Adam o kadar cimriymiş ki, çocuğu cüce olmuş

24 Mart 2012

Başlığı yine pek sevdiğim tek cümlelik fıkralardan birinden seçtim. Şimdi gelelim yine Yıldırım Tuna’dan gelen fıkralara. Bu haftakilere bayıldım, sizin de seveceğinizi tahmin ediyorum. Haydi keyifli pazarlar;BuzağıÇiftçi ineğinin doğumu sırasında hayvana yardımcı olurken tam ahırın kapısında onları irileşmiş meraklı gözleriyle izlemekte olan küçük oğlunu fark etmiş, doğum bittikten sonra küçük oğlana olup biteni anlayabileceği bir dille anlatmak için yanına çömelmiş, nereden başlayacağını bilemediği için de “Bana bir sorun var mı bakalım?” diye sormuş. “Bir tek, ama bir tek sorum var baba..!” diye cevap vermiş oğlan heyecanlı bir ifadeyle, “O minik buzağı bizim ineğe arkadan çarpmadan önce kaç kilometre hızla koşuyormuş öyle?..”Konuşan kurbağaYaşlı adam ormanda yürürken kurbağanın biri ona seslenip “Heyy.. Beni öpersen güzel bir prensese dönüşeceğim..” demiş, adam eğilip kurbağayı eline almış ve cebine yerleştirmiş.. Kurbağa adamın cebinde söylediklerini defalarca tekrar etmiş ama nafile.. Sonunda kızmış, adama “Aptal..!” demiş, “Fıstık gibi prensesle harika bir hafta sonu geçirmek varken deve gibi yürüyüp duruyorsun.. Ne istersen yapardım be..!” Yaşlı adam “Yahu 20 sene önce neden zıplamadın ki önüme?..” demiş sinirlenerek, “Bu yaşta kahvede hava atabilmek için konuşan kurbağa tabii ki daha cazip geliyor bana..!”Pişkin kocaAdam evine gelmiş, bir bakmış ki karısı ve metresi, birlikte misafir odasında oturmaktalar.. “N.. Ne oluyor burada?..” demiş heyecandan kekeleyerek. “Ne gördüğünü sen söyle bakalım” demiş karısı alaylı bir ifadeyle. “S..Sen salonumuzda yabancı bir hanımefendiyle oturuyorsun” demiş adam terleyerek. Bu sefer “Yabancı mı?..” diye sinirle atılmış metresi, “Ne yabancısı?.. Biz tam 5 yıldır aşk yaşıyoruz be..!” “Nee?..” demiş adam pişkin bir şekilde karısına dönerek, “Bu.. Bu gerçek mi?.. Bunu da yaptın bana ha?.. Sana vallahi inanamıyorum..!”Evlilik sırrıYeni evli delikanlı babasına gidip “Ne yapsam karıma yaranamıyorum baba..” demiş, “Onun arzu ettiği gibi olgun, düşünceli, dengeli biri ne zaman olacağım?..” Babası “İnan bilemiyorum oğlum..” diye cevap vermiş “O kadar uzun yaşayan bir erkeği şimdiye kadar görmedim..!”Stajyer avukatGenç avukat kız yeni işe başladığı hukuk bürosuna gelince masasının üzerinde bir daktilo bulmuş, daktilonun üzerine birlikte çalıştığı, biraz daha kıdemli avukatların taktığı bir kağıt, kağıtta da “Sekreterimiz yok, bu işte sizin yardımlarınızı istiyoruz..” notu.. Hemen aynı daktilo ile o notun altına alelacele bir mesaj yazıp çıkmış odadan “Tabi, men xemnuziyetle eliximden keltiğince yerdem edmaya çalıxşerim.“*****Akla ziyan sorularYıldırım Tuna internette dolaşan “çok ilginç” ama aslında “akla ziyan” soruları toplamış. Haydi bakalım, bugün pazar, vaktiniz de bol, okuyun soruları sonra cevaplamaya çalışın;- Tarzan’ın neden sakalı yoktur? Köse değilse, traş olmayı ormanda nasıl öğrenmiştir?- Pillerinin bittiğini bilmemize rağmen, uzaktan kumandanın tuşlarına neden daha sert basarız?- Kamikaze pilotları neden kask takar ki?- Bebekler 2 saatte bir uyanırken, insanlar neden rahat uyumayı “bebekler gibi uyumak” şeklinde tanımlar?- Nasıl oldu da uzaya gitmemiz, bavullara tekerlek koymayı akıl ettiğimizden önce oldu?- Bir ineğe bakıp; “Şu sallanan pembe şeyleri sıkacağım ve içinden çıkanı da içeceğim!” diyen ilk insan kimdi acaba?- Peki; “Şu tavuğun kıçından çıkan ilk şeyi yiyeceğim” diyen ilk insan kimdi?- İnsanlar saati sormak için bileklerini işaret ederken, neden tuvaletin yerini sormak için kıçlarını işaret etmezler?- Mısır yağı mısırdan, zeytinyağı zeytinden yapıldığına göre, bebek yağı neden yapılır?- Domuzlar asla terlemezken, insanlar neden “Domuz gibi terledim!” derler?- Asansör düğmesine birden fazla kez basmak asansörü daha mı hızlı getirir?- Neden bozulan otobüsün ya da minibüsün yolcuları bizim otobüsümüze aktarıldığında onlara mültecilermiş gibi bakarız?- Neden her gördüğümüz haritada hemen Türkiye’yi bulmaya çalışırız?- Millet olarak dünyada kaybolma kompleksimiz mi vardır?- Neden insanlar birbirlerine sarılınca sağa-sola sallanırlar?- Neden öğrenciler ilköğretimin beşinci sınıfına kadar öğretmene “öğretmenim” diye seslenirken, altıncı sınıfta bir anda “hocam” diye seslenmeye başlarlar?- Neden insanlar kapalı bir alandan yağmur yağan alana çıkınca kafalarını eğerler? Yağmura duyulan saygıdan mıdır, yoksa öyle yapıpca ıslanmaz mıyız?- Neden dükkanını kapatıp giden esnaf, kapıya “10 dakika sonra döneceğim” yazar, ne zaman gittiğini nasıl anlarız?- Düğünlerde neden “Dom Dom Kurşunu” ile göbek atılmaktadır? “Bir avcı vurdu beni, bin avcı beni yedi” gibi sözler eşliğinde kendinden geçen başka milletler var mıdır?- Neden bazı kızlarımız şirin bir hayvancağız gördüklerinde “inanmıyorum!” derler? İnanılmayacak olan nedir?- Cumartesi ve Pazartesi’nin neden kendi isimleri yoktur?- Spor spikerleri yıllardır München Gladbach’ı “mönşen gladbah” olarak okurlar da neden Bayern München’i “Bayer Münih” diye okurlar. İki Münih farklı mıdır?*****Gani Yıldız’danDemokrasimizin en büyük eksiklerinden birisi olan “hesap verebilirlik” özelliğini sağlamak için neden hiç çaba harcanmıyor? Çünkü demokrasi adı altında yapılanların “hesabının verilemeyeceği” biliniyor!***“Fırsatlar ve Zorluklar-Avrupa” başlıklı yuvarlak masa toplantısına katılan AB Bakanı Egemen Bağış içtiği kahveden sonra fal bakmış ve falda AB’yi görmüş. Tamam falda çıktı da, esas merak ettiğimiz, isteğimizin “kaç vakte kadar” olacağı! ***Demokrasimiz de turizmimiz gibi “her şey dahil sistemi”ne sahip; biber gazı, cop, tazyikli su, gözaltı, tutuklanma...***Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, “Bizde günlük 2 doların altında gelirle yaşayan kalmadı” demiş. Doğru; günde 2000 dolarla yaşayanlar yüzünden yok olup gittiler! ***Başbakan’a göre 4+4+4 değişikliği ideolojik değil, pedagojik. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’na göre ne ideolojik ne de pedagojik, konu kriminolojik. Açıklamalardan dengesi bozulan vatandaşın sorunuysa tamamen psikolojik...***ABD’nin, İran’dan petrol almaya devam ettiği için yaptırım uygulayabileceği ülkeler listesinde Türkiye de varmış. Eeee konu ulusal çıkar olunca “dostluk ve müttefiklik” rafa kalkar, “yaptırım dosyası” masaya konur.

Devamını Oku

Bugün: Büyük ülkeyiz, Afganistan’a gideriz. Dün: Ne işimiz var bizim Afganistan’da?

