’dan” derdi. Karadeniz’de laz, Ege’de efe, Ankara’da seymen olur, bir gün Atatürkçü bir aydınlık öğretmenden aldığı dersi, bir gün müftünün dini bilgisinden kazandığı feyzi anlatırdı.Hemen her konuşmasında ayet ve hadislerden örnekler vermekten geri kalmaz, “iyi bir dindar” olmanın Atatürkçülük kadar önemli olduğunu söylerdi.Ama yaptığı en garip şey, halkın hiç bilmediği bazı şeyleri anlatmaktı.O tarihlerde “gizli” yayın yapan “Bizim radyo” adlı komünist bir radyo vardı. Tahminen Doğu Almanya’dan çıkış yapardı. Kısa dalga bilmem kaçtan cızırtılı bir ses duyulurdu.Kimsenin pek dinlediği yoktu, zaten korkudan kim dinlecek ki.Ama bu radyo ciddi bir muhalefet yapar ve askeri rejimi eleştirirdi.Evren de meydanlarda karşısına sıralanan onbinlerce kişiye “Biliyor musunuz, Bizim Radyo yine ne iftiralar atıyor, netekim biz bunlara kulak asmayız, siz de asmayın” derdi.Millet de birbirine bakar “Yahu nedir bu Bizim Radyo, ne söyler, kim söyler” diye şaşar kalırdı.Komünistler ise kıs kıs güler, kimseye dinletemedikleri radyonun propagandasının Evren tarafından yapılmasına bayılırlardı.Başbakan Erdoğan sağlık durumu ile ilgili bir konuyu dile getirince Evren’i hatırladım ister istemez.Taraf Gazetesi tıpkı Wikileaks gibi bu sefer de Stratfort “gizli CIA” denilen bir kuruluşun yazışmalarını yayınlıyor son günlerde.Stratfort, çeşitli ülkelerde para karşılığı tuttuğu önemli isimlerden aldığı bilgileri analiz edip derliyor ve bir rapor halinde isteyen kişi ve kurumlara satıyor.Stratfort’un Türkiye kaynaklarından aldığı bir bilgiye göre doktorları Tayyip Erdoğan’ın iki yıl ömrü kaldığını söylemişler.Taraf bu haberi yayınladıktan sonra tek bir gazete veya televizyon bu haberden alıntı yapmadı. İddia çok ilginçti ilginç olmasına da kimi “Başbakan’a saygıdan” ama ağırlıklı olarak “çekindiklerinden” bu haberi yayınlamadı.Açıkçası ben bile o gün Taraf’ı görmemiştim ve haberim olmadı.Sonra birden Başbakan çıktı ortaya ve Taraf’ın haberine cevap verdi.O ana kadar susan medyanın özellikle yandaş takımı da veryansına başladı.Böylelikle kimsenin bilmediği ya da hiç dillendirmediği bir konu kamuoyu gündemine gelip oturdu.Şimdi herkes şaşkın, “Nedir bu iki yıl?” diye soruyor birbirine millet.*****İşte bu pazarın fıkralarıYıldırım Tuna’dan gelen fıkralardan bir demet;Herkes mutluÇiftler evlenince ekonomik açıdan herkes mutlu oluyor. Oteller, fotoğrafçılar, nikah şekeri imalatçıları, davetiye basanlar, boşanma avukatları..Çek arabanıKarım arabasını dar caddeye bırakıp marketten akşam için bir şeyler almaya gitti, ben arabada beklerken bir müddet sonra trafik polisinin biri gelip camı tıklattı; “Arabanızı buradan hemen çekin...” dedi, “ileriye radar yerleştirdik, yakalayacağımız arabalar sizin yüzünüzden mecburen yavaşlamak zorunda kalıyorlar, elde makbuz sıkıntıdan patladık yani..!”SüpermenAdam sabaha karşı sarhoş bir şekilde eve dönünce karısı kapıyı açıp “Hoş geldin Süpermen” demiş “Bu saate kadar neredeydin Süpermen?..” Adam “Müşteriler geldi, patronla birlikte yemeğe götürdük” demiş sallanarak