Başta borsalar, küresel mali piyasalar mart ayına kötü girdi. Dün sabah uyanınca Asya borsalarına baktım. Yüzde 3’lerde düşüşler gördüm. Avrupa’ya da bulaştı. Yazıya oturduğumda New York 7 binin altına inmişti. On küsur yıllık bir eşik daha kırıldı. Halbuki dün sabah ABD’de ocak ayı perakende satışları açıklandı. Yüzde 0,6 artmış. Perakende satışlar tüketici güveninin ve özel tüketimin öncü göstergesidir. Altı aydır düşüyordu. Artışa geçmesi önemli ama tek aylık veriden genelleme yapmak hatalı olur.Türkiye’de Finansal Çözümler Ltd. tarafından hazırlanan CNBC-e Tüketici Güven Endeksi’nde Aralıkta başlayan toparlanma şubatta da sürüyor. Endeks hâlâ düşük değerlerde seyrediyor ama aydan aya az da olsa artıyor. Buna karşılık ABD’de Michigan Üniversitesi tüketici güven endeksi şubatta kasım 2008’deki dip düzeyine geri döndü. Tüketiciyi özellikle işsiz sayısındaki artışın hızlanması korkutuyor. Haksız sayılmazlar.Gelmeyen büyük fırtınaTürkiye’nin döviz kuru takıntısı en küçük bir iyileşme olmaksızın sürüyor. Gelen e-postaların ezici çoğunluğu kur konusunda. Yüz yüze geldiğimizde ilk sorulan soru gene kur. Türkiye insanının bugün de kurla yatıp kurla kalktığını söyleyebiliriz.Sonbahardan bu yana “falan tarihte büyük devalüasyon geliyor” rivayetleri iyice yoğunlaştı. Yılbaşından sonra doların martta 2 TL’yi aşacağını düşünenler arttı. Çok geçmeden 2.5 TL’ye çıkacağına kesinlikle inananlar da var. Yapılan analiz de çok makul duruyor. Merkez Bankası’nın hızlı faiz indirimi TL’nin cazibesini yok etti. Üstüne küresel mali kriz her geçen gün derinleşiyor. Buna Türkiye’nin dev dış açığını, sermaye akımlarının tersine dönmesini vs. ekleyince resim tamamlanıyor.Kim bu argümanlara karşı çıkabilir? Ne var ki, heyecanla beklenen döviz kuru fırtınası bir türlü kopmuyor. Dün dolar 1.72 TL ve euro 2.17 TL oldu. Geriye dönüp kontrol ettim. Dört ay bir hafta önce, 24 Ekim 2008’de, sepet bazında aynı düzeyi görmüş.Almalı mı? Satmalı mı?Neden böyle oluyor? Bu kadar çok aleyhte koşul bir araya gelmesine rağmen döviz kuru neden bir türlü kopup gitmiyor? Bu bir fırtına öncesinin geçici sükûneti mi? Yoksa eski döviz kuru dinamiğini bozan ve farkına varmadığımız yeni durumlar mı var?Bunlar iktisatçının soruları. Vatandaş olaya daha pratik ve çıkarcı yaklaşıyor. Nedenlerden çok sonuçlarla ilgileniyor. Sorunu başka türlü vazediyor. Bu kurdan döviz almalı mı yoksa satmalı mı?Ne kadar hassas bir soru olduğunu geçmiş deneyimlerimden biliyorum. Pek çok kritik dönemde TL’de kalmayı önerdiğim için vaktiyle çok eleştirildim. Ben haklı çıktığımı vatandaş ise tam tersini düşünüyor.Neyse, yerim de bittiğine göre papatya falını ilerideki bir yazıda açabilirim.