23 Mart 2012

Afganistan’da düşen helikopterde 12 Türk askerin şehit olması üzerine başlayan “Afganistan’da ne işimiz var?” tartışmalarına Başbakan Erdoğan çok sert tepki verdi biliyorsunuz.Başbakan öncelikle Türkiye’nin “büyük ülke” olduğunu vurguladı, ama asıl önemlisi “Unutmayın ki NATO ülkesiyiz” diyerek “bir büyük ülke olarak görev ve sorumluluklarımız” olduğunu belirtti.Türkiye’nin “büyük ülke” olarak bu görev ve sorumluluklarını yerine getireceğini de belirten Başbakan “Büyük ülke olmanın da bazı bedelleri olacaktır” diyerek kazada 12 askerimizin şehit olmasına bunu bahane gösterdi.Kendisini eleştirenlere de “Biz butik devlet değiliz” cevabını veren Başbakan’ın bu “ayarından” sonra yandaş medya da harekete geçti ve Türkiye’nin Afganistan’da bulunmasının “yararlarını” saymaya başladı.Türkiye hep günü yaşadığı için dünü unutuyor.Türkiye Afganistan’a asker gönderme kararını bundan 11 yıl önce 10 Ekim 2001’de almıştı. Başbakan Bülent Ecevit’ti. Üçlü koalisyonun başındaydı.Fazilet Partisi kapatılmış yerine Saadet Partisi ve “yenilikçi” olduğunu söyleyen AKP kurulmuştu.O dönem AKP Genel Başkan Yardımcısı olan Abdullah Gül, Afganistan’a asker gönderilmesi için hazırlanan tezkereye karşı yaptığı konuşmada üç yıldır kendi krizini çözemeyen hükümetin uluslararası sorunları takip etmesinin mümkün olmadığını söylemişti. Konuşmasında hükümetin Meclis’ten sınırsız destek istemesinin tehlikeli olduğunu kaydeden Gül, “Bu işin nereye gideceğini hükümet bilmiyor. Kapsamı, sınırı, süresi belli olmayan bir yöntemle yurt dışına asker gönderilmesini uygun bulmuyoruz” demişti.Gül daha sonra da şunu söylemişti; “Feryat ediyorum. Afganistan’da ne işimiz var? ABD için devreye giren NATO Türkiye için kılını kımıldatmadı. Halkımızın yüzde 71’i asker göndermeye karşı değil mi? Bomba yağdırılan rejimi de ABD kurmadı mı?Afganistan’a asker göndermek isteyenleri kınıyorum. İzah edilemez bir hata yapılıyor.”Sonuçta AKP o tarihte Türk askerinin Afganistan’a gönderilmesine ret oyu vermişti.Türkiye o zaman da NATO üyesiydi, şimdi de NATO üyesi.Değişen bir şey yok aslında.Değişen sadece şu; o tarihte AKP iktidarda değildi. Muhalefetin küçük partisi olarak Türk askerinin hiçbir işi olmayan Afganistan bataklığına gitmesine karşı çıkıyordu.Oysa AKP şimdi iktidar. O gün akla gelmeyen hatta kötülenen “NATO üyeliği” bugün “büyük devlet olmanın” gereği olarak anlatılıyor halka.Askerlerimizin şehit olması ise yine dün karşı çıkanlar tarafından “büyük devlet olmanın bedeli” bahanesiyle halka “makul” gösterilmeye çalışılıyor.*****Otel devletin oluncaGeçen hafta MediaCat dergisinden Selin Babacan aradı. Nisan sayısı için bir röportaj yapmak istiyordu.Şu sıralar taşınma aşamasında olduğumuzdan Vatan’ın yeni binasında henüz yerimiz yok, bu nedenle evden çalışıyoruz mecburen.Selin Babacan’a “Dışarıda bir yerde yapabilir miyiz?” diye sordum.Randevu saatimizde Beylerbeyi’ndeydim. Ne zamandır gördüğüm ama girmediğim ettiğim ve merak ettiğim Bosphorus Palas adlı oteli önerdim, orada buluştuk.Otel tarihi bir yalı. Lobi neredeyse denizin içinde. Eski stil koltuklara oturduk. Derginin fotoğrafçısı hazırlık yaparken “İsterseniz nezaketen izin alalım” dedi. Fotoğrafçı arkadaş gidip resepsiyonla konuştu, oradaki görevli birini çağırdı, biraz konuştular, geri geldi ve “İzin vermiyorlar, önceden izin almak gerekirmiş” dedi.“Sorun yok, fotoğrafları başka yerdi çekeriz” dedik. Neredeyse iki saate yakın oturduk, Selin Babacan sordu, ben cevapladım.Bu süre içinde yanımıza ne gelen oldu ne giden. Otelin lobisinde oturuyoruz, en azından “Bir şey içer misiniz?” diye bile sorulmaz mı? Hani bedava oturtmamak için.Çıkarken resepsiyon görevlisine “Buranın sahibi kim?” diye sordum. Meğer devletin vakıflarından biriymiş.İşletme anlayışına bakar mısınız? Masum bir fotoğraf çekimine bile izin, lobide iki saat oturana “su bile” vermiyorlar.Sonra düşündüm; burası devletin ya, kim bilir belki de buranın müşterisi bambaşka kişilerdir. Biz orada belki de aykırı kaldık, bir an önce çekip gidelim diye hiç ilgilenmediler bile.*****Alışılmadık bir törendiAfganistan’da düşen helikopterle ilgili kuşkular sürerken, 12 şehit için düzenlenen törenin niteliği de bana göre çok dikkat çekiciydi.Alışmadığımız bir törendi açıkçası.Kimse alınmasın, darılmasın ve ardında bir şey aramasın lütfen, ama herkesin bildiğini söylemek gerek; 12 askerimiz kahramanca savaşırken şehit olmadı.Bir helikopter kazası sonucu bu mertebeye ulaştılar.Genelkurmay’ın gazetelere verdiği ilanlardaki “kahraman” vurgulaması, moral açısından doğru kabul edilse bile neden o kadar abartılıydı?Türk Silahlı Kuvvetleri ilk kez rütbeli subaylardan şehit vermiyor. Özellikle terörle mücadelede nice kahramanlarımız şehit oldu.Ama bu tören farklıydı. Abartılıydı.Karargâhtaki bir törene ilk kez imam getirildi.Yine yandaş olarak bilinen kimi yayın organlarının da içeri alınmaması ve engellenmesi de şaşırtıcıydı.Ayrıca kazada şehit olanlara bu kadar büyük tören yapılırken, gerçekten kahramanca çatışırken şehit olan 6 polis için neden benzer tören yapmak yerine geceyarısı töreni ile yetinildi?Genelkurmay içe ve dışa bir mesaj mı vermek istiyordu acaba?*****AKP Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş, “12 yıllık kesintili eğitim yasa teklifi önümüzdeki hafta Genel Kurul’a gelir, tartışılır ve bir haftada biter. Salıdan pazara biter” demiş. Eğitim gibi önemli bir konuda kararın nasıl alındığının özeti: “Salıdan pazara...” (Gani Yıldız)*****Gerçekten kaza mı?Afganistan’da Türkiye’deki en seçkin birliklerden seçilen 12 askerimizin şehit olmasının acısını yüreğimize gömdük ama, zihnimizdeki kuşkular hiç gitmeyecek gibi.Soru şu: O helikopter gerçekten bir kaza sonucu mu düştü?İşin içinde başka şeyler var mı?Olayın sıcak anında bu soruları soramadık, çünkü üzüntülüydük, duygusaldık, şehit ailelerine ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne saygımız vardı.Düşen helikopter Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait değil, ABD ordusunun envanterinde.Bu helikopterin bakım ve onarımı Amerikalılar tarafından yapılıyordu.Bakım ve onarım aşamasında bir ihmal ya da kasıt var mı?Fısıltı gazetesinde yayılan “Helikopter kazası tıpkı çuval olayı gibidir, Amerika Türkiye’ye bir ihtarda bulundu” iddialarında gerçeklik payı var mıdır?Biliyorum ki bu sorulara cevap veren daha doğrusu bunları doğrulayacak bir yetkili çıkmayacaktır. Ama eğer kuşkuların temeli varsa, bunun bir gün mutlaka ortaya çıkacağını da bilmek gerek.

