Dostlar da İstanbul'a döndüler. Her akşam oynadığımız briç oyunları da bitti. Ancak yöremizde havalar ve deniz suyu hâlâ sıcacık. Geçenlerde kaybolan balıklarımız geri geldi. Karagöz, bol ve biraz ileride de mercan geliyor.Geçenlerde Saroz Körfezi'ni şnorkel'le gezdim.Ben suda, karada olduğumdan daha rahatım! Bir girdim mi çıkmak bilmiyorum. En çok da akıntılı sularda tersine yüzmeyi seviyorum. Dünyada bunun kadar mükemmel egzersiz olamaz.Saroz Koyu'nda kayalık bir bölgeye demirledik. Çocukların arkadaşı Ekin, su altı fotoğrafları çekiyor. Yöreyi de biliyor. Kendimi biraz National Geographic ekibinin parçası gibi hissettim.Suya girer girmez, ilk önce simsiyah, dünyanın en zarif balık ailesi, yani Melek Balıkları bana "hoşgeldin" dedi. 20-30 tanesi etrafımı sardı. Kuyrukları çatallı gibi. En büyüğü, işaret parmağımız kadar. Hiç korkmuyorlar, kaçmıyorlar. Onlar bana bakıyor, ben onlara... İlerlemeye başladım. Takip etmediler. Suyun derinliği 4-5 metre. Neler var neler? Kayalık bir yöre olduğu için aralar hep balık yuvalarıyla dolu. Hepsi de birbirinden güzel ve besili balıklar. Her kocaman kayanın altında değişik türde balık aileleri yaşıyor. Benim üzerlerinde yüzüşüm onları tedirgin etmiş olmalı ki, ailenin büyükleri kayanın etrafında tur aüyor, küçükleri koruyorlar.Önce bir Gelin Balığı ailesinin üzerine geldim. Bu balığın zarafeti az bulunur. Bir kere çizgileri ne renk bilir misiniz? Üst kısım kahverengi ama yan ortadan itibaren beyaz zemin üzerine yeşil, kırmızı ve sarı renkte çizgiler başlıyor. Bu renkler çok canlı ve güneşte pırıl pırıl parlıyor.Daha ilerideki bir kayanın etrafında kocaman karagözler, ailelerini koruyorlardı. Tabii ki tedbir alıyorlar. Benim bir şey yapmadığımı görünce rahatlıyorlardı.Arkadaşım Nurten, eflatun renginde bir deniz kestanesi istemişti. Onu arıyordum. Benim evin önündekiler hep yeşil çünkü. Dolanırken dolanırken bir pırıltı gözüme çarptı. Bu bir deniz kabuğuydu ama nasıl bir sedef cümbüşüydü? Görmeniz gerek. Hemen dalıp çıkardım. Baş parmağım büyüklüğündeydi. Sedef kabuğun arkasına baktım. Dünyada bu kadar çirkin, gösterişsiz, engebeli ve renksiz bir cisim daha olmaz. Oysa tersine çevirdiğiniz zaman, dünyada bu kadar güzel, cazip pırıl pırıl bir cisim daha olamaz!Üstünde 5-6 adet doğal delikleri de bulunan bu kabuğa tutulmuştum. Biraz ileride bir tane daha, hemen yanında bir tane daha... Arıyordum, artık bunları anyordum. "Haydi Ayşe gidiyoruz!" diye uzaktan bağıran Haluk'un sesini duydum ve üzülerek tekneye geri döndüm. Elimde topu topu 6 tane var. Onlardan bir takı yapmalıyım ama nasıl?Okuyucu mektubuYaşam alanlarımız düzensizliklerle dolu* Yıllar geçtikçe ileriye değil de geriye mi dönüş var? Neden hâlâ eğitilmeye muhtacız? İnsan kendi kendini eğitip davranışlarına hakim olamaz mı? Hep yaptırım mı gerekli? Ulaşım araçlarına kuyruğa girerek binilmesi gerektiğini hep birileri bize göstermek zorunda mı? Otobüste yaşlılara yer vermeyi ancak yaşlanınca mı öğreneceğiz? 600 yıllık geçmişe rağmen 100-150 yıllık geçmişi olan ülkeler neden bizden daha rahat yaşıyor? Bunları anlamıyorum! (Özlem Somtaş)* Mesajınıza çok teşekkür ederim. Bence siz, sorduğunuz her sorunun cevabını biliyorsunuz. Aklımızı vicdanımızla birlikte neden ahenk içinde çalıştırmaktan aciziz. Toplu yaşam alanlarımız, yaptama rağmen düzensizliklerle dolu. Sîze tamamen katılıyor ve hak veriyorum.