ve eklemiş; “Neden bana Süpermen diyip duruyorsun aşkım?” diye “ Valla..” demiş kadın dişlerini sıkarak, “Pantolonunun üzerine donunu giyen tanıdığım bir tek o var da ondan!”Nerede unutmuş?Jinekolog kontrolünden eve döndükten sonra külotunun üzerinde olmadığını anlayan kadın doktorunu arayıp “Özür dilerim, acaba külotumu muayenehanenizde mi unutmuşum?” diye sormuş, doktor içeri gidip bakmış ve telefona dönerek “Hayır hanımefendi, külotunuz burada değil” diye cevap vermiş. “Tamam o zaman sizi rahatsız ettim” demiş kadın, “O zaman kasapta bırakmışım demek.”*****Gani Yıldız’danGenel Kurul’dan sonra Milli Eğitim Komisyonu’nda da yumrukların konuştuğunu gördük. Bütünlük içinde çalışan bir Meclis’e sahip olduğumuz için gururluyuz!***Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, “Yeni teşvik paketi cari açığı çözmeye yardımcı olacak” demiş. Valla paket çözmezse futbolda verilen teşvikleri ekonomiye yönlendirsinler, cari açık sıfıra iner!***“En zengin Türkler”in servetinde 9.4 milyar dolarlık erime varmış. Zenginin “eriyen malı” bile züğürdün çenesini yoruyor!***“Kadına şiddet” konusunda yapılan araştırmalarda sağlıklı sonuç almak zormuş. Çünkü aile içinde yaşananlar, “Kol kırılır, yen içinde kalır” mantığıyla gizleniyormuş. Sorunun geldiği nokta, “Kafa kırılır, kan içinde kalır” olduğundan, gizlemeyi ve gizlenmeyi bırakıp şeffaf olmak çözüm yolunun başlangıcı sanki.***Japonya’nın “deprem gurusu” Prof. Yoshimori Honkura, Marmara Denizi’nde beklediği büyük depremle ilgili uyarılarda bulunmuş. Dua edelim de yetkililerimiz bu sese “guru gürültü” demesin ve profesöre kulak versin!***İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, “Keşke AK Parti gibi bir parti daha olsa, ülke siyaseten daha zengin olur” demiş. Doğru; hem ülke siyaseten zengin olur hem de daha fazla insan “siyasetten” zengin olur!***Sınavların daha hızlı değerlendirilmesi için bu yıl cevap kağıtları ÖSYM’ye “kırmızı kutu”da taşınacakmış. Bari yanında bir de “kara kutu” koysunlar da, kağıtlar “kazaya uğrarsa” ne olduğunu daha kolay anlayalım!
İşe bakın ki “Savcılar MİT Müsteşarı için izin istedi mi?” başlıklı yazımın yayınlanmasının üzerinden 24 saat geçmeden “izin başvurusu” yapıldığı açıklandı.Tahminlerin aksine, MİT Müsteşarı’nı “şüpheli” sıfatıyla ifade vermeye çağıran savcının apar topar görevden alınmasından sonra “nasıl olsa cesaret edemezler” denilen yeni savcılar düğmeye bastı.Çok ilginç. Demek ki “iç kavga” sürüyor.Gerçi savcıların Başbakan’dan izin isteyeceğini burnu iyi koku alan bazı gazeteciler meğer önceden biliyorlarmış da yazmamışlar. Ama onların asıl iddiası Başbakan’ın bu soruşturmaya “asla” izin vermeyeceği yönünde.