Devamını Oku

Saklayınca terör bitmiş olmuyor

21 Mart 2012

BDP’nin Nevruz’u erken kutlama talepleri reddedildi.Buna rağmen İstanbul başta olmak üzere özellikle Güneydoğu’da pek çok kent savaş alanına döndü.Pazar gününden bu yana birçok merkezde çok gergin saatler yaşanıyor. Sokaklar barut fıçısı gibi.Bu haberler medyaya çok yansımadı.Gazeteler ve televizyonlar bu gergin anları alt sıralarda ve sanki çok basit olaylarmış gibi duyurdu.Nedeni basit:Başbakan Erdoğan kimi şiddet olaylarının büyütülmesini istemiyor.Bu haberlerin terörün reklamını yaptığını ve bir tür teröre dolaylı destek olduğunu söyledi.Medya da uyarıyı dikkate aldı, bu tür haberleri artık büyütmeden yayınlıyor.Peki bu bir çare mi?Günlerdir sokaklarda binlerce insan var.Bombalar patlıyor, gaz bombaları atılıyor, ara sıra silah sesleri duyuluyor, taşlar, şişeler, molotofkokteylleri, maytaplar havada sağanak yağmur gibi uçuşuyor.İnsanlar yaralanıyor.Ahmet Türk gibi ılımlı bir Kürt lider kendi iddiasına göre polisler tarafından tartaklanıyor.Bütün bu haberler elbette medyada yer alıyor, ama sanki basit birer trafik kazası niteliğinde çoğu.Medya iktidarın talebi üzerine böyle davranınca terör bitecek mi?Teröristler reklam yapamamış mı olacak?Bu çağda haber saklamanın olanağı var mı?Terör eylemlerini saklama iktidarın bu konudaki beceriksizliğinin bir sonucudur. Siz bir “Kürt açılımı” yapacaksınız, bu uğurda terörist liderlerle gizli toplantılara katılacak pazarlıklara girişeceksiniz, bir takım sözler vereceksiniz, televizyonlarda her gece Türklüğe hakaretler edilmesine “ama barış gelecek” bahanesiyle göz yumacaksınız, anayasayı bu amaçla yeniden yazmak için adeta beyin yıkar gibi propaganda yaptıracaksınız, buna rağmen terör eylemleri azalmayı bırakın giderek azgınlaşacak.Bunda bir yanlışlık yok mu?Elbette var. Bunun hesabının sorulmaması, yapılan yanlışların sorgulanmaması içinse en kolay yol seçiliyor ve yaşanan acı gerçekleri halktan saklama yoluna gidiliyor.Terör olaylarını güya sorumlu davranarak “yok gibi” göstermek kısa süreli bir çaredir.Kısa süreli çareler bir gün dönüp sahibini vurur. Bunu da unutmamak gerek.*****Arvtin halkının duyarlılığıİki yıl önce değerli dostum Recai Delibaşoğlu “Artvin’de bir kamuoyu araştırması yaptık. En sevilen yazar olarak seni seçtiler, önümüzdeki hafta ödül töreni var mutlaka bekliyoruz” dediğinde çok mutlu olmuştum.Haliç Kültür Merkezi’nin ana salonunda yapılan geceye gittiğimde çok şaşırmıştım. Yüzlerce Artvinli toplanmıştı. Çok güzel bir geceydi. Ödül töreninden sonra Artvinli sanatçıların Artvin müzik ve danslarından oluşan gösterileri görülmeye değerdi.O sıcak geceden sonra kendimi biraz Artvinli gibi hissetmeye başladım.Bu yıl yine aynı tarihte Artvinliler yine bir araya geldiler. Beni de sağ olsunlar davet ettiler. Tabii ki görev bilip gittim.Geceye damgasını Artvin’de sıra sıra yapılmak istenen HES’ler damgayı vurmuştu. Dünyanın en güzel doğasına sahip yerlerden biri olan Artvin’i yok etmeye çalışan bu girişimlere karşı herkesi birlik ve beraberlik içinde gördüm.Vakıf Başkanı Recai Delibaşoğlu “Türkiye’nin enerji sıkıntısını biz de biliyoruz. HES’lere elbette karşı değiliz, ama aynı dere üzerine birkaç HES kurmaya kalkmak faciadır” dedi.Evet, enerji büyük ihtiyaç.Ama doğamızı, insanımızı, ülkemizi korumak ihtiyaçtan da ötedir.*****Butik devletBaşbakan yeni bir deyim kazandırdı. “Butik devlet değiliz” dedi Afganistan’da asker bulundurmamıza yönelik eleştirilere.Şimdi herkes birbirine soruyor “Butik devlet nedir?” diye.Çok basit. Başbakan bugüne kadar “demokrasi oyununa kanarak” kendisine destek veren, maskeli faşistlere söylüyor bu sözü.Bu maskeliler şimdilerde yine güya demokrasi için Başbakan’ı ağır sözlerle eleştiriyorlar ya, işte onlara cevap.Başbakan diyor ki “Demokrasi benim dediğimdir. Sizin söylediğiniz ancak butik niteliktedir. Haktı hukuktu sizin dediğiniz gibi değil, benim dediğim gibidir. Beni benim istediğim gibi desteklerseniz sizi adam yerine koyarım.”İşin özü budur.Bu maskeliler belli ki daha çok dayak yiyecekler.*****Yine aynı hataNasıl yapıyorum bilmiyorum ama ikinci kez, Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı’nın adını Cem Toker olarak değil de Cem Topçu olarak yazıyorum.Defalarca okuduğum halde yine atlamışım.Canım çok sıkıldı ve özür dilemekten başka çarem de yok ne yazık ki.*****Ali Sami Yen’de anlamsız ısrarGalatasaray Seyrantepe’deki yeni stadına taşınınca Ali Sami Yen Stadı TOKİ’ye devredildi, TOKİ de bu alanı ve hemen yanındaki Likör Fabrikası’nı gökdelenler ve alışveriş merkezi yapılması için satışa çıkardı.Taksim’den Levent’e kadar, etrafı yüksek duvarlarla çevrili bir mezarlık hariç hiç yeşil alan olmayan bölgenin halkı gökdelen yapımına karşı çıktı ve tartışma başladı.Daha önce de yazmıştım, bu amaçla Şişli Halk Platformu Ali Sami Yen Stadı ve Likör Fabrikası’nın yeşil alan olarak bırakılması için bir dizi eyleme başladı.Konu sonunda Danıştay’a gitti, karar bekleniyor.Ancak öğrendiğime göre araziyi satın alan üçlü konsorsiyum alanda hafriyat çalışmalarına başlamış. Yakında temel atma girişimi de olacakmış.Burayı 400 küsur milyona satın alan konsorsiyum elbette kâr amacı güdecektir. Onlara şimdilik bir sözüm yok, ama Başbakan’ın çok önem verdiği TOKİ için bu miktar çok önemli bir meblağ değil.İstanbul halkının sağlığı çok daha önemli. TOKİ bu konuyu mutlaka tekrar ele almalı ve bir çözüm bulmalı.Şişli halkı yaklaşık 60 dönüm olan bu araziye “hiçbir şey yapılmasın” demiyor. Arazinin büyük bölümünün yeşil alan olarak değerlendirilmesinden, küçük bir alana örneğin bir Kültür Merkezi’nin altına ise Şişli’nin en önemli ihtiyaçlarından biri olan dev bir otoparkın yapılmasından yana.Başbakan’ın da Şişli halkının bu duyarlılığına kulak vereceğini umut etmek istiyorum.*****Benzine on gün arayla ikinci zam gelmiş. Bütün umudumuzu TL’nin simgesindeki çıpaya bağlamıştık, ne yazık ki benzin fiyatını o da durduramadı... (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Sarkozy’ye teşekkür etmeliyiz