BBC'den öğreniyorum ki, Mısır'ı istila eden birçok güzel Rus kızı artık sünnet, evlenme, kutlama törenlerinde Mısırlı oryantal dansözlerin yerlerini almaya başlamışlar.Bakınız şu işe!Habere göre Mısır'da oryantal gösteri karşılığında Mısırlı dansçılar bir gecede 2000 euro kazanıyorlarmış.Rus kızları, muazzam fiyat kırmışlar. Gecede 1000 euroya bu işi yapıyorlarmış. Ortalık darmadağın olmuş!Aynı bizim geleneklerimizde olduğu gibi Mısır'da herhangi bir neşeli toplantıda göbek dansı olmazsa, o akşamın tadı tam yerinde olmazmış.Rus kızları güzel olabilir. Kabul ediyorum ama Moskova'da alınmış birkaç dans dersinden sonra, "Ben oryantalim" diye ortaya çıkarsanız olmaz bu iş! Gelin Kahire'de bir sünnet düğününü düşünelim. En azından 200 kişi davetli. Yemekli bir toplantı. Saz heyeti de var. Uygun saatte, herkes gevşemişken bir Rus oryantalini çıkarın piste, yapsın dansını gitsin. Arkadan bir de işin erbabı olan Mısırlı bir dansöz çıkarın.Şimdi efendim birincisi mi daha çok alkış alır, ikincisi mi?İşte bu düşüncede olanlar, Mısır Parlamentosu ndanyasayı çıkartmışlar. Ne yasası?Bundan böyle Mısırlı oryantallerin dışında hiçbir yabancı, düğün, dernek ve nişanda oryantal dansı icra edemez. Ederse hapsi boylar.Mısırlı oryantallerin kazancına da takıldı aklım. Bir gecede 2000 euro, hiç fena sayılmaz. Türkiye'de oryantaller böyle kazanç elde edebiliyorlar mı? Sanmam.Sanmam çünkü Rus kızları burada da fiyat kırmaya çalışmışlardır muhakkak ama kıracak yerini bulamadıklarından Mısır'a geçmişlerdir.İşte böyle efendim!Okuyucu mektubuTürk gemileri kara listeden çıkartılsın* Geçtiğimiz günlerde köşenizde yayınladığınız deniz Ticareti ve Paris Memorandumu ile ilgili yazınızı okuduk. Günümüzde, geçmiştekinden de zor bîr rekabet ortamı var, "Yüksek risk taşıyan ülkeler" listesine girilmesi, "Port State Control - Liman Devleti Kontrol" sırasında tespit edilen teknik eksikliklerden kaynaklanmaktadır, ilgili kontrol ve belge teslimi, liman sörveyörleri tarafından yapılır. Başbakanlık Denizcilik Müsteşarlığına durum iletilmiştir. Klas müesseseleri olarak bizler hem Türk hem yabancı bayraklı gemilere (yılda 4500 adet) her türlü klas ve teknik yükümlülükleri detaylarıyla kayıt altına almaktayız. Sayın Ayşe özgün, bu konuya değindiğiniz için size çok teşekkür ederiz. Germanischer Lloyd * Teşekkürler Germanischer Lloyd. Demek ki Paris Memorandumu yönetmelikleri, liman başkanlıklarına bağlı sörveyörlerin sorumluluğunda bir çalışmaymış. Biz de buradan tekrar Denizcilik Müsteşarlığımıza sesleniyoruz ve Türk gemilerini bu kara listeden çıkartmak için ne gerekiyorsa yapılsın istiyoruz! Rekabet arttı diyorsunuz ama gelin bunu bir de o günkü armatörlere sorun. Rekabet her zaman vardı ve olacaktır.