Çünkü aski halde Başbakan’ın sıkıntıya gireceği kesinmiş, bu nedenle hiç cevap bile vermeyecekmiş.Bu tür bir talebe 60 gün içinde cevap verilmesi kuralı da burada geçerli değilmiş, Başbakan’ın bu hakkı varmış.Başbakan’ın izin verip vermeyeceği konusunu bir kenara bırakalım, asıl konu Başbakan’ın yargıyla sınavıdır.Yandaş medya tarafından yayınlanan ve şu ana kadar yalanlanmayan çok ağır iddia ve ithamların soruşturulmaması ve bunun bizzat Başbakan tarafından sağlanması yargı bağımsızlığına gölge düşüreceği gibi, devleti “suçla yönetme” gibi bir garabetin ortaya çıkmasına neden olacaktır.Daha önce de yazdığım, yandaş medyada ortaya saçılan “suçları” bir kere daha sıralamak istiyorum.Ne demişti yandaşlar:- KCK’nın kuruluşunda MİT önayak oldu.- MİT istihbarat toplamak amacıyla KCK içine pek çok ajan yerleştirdi. Bu ajanların bir kısmı üst düzey yöneticiliklere kadar çıktılar.- Bazı MİT ajanları il ve bölge temsilcisi bile oldu.- KCK’nın talimatıyla yapılan bazı terör saldırıları bilinmesine rağmen güvenlik birimlerine haber verilmedi.- Haber verilmeyen bu saldırılarda 50’ye yakın asker ve polisimiz şehit oldu.- MİT ajanlarının bizzat katıldığı bazı terör saldırılarında masum sivil vatandaşlar hayatını kaybetti.Başbakan’ın MİT Müsteşarı’nın ifade vermesine engel olması bu ağır iddiaların da üstünün örtülmesi anlamına gelecektir.Başbakan konuyu “kişisel gururu” açısından da ele alıyor. Kendi yetkisinde olmasına rağmen savcıların MİT Müsteşarı’nı sorgulamak istemesine öfke duyuyor.Ancak devlet duygularla yönetilemez. Başbakan olayın gururunu kırdığını düşünmemeli, önceliği, doğru olmasa bile ortaya atılan iddiaların soruşturulmasına vermelidir.*****Uludere’de hâlâ ne soruşturuluyor?Geçen yılın son haftasında yaşadığımız Uludere trajedisini hâlâ bir sonuca bağlayamadık.Başbakan Erdoğan’ın eşi de bölgeye gitti, acılı kadınlarla konuştu, gözyaşları akıtıldı, ama sonuç yok.Hâlâ raporlar hazırlanıyor, İçişleri Bakanı “son raporun oluşmadığını” söylüyor.Bütün bunlar kamuoyunu “aptal” yerine koyarak sürdürülüyor.Oysa her şey ortada.1- Uludere’de PKK’lı bir grubun sınırdan sızacağı ihbarı alındı.2- Bu ihbar değerlendirildi ve ciddiye alındı.3- Bölgedeki yerel askeri birlikler devre dışı bırakıldı.4- Operasyon için talimat verildi.5- Savaş uçakları kaldırıldı ve belirlenen koordinatların vurulması istendi.6- Jetler hedefleri vurdular ve üslerine geri döndüler.7- Sonuç: Hepsinin de kaçakçı olduğu anlaşılan 34 vatandaşımız öldü.Bu maddelerde hata var mı? Yok. Çünkü daha önce defalarca yazdım, tek yalanlama gelmedi. Zaten gelemezdi de, çünkü bunlar biliniyor.O halde savcılar, milletvekilleri, soruşturma komisyonu üyeleri neyi araştırıyor?Bu 7 maddenin tamamı resmi kayıtlarda yok mu? Var tabii.Niye insanlar bu kadar yoruluyor?Genelkurmay Başkanı, Milli Savunma Bakanı, İçişleri Bakanı ve tabii ki Başbakan bu soruların cevaplarını bilmiyor mu? Biliyor.Rapora falan gerek yok ki, biri çıkıp anlatsa her şey anlaşılacak.*****Hah işte böyle olun canımı yiyinBazen günlerce yazı yazarsanız, televizyonlarda anlatırsınız, hiçbir yararı olmaz. Okunur, dinlenir ama zihinlerde netlik kazanamaz. Çünkü “karşı fikir” olarak ortaya çıkanlar, söylediklerinizi yazdıklarınızı öyle bir çarpıtırlar ki, kafalar da karışır.Sonra bir olay yaşanır. O saatlerce anlatmak istediğiniz gerçek herkesin suratına tokat gibi yapışır.Ne zamandır iktidarın ülkedeki her şeyin kontrolünü tek elde toplamaya çalıştığını, bunu büyük ölçede başardığını, iktidarın kendi söylediklerine uyanları, kendilerini destekleyenleri demokrat kabul ettiğini, onları ödüllendirdiğini söylüyorum, kimileri hâlâ bunu anlamıyor.