ABD dördüncü çeyrek milli gelir revizyonu Cuma günü açıklandı. İlk tahmindeki yüzde 3.8 (yıllandırılmış) küçülmenin yüzde 5.2’ye çekilmesi bekleniyordu. Yüzde 6.2 çıktı. Üçüncü çeyreğe kıyasla üretimin yüzde 1.5 gerilediği anlamına geliyor.Küresel kriz Doğu Avrupa ekonomilerini vurmaya başladı. Avrupa bankalarının bu bölgedeki büyük riskleri AB’yi desteklemek zorunda bırakıyor. The Economist’in bu hafta kapak konusu: “Avrupa’yı parçalayacak bir fatura”.Uluslararası yatırımcı kuruluşların haritasında Türkiye Doğu Avrupa ülkeleri ile aynı bölgede yer alır. Dolayısı ile şu sıralarda TL’nin geleceği üstüne raporlar arttı. Çoğunda kısa dönemde volatilitenin artacağı öngörülüyor. Buna karşılık uzun dönem için fikir birliği yok. Geri planda TL’nin denge değerine yönelik farklı hesaplar yatıyor. Bugünkü kur düzeyine rekabetçi diyenler var. Yüzde 20-30 aşırı değerli diyenlere de raslanıyor. Uzun dönem kur tahminleri ona göre değişiyor.İthalatta sürpriz düşüş2009’un ilk (Ocak) dış ticaret verileri TÜİK tarafından açıklandı. Şu sıralarda her yeni veriyi önemsiyoruz. Mutlaka bizi şaşırtan bir şeyler çıkıyor. Satır aralarını okumaya, yeni eğilimleri yakalamaya çalışıyoruz.İhracatçı birliklerinden (TİM) derlenen bilgiler Ocak ihracatı hakkında bir fikir vermişti. 7.6 milyar dolar bekliyordum. 7.9 milyar dolar çıktı. Geçen yılın Ocak ihracatı ise 10.6 milyar dolardı. 2.7 milyar dolar (yüzde 26) azalmış. İthalatın da düştüğünü biliyorduk. 10.2 milyar dolar tahmin etmiştim. 1 milyar dolar sapma ile 9.2 milyar dolar geldi. Doğrusu sürpriz oldu. Geçen yılın Ocak ithalatı 16.3 milyar dolardı. 7.2 milyar dolar (yüzde 43) azalmış. Dolayısı ile dış ticaret açığı beklediğimin çok üzerinde küçülmüş. Geçen yıl 5.2 milyar dolar iken bu yıl 1.4 milyar dolara (yüzde 76) gerilemiş. İhracatın ithalatı karşılama oranı da yüzde 65’den yüzde 85’e yükselmiş. Parite değişimi dolar bazında karşılaştırmaları bozuyor. Geçen yıla kıyasla dolar euro karşısında yüzde 11 değer kazanmış. Yani euro cinsinden ihracat ve ithalattaki düşüş o oranda daha küçük oluyor. EğilimlerEğilimleri daha iyi görebilmek için iki işlem yapıyoruz. Önce verileri “0.5 $ + 0.5 Euro” döviz sepetine dönüştürüyoruz. Sonra mevsimlik etkiyi temizliyoruz.İhracat Ekim’e kadar yüksek seyrediyor. Kasım’da sert bir düşüş oluyor. Sonra o düzeyde kalıyor. Yani Kasım, Aralık ve Ocak aylarında ihracat 2007 ortalamasının yüzde 6 altında ama istikrarlı seyrediyor. İthalat Temmuz’da zirveye çıkıyor. Ağustos Eylül ve Ekim’de her ay biraz azalıyor. Kasım’dan itibaren adeta serbest düşüşe geçiyor. Ocak’ta 2007 ortalamasının yüzde 33 altına iniyor. İthalatın ne zaman ve hangi düzeyde dibe vuracağına dair bir işaret gözükmüyor.Bu eğilimleri nasıl tefsir edebiliriz? İyi haber: görünür gelecekte dış açık sorunu gündemden düşmüştür. Kötü haber: iç talepteki daralma karamsar tahminlerin bile ötesindedir. Maalesef dış açık sorunu ekonominin küçülmesi ile çözülmektedir.