Efendim, her geçen gün bir şeye takılıyorum ve ne kadar çok konuyu bilmediğimi öğreniyorum.Alın size, "Kızıl Elma" tabiri. Nedir? Nereden kaynaklanmıştır? Kim söylemiştir? Ne kastedilir?Mesela ABD'nin New York'una "The Big Apple" yani "Büyük Elma" denir! Rahmetli Ahmet Kabaklı demişti ki:"Hazreti Peygamber ölüm döşeğinde daha tam şuurunu kaybetmemişken sağ kolunu hafif kaldırarak bir yöreyi işaret etmiş ve demişler ki: 'Kırmızı Elma'yı fethetmeniz gerek.' Bu işaret İstanbul'a doğru yapılmıştır."Oysa Şam, Tahran, Bağdat hatta Atina'ya doğru olamaz mıydı o işaret? Bilmiyorum. Bilenler lütfen beni de bilgilendirsinler.Neyse, geçen cuma, Milliyet Gazetesi "Kızıl Elma nedir?" başlıklı bir açıklamada bulunmuş: "Kızıl Elma, yeryüzündeki bütün Türklerin birleşip kuracakları ideal ülkeyi temsil ediyor." Belki de öyledir!Bu uğurda, hem ülkücü kardeşlerimiz hem de sol kesimi temsil eden kardeşlerimiz ele ele verip 30 Ağustos'ta Taksim'de ortak bir etkinlik düzenlediler. Aslında iki kutup gibi görünen bu grupların el ele verebilmesi bence bir gelişmedir. Hoşgörü ve anlayış sembolüdür. Militan eylemler olmadıkça, çok güçlü bir sivil toplum örgütünün de başlangıcıdır diyebilirim.Türkiyemizin, ideal ülke olması yolunda halletmesi gereken devasa problemleri vardır. Diz boyu fukaralığımız, bu sorunları halletmeye yetmemektedir.Ben bu yeni oluşumun, büyük bir fedakârlık ve bir gönüllüler ordusu meydana getirip Mardin ve benzer yörelerde suyu ve elektriği olmayan köylerimize bu hizmetin getirilmesinde, okula giderken ayağında ayakkabısı bile olmayan küçüklerimize yardım eli uzatılmasında, çöplükten yiyecek toplayan ailelere gıda temin edilmesinde, yaşlı ve hastalara sıcak bir tas çorbanın taşınmasında, bir fon oluşturup ilaç alamayan ailelere tıbbi yardımda bulunulmasında, kentlerimizin büyük bir seferberlikle temizlenmesinde, sıvası bile atılmamış inşaatların beyaz badanayla boyanmasında, okullarımızdaki muhtaç öğrencilere maddi yardımda bulunulmasında, ihtiyaç duyan öğrencilere gönüllü dersler verilmesinde, kimsesiz ve yaşlıları haftada bir ziyaret edip dostluk elinin uzatılmasında büyük katkıları olur... Tabii bu liste uzatılabilir ama çok faydalı olacağı kanaatindeyim!Her kar yağışında aylarca yolları kapanan köylerde yaşayan vatandaşların yürüyerek veya sedyeyle değil de örneğin bir helikopterle en yakın hastahaneye taşınabilmesi için "Kızıl Elma" grubu bir çalışma yapabilir mi? Tüm maddi güçler toplanıp gönüllü hizmetler verilebilir mi? Anadolu'nun tüm köşelerinin imkân envanteri çıkartılıp kurulabilecek işyerleri için fizibilite raporlan hazırlanabilir mi? Çünkü bence bu büyük kitle, muhteşem bir gönüllü ordusu kurup ülkemizin ideal olması için müthiş bir faaliyete girebilir."Kızıl Elma" tüzüğüne neler yazılmasını beklediğimi açık açık belirttim. Başarılar dilerim!Okuyucu mektubuKarayolları'ndan bir isteğimiz var...* TEM yapıldığından beri, "Neden direkt Tekirdağ çıkışı bağlantısı yapmadılar?" diye merak edip dururum, Acaba "topografyası çok zor" diye sorunu, Kınalı Çıkışı ile çözmeyi mi düşündüler? Bu durumda Marmara Ereğlisi ve Tekirdağ içini de tıka basa doldurdular. Alp dağlarının kayalarını oymak kolay mıdır acaba? Ama insanlık için yarım yüzyıl öncesinden bu hizmet sağlanmıştır. İstanbul-Edirne otobanı kadar az sorunlu bir yol güzergahı daha yoktur! Karayollarından, TEM-Tekirdağ çıkışı bağlantısı ve hatta TEM-Keşan bağlantısı istiyoruz! (Bahtiyar Ergun)* Tekirdağ'daki trafik tehlikesine dikkat çektiğine için teşekkür ederim.