“Yok canım, abartıyorsun, madem özgürlük yok sen nasıl yazıyorsun, ama onlar da terörist” diyerek çarpıtma yapanlar “pankart davasında” ne diyecekler çok merak ediyorum.İki genç, Başbakan konuşma yaparken “Parasız eğitim istiyoruz” pankartı açtıkları için tutuklanmış ve 19 ay hapiste kalmışlardı. Savcı duruşmada yapılan eylemin anayasal bir hak olduğunu söylemişti ve gençler nihayet özgürlüklerine kavuşmuşlardı.Bilmediğimiz şuymuş; çocuklar serbest bırakıldıktan sonra “suç yok” diyen savcı apar topar görevden alınmış yerine yeni savcı atanmış. Ve o savcı “Hayır bunlar terörist, 15 yıl yatmaları gerekir” demiş.Deniz Feneri’nde bu oldu, HES direnişlerinde bu oldu, MİT olayında bu oldu. Neredeyse iktidar aleyhine gelişen her olayda bunu yaşadık.Bilmem artık anlayabiliyorlar mı?*****Sorumsuz muhalefetSavcıların MİT Müsteşarı’nı sorgulamak için Başbakan’dan izin istemesi AKP’de fırtına kopardı. Çok garip, neden acaba?AKP Genel Başkan Yardımcısı Elitaş, muhalefeti “sorumsuzlukla” suçladı örneğin. Burada sorumsuzluk nedir?Ortaya vahim iddialar atılıyor, bunları sormak neden sorumsuzluk olsun ki?Ayrıca yargıya güvenmemiz gerekmiyor mu? MİT Müsteşarı’nın bir korktuğu yoksa neden Başbakan’ın arkasına sığınıyor, neden soluğu Cumhurbaşkanı’nda alıyor?Nasıl yüzlerce aydın, gazeteci, akademisyen, emekli ve muvazzaf komutan, sendikacı, iş adamı kendilerini aklamak için yargı kararlarını bekliyorsa, MİT Müsteşarı da bekler. Ne var bunda?Ayrıca MİT’i “terörle mücadele ederken vurmak” iddiası da çok şaşırtıcı. Terörle yıllardır mücadele eden Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en tepesindeki isim terörist olmakla suçlanıp hapse atılmadı mı? Aynı AKP’liler “terörle mücadele ederken askeri vurmaktan” söz ettiler mi?*****Cumhurbaşkanı, “Tutuklu gazeteciler Türkiye’nin imajını bozuyor” demiş.Maşallah her büyüğümüzün onlarca danışmanı var; acaba “imaj danışmanları” yok mu da, Türkiye’nin bozulan imajı konusunda bir şey yapmıyorlar? (Gani Yıldız)
Neredeyse 10 yılı bulan AKP iktidarının en zora girdiği an bana göre özel yetkili savcıların MİT Müsteşarı’nı ifadeye çağırdığı an olmuştu.Çünkü iktidar hiç beklemediği bir zamanda ve kendi yaratmadığı bir krizin içinde bulmuştu kendini.Buna rağmen müthiş bir refleks göstererek “jet hızıyla” bir yasa çıkardı ve bu sıkıntıyı bir süreliğine başından attı.Aradan hayli zaman geçti. Ortalık sakinleşti. Kimsenin aklına MİT Müsteşarı’nın ifadeye çağrılması gelmiyor.Peki iyi güzel de, özel yetkili savcıların “çok önemli” suçlamalarına ne oldu?Zaten yasada olan “Başbakan’dan izin alınması” gereği pekiştirilince iddia edilen suçlar da düşmüş mü oldu?Yandaş medyanın bir bölümü tarafından dile getirilen suçlamalar neydi:- KCK’nın kuruluşunda MİT önayak oldu.