20 Mart 2012

Emekli Büyükelçi ve eski CHP milletvekili Şükrü Elekdağ ileri yaşına rağmen bütün mesaisini Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin Ermeni soykırımı yasasına hasrediyor.Hiç bıkmadan tweet’ler atarak hem izleyicilerinin hem de kamuoyunun konuyu iyi anlamasına çalışıyor.Elekdağ Fransa Anayasa Mahkemesi’nin “soykırım yasasına karşı çıkanlara ceza” verilmesi ile ilgili yasayı iptal etmesinden sonra yaşanabilecek gelişmeleri ve Türkiye’ye düşen görevi 36 bölümlük bir tweet zinciriyle kamuoyuna duyurdu.Elekdağ teknik konulara da girmiş bu nedenle dikkatle okumanızı tavsiye ederim;1- Cumhurbaşkanı Sarkozy’ye iki açıdan teşekkür etmemiz gerekiyor.2- Birincisi inkâr yasasını geçirmekteki ısrarıyla Fransa’daki Türkler arasında dayanışma ve birlik yarattı. Türk lobisinin oluşmasını sağladı.3- Bundan böyle Türk toplumu Ermeni diasporasının yarattığı entelektüel terörle daha etkin bir mücadele verebilecek.4- İkincisi de, Anayasa Konseyi kararının çıkmasına neden oldu.5- Konsey kararı, Türkiye’yi Ermeni soykırımıyla suçlayan yasanın iptali için elimize müthiş bir hukuksal olanak sağlıyor.6- Evet, Anayasa Konseyi kararı, sadece sözde Ermeni soykırımının inkârını suç sayan yasayı iptal etmekle kalmıyor.7- Bunun ötesinde 29 Ocak 2001 tarihli “Fransa Ermeni soykırımının açıkça tanır” şeklindeki yasanın hukuki temellerini kökten çürüten hükümler içeriyor.8- Esasında Anayasa Konseyi kararında bu yasaya doğrudan bir atıfta bulunmuyor. Ama bir yasanın Anayasa’ya uygun olabilmesi için gerekli şartların altını çiziyor.9- Bu şartlara göre yasaların “normatif” ve “tanzim edici” olması gerekiyor. Konsey, kararının 2 ayrı yerinde bu gereksinimi şöyle belirtiyor: “Kanunlar kuralları ifade etme amacını taşımaktadırlar, buna istinaden de normatif bir yapıya sahip olmaları gerekmektedir.”10- “Bir kanun hükmünün soykırım suçunu tanıma amacını taşıması halinde, bu kanun, haiz olması gereken normatif değeri içermeyecektir.”11- Görüldüğü üzere, Anayasa Konseyi, bir soykırımını tanıyan yasal düzenlemenin, kanun olma şartlarına sahip olmadığını belirtmektedir.12- Konsey kararı bu niteliğiyle Türkiye’ye 2001 tarihli Ermeni soykırımını tanıyan yasanın iptal edilmesi imkânını sağlıyor. Şöyle ki:13- Fransa Anayasası’nın 61/1’nci maddesine göre bakılmakta olan bir dava vesilesiyle davaya taraf olanların Anayasa’ya aykırılık itiraz imkânı vardır.14- 1 Mart 2010 tarihinden bu yana yürürlükte olan bu mekanizmaya “Question Prioritaire de Constitutionnalité - QPC” (Öncelikli Anayasal Soru) deniyor.15- Buna göre, bir davaya taraf olan şahıslar Anayasa’ya aykırı bir yasanın iptali talebiyle Anayasa Konseyi’ne başvurabiliyor.16- Anayasa Konseyi, başvuru üzerinde Yargıtay veya Danıştay tarafından bir ön inceleme (filtrage) yapılmasını takiben, davaya bakıyor.17- Türkiye’nin QPC mekanizmasından yararlanarak 2001 tarihli Ermeni soykırımını tanıyan yasayı iptal ettirmesi mümkün.18- Bu konuda eski Anayasa Konseyi Başkanı Robert Badinter’in görüşleri Türkiye açısından son derece önemli.19- Badinter, Le Monde Gazetesi’nde 15. 01. 2012 tarihinde yayımlanan “Le Parlement n’est pas un Tribunal” (Parlamento bir Mahkeme Değildir) başlıklı makalesiyle Türkiye’ye yol göstermişti.20- Dediği şu: “2001 soykırımı yasasının meşruiyeti hakkında Anayasa Konseyine başvurulursa Anayasa’ya aykırılık gerekçesiyle iptali sağlanır.”21- Ünlü hukukçu Georges Vedel de 2005’te yazdığı makaleyle Ermeni soykırımı yasasının Anayasa’ya aykırılığını ortaya koymuştu.22- “Les Questions de Constitutionnalités posées par la Loi du 29 Janvier 2001” (29 Ocak 2001 Tarihli Yasanın Yarattığı Anayasal Sorunlar) başlıklı makalesinde Vedel özetle şöyle bir tez geliştirmişti:23- A) Anayasa’nın öngördüğü kıstaslar gereği, kanun düzenlemeleri “tanzim edici” bir niteliğe ve normatif bir içeriğe sahip olmalıdır.24- B) Kanunlar duygusal ve merhametli (compassionnel) olamaz.25- C) 2001 tarihli Ermeni soykırımı yasası normatif bir içerik taşımamakta dolayısıyla Anayasa’ya aykırıdır.26- Şimdi Badinter’in işaret ettiği imkândan Türkiye’nin nasıl yararlanabileceğini Sırma Oran olayını örnek vererek belirteyim.27- Fransa’nın Lyon kentinde yaşayan Sırma Oran 2008 belediye seçimlerinde belediye meclisine yeşillerin listesinden aday olmuştu.28- Sadece Türk asıllı olduğundan adaylığının kabulü için kendisine “ermeni soykırımını tanı” dayatması yapılarak istifaya zorlandı.29- Bunun üzerine Oran kendisine ayırımcılık yapıldığı savıyla Villeurbanne şehri Belediye Başkanı Jean Paul Bret’e dava açtı.30- Davaya bakan Lyon Ceza mahkemesi rezilane bir kararla Belediye Başkanı’nı haklı çıkardı ve Oran’ı 1500 Euro para cezasına çarptırdı.31- Oran 2010’da kararı temyiz etti ama temyiz mahkemesi de Lyon mahkemesinin utanç verici kararını onadı.32- Bu durum, Fransa’da Ermeni radikallerin estirdiği entelektüel terör ortamının yargı erkini dahi nasıl etkilediğini açıkça gösteriyor.33- Anayasa Konseyi’nin kararı bu ortamı değiştirecektir. Oran’ın durumundaki kişiler bundan böyle QPC mekanizmasını işletebileceklerdir.34- Yani anlayacağınız Konsey kararı Türkiye’yi Ermeni soykırımıyla suçlayan yasanın iptali için elimize müthiş bir hukuksal olanak veriyor.35- Sırma Oran örneğine benzer olaylar ortaya çıktığında bu olanaktan yararlanmak için şimdiden gerekli hukuki hazırlığı yapmalıyız.36- Sarkozy’nin yeni bir inkâr yasası çıkarma girişimi ise tamamen palavradır. Anayasa Konseyi’nin kararları nihaidir. Karara aykırı bir yasa çıkarılamaz.Şükrü Elekdağ*****Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, “Van’da yanan çadırlar devlete ait değil; vatandaşın münferit kurdukları çadırlardır” demiş. Evet, belki devletin çadırı yanmadı ama münferit kurulan çadırlara seyirci kalmasıyla “vatandaşı” yandı. (Gani Yıldız)*****Tutuklulara sohbet hakkı uygulanmıyorHep uzun tutukluluklardan söz ediyoruz. Ancak bir de tutukluların kaldıkları cezaevlerindeki koşullar da var. Hukuk ve demokrasi, hangi suçtan yargılanırlarsa yargılansınlar tutukluların da asgari haklarının korunmasını emrediyor.Son zamanlarda cezaevlerinden aldığım mektupların önemli bir bölümünde “sohbet hakkının” ellerinden alındığından yakınılıyor.Tutuklular tek başlarına ya da birkaç kişiyle aynı yerde kalıyor. Ancak başka yerlerde kalan arkadaşlarıyla sohbet etme hakları var. Bu elbette sınırlı.Cemil Çiçek’in 2007’deki Adalet Bakanlığı döneminde sohbet hakkı haftada 10 saat olarak belirlenmiş.Ancak tutuklular bu hakkı bugüne kadar hiç tam olarak kullanamadıklarından yakınıyor. 10 saat olması gereken sohbet hakkı en fazla 3 saat olarak kullandırılıyormuş pek çok cezaevinde.Adalet Bakanı bu yakınmayı duyar umarım.Bir konu da tutukluların kitap ihtiyaçları. Tutuklular çıkarılan sudan engellerle birçok kitabı cezaevine sokamamaktan da şikâyet ediyor.

Devamını Oku

Suriye krizinden bir “Federal Türkiye Cumhuriyeti” çıkar mı?