Piyasalar krizin dibini aramayı sürdürüyor. Mali depremin şiddeti borsa endekslerine yansıyor. Bu hafta Dow Jones Endeksi son 12 yılın en düşük değerine geriledi. 2008 ilkbaharında 13 binden yaz sonunda 11 binlere, Pazartesi günü ise ise 7 bin 100’lere indi. ABD’de son çeyrek milli gelir için ikinci tahmin yarın açıklanacak. İlk tahmin milli gelirde bir önceki çeyreğe göre yıllık tempoda yüzde 3.8 düşüş öngördüyordu. Bunun yüzde 5.4’e çıkması bekleniyor. Yarın akşam öğreneceğiz.Türkiye’de önemli bir gelişme var. Başbakan Erdoğan muhalefetten işsizlikle mücadele önerilerini istemişti. Baykal hemen cevap verdi. Getirdiği çözüm paketi dün gazetelerde yer aldı. Tartışmanın somut tedbirlere yönelmesini çok yararlı buluyorum.Esas ilginç kılan yanına dikkat çekelim. Baykal açık ve net şekilde daha büyük bütçe açığı öneriyor. Paketin bir bölümü bütçe gelirlerini azaltıyor. Diğer bölümü kamu harcamalarını artırıyor. “Aklın yolu bir” derler.Tanımlar“Deflasyon” bu krizin tedavüle soktuğu sözcüklerden biridir. Fiyat deflasyonu enflasyonun tam tersidir. Eksi enflasyon yani fiyatların düşmesidir. Aynı mal-hizmet sepetine bir önceki döneme kıyasla daha az para ödenmesidir.Kavramın fiyatlar dışında kullanımı da vardır. Bunlardan biri özellikle önemlidir: Gelir deflasyonu. Geri planda mal-hizmet fiyatlarının onları üretenlerin gelirlerini oluşturması yatar. Fiyat ve gelir aynı ekonomik olayın iki farklı görüntüsüdür.Enflasyon ortamlarında nominal gelirler bir dönemden diğerine genellikle yükselir. Üretim azalsa, ekonomi küçülse bile enflasyon sayesinde gelirler (ücretler, maaşlar, kiralar, kârlar vs.) artar. Kötü yıllarda fiyatlar gelirlerden daha hızlı yükseldiği için reel gelirler düşer. İyi yıllarda tersi olur.Bu süreci milli gelir muhabesinden izleyebiliriz. Cari fiyatlarla milli gelir nominal gelirleri yansıtır. Reel gelirlere ulaşmak için “deflatör” denen enflasyon ölçüsü kullanılır. Sabit fiyatlarla milli gelir elde edilir.Böylece “gelir deflasyonu” tanımına ulaşırız. Cari fiyatlarla milli gelirin bir önceki yılın aynı dönemine göre azalmasıdır. Olması için fiyat deflasyonu gerekli değildir. Deflatörle ölçülen enflasyonun reel gelirdeki düşüşün altında kalması yeterlidir.Ufukta “bir ilk” Türkiye geçmişte reel gelirlerin ciddi şekilde düştüğü büyük ekonomik krizler yaşadı. Ama hepsinde enflasyon yüksekti. Dolayısı ile cari fiyatlarla milli gelir arttı. Türkiye insanları bir dönemden diğerine nominal gelirlerinin düşmesi olayı ile hiç karşılaşmadı.Bu açıdan 2009 “bir ilk” olabilir. Örneğin ilk çeyrekte büyük oranlı eksi reel büyüme kaçınılmaz duruyor. Bu ise nominal gelir artışlarını zorlaştırıyor. Böylece makul varsayımlar altında nominal milli gelirin geçen yılın altına düşmesi ihtimali beliriyor.İktisatçıları fiyat deflasyonu çok korkutur. Ancak gelir deflasyonu da tatsız kısır döngüleri tetikleyebilir. Hızla fiyat deflasyonuna dönüşebilir. O nedenle iktisat politikası tasarımında mutlaka hesaba katılması gerekir.