Bundan 2-3 yıl önce, uzuuuuuun tatillerin reva görüldüğü ülkemizde, bir bayramı geçirmek için bütün aile, Portekiz'in başkenti Lizbon'a gitmiştik. Gidenler bilir, Lizbon'un kuzeyinde bir yer var, ismini şu anda hatırlayamadım. Fakat bu bölgede çok şık restoranlar ve kabareler var. Bilenler dediler ki: "Muhakkak şu kabareye gitmelisiniz. Harika bir revü var." Hep beraber gittik! Bizim masa balkon kenarındaydı. Balkon deyince, alt kattan bir - iki metre yüksekte olduğunu anlamanızı istiyorum. Bendeniz de en başta oturuyorum. Tam altımızda da çok hoş giyinmiş, sarışın hanımların, yakışıklı ve nefis takım elbiseli beylerin oluşturduğu bir yemek masası var. Onlar da bizim gibi 8-9 kişiler. Son derece neşeliler. Çok konuşuyor, çok kahkaha atıyorlar. Süratle boşalan şarap şişeleri de devamlı yenileniyor. Harikulade yemeklerimiz geldi ve kabare başladı. Gerçekten nefes kesen bir revü. Işık, müzik derken antrakta geldik. Aşağıdaki masaya göz attığımda tam benim hizamda oturan 30-35 yaşlarındaki bir beyin elinde beyaz bir bloknot ve dolmakalem gördüm.Beyefendi hemen kâğıda bir şeyler çizmeye başladı. Bunun üzerine gelinim Ayşe'ye sordum: "Ayşe, baksana aşağıdaki bu adam karikatür mü çiziyor?" "Evet, Ayşe Hanım. Seçemiyorum ama durmadan karikatür tipi bir şeyler çiziyor herhalde." Adam sayfayı kopartıp, masada herkese göstermeye başladı. Eline alan kahkahalara gömülüyor! Bakan gülmekten iki büklüm oluyor. Karikatürler elden ele dolaşırken herkes yerlere yatıyor. Gelin de merak etmeyin şimdi. Tam ben bakarken karikatürist bey başını kaldırıp beni gördü. Zarif bir selâm verdi. Ben de verdim. "Görmek ister misiniz?" gibilerinden kâğıdı işaret etti. Başımı salladım. Ayağa kalktı, kâğıdı alıp bana uzattı. Ben de aldım. Baktığımda yüzüm kıpkırmızı oldu! Efendim, 5 adet hayatınızda görebileceğiniz en müstehcen karikatürlerle dolu bir sayfa bana bakıyordu! "Anne, bize de göstersene neler çizmiş bakalım bu adam." Ne yapacağımı şaşırdım. Elden ele gezebilecek tür şeyler değil. İnanın bana. Nutkum tutuldu. Adama baktım, başka şeyler çizmekle meşgul. İstifimi bozmadan kâğıdı aşağıya attım. Döndü, kaydı adamın önüne düştü. Başını kaldırıp bana baktı. Ayağa kalktım, iki elimle bir alkış tutturdum. Beni gören ailem de kalktı. Onlar da alkışlamaya başladılar. Aşağıdaki masadakiler de gülerek ayağa kalktılar, onlar da adamı alkışlamaya başladılar. Nasıl gülüyoruz, nasıl kahkahalar içerisindeyiz anlatamam. Bereket ışıklar söndü ve revü tekrar başladı.