19 Mart 2012

Sanki Suriye’de “bir şeyler olması” an meselesi gibi.Türkiye üzerinden müthiş bir trafik yönetiliyor. Ankara’da gece gündüz yapılan toplantılar, ziyaretler, Amerika’dan ve başka Batı ülkelerinden gelenler adeta baş döndürüyor.Peki ne olacak? Suriye’ye bir müdahalede bulunulacak mı?Türkiye’de iktidara yakın bir “şahinler grubu” neden müdahale edilmediğini soruyor günlerdir.Aslında bu “şahinler” insani nedenlerle soru sorar gibi yaparak iktidarın niyetini ortaya koyuyor ve kamuoyu oluşturuyor gözlediğim kadarıyla.Bugüne kadar hep böyle oldu. Bir kısım yandaş medya, sanki iktidardan tamamen bağımsızmış gibi belli bir konuda kamuoyu oluşturmaya çalışıyor.İş kıvamına geldiği anda iktidar devreye giriyor ve uygulama “hazırlanmış” kamuoyuna kolaylıkla kabul ettiriliyor.Günlerdir süren kamuoyu oluşturma aşamasının sonuna gelmiş gibiyiz, neredeyse herkes “Yeter artık, şu Suriye’ye bir ders vermenin zamanı geldi” anlayışına ulaşmış durumda.“Komşudaki kardeş kavgasını bitiriyoruz” söylemi ile Suriye’ye müdahale etmek kulağa hoş gelebilir, ama bunun arkasındaki asıl oyunu da görmemiz gerek.Bir süredir Suriye’ye müdahale edilmesi halinde Türkiye’nin “yepyeni bir aşamaya geçeceği” yolunda fikirler de üretiliyor. Birkaç gündür bu görüşleri derlemeye çalışıyordum ki, toplumdaki güçleri küçük olmasına rağmen, mantıklı liberal fikirleriyle doğru tespitler yaptığına çok kez tanık olduğum Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Topçu’dan bir bilgi notu aldım.Topçu Suriye olayları ile “yeniden yazılmak istenen anayasa” arasında bir bağlantı kuruyor ve durumu 5 maddede topluyor.Liberal Demokrat Parti yönetiminin “Doğup büyüdüğümüz Türkiye Cumhuriyeti’nin yılları sayılı mı?” başlığı ile oluşturduğu maddeler şöyle:1- Suriye Türkiye’nin de öncülüğü ile parçalanacak. Kuzey Irak’taki gibi bir özerk Kürt yönetimi kurulacak2- Sözde özgürlükçü ve sivil “Yeni Anayasa” masalı ile Türkiye (ismi hâlâ Türkiye kalırsa) federal sisteme geçecek.3- K. Irak ve Suriye’deki Kürt yönetimleri bu federal yapının, içişlerinde tamamen bağımsız bir parçası (eyaleti) olacak4- Zamanı gelince de Kürt yönetimi bağımsızlığını ilan ederek, İsrail, Avrupa ve Amerika’nın yıllarca peşinden koştuğu Kürdistan kurulacaktır.5- AKP üst yönetimi bu senaryoya “yeniden Osmanlı” ve “hilafet” vaatleri ile ikna edilmiştir.Gelişmeleri art arda dizdiğimizde Liberal Demokrat Parti’nin görüşlerinin hiç de yabana atılamayacağını görüyorum.Suriye’ye bir müdahale olsun olmasın bu ülkenin artık tek parça kalamayacağı kesin gibi. Zaten Amerika’nın eski Dışişleri Bakanı Rice 22 ülkede sınırların değişeceğini söylemişti. Sözde “Arap Baharı” adı altında Suriye’nin parçalanması, bazı bölgelerin otonomi kazanması gerçekleşebilir. Bu otonom bölgelerden birinin Kürt bölgesi olacağı da kesindir.İşte Türkiye’de “yeni anayasa” amacının önemi burada ortaya çıkıyor. Yeni anayasa ile Türkiye’nin federal bir yapıya geçebileceği ortam yaratılabilir, ki zaten Kürt sorunu nedeniyle, halkın anlamayacağı bir dille bu talep dile getiriliyor.Suriye’deki otonom Kürt bölgesinin kendi başına ayakta durması zor olacağı için bir süre sonra burada yaşayan Kürtlerin “Türkiye’nin bir eyaleti olma talepleri” ortaya çıkabilir.Eş zamanlı olarak Güneydoğu’da Kürtler için oluşturulmuş otonom bölge de aynı talebi dile getirebilir.Böylelikle Türkiye önce “Kürt otonom yönetimlerini” ardından da “Ermeni, Laz, Gürcü” gibi bölgeleri içeren “Federal bir devlet” haline gelebilir.Batı ittifakının Türkiye’ye bu projeyi sunarken “Eski Osmanlı’yı canlandıracaksınız, yeniden bölgenin en güçlü devleti haline geleceksiniz” türü yüreklendirici ve özendirici desteklerde bulunduğu da düşünülebilir. Zaten hem içerden hem dışarıdan bu tür telkinlerin olduğunu da görüyoruz.İlk bakışta “yeniden emperyal” hale gelmek gururumuzu okşayabilir.Buna karşı, uzun vadede Türkiye’nin hiçbir zaman huzurlu bir ülke olmayacağını, kan ve gözyaşının asla bitmeyeceğini düşünüyorum.Açıkçası bu planın varlığına da inanıyorum. Burada iyi olmayan, iktidarın bu stratejisini ne kamuoyu ile paylaşmaması, bel altı oyunlarla adeta beyin yıkamaya çalışmasıdır.*****Ahmet Şık intikamcı, rövanşist öyle mi?Ergenekon davası nedeniyle tutuklanan Nedim Şener ve Ahmet Şık 375 gün sonra tahliye edildiler biliyorsunuz.Ahmet Şık cezaevinden çıkarken “Bu komployu hazırlayan polisler savcılar içeri girecek” demişti.Gazeteciler de tartışmaya başladı. “Ahmet Şık’ın tahliyesi iyi oldu ama, sözleri pek şık değildi. İntikamcı, rövanşist bir hava takındı” dendi.Hepsi çok iyi ahlâklı, hepsi tertemiz, hepsi sağduyulu ya, her şey efendice olacak.Ahmet Şık’ın 375 gününü zindanda geçirdikten sonra söylediği öfkeli sözleri dillerine dolayabilenler, sıra iktidara gelince nedense süt dökmüş kedi gibi oluyorlar.Sanki iktidarın intikamcı, rövanşist hiçbir uygulaması yokmuş gibi davranıyorlar.Okurlarımdan Galip H. bu durumu çok anlamlı bir mesajla dile getirmiş.Bakın ne diyor:“Tankla gelenleri demokrasiyle gönderiyoruz diyen Başbakan,Dindar ve kindar gençliği yetiştirmeyi dayatan Başbakan,Mehmet Haberal’a tazminat ödemeye mahkzm edilen hâkimlerin mali sorumluluğunu devlete yükleyen Başbakan,Ağzını her açtığında TÜSİAD’ı tehdit eden ve “Bitaraf olan bertaraf olur” diyen Başbakan,Düne kadar yandaş, yalaka ve maraba düzeyine indirgediği kalemşörleri bugün tehdit eden Başbakan,Düne kadar onlar fişleme yapıyorlardı, şimdi fişleme yapma sırası bizde diyen AKP’li Milletvekili,CHP’liler kürsüyü işgal ediyor savıyla komisyonu basan AKP’li milletvekilleri,Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak diyen mürteciler, İstanbul Üniversitesi’nde Sivas’ı kınayan öğrencilere “Laiklik gidecek Şeriat Gelecek” nidalarıyla saldıran yobazlar intikamcı ve rövanşist değiller de 375 günlük tükenmişliğe tepki veren Ahmet Şık mı intikamcı, rövanşist?*****Vay Ergenekon vayHrant Dink davasının sonucu kimseyi tatmin etmemişti. Çünkü mahkeme işin içinde bir “örgüt” bulamamıştı. Müthiş bir öfke yarattı bu karar.Asıl söylenmek istenen ise şu: “Mahkeme bu davayı neden Ergenekon’a bağlayamadı?”Bağlamak istemiştir istemesine de, eldeki isimler engellemişti bunu besbelli.Ergenekon’a bağlasa o günün valileri, emniyet müdürleri, diğer istihbarat birimlerinin yetkilileri de Ergenekoncu sayılacaktı.Bunu göze alamadılar.Nasıl alsınlar ki; olayın kilit isimlerinden biri AKP’den milletvekili oldu. Birini vali yaptılar. Birini istihbaratın başına getirdiler, neredeyse MİT Müsteşarı bile oluyordu.Şimdi öğreniyoruz ki, katil çocukla gurur duyarak “hatıra fotoğrafı” çektiren polise terfi üzerine terfi verilmiş. Şimdilik il emniyet müdür yardımcısı olmuş. Yakında il emniyet müdürü de olur, sonrası Allah Kerim.Dink olayını ille de Ergenekon’a bağlayacaksak, “Helal olsun Ergenekon’a” demek gerek. Baksanıza adamlar hapiste ama “ahtapotun” kolları iktidar partisini bile sarmış, dilediğini yaptırıyor.