Küresel krizle birlikte ekonominin yakın geleceği hakkında anlamlı öngörüler yapmak iyice zorlaştı. Özellikle böyle anlarda insanların tahmincilerden beklentileri artıyor. Önlerini daha iyi görmek için onlardan medet umuyorlar.Halbuki konjonktürün kırılma anları tahmincileri de vuruyor. Kısa süreler içinde koşullar çok değişebiliyor. Adı üstünde: Kriz. Düşük ihtimalli zannedilen olaylar oluveriyor. Tahminleri altüst ediyor. ABD Merkez Bankası’nın resmi konjonktür tahminlerini örnek olarak kullanabiliriz. Elimizde Haziran ve Ekim 2008 ile Ocak 2009’da yaptıkları 2009 ve 2010 yılı tahminleri var. Bir aralık açıklanıyor ama ben kolaylık olsun diye orta noktaları aldım2009 için büyüme tahmini Haziran’da yüzde 2.4’ten ekimde yüzde 0.7’ye, Ocak’ta ise yüzde -0.9’a çekildi. Yedi ayda büyüme tahmini 3.1 puan düştü. Koca FED’in tahminlerinin güvenilirliği (!) bu kadardır...Milli gelir ve iç talepTürkiye’de de tahmin aralığını kısaltmak zorunluluğu doğdu. Aralık’ta hesaplayıp yılbaşında verdiğimiz 2009 tahminleri yılın ikinci ayında geçerliliklerini yitirdi. Dolayısı ile daha sık, tercihan her ay tahminleri yenilemeye karar verdim.Bekleneceği gibi, Aralık’tan Şubat’a 2009 tahminlerim kötüleşti. Nedenleri biliniyor. Arada açıklanan tüm göstergeler ekonomide çok daha hızlı ve sert bir bozulmaya işaret ediyor. Yakın gelecekle ilgili umutlar da azalıyor.Büyüme ile başlayalım. Yılbaşında yüzde -2 büyüme demiştim. Ocak’ta AB’nin Almanya için resmi büyüme tahmini yüzde -2.3 oldu. Türkiye’nin küresel krizden Almanya’dan az etkilenmesi makul durmuyor.2009 için yeni büyüme tahminim yüzde -3.5’tur. Ekonomi üçüncü çeyrekte dibe vurduğunda yıllık büyüme yüzde -5’leri görecektir. Yılın sonunda çeyrek bazında büyüme artıya geçecektir.Ayrıntılara girelim. Yılbaşında iç talebin yüzde 4 daralacağını öngörmüştüm. Şimdi iç talep büyümesini yüzde -5.6 tahmin ediyorum. Aradaki fark özel tüketimden çok yatırım harcamalarının daha hızlı düşmesinden kaynaklanıyor.Enflasyon, faiz ve kurAralık sonunda yıl sonu TÜFE’yi yüzde 6 öngörmüştüm. Ocak’ta Merkez Bankası kendi tahminini yüzde 7.5’tan yüzde 6,8’e indirdi. Ben de yüzde 5.2’ye çekiyorum. Daha düşük çıkma ihtimalini yüksek görüyorum.Gecelik faizlerin yaz başında tek haneye ineceği görüşümü koruyorum. Yıl sonu için yüzde 6.5-8.5 bandı makul geliyor. Döviz sepeti için ortalama yüzde 15 değer kaybı öngörmüştüm. Yüzde 20’ye yükseltiyorum. Cari işlemler açığını ise 20 milyar dolardan 15 milyar dolara indiriyorum.Bu yıl tahmin setine istihdam ve işsizliği dahil ettim. Daha acemiyim. Yükseleceği kesin ama nokta tahmin vermekten çekiniyorum. Mart revizyonuna onu da eklemeye çalışacağım.
Perşembe günü toplanan Para Politikası Kurulu -PPK- gecelik faizlerde 1.5 puan indirime gitti. Böylece Merkez Bankası’nın borçlanma faizi yüzde 11.5’e, fonlama faizi yüzde 14’e geriledi. Bankalar indirimi derhal mevduat faizlerine yansıttılar.Mali piyasalar 0.5 ile 1 puan arasında indirim bekliyordu. Kasım’dan bu yana gecelik faizler piyasanın arzuladığından daha hızlı iniyor. Cuma günü yayınlanan raporlarda kararı “riskli” bulanlar çoktu. Ben asgari 2 puan indirim istemiştim ama 1.5 da iş görür. Genelde PPK ile aynı dalga boyunda olduğumuzu görüyorum. Gelen olumsuz tepkileri görünce Merkez Bankası’na biraz hak verdim. Düşük faiz dönemine yumuşak geçiş istiyorlar. Kısaca hatırlatalım. Borçlanma faizi 