Her perşembe olduğu gibi bu hafta da Eceabat pazarındayız! Alışveriş bitti. Gitmek üzereyiz. Tozu dumana katan bir kamyon meydana geldi. Muavin hemen fırlayıp arka kapağı açtı. 10-15 adet rengârenk yorganı ve yastıklarla dolu naylon poşetleri yola sermeye başladı. Beni gördü: "Ayşe Abla, fabrika fazlası çok ucuz abla! Al bi takım pişman olmazsın!" "Sağol ama, benim var. İhtiyacım yok. İyi işler" dedim ve elektrik faturamızı ödemek için ilçenin öbür ucuna yollandım. Dönüşte bir kahvenin önünden geçiyorum. Aaaa! Baktım iki bey, önlerinde çaylar, ellerinde sigaralar başlarını da biraz arkaya atmışlar ama yanlarındaki sandalyelerde iki değişik desenli yorgan yastık takımı. "Bak şu işe!" dedim kendi kendime. Şu beyler ne ince düşünmüşler? Eşlerine sürpriz yapacaklar. Kim bilir ne çok sevinecek eşleri. Bravo şu Türk erkeğine! Bu düşüncelerle yanlarına yaklaştım. "Vaaayyy Ayşe ablamız gelmiş. Dursun getir bir cay! Buyur abla." "Yok çocuklar. Teşekkürler. Bu yorgan takımlarını siz mi aldınız?" "Çok ucuzdu be abla! Yorgan 5 milyon, yastıklar da 5 milyon. Bir şeyleri yıkamaya değmez dedik, aldık." "Hanımlarınız çok sevinecek, sizleri tebrik etmeye geldim." "Ne hanımı be abla? Biz bunu kendi sandalımızda gece uzanıp uyumak için aldık. Bilirsin biz teknede sabahlıyoruz. Şunu ser, bunu ser, yıka bilmem ne... Artık bunu kullanacağız. Eskisini at gitsin denize, koy bunları yerine!" "Amannnnn denize atmayın. Çöpe atın veya verin ihtiyacı olana ama denize atmayın lütfen." "Lafın gelişi ablacığım. Gel şu çaydan iç bir bardak." "İnanın acelem olmasa kalırım ama ben de şu yorgan takımından alayım diyorum. Hoşçakalın!" Bir takım da bizim Veysel'in işine yarar. "Merhaba. İşte ben de yorgan takımı alıyorum." "Ablacığım, bunlar battal boy, ihraç malı, fabrika fazlası. Hangi desen ablam? Sarı olur mu?" "Abla var ya? Anam sana bayılıyor be! Hep telefon etmek istiyor ama hatların meşgul. Söyle şu asistanına da telefonları kapatsın be abla." 2003 Nisan ayından beri ekranda olmadığım için kahkahalarla gülüyorum. Ben "pazarlama" buna derim, buna!!!