Devamını Oku

İstihbarat suç işleme özgürlüğü değildir

18 Mart 2012

Sevgili okurlar; son günlerin en hararetli tartışması MİT Müsteşarı’nın ifadeye çağrılması üzerine yapılıyor. İktidarda da bir “kırılma noktası” yaratan savcılık eyleminden sonra özellikle yandaş medyanın da ikiye bölündüğünü görüyoruz.Suç ihtimaliSavcılar elbette MİT Müsteşarı’nı keyif için ifadeye çağırmak istemediler. Henüz doğrulanmasa da sızan bilgilere göre MİT’in terörle mücadele için yaptığı istihbarat çalışmaları sırasında çok ciddi suçlar işlediği belirtiliyor.Kısa bir hatırlatmaDaha önce de yazmıştım, yandaş medyaya yansıyan iddialara göre MİT KCK’yı kurmak, yönetmek, terör eylemlerini bilerek haber vermemek, bu eylemlerde pek çok asker-polis şehit verilmesine ve can kaybına neden olmakla suçlanıyor.Oslo görüşmeleriMİT’in suçlandığı en önemli iddialardan biri de PKK’lı terör liderleriyle yurt dışında yapılan görüşmeler. Bu görüşmelerden Oslo’da yapılanın ses kayıtları medyaya sızmış ve büyük bir tartışmanın başlamasına neden olmuştu.Kişisel suçlarŞimdi olayı farklı bir açıdan tartışalım. Adam öldürmek suç mu? Evet. Terör örgütü ile gizli görüşmeler yapmak suç mu? Evet. Terör örgütüne destek sağlamak suç mu? Evet. Bunu biri yaparsa cezasını mutlaka çeker mi? Evet.Devlet suç işler mi?Peki aynı suçları devlet işlerse ne yapacağız? Devlet yaptığında “amacı neydi?” diye sorgulama ve suçu görmeme hakkı var mı bir hukuk devletinde? Böyle şey olmaz. Ama şu anda bir kısım yandaş devletin suç işlemesini aklamaya çalışıyor.Şeytanla bile görüşmeMİT’in PKK liderleri ve Apo ile yaptığı görüşmeler için “Devlet güvenliği için gerekirse şeytanla bile görüşür” diyorlar. Haklı olabilirler, ama unutulmamalı ki burada kural asla deşifre olmamaktır. Oysa MİT bu olayda deşifre olmuştur.Dünyada da böyleİstihbarat dünyasını biraz araştıran herkes şunu görür ki, birçok devlet ülke güvenliği adı altında “pis işler” denilen operasyonlara girişmişlerdir. Bunlar gizli kalabildiği ve başarıya ulaşabildiği sürece hiçbir sorun yaşanmaz.Deşifre olursaSorun “pis” diye tanımlanan operasyonların deşifre olmasındadır. Bir hukuk devleti kendi çıkarına olsa bile yasa dışı bir gizli operasyonun ortaya çıkması halinde hukuk sistemini işletmek ve sorumlulardan hesap sormak zorundadır.Amerika örneğiAmerika dünyanın hemen her ülkesinde gizli operasyonlar yapıyor. İstihbarat örgütleri “ülke güvenliği” için olağanüstü bütçelerle çalışıyor. Ancak Kongre denetimi o kadar ağır ki, istihbarat örgütlerinin en büyük korkusu deşifre olmak.Deşifre olduğun anAmerika’da ve diğer batılı ülkelerde, gizli ve yasa dışı bir operasyon deşifre olduğu an kimse kimsenin gözünün yaşına bakmıyor. Çünkü aksi takdirde anayasa ile çizilen hukuk devleti kavramının hiçbir anlamının kalmayacağı biliniyor.Türkiye’deki durumTürkiye’de de çok uzun yıllardır ülke güvenliği bahanesiyle istihbarat örgütlerinin çeşitli gizli ve yasa dışı operasyonlar yaptığı bir sır değil. Eğer bunlar deşifre olursa, bizde de hesap sorma mekanizması işliyor aslında. Ama..Demokrasi eksikliğiTürkiye’deki demokratik sistem ağır ve eksik işlediği için yasa dışı operasyonlar deşifre olsa bile “devleti koruma” refleksi ağır bastığı için hesap sorulması ya erteleniyor ya da suçun üstü örtülüyordu. Şimdi bundan farklı nedenlerle vazgeçtik.İktidarın hedefiBugünkü iktidar, zamanında kendisini “sistem dışı” gördüğü ve sürekli “ezilme, yok edilme” tehdidi altında olduğunu düşündüğü için, ilk günden itibaren bu tehlikeyi bertaraf edecek önlemler aradı. Sonunda gizli bilgileri kendisi deşifre etti.Jitem’in varlığıYıllarca Jitem diye bir istihbarat örgütünü tartıştık. Jandarmaya bağlı bu istihbarat örgütünün varlığı uzun yıllar yetkililer tarafından hep reddedildi. Çünkü bu kuruluş gizliydi. Buna karşı yasaldı. MGK kararıyla kurulmuştu.Olağanüstü HâlJitem Güneydoğu’da ilan edilen Olağanüstü Hâl döneminde kurulmuştu. Amacı PKK terörünün içine sızmak, bilgi almak ve terörü yok etmekti. Adı üstünde, Olağanüstü Hâl. Normal hukuk kurallarının işlememesi.Topyekûn mücadeleO dönemde terörle mücadele için Milli Güvenlik Kurulu kararıyla Olağanüstü Hâl bölgesi valisine ve diğer askeri yetkililerine olağanüstü yetkiler verilmişti. Bu yetki bir kere verildikten sonra kimse uygulamaları öğrenmek istemez.Kendileri belirlerAnayasa’da da var olan Olağanüstü Hâl durumu, güvelik güçlerine olağanüstü yetkiler veriyorsa, her birim bunları uygulama yöntemlerine de kendisi karar veriyordu. Bunun için gerekirse “yasa dışı yöntemler” kullanılması da vardı.Zincirleme suçlarTerör ortamında devletin güçlerine olağanüstü yetkiler verilirse, uygulamaları denetlemek çok zordur. Ülke güvenliği esas alınıp işlenen suçlar deşifre olmadıkça kimsenin yapacak bir şeyi de olmaz. Bu da zincirleme suç demektir.Yıllar sonra deşifreİktidar kendisini korumak için darbe girişimleri ihtimalini sorgular ve geniş tutuklamalara izin verirken, devletin gizli arşivlerini de deşifre etmekten çekinmedi. Böylelikle geçmişin “kirli işleri” bir bir ortaya çıkmaya başladı.Hesabı soruluyorŞimdi kimse “Ama onlar devletin güvenliği için işlenmiş suçlardı” diyerek hesap sorulmasına karşı çıkabiliyor mu? Hayır. Tam tersine, hesap sorulması için büyük bir destek var. Davalar, tutuklamalar, suçlamalar birbirini izliyor.Çatlı- Kocadağ- Bucak1996 yılında Susurluk’ta meydana gelen bir kaza çok dikkat çekmişti. Lüks bir Mercedes bir kamyona çarpmış, içindeki Emniyet Müdürü Hüseyin Kocadağ, Mehmet Özbey ve bir kadın ölmüş, milletvekili Sedat Bucak ise kurtulmuştu.İlişki deşifre oluyorKısa bir süre sonra Mehmet Özbey’in aslında Abdullah Çatlı adlı “aranan” bir kişi olduğu anlaşılmıştı. Arkası çorap söküğü gibi geldi. Devlet içinde devlet adına “kirli operasyonlar” yapıldığı gerçeği ilk kez gün yüzüne çıktı.Eski bir eylemciÇatlı 12 Eylül döneminin hızlı ülkücülerinden biriydi. Adı birçok cinayete karışmıştı. Ancak bu sırada istihbarat örgütlerinin de dikkatini çekmiş ve koruma altına alınmıştı. Çatlı artık devlet adına çalışan bir ajan haline gelmişti.Suç nereye kadar?Abdullah Çatlı ve içinde bulunduğu örgütün birçok yasa dışı operasyon yaptığı anlaşıldı. Ancak bunların hangileri devletin bilgisi ve izni dâhilindeydi? Bunu saptamak kolay değildi. Çatlı kimine göre çeteci kimine göre ise kahramandı.Kahraman da olsaÇatlı ve deşifre olan benzerleri, muhtemelen aldıkları talimatlar gereği devletin güvenliği için birçok eyleme katılmışlardı. Ama buralarda işlenen suçlar deşifre olmuştu ve hesabının sorulması gerekiyordu. Bu kısmen de olsa yerine getirildi.İşlenen suçlarJitem, Susurluk çetesi, kimi özel harekâtçılar, işledikleri suçları “devletin güvenliğini korumak için yaptıklarını” söyledi hep. Adam da öldürmüşlerdi, PKK’ya da sızmışlardı, maddi kaynak bulmak için uyuşturucu da kaçırmışlardı.Günümüze dönelimGeçmişin hesabı sorulurken, ortaya MİT soruşturması çıktı. Dünü sorgulayanlar şimdi “Ama MİT terörü bitirmek için çalışıyor, bu sorgulanabilir mi?” diye itiraz ediyorlar. Geçmişin isimleri de aynı şeyi söylüyor oysa. Fark ne?Fena mı yapmışTerörü bitirmek için devletin terör örgütü liderleriyle konuşabileceğini ileri sürenler MİT’in KCK’ya sızması hakkında, son günlerde yakalanan eylem hazırlığındaki teröristleri göstererek “Fena mı oldu” diye soruyorlar. Elbette fena olmadı da...Ortaya çıkmayacaksınİşin püf noktası bu zaten. Devlet adına görev alıp devletin izniyle suç işleniyorsa, asla deşifre olunmaması gerekiyor. Oysa MİT deşifre oldu. Ülke güvenliği için yararlı işler yapmış olsa da bunu suç da işleyerek yaptığı anlaşıldı.Neyi tartışıyoruz?Demokratik bir ülkenin temel ilkesi suça ve suçluya nedeni ne olursa olsun asla prim vermemektir. Nasıl geçmiş geç de olsa sorgulanıyorsa Türkiye’nin bugünüyle de hesaplaşması ve asla yasa dışı eylemlere izin vermemesi gerekir.Hepinize iyi haftalar dilerim.