18 Kasım’da yüzde 16.75’di. Yani üç ayda 5.25 puan geriledi. Ekonominin içine girdiği küçülme kısır döngüsü düşünülürse, faizin hâlâ çok yüksek olduğu bence açıktır. Faiz indirimlerinin devam etmesi gerekmektedir.Bu kriz başka krizSon bir hafta içinde dört ayrı topluluk önünde konuşma yaptım. İlginç sorularla karşılaştım. Yararlı oluyor. Vatandaşın olayı nasıl gördüğünü daha iyi anlama olanağını veriyor. Doğal olarak yazılarımı da etkiliyor. Türkiye’de bugün yaşananların geçmiş krizlere benzemediğini baştan beri söylüyoruz. “Bu kriz başka kriz” diye her fırsatta hatırlatıyoruz. Ama insanların krizlerle birinci elden kendi deneyimleri var. Haklı olarak olayları onların süzgecinden geçiriyorlar.Soruyu özetleyelim. “Eskiden kriz döneminde döviz kuru, enflasyon ve faizler beraberce yükselirdi. Aynı zamanda bütçe sıkılırdı. Şimdi tam tersi oluyor. Enflasyon ve faizler hızla düşüyor, kur pek kıpırdamıyor, bütçe ise açık veriyor. Ben anlamıyorum”.Yukarıdaki kısa durum tespiti fevkalade önemli bir gözlemdir. İnsanların hafızalarına iyice yerleşmiş kriz kavramı ile bugün yaşananlar arasındaki temel farkları veciz şekilde ortaya çıkarmaktadır. Cevap da çok basittir. Türkiye geçmişte popülist maliye ve para politikaları sonucunda krize girdi. Bu kez tersi geçerlidir. Resesyon sıkı maliye ve para politikaları uygulanıken başladı. Hatta, bunların zamanında gevşetilmemesi resesyonu ağırlaştırdı. Ezber bozan krizBir başka izleyici devam etti. “Hocam, ekonomi resesyona girince enflasyon düşüşe geçti. Kafam karışıyor. Buna sevinmek mi yoksa üzülmek mi gerekiyor?” Alın size dört dörtlük bir soru. Öğrencim olsa doğru soruyu sorduğu için yüksek notu koparmıştı. İktisadın temel kurallarından biridir. Hiç bir gelişme kendi içinde kötü yada iyi değildir. Mutlaka diğer koşullarla birlikte değerlendirilmesi gerekir. Aksi ezberleri tekrarlamak olur. Tehlikeli sonuçları vardır.İki temel makro politikaya bakalım. Gevşek para politikası kötü müdür? Talep baskısı enflasyonu hızlandırıyorsa kötüdür. Ama resesyonda zorunludur. Bütçe açığı zararlı mıdır? Gene aynı cevap. Ekonomi aşırı ısınmışsa zararlıdır. Ama resesyonda çok yararlıdır. Biliyorum, insanlar yılların deneyimini yansıtan görüşlerinden kolay vazgeçmez. Koşullar değişse bile, ezberler kalır. Atalarımız “zor zarı bozar” demiş. Bu krizin ezber bozmakta çok başarılı olacağı kesindir.
Küresel mali krizin dibi bir türlü görülmüyor. Tam ortalık sakinledi derken yeni tehlike işaretleri bir yerde beliriyor. Mali göstergeler tekrar bozuluyor. Bittiği düşünülen kriz yeniden parlayıveriyor.Reel ekonomi cephesinden de çığ gibi kötü haber akımı sürüyor. Japonya’nın son çeyrekte rekor küçülme yaşaması özellikle önemli. Çünkü bankacılık sistemi krizden en az etkilenen ülkelerden biri. Üstelik cari işlemler fazlası var. Şu sıralarda bir gözüm hep Çin’de. Küresel düzeltmeye bakışımı daha önce yazmıştım. Resesyonun depresyona dönüşmemesi için Çin’de iç talebin canlı seyretmesini anahtar görüyorum. Halbuki ithalat ihracattan daha hızlı düşüyor. Kötü haberdir.Başkan Obama’nın resesyonla mücadele paketi kanunlaştı. Ama başarı konusunda ciddi tereddütler var. Ortalığa saçılan paraların dünya ödemeler sisteminde yaratabileceği hasar korkutuyor. Altın fiyatı o nedenle yükselişe geçti.Bu da “bu kriz başka kriz” söylemini yaygınlaştırıyor. 