Geçtiğimiz çarşamba akşamı önemli bir geceydi! Mars bize yaklaşıyor, Süreyya elemelerde koşuyor. Galatasaray'ın maçı var. Arkadaşlarla toplandık. 1995 rekoltesinden bir Pio Cesare açılmış. Mercanlar sıra sıra, domates ve fesleğen soslu spagetti hazır. Bir de baktık Vahide Hanım ile Abidin bahçeden girmişler!"Gelin bize katılın, çabuk gelin buraya!""Yooo biz yidik. İğdenin altına gidiyoz, siz bitirin gilin!"Bitiren kaçıyor iğdenin altına, bitiren kaçıyor. En nihayet ben de katılabildim."Gel şöle otur. Vaydanımın yanına be Ayşe Teyze!" dedi Abidin.Prof. Kenan Aktan atıldı:"Dikkat et Abidin. Söylediklerini yarın gazetede okursun. Ona göre.""Samatya'da bi kilise vadi!"Nurten atıldı: "Hâlâ var, hâlâ!""Bi gün başçavuşum didi ki: Git bakalım, asayişi koru kilisede. Patirikleri geliymiş. Allah, Allah be yavu! Nirden çıktı şimdi bu Patirik de be yavu?""Kaç yıllarında askerlik yaptın Abidin?""Ben mi? 1947-1951. İstanbul'da jandarma eriydim ben. Maçka'daydı kışlam. Niysem, gittik kiliseyi korumaya. Bazen bu Ermenile de lanet insan olurlar yavu""Ben de 'lanet bir insanım' der durursun be Abidin" dedim ben."Doğru diyon! Bi baktım Patirik gemiş! Böyle memesine kada uzun bi sakalı va! Bembeyaz sakal. Altından da haçı sarkıyo. Efistanolus mu, Alekomuspu mu adını şimdi hatırlamıyom. Aldık içeri. Halk nasın kalabalık, iğne atsan yire düşmez. Ben tabii bi bi arıyom herkesin üzerini." "Nasıl arıyorsun yani?""Her kişinin üstünü arıyom be yavu! Bulduğumu da alıyom be yavu!""Ne buluyorsun ki?""Birinden bi bıçak çıktı. Hemen aldım be yavu! Ama kızdı p.....k! 'Vir geri!' diyo. 'Virmem!' didim. Ben, asayişi korumaya geedim. Virmedim. Sona giderikeni virdim. Çok kızdı ama."Gökyüzüne baktı Abidin:"Mire bu, Mars mıdır nidir yavu?"Mayıs ayından beri her gece tek bir bulut bulunmayan gökyüzümüzü bu gece bulutlar kaplamıştı. Baktık görünen bir şey yok."Bulutlu gecede görünmüyor Abidin" dedik."Kalk Vaydanım hadi bize müsaade. Bu Mars mıdır, Sars mıdır ne karın ağrısı da yoksa, biz yatmaya gidiyok" diyen Abidin ve Vahide Hanım aramızdan ayrıldılar!Okuyucu mektubuYolunuz açık olsun genç tiyatrocular* Cumhuriyet çocukları olarak yöremizde tiyatro yapıyoruz ve diyoruz ki: "Gülmek, eğer bir halk gülüyorsa gülmektir." Kültür fidanları ekiyoruz. Desteğinize ihtiyacımız var, (Lüleburgaz genç oyuncuları)* Bu değerli katkılarınızdan dolayı hepinizi İçtenlikle kutluyor ve kucaktyorum. Tiyatro bir kişiliğin gelişmesinde, düşünce yapısının formasyonunda karar vermeden evvel tüm alternatifleri gözden geçirtirmeye yarayan, çok önemli bir sanat dalıdır. Lüleburgaz yöresinde sizin çalışmalarınızı izlememiş bir kişi kalmasın istiyorum, sizlere sonsuz başarılar diliyorum. Yolunuz açık olsun, genç tiyatrocu kardeşlerim!