Devamını Oku

Çanakkale’yi unutamayız

18 Mart 2012

Çanakkale savaşı tarihimizin en kahramanca ama en acı veren zaferlerinden biri. Binlerce insanımızı yitirdik, ama yıkılmadık.Çanakkale zaferi Kurtuluş Savaşını’nın da ışığını yakan, Türkiye’nin makus talihini değiştiren büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bir meşale gibi Türkiye’yi ışığa boğmasını sağlayan zaferdir aynı zamanda.Hepimizin Çanakkale Zaferini bu zaferden başlayan süreçte kurtuluşumuzun anlamını bilmemiz gerektiğine inanıyorum.Bugün sizlere Çanakkale Zaferi ile ilgili günümüze de gönderme yapan Erhan Tığlı’nın bir taşlamasını sunmak istiyorum;Şanımızdır Geçmişten GeleceğeDüşman yığdı karşımıza demirini çeliğiniSiperler döndü kıyameteBora, fırtına olmuş yağıyorduKurşun, top-tüfek ve gülleAma Mehmetçik tınmıyordu bileYıkıyordu elinin tersiyleİnsanlık düşkünlerini yereNe işin var burada diye...Akıyor akıyordu sel gibiDalıyordu doludizginŞehitliğin gül bahçesine.***Ders al bu destandan ey genç!Saklanma köşe bucaktaSarmasın benliğini kara düşünceSavaş kötülerle kelle kucaktaKaçma sorumluluktan iş başa düşünce.Çiçekler derle atanın gücündenOlma miskinliğe kul köleKalk ayağa, durma öyleHadi koş, hadi coş, hadi gürle!*****Yıldırım Tuna’dan bu hafta gelenlerİşin bitmişHayli yaşlı adam çapkınlık yapmak için şehrin “Kırmızı fenerli” otellerinden birine gitmiş, onu odasında gören lolita “Şaka yapıyor olmalısın amca” demiş, “Senin işin bitmiş.. Bitmişşş!” Adam “Nasıl?” demiş. “Bitmiş diyorum, bitti artık..!” Yaşlı adam “Hadi ya?” demiş sevinerek, “Borcum ne kadar?..”Bir de onu görseydinizKüçük Timmy sınıftaki yoklama defterinin üzerine bir sinek resmi çizmiş, sınıf öğretmeni onu sahici zannedip cetvelle patlatıp durmuş üzerine, sınıf defteri yırtılıp gerçek ortaya çıkınca hayli sinirlenip küçük oğlanı babasına şikayet etmek için okula çağırtmış, “Sınıf defteri paramparça oldu“ diyerek. “O da bir şey mi efendim?” demiş adam perişan bir vaziyette, “Bir gece geç saatte arkadaşlarla buluştuğumuz bardan eve geldim, seninki sobanın üzerine çıplak kadın resmi çizmiş, bacaklarımın, kollarımın içini, çenemin altını bir görseydiniz, inanın bir yıl yanık tedavisi gördüm..!”Tek teşhis“ D.. Doktor” demiş emekli profesör, “Rektal muayene çok canımı acıttı.. Ne yaptınız öyle?..” Doktor “2 parmağımla birden muayene ettim efendim” demiş. “T.. Tevekkeli.. N.. Neden?” diye sormuş emekli profesör. Doktor cevaplamış: “Hatırlamıyor musunuz? Dersinizin sınavında tek teşhisle yetindim diye beni 1 yıl sınıfta bırakmıştınız efendim..”Saçmalıyorum“Kadınlardan anlayan en çapkın erkek” yarışmasına İngiliz, Amerikalı ve bizim Temel katılmış. İlk soru İngiliz’e sorulmuş, “Bir kızla ilk defa çıkıyorsunuz, onu öpmek istediniz, neresinden öperdiniz?” diye.“Ellerinden” diye cevap vermiş İngiliz. Jüri “ Doğru” diye onaylamış. İkinci soru Amerikalı’ya sorulmuş, “Aynı kızla 2. defa buluştunuz, onu öpmek istediniz, neresinden öperdiniz?” Amerikalı “Dudaklarından..” diye cevap vermiş. Jüri cevabın doğruluğunu onaylamış ve 3. yarışmacı Temel’e dönüp sormuşlar “Aynı kızla 3. defa buluştunuz, onu öpmek istediniz, neresinden öpersiniz?” diye. “Arkadaşlar, ben yarışmadan çekiliyorum” demiş Temel, “İlk 2 soruda da saçmaladım ve aynı yanlış cevabı verip duruyorum, devam edemem yani..!”*****Gani Yıldız’danTürkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni en çok ihlal eden ülkeymiş. Avrupa’da da iyi sabır var; bu kadar ihlale rağmen sözleşmeyi tek taraflı feshetmiyor!***Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, “Kentsel dönüşüm kapsamında vatandaş riskli binasını kendisi yıkmazsa biz yıkacağız” demiş. İyi bari, aranızda halledin de işi depreme bırakmayın!***Litresi 4.53 TL’lik fiyatıyla Avrupa’nın en pahalı benzinini kullanıyormuşuz. Bari durumdan olumlu bir şey çıkarıp Türkçe’ye bir katkı yapalım; ucuz şeyler için “sudan ucuz” deriz, bundan sonra pahalılar için de “benzinden pahalı”yı kullanalım!***Meydan savaşına sahne olan Eğitim Komisyonu’nun AKP’li vekilleri “Medya dışarı” diye bağırmış. Bu ülkede medyanın gerçekleri göstermesi istenmediği zaman mensuplarının başına iki şey gelir; ya “içeri girerler” ya da dışarı çıkarılırlar!*****Çobana konser: Bu kadar komik olmak zorunda mısınız?Gazetelerde harika bir fotoğraf vardı. Gerçi televizyonlarda görüntüsünü de izledik ama bazen bir fotoğraf akan görüntülerden çok daha fazla şey ifade edebiliyor.Fotoğraf şuydu: Dağın başı. Bir çoban kepeneği ile bir tabureye oturtulmuş. Karşısında bir klasik müzik orkestrası. Bir şey çaldıkları anlaşılıyor.Çobanın etrafını şehirli giyimli kişiler sarmışlar. Çoban şaşkın. Çevresindekiler çok önemli bir iş yapıyor olmanın mutluluğu ile çobanı hayranlıkla izliyorlar.Komik, absürd bir görüntü.Neymiş Kültür Bakanlığı’nın senfoni orkestrası Anadolu’da konser vermeye gidiyormuş.Yolda bir koyun sürüsü ve onları otlatan çoban görmüşler.Hemen inmişler otobüsten, aletlerini almışlar. Çobanı da otobüsten getirdikleri bir tabureye oturtmuşlar, başlamışlar klasik müzik konseri vermeye.Güler misiniz ağlar mısınız?Anadolu insanının klasik müzikle tanıştırılması olarak nitelemişler durumu.Oysa korkunç bir şey.İşgüzarlık mı diyeyim, saçmalık mı, aptal popülizm mi yoksa Kültür Bakanlığı’nın klasik müzikle alay etmek için bulduğu dahiyane bir yol mu?Hepsi. Ama en ağırlıklısı sonuncu şık gibi geliyor bana. Bugünkü iktidar zihniyetinin klasik müzikle ilgisi olmadığı gibi aslında karşılar da.Ama ne çare ki tümden yok edemiyorlar.İşte bu yolla küçük düşürmeye alay etmeye çalışıyorlar.Sadece o görüntü bile klasik müzikle ilgisi olmayan kesimlerde sadece kahkaha attırır.Kendini aydın sanan, iktidarın güdümünde menfaatlerini kollamak için Cumhuriyetin ilk yıllarında başlatılan klasik müzik faaliyetlerini alaya alanların bile aklına bu kadar saçmalık gelmemişti.