- MİT istihbarat toplamak amacıyla KCK içine pek çok ajan yerleştirdi. Bu ajanların bir kısmı üst düzey yöneticiliklere kadar çıktılar.- Bazı MİT ajanları il ve bölge temsilcisi bile oldu.- KCK’nın talimatıyla yapılan bazı terör saldırıları bilinmesine rağmen güvenlik birimlerine haber verilmedi.- Haber verilmeyen bu saldırılarda 50’ye yakın asker ve polisimiz şehit oldu.- MİT ajanlarının bizzat katıldığı bazı terör saldırılarında masum sivil vatandaşlar hayatını kaybetti.Bu iddialar vahimdir. Özellikle yandaş medyanın bir bölümü tarafından dile getirilmiştir ve herhangi bir yalanlama da yapılmamıştır, bu nedenle altını çizmek istiyorum.Şimdi merak ettiğim şu; Başbakan’dan izin almaları gerektiği halde, daha önceki benzer uygulamalarda buna dikkat etmeyen savcılar MİT Müsteşarı’nı da ifadeye davet etmişlerdi.MİT Müsteşarı soluğu Çankaya Köşkü’nde aldıktan sonra ortadan kaybolmuş, çıkarılan yakalama kararına rağmen bir hafta “kaçak” yaşamıştı.Ardından çıkarılan daha doğrusu “pekiştirilen” yasadan sonra tekrar makamına dönmüştü.Peki “vahim iddialar” konusunda değişen bir şey var mı? Yasa çıkınca o suçlamalar ortadan mı kalktı, yoksa suç olma vasıfları mı değişti?Alelacele MİT Müsteşarı’nı ifadeye çağıran savcılar diyelim ki usul hatası yaptılar, o halde şimdi normal yolu izleyerek Başbakan’dan izin istemek durumunda değiller mi?Bu kadar vahim iddialar olduğunu iddia eden savcılar yasa çıktıktan sonra neden soruşturmaya devam etmeye gerek duymuyorlar?Bu yazımı yazdıktan sonra CHP Milletvekili Gürkut Acar’ın Adalet Bakanı’na yönelttiği soru önergesini gördüm. Acar aynı konuyu diye getirerek savcıların şu ana kadar Müsteşar’ı ifadeye çağırmak için izin isteyip istemediklerini soruyor ve şu çarpıcı soruyu dile getiriyor;“Soruşturma izni istenmemesinin, 6278 sayılı Yasa (jet yasa) ile ilgilisi var mıdır? Böyle bir durum, kanun yoluyla yargılama sürecinin durdurulmuş olması sonucunu doğurmayacak mıdır?”****CHP Almanya’ya cevap vermiş Almanya’nın haberi yokGeçen hafta cumartesi günü Almanya’daki Baden Württemberg eyaletinin Başbakan Yardımcısı Nils Schmid’ten CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yapılan daveti yazmıştım.Tübingen ve Stuttgart gibi Türklerin de yoğun olduğu Almanya’nın en zengin eyaletinden gelen davete karşı CHP’nin ciddiyetsiz davrandığını da belirtmiştim.Bu davetin programını organize etmekle görevli olan Tahsin Ersoy kasım ayında benim de yardımımla CHP Genel Merkezi’ne başvurmuştu. Defalarca yapılan yapılan yazılı başvurulara Genel Merkez hiç cevap vermemişti.Sonunda Tahsin Ersoy Ankara’daki bir tanıdığı aracılığı ile Schmid’in davet mektubunu Genel Başkanlık makamına ulaştırmıştı.Ama CHP’den yine ses yoktu.Bunun üzerine konuyu bu köşeden dile getirdim.Sonrası çok ilginç.Hemen ertesi gün CHP dış ilişkilerden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Faruk Loğoğlu aradı. 13 Şubat tarihinde Baden Württemberg Başbakan Yardımcısı Schmid’e cevabi mektubu e-mail olarak gönderdiğini söyledi.Canım sıkıldı tabii. Almanya’yı, Tahsin Ersoy’u aradım. O da çok şaşırdı. Kısa bir araştırmadan sonra tekrar aradı.CHP cevap mektubunu Tübingen SDP Merkezi’ne göndermiş. Her gün binlerce e-mail’in geldiği merkezde cevap bulunmuş, çıktısı alınmış ve dosyaya konulmuş.