Bu sözleri, Uluslararası Grup Psikoterapileri Kongresi'nde konuşan Ulm Üniversitesi Matematik ve Yapay Zekâ Profesörü Franz Radermacher söylemiş.Devam ediyor: "Günümüzdeki savaş ve çatışmaların nedeni kültür ve din değildir! Bugün dünya nüfusunun refah içinde olan yüzde 12'si, kaynakların yüzde 80'ini kullanıyor. Bu oran daha da artacak. Bizim refahımız onların yoksulluğuna bağlı!"Bence şu televizyon keşfedilip her eve yerleşmemeliydi! ingilizce'de bir deyim vardır."What you don't know, won't hurt you." Yani, "Bilmediğin şey seni incitmez!"Bütün denklem, olmayanların öğrenildiği andan itibaren başladı! Alınız SSCB halkını. Bir öğrendiler, şaşıp kaldılar. Meğer bu yokluktan ve eksiklikten ve maaşlarından kesilen paraları ABD'nin cebine atmaktan kurtulabilinirmiş."ABD şu silahı yaptı, biz de bunu geliştirmeliyiz" mavraları sökmez oldu.ABD'de siyasal bilimler profesörü, sınıfta öğrencilere şunu söyledi:"Kim ne derse desin; demokrasi, liberalizm, komünizm... Buyrun size bir sürü yönetim sistemi. Asıl ve BÜTÜN mesele, ABD vatandaşının ürettiği malın, dünyada pazarlanmasıdır. Gerisi detaydır."Daha sonraları ABD'de girdiğim iş hayatımda, İsrail / Filistin halklarının giriştiği en kanlı savaşlar esnasında, bizim şirket, gizli yollardan, örneğin İngiltere üzerinden, Filistinli müşterilere ürünlerimizi satıyordu. Şirket muhasebesinden sorumlu patronun eşi de Museviydi. Rakibimiz bir şirket de benzer ürünü İsrail'e pazarlıyordu. Sahibi de rahatlıkla Müslüman kökenli olabilirdi.Para ve ticaretin hiçbir sınır tanımadığına işte o zaman emin oldum. Paranın dini, imanı yoktur denir ya!Olken gelişip de vatandaşlarının işi, aşı, umudu, varsa, yok fundamentalizm, yok kültür farklılıkları hiçbir şey yazmıyor. Sadece beyinlerdeki valfları açıyor. O da zihin çalmasıyla unutulup gidiyor.Bir arkadaşım ekonomik olarak köşeye sıkıştığı bir anda bana dedi ki: "Ayşe şu anda para bulmak için her şeyi yapabilirim. Esrar da satarım, uyuturucu da kaçırırım, hırsızlık da yaparım."Ben Profesör Radermacher'a katılıyorum!Okuyucu mektubuAvcılar - Taksim otobüsleri neden kaldırıldı?* İstanbul Avcılar'da oturuyorum. 1 Ağustos tarihinden itibaren Avcılar -Taksim otobüsünü kaldırdılar ve Yenibosna'dan aktarmalı şekle getirdiler. Aktarma süresi bir saati geçerse çift bilet kullanma mecburiyeti koydular. Taksim -Yenibosna arası 1 saat. Benim her gün eve gidip gelmem 4 saate çıktı. Kısa zaman sonra okullar açılacak, yağışlar başlayacak! Tüm Avcılar halkı adına sesimizi duyurmanızı rica ediyoruz. (Mahmut Karaca)* Bu köşe size ait olduğu için tabiî ki derdinizi yansıtacağız. Benim bildiğim, İETT çok planlı ve programlı çalışır. Acaba Avcılar'ın otobüse binen yolcucusu çok değil miydi? Şayet böyle bir sorun yoksa, eminim ki İETT, siz vatandaşlarını üzmez, derdinize çare bulmak için durumu tekrar eski haline getirebilir. Bu yıl sanırım pek çok tamir görmüş otobüs de hizmete başlıyor. Bana da bilgi vereceklerini tahmin ediyorum. Sizi hemen haberdar edeceğim.