1989’da “Washington Concensus” kavramının müellifi Williamson “Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana dünyanın karşılaştığı en ağır şok” diyor (www.voxeu.org/index.php?q=node/3073).Bu konjonktürün temel farkıBugün öğleden sonra Para Politikası Kurulu (PPK) toplanıyor. Faiz kararını akşam öğreneceğiz. Merkez Bankası’nın PPK toplantılarını perşembeleri yapmasından doğrusu memnunum. Karar öncesinde görüşlerimi açıklama fırsatını buluyorum. Ocak toplantısı günü PPK’yı faiz indirimine teşvik eden bir yazım çıkmıştı. “Gün cesaret günüdür” demiştim. Gecelik faizlerde piyasa beklentisinin dışına çıkan 2 puanlık indirim sevindirdi. Merkez Bankası’nın doğru yolda olduğunu düşündürdü.O tarihten bu yana gelen veriler reel ekonomide durumun düşünüldüğünden de vahim olduğunu kanıtladı. Sanayi üretimi, elektrik tüketimi, araç satışları, ihracat, ithalat, enflasyon, istihdam vs. hızla düşüyor. Türkiye açısından bu konjonktürün geçmiş kriz dönemlerinde çok temel bir farkı var. Eskiden iç talep gerilediğinde ekonomiyi ihracat kurtarırdı. Bu kez dış talepte ve dolayısı ile ihracatta keskin düşüşler yaşanıyor. Türkiye’nin küresel resesyonla ilgili yapabileceği bir şey yoktur. Buna karşılık iç talepteki tehlikeli erimeyi durduracak iktisat politikaları uygulama gücü vardır. Bu opsiyonu mutlaka kullanmalıdır. Öncelikle faizi hızla indirmelidir.Döviz kuru korkusuGerçekçi olalım. İç talep çökmüştür. Dayanıklı mallar, konut, yatırımlar vs. hepsi kötüdür. Faiz indirimi ile iç talebin enflasyonu tekrar azdıracak düzeylere tırmanması riski sıfırdır. Büyük indirimler olsa olsa iç talepte gerilemeyi yavaşlatır. O kadar.O zaman risk nerededir? Bir kesimin cevabı biliniyor. Riski döviz kurunda görüyorlar. Yüksek faize gelen sermayenin kaçması ile TL’nin değer kaybetmesinden korkuyorlar. Aman faizi indirme diyorlar.Merkez Bankası hangi yolu seçecek? İç talebi canlandırmayı mı? Döviz kurunu korumayı mı? Bugün alınacak karar bize Merkez Bankası’nın tercihini gösterecektir. Kendi tavrımı da açıklamak istiyorum. Doğrusu bugün asgari 2 puan indirimdir.
Dün sabah TÜİK üçüncü çeyrek için (Ekim-Aralık dönemi) istihdam ve işsizlik verilerini yayınladı.“Hanehalkı İşgücü Araştırması” anket yöntemi ile yapılıyor. Bu dönemde örnek içinde yer alan 39 bin hanede 90 bin kişi ile görüşülmüş.Türkiye toplumu 2001 krizi sırasında ve sonrasında ekonomiye istikrar gelmesi için büyük bir bedel ödemeyi kabul etti. Bütçede devasa faiz dışı fazlalar verildi. Somut kazanımları da oldu. Enflasyon düştü, kamu açıkları kapandı, tüketim ve üretim arttı.Maalesef olumlu sonuçlar istihdama yansımadı. Devreye 2003 sonrasında uygulanan yanlış para politikaları girdi. TL’deki değer artışı hızlı büyüme dönemlerinde bile yeterli istihdam yaratılmasını izin vermedi. İşsizlik sorununu ağırlaştırdı.2008’de büyümenin yerini önce durgunluk ardından küçülme aldı. Bekleneceği gibi, olumsuz iç ve dış konjonktür hızla istihdama yansıdı. Birbiri ardından çok kötü işsizlik verileri gelmeye başladı.Durum çok kötüİstihdam açısından Türkiye’nin iki önemli yapısal sorunu vardır. Birincisi tarım istihdamıdır. 2008’de ortalama 5.7 milyon kişi tarımda istihdam edildi. Toplam istihdamın yüzde 26’sı ediyor. Bu yüksek oranın tarım-dışında hızlı istihdam artışı ile hızla düşürülmesi gerekiyor.