Çünkü bu cevap “bir nezaket gereği” olarak algılanmış.Ersoy dedi ki; “Bu tür davetlerde bağlantı noktası programı organize eden kişi ya da kişilerdir. Gerek önceki mesajlarda gerekse elden gönderilen mektupta bağlantı noktası olarak benim adım verilmişti. SDP Tübingen Merkezi, durumdan benim de haberdar olduğumu düşünerek hiçbir işlem yapmamış.”İşin özü şu; CHP halkla ilişkiler konusunda çok zayıf. Burada belli ki bilgisizlik de söz konusu. Bir dış temasta en tepe isimler arasında nezaket mesajları gidip gelir ama, bütün program destek birimleri tarafından hazırlanır ve uygulanır.Bana göre Kılıçdaroğlu’nun Stuttgart - Tübingen ziyareti önemlidir. CHP biraz da yanlış anlamadan kaynaklanan aksaklığı hemen gidermeli, bundan sonrasi temasları Tahsin Ersoy’la yapmalı ve ziyareti gerçekleştirmelidir.*****İran, kaderini etkileyecek seçimin sonuçlarını izlemek yerine Aşk-ı Memnu dizisinin finaline kilitlenmiş. Anlaşılan İran halkı da Türk halkı gibi “seçimini” çoktaaan yapmış! (Gani Yıldız)İran, kaderini etkileyecek seçimin sonuçlarını izlemek yerine Aşk-ı Memnu dizisinin finaline kilitlenmiş. Anlaşılan İran halkı da Türk halkı gibi “seçimini” çoktaaan yapmış! (Gani Yıldız)*****CHP’de yeni tüzük işlemiyorBüyük kavgalara sahne olan ve yandaşların da alaylarıyla karşılaşan CHP Tüzük Kurultayı’nda tüzük büyük ölçüde değişmişti.Değişikliklerden biri partinin her aşamasındaki seçimlerinde “çarşaf liste” kullanılacağı kararı idi. CHP’liler bunun demokratikleşmede önemli bir adım olduğunu söylediler.Kurultay’dan sonra örgüt seçimleri yapılmaya devam ediyor. Bunlardan Seydişehir ve Ankara Yenimahalle seçimleri dikkatimi çekti.İki yerde de listeler çarşaf değil blok.Nedenini sordum “Arkadaşların kararı, bir sorun çıkmadığı için tek liste yapılmış” dendi.Tabii ki bu da olabilir ama, daha Kurultay’ın üzerinden günler bile geçmeden tüzük değişmemiş gibi blok liste yapılması en azından şık olmamış.*****Yine döviz rezerviBaşbakan AKP Grup toplantılarında coştukça coşuyor. Önceki gün yine döviz rezervinden söz etti. Kendilerinden önce 27 milyar dolar olan döviz rezervini 80 küsur milyara çıkardıkları için övünüyor.Sıradan vatandaşın çok hoşuna gidiyor ama gerçek bu değil ki. Daha önce de yazdım, Merkez Bankası döviz rezervi çalışıp kazanıp artırarak tasarruf ettiğimiz para değildir.Bu para dış borç miktarına göre belirlenir, bir sıkıntı halinde borcun ödenmesi için kullanılır, Ankara’da değil Amerika’da saklanır.Yani döviz rezervinin artması borcumuzun arttığının kanıtıdır.