Bugünlerde Sayın Demirel röportajları moda. VATAN'da Ruhat Mengi başlatmıştı. Tüm hızıyla devam ediyor.Dün Hürriyet'te Yener Süsoy Bey'in yaptığı söyleşiyi okurken dikkatimi en çok çeken paragrafa değinmek istiyorum."12 Eylül 1980 sabahı sayın Ecevit ve muhterem eşleri, ben ve eşim helikopterle Gelibolu'ya gidiyoruz. Yeşilköy Havaalanı'ndan kalktıktan sonra eşime aşağıda sahil kıyısında benim dönemimde yapılan fabrikaları, santralleri, siteleri gösteriyorum. Nazmiye, çok tok sözlüdür. Biraz gittikten sonra, 'Bunları yaptırdığın için mi seni Gelibolu'ya götürüyorlar?' dedi."Ağustos 2003'ün şu son günlerinde bile ne Sayın Demirel ne de değerli eşleri ve muhtemelen ne Sayın Ecevit ve ne de değerli Rahşan Hanım, hâlâ neden Gelibolu'ya gittiklerini anlayamamışlar! Ben sade bir vatandaş olarak kendilerine yardımcı olmak istiyorum.Söyleşide bir cümle dikkatimi çok çekiyor. Diyorsunuz ki: "Yeşilköy Havaalanı'ndan kalktıktan sonra..." Kendi kendime soruyorum!Bu cümlede Sayın Demirel neden Yeşilköy adını kullanmış? Yeşilköy'den kalkan bir helikopterle Gelibolu istikametine giderken en az 3 dakika, en fazla da 6 dakika süreyle aşağıdaki fabrika ve sitelerin üzerinden geçebilirsiniz. Bunu takip eden 84 dakikalık yol süresince sessizliğe gömüleceksiniz. Hele bu helikopter Tunceli, Siirt gibi Anadolu'nun binbir yöresine doğru ilerleseydi çooook sessiz geçen uzun bir yolculuk olacaktı. Düşünmenizi çok rica ediyorum.Sizler iktidar ve muhalefet koltuklarında otururken halktan çok kopuk olduğunuz için dışarıda neler olduğunu anlamamışsınız. Ben size yaşatayım! O dönem biz İstanbul'un Levent semtinde otururduk. Çocuklarımız ilkokul birinci ve ikinci sınıfına giderlerdi.Öğretmenin komutuEmniyetli olsun diye çocuklarımı okullarına ben bırakırken kaç sabah otobüs duraklarında, kaldırımlarda, apartman önlerinde, bakkala yakın yerlerde kanlar içinde yatan insanları gören çocuklarımın dehşet içinde, "Karnı kanıyor! Başı kanıyor! Ölmüş mü? Kim öldürmüş? Neden öldürmüş?" gibi sorularına cevap veremiyordum. Okul civarındaki HER GÜNKÜ silahlı çatışmalar esnasında sınıf öğretmeni günde kaç kez, "Çabuk sıraların altına yatın, ben 'geçti' deyinceye kadar kimse kalkmasın!" komutunu sizler hiç yaşamadınız. Ambulans sesleri kulak yırtardı! Haberiniz bile yok böyle komutlarla büyüyen çocuklardan! Geceleri, evlerimizin önlerinde silahlı çatışmalar başladığı zaman, biz ne olup ne bittiğini gene yataklarında korkudan uyuyamayan çocuklarımıza izah edemezdik!Sayın Demirel ve Sayın Ecevit! İKİNİZ DE birbirinizle ve partilerinizle giriştiğiniz bitmez tükenmez didişme, dalaşma, sataşma savaşını gerçekten unuttunuz mu? Bizim sokakta yaşadıklarımızın sizin bu didişmelerinizden ileri geldiğini daha hiç kimse sizlere söylemedi mi?Haydi etrafınız sizi üzmek istemeyenlerle dolu! Sizler eşlerinizle bir köşeye oturup, "Yahu, nasıl kamplaştı vatandaş böyle? Nedir bu günde 30 küsur kişilik kan dökümü? Bizim hatamız var mı?" diye hiç kendi görüş, yönetim ve yönlendirmelerinizi öz eleştiriye tâbi tuttunuz mu?Bunun dışında Bush ve ekibinin Ortadoğu planları hakkında görüşlerinizi ve ABD deneyimlerinizi okudum. Bush acaba size danışıyor mu? O danışmasa bile siz ona "memorandum"lar gönderseniz, faydalı olmaz mı? Söyleşide dikkatle diyorsunuz ki: "Onlara göre terörizmin kaynağı radikal İslâm ve fundamentalizm'dir." Sizce de öyle mi? Görüşlerinizi onlarla paylaşsanız çok faydalı olmaz mı?Kusura bakmayınız Sayın Demirel ama "TOK SÖZ" buna denir!