Devamını Oku

“Karşıt görüş” yine hortladı

17 Mart 2012

12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde en çok kullanılan tanımlardan biri “karşıt görüşlü öğrenciler”di.Üniversitelerdeki olaylar gazetelere “karşıt görüşlü öğrencilerin çatışması” olarak yansırdı.Oysa o tarihlerde bu çatışmaların pek çoğu, aslında “ülkücü” olarak tanımlanan MHP’lilerin solcu öğrencilere saldırısıydı.Ülkücüler dönemin güvenlik güçleri tarafından korunup kollanırdı.Ülkücüler sol görüşle mücadelelerinin “vatanseverlik” olduğuna inanırlar, bunu bir devlet görevi olarak da algılarlardı.Hemen her çatışmadan sonra güvenlik güçlerinin ülkücüleri kolladığı, aslında saldırıya uğrayan solcuların suçlu gibi gösterilerek gözaltına alındığı haberleri duyulurdu. 12 Eylül darbecileri, üzerlerine düşeni yaptıklarını ve görevlerinin sona erdiğini düşündükleri ülkücüleri de tıpkı solcular gibi hapse atınca, bu kesim büyük bir travma yaşamıştı.Ülkücüler devlete hizmet etmenin bedelini bir kenara atılmakla ödediklerini düşünüyorlardı.İşte o dönemden bu yana birkaç kez dışında duymaya pek alışık olmadığımız “karşıt görüşlü öğrenciler” haberleri yine hortladı.İstanbul Üniversitesi’nde önceki gün çıkan olaylar medyanın yandaş kesiminde bu tanımla anıldı.30 yıl önceki “karşıt görüş” sağ-sol için kullanılırdı.Oysa şimdiki “karşıt görüş” tanımı çok farklı.Çünkü İstanbul Üniversitesi’ndeki olay “Sivas’ta insanların yakılmasını” protesto edenlerle “yakılmasını doğru bulanlar” arasında yaşandı.Bir grup öğrenci Sivas’taki katliam davasının zaman aşımına uğramasını protesto etmek istediler.Aynı anda bir başka gurup “Ya Müslümanız ya hiç” diye bağırarak ellerindeki sopalarla saldırdılar.Araya önce özel güvenlik sonra da çevik kuvvet girdi. Öğrenciler birbirinden ayrıldı, çıkışta ise katliamı protesto edenlerden bazıları gözaltına alındı, katliamı savunanlara ise hiç dokunulmadı. İşte “karşıt görüş yine hortladı” dediğim bu.Anlaşılan 12 Eylül’de “devleti savunmak” amacıyla solculara saldıran ve korunup kollanan ülkücülerin yerini şimdi “insanların yakılmasını savunan” dinci gruplar aldı.Peki şimdi kalkıp da buna “karşıt görüş” diyebilir miyiz? İnsanların yakılmasını savunmak, bunu protesto edenlerin üzerine tekbir getirerek saldırmak “karşıt görüş” olabilir mi?*****CHP Anayasa Mahkemesi’ne başvurmamışCumhurbaşkanı’nın görev süresi ile ilgili yasa çıkarılırken CHP şiddetle karşı çıkmış ve Abdullah Gül’ün 5 yıl Çankaya’da oturabileceğini, bu sürenin sonunda seçime gidilmesi gerektiğini savunmuştu.Ancak AKP Gül’ün süresinin 7 yıl olduğuna karar verdi ve yasayı meclisten geçirdi.CHP ise Anayasa Mahkemesi’ne gideceğini açıklamıştı.Geçen pazar Kılıçdaroğlu’nun eğitim konusunda görüşlerini açıklamak için verdiği davete gittim. Gerçi durumu görünce son anda salona girmedim, ama Kılıçdaroğlu’nu beklerken bazı CHP’lilerle sohbet etme imkânı buldum.Gürsel Tekin’e “Gül’ün görev süresi konusundaki yasa için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdunuz mu?” diye sordumTekin “Tabii başvurduk” cevabını verdi.(Ara bilgi: Gürsel Tekin CHP Genel Başkan Yardımcısı)Hafta içinde konuyla ilgili bir yazı yazmak üzere CHP’nin hangi tarihte Anayasa Mahkemesi’ne başvurduğunu öğrenmek için araştırma yaptım.Çok ilginç, CHP Genel Başkan Yardımcısı “Tabii ki başvurduk” demişti bana ama, ortada böyle bir başvurunun olmadığını gördüm.CHP henüz başvurup başvurmamayı düşünüyormuş.Karar verirlerse başvuracaklarmış, ya da gerek görmeyeceklermiş.*****Sivas’ı aklama çabalarıİktidar ve yandaşları Sivas’ta 34 aydının yakılarak öldürülmesine hep sessiz kaldı. Sonunda zaman aşımı imdada yetişti.Ancak yükselen protestolar ister istemez rahatsızlık yaratıyor. İktidar ve yandaşları açıkça bu katliamı destekleme cesareti gösteremiyor, buna karşın dolaylı yollar kullanarak aklama propagandası yapıyor.Son günlerde güya yaşanan ölümlerden üzüntü duyuluyormuş gibi davranarak “Bu olayda kusuru olan kamu görevlileri de yargılanmalı” propagandası yapıyorlar.“Kamu görevlisi” tanımından kasıt dönemin Sivas Valisi, jandarma komutanı, garnizon komutanı ve ondan sonra da dönemin DYP- SHP iktidarı.O sırada Başbakanlığa vekalet eden Erdal İnönü 8 saat boyunca olaya müdahale edememiş, asker olayları yatıştırmamış, Vali yetki tartışması çıkararak olayların büyümesine neden olmuş.Ortalığı kana bulayan, insanları yakanlar ise neredeyse zavallı biçareler olarak sunulacak.Bu arada “Olayın her tarafı soruşturulmadı, olaylar nasıl başladı, kimin amacına hizmet ediyordu” türü açıklamalarla, Sivas katliamı darbe ortamı hazırlamaya çalışan güçlerin oyunu gibi gösterilmeye çalışılıyor.Sonunda Sivas’ta bir dinci kalkışmanın hiç yaşanmadığı, bunun tamamen darbecilerin eseri olduğu, insanları askerin ve işbirlikçilerinin yaktığı, toplanan kalabalığın ise meraklı kitle olduğu söylenirse kimse şaşırmasın.Dönem o dönem çünkü.*****Başbakan, 4+4+4 düzenlemesi için, “Zorbalıkla geleni Meclis düzeltiyor” demiş. Peki bu düzeltmenin en hayırlı tarafı ne oldu? Meclis’in de zorbalık yapabileceğini gördük. (Gani Yıldız)*****Küçük adımlarla büyük işler başarılabilirBugün sizlere üç idealist arkadaşın yürüttüğü başarılı bir sosyal sorumluluk projesinden söz etmek istiyorum.Elif Kartal 5 yıl okuduğu Sabancı Üniversitesi’nde katıldığı sosyal sorumluluk projelerini sürdürdükten sonra iki arkadaşıyla kendi projelerini hayata geçirmişler.İstanbul’da 1000 parça kullanılmış giyim eşyası toplamışlar ve bunları çok ucuz fiyata Düzce Üniversitesi’ndeki öğrencilere satmışlar. Kazandıkları para ile birçok üniversite öğrencisine bir yıllık burs sağlamışlar.Geçen Ramazan’da iftar düzenlemişler ve 75 kişiden topladıkları parayla Hatay’daki bir köy ilkokulunun tüm kırtasiye malzemelerini almışlar.Şimdi 21 Mart’ta hazırladıkları bir belgeseli Caddebostan Kültür Merkezi’nde sunacaklar. Davetiyeleri 25 liradan satıyorlar. Buradan sağlanacak para ile Küçükyalı Rehabilitasyon Merkezi’ndeki çocuklara yardım edilecekmiş.Elif Kartal “Hiç kimseye bağlı değiliz. Bağımsız çalışıyoruz, çok yeniyiz ve büyümek istiyoruz” diyerek bu projeye destek istiyor.Attıkları adım şimdilik çok küçük gibi görünüyor, ama büyük başarılara giden yollar bu küçük adımlarla başlamıyor mu?21 Mart’taki gösteriye destek verin diyorum.

Devamını Oku