Sevgili okurlar; sizlere iki gün medyanın en azından benim de tanık olduğum önemli bir döneminin ne olduğunu anlatmaya çalıştım. Son 10 yıldır ise bambaşka bir gerçekle, AKP iktidarı ve medyasıyla karşı karşıyayız. Bugün de onu anlatacağım.Medyayı kimse sevmezSiyasetçiler, hükümetler, bürokrasi, askerler, iş dünyası, sanat çevreleri ve toplumun tümü medyasız yapamaz ama, hiçbiri de medyayı sevmez. Daha doğrusu herkes medya yanındaysa hoşnuttur, eleştiri geldiği an en büyük düşman medyadır.Hep baskı gördüMedya, bizde ve dünyada en çok da iktidarlar tarafından sevilmez. Çünkü medyanın temel görevi iktidarları eleştirmek, kamuoyu adına iktidarları denetlemek ve yanlışları ortaya koymaktır. Bu nedenle iktidarlar medyayı hep baskı altında tutmak ister.Önceki dönemlerAKP’ye kadar iktidarlar başları sıkıştıkça medyaya baskı yapmanın türlü çeşitli yollarını denediler. Örneğin Özal medyayı ekonomik olarak sıkıştırmak isterdi. Bir sabah kalkardık, kâğıdın KDV’si olmuş yüzde 18. Gazeteler ne yapacağını şaşırırdı.Hınç yasalarıEkonomik sıkıştırmanın ötesinde iktidarlar “yasama gücünü” kullanmayı da pek çok kere denediler. Siyasetçi öfkelendiğinde adeta “hınç yasası” çıkarır gibi basın veya RTÜK yasaları yaptı. Yasalar öfkeyle çıkarıldığı için hep eksikti, hep yanlıştı, çoğu tutmadı.Akla gelmeyenAKP iktidarı akla gelmeyeni yaptı. Eski iktidarlar bazen medya sahip ya da yöneticileriyle iyi ilişkiler kurarak eleştirilerden uzak kalmaya çalışırken, AKP iktidarı medyanın sahibi olma yolunu seçti. Belirlenen AKP’li iş adamlarına gazete ve TV’ler aldırıldı.Yöntemler değiştiMedyanın da sahibi olan iktidar, artık yasal yollarla tüm medyayı sıkıntıya sokmak yerine patronların medya dışı işlerine el atmaya ve onları buradan sıkıştırmaya başladı. Görünürde hiçbir baskı yok gibiydi, ama patronlar giderek zorlanıyordu.Etraftan dolaşmaDiyelim ki bir gazeteci veya televizyoncu iktidar aleyhine yazıyor, konuşuyor. İktidar açıktan o gazeteciye tepki göstermek yerine, bağlı olduğu grubun medya dışı işlerinden birine saldırıyor. Patron zora giriyor. Ama bunu kamuoyuna nasıl açıklayacak ki?“Bir de bize sor”Geçen yıl bir haber kanalının yayınına gitmiştim. Gruba medya dışından getirilen bir yönetici “Sizler konuşuyorsunuz ama arkasını biz topluyoruz” demişti. Çünkü o kanalda söylenen bazı sözler nedeniyle patronuna bir maden işi için ruhsat verilmemiş.Kimsenin ruhu duymazBu örnekler neredeyse açıkça yandaş olmayan bütün medya patronlarının başında. İktidar patrona haber gönderiyor “Şu adamı niye tutuyorsun?” diye. Yaptırımı ise medya dışı bir işin bozulması. Kamuoyunun ruhu bile duymuyor yapılan baskıyı.10 milyon eder miyiz?Büyük cirolu dev şirketlerde küçük gibi görünen bir işin engellenmesinin maliyeti milyonlarca dolar tutuyor. Patronu düşünün, yanında çalışan çok değerli bir yazar yüzünden 10 milyon dolar zarar ediyorsa ne yapar? Düşünmeden işten atar...Yandaş medya oluşumuHer gazeteci, her medya kuruluşu bir siyasi görüşü savunabilir, destekler. Buna yandaşlık diyemeyiz. Benim yandaşlık tanımım şu: Eğer bir gazeteci ya da medya grubu iktidarla işbirliği yaparak operasyonlara soyunuyorsa, bunun adı yandaşlıktır.İktidarın başarısıİşte AKP iktidarı bu yönde çok başarılı oldu. Bizzat sahibi olduğu gazetelere “yandaş” isimler devşirdi. Bu gazeteciler gazetecilik yapmak yerine iktidarı korumak için komplo ve operasyonlara giriştiler. Gazetecilik intikam alma, can yakma yöntemine dönüştü.Kişisel saldırılarÇok uzun yıllar önce bile gazeteciler arasında “polemik” denilen tartışmalar yaşanırdı. Bunların çoğunda bir “lezzet” de vardı. Ancak AKP iktidarıyla birlikte polemiklerin yerini, yıpratma, aşağılama, karalama, itibarsızlaştırma yöntemi aldı.Kimden intikam alacaksaİktidarın medya dışı işlerinden dolanarak gazete patronlarını sıkıştırmasının yanı sıra yandaş gazeteciler de kimden intikam almak istiyorlarsa onlara saldırdılar. İntikam davalarında taraf oldular, gazetecileri tutuklatmak şehvetli bir duyguya dönüştü.Suç önemli değilGeçmişin intikamını almak için darbe davaları oluşturan iktidara destek veren yandaş gazeteciler isnat edilen suçların üzerine değil de kişilikler üzerine gittiler. Tutuklanan gazetecilerin kendileri için yazdığı yazılar sanki suç kanıtıymış gibi sunuldu.Odatv örneğiDaha açık olsun diye küçük bir örnek vermek istiyorum. Odatv olayında pek çok gazeteci Soner Yalçın aleyhine yazıyor. Darbeci olduğu için değil sitesinde o gazeteciler için yazdıklarından dolayı. Kişisel intikam duyguları öne geçti.Gazetecilik bittiSonuç olarak AKP iktidarı döneminde gazetecilik fiilen bitti. Kimse kendisini kandırmasın, iktidarın yanında durmak, iyileri göstermek, iktidarın rakiplerini bel altı taktiklerle vurmak gazetecilik değildir. Gazeteci soru sorar, günümüzde soru sormak yok artık.Cevabı yayınlanamazYandaş olmayan medya da bu açmaz içinde. Çünkü soru sormak kadar sorunun cevabını yayınlamak da önemli. Sorunun cevabını yayınlayamayacaksanız neden soru sorasınız? Ki zaten bu iktidar soru sordurtmuyor. Sorular önceden belirleniyor.Yine küçük bir örnekGazetecilik refleksleri bitti. Geçen hafta 28 Şubat’la ilgili bir tartışma yaşandı. Birkaç isim söylendiği için medya sadece onları konuşuyor. Nedense hiçbir gazetecinin aklına 28 Şubat’ta istifa eden 50 DYP’li milletvekilinin arkasına düşmek gelmiyor.En önemlisi ahlakAKP döneminde medyanın geldiği noktayı tek cümle ile özetlemem gerekirse şöyle derim; “Ahlaki olarak büyük çöküntüye uğradık.” Herkes olaya kendi penceresinden bakıyor, intikam duyguları çok yoğun, ahlaki değerlere kimse uymuyor.Bunları neden yazdım?Sevgili okurlar; bu konuda yüzlerce örnek verebilirim. Ancak işin özünü yansıttığımı sanıyorum. Peki bunları neden yazdım? Medyanın en dürüst, en namuslu, en ilkeli, en ahlaklı gazetecisi miyim? Hayır, ben de bir dönemin oyuncularındanım.Hepimiz kirlendikBu yazıları örneğini çok gördüğünüz gibi kendini olayların içinden çeken, namus abidesiymiş gibi davranan bir gazeteci olarak yazmadım. Olaylardan etkilenen, kirlenmeden payını almış bir gazeteci olarak yazdım. İtirafta ya da ifşaatta bulunmuyorum.Hepimiz gerçeği biliyoruzBu yazdıklarımı bütün gazeteciler de biliyor elbette. Konu kendimizi korumak, aklamak değil, bundan sonrasını daha dürüstçe, namusluca vicdanlı olarak kurabilmek için ilkeler etrafında birleşebilmektir. Yoksa intikamcı duygular hiç bimeyecek, bundan sonraki iktidarlar döneminde de aynı yöntemler uygulanacaktır.Hepinize iyilikler dilerim...