İkincisi demografik özelliklerden kaynaklanıyor. Türkiye’nin nüfusu artıyor. Üstelik çalışabilir yaştaki nüfus (15+ yaş) daha da hızla artıyor. Artış oranları sırası ile yüzde 1,1 ve yüzde 1,4’dir. Dolayısı ile Türkiye artan nüfusuna iş bulmak zorundadır.Kasım itibariyle mutlak sayılara bakalım. Nüfus ve 15+ yaş grubu son bir yılda aynı sayıda artmış: 750 bin kişi. Buna karşılık tarım-dışı kesimlerde istihdam edilenlerin sayısı sadece 165 bin kişidir. Yani artan nüfusun sadece yüzde 22’si tarım dışında iş bulabilmiş.Buna karşılık tarımda istihdam 283 bin kişi artmış. Ne anlama geldiğini kolayca tahmin edebiliyoruz. Dışarıda iş bulamayınca insanlar tarımda kalmışlar. Dolayısı ile toplam istihdamki 450 bin kişilik artışın yüzde 63’ünü tarım sağlamış.Ya işsizler? Sıkı durun, son bir yılda işsiz sayısı 645 bin kişi artmış. İşsizlik oranı yüzde 12.3’e yükselmiş. Son bir yılın istihdam manzarası bu iki sayı tarafından özetlenmektedir: Tarım dışı istihdam artışı 165 bin kişi, işsiz artışı 645 bin kişi.Korkutucu eğilimlerİşsizlik oranını hesaplarken “iş aramayıp çalışmaya hazır olanlar” kalemini de ekliyoruz. Son bir yılda 300 bin kişilik artış var. Düzeltilmiş işsiz sayısındaki artış böylece 943 bin kişiye tırmanıyor. Düzeltilmiş işsizlik oranı yüzde 19’a yükseliyor.Yakın gelecekte hem çıplak hem düzeltilmiş işsizlik oranlarında tarihi rekorlar kırılacaktır. Birkaç ay içinde ilkinin yüzde 15’i, ikincisinin yüzde 25’i bulması ihtimali vardır.Son olarak yeni bir gelişmeye dikkat çekelim. İstihdam artı işsiz toplamı bize iş gücünü verir. Geçmişte iş gücü nüfustan daha yavaş artardı. İki aydır tersine döndü. Son yılda iş gücü 1.1 milyon kişi arttı. İş gücü dışındaki (15+ yaş) nüfus 340 bin kişi azaldı.Buna mim koyun. Bugün yerim bitti. Analizi başka bir yazıya kaldı.
Ocak bütçe sonuçları Çarşamba sabahı açıklandı. Hazine’nin daha önce yayınladığı nakit verilerinden manzarayı zaten görmüştük. Özetle, gelir sabit kalırken harcama artışı devam edince bütçe açığı son dönemde unutulan düzeylere tırmanmıştı. Bütçe dengesinde sert bozulma medyanın şu günlerdeki popüler tabiri ile tam bir “şok” yarattı. Başta iktisatçılar, seçkinlerin bilincinde önemli yer tutan “popülizm korkusu” hemen başını kaldırdı. Haksız mı? Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş. Türkiye insanı sorumsuz maliye politikalarının ekonomide yol açabileceği hasarları yaşayarak öğrendi. Eski kabusları yeniden görmek istememesi doğaldır. Ancak, bu kez işler karışık. Rahmetli babamın sevdiği bir özdeyişi hatırlatıyor. “Her gördüğün sakallıyı baban zannetme” derdi. Bence tam oturuyor. Bir: Her bütçe açığı ille popülizm değildir. İki: Bazen bütçe açığı hem gerekli hem yararlıdır. Türkiye’nin uygulaması gereken iktisat politikalarına şu anda girmeyeceğim. IMF işi netlik kazansın, o arada gidişatın vahameti iyice ortaya çıksın diye bekliyorum. Ne düşündüğümün satır aralarında kolayca okunduğunu sanıyorum. Bütçe paketiZaten esas önemli olaylar dışarıda, özellikle ABD’de cereyan ediyor. Başkan Obama önceliği ekonomiye verdi. Ekibi ile birlikte içiçe iki soruna çözüm getirmeye çabalıyor. Biri karaya oturan mali kesimi yeniden yüzdürmektir. Diğeri özel kesim talebindeki düşüşün tetiklediği küçülme kısır döngüsünü kırmaktır. İlk bakışta ikincisi nisbeten daha kolay duruyor. Türkiye’den farklı olarak, çözüm konusunda kamuoyunda fikir birliği var. Faizler sıfırlandı. Geriye harcama artışı ve vergi indirimleri yolu ile bütçeyi gevşetmek kalıyor. Ama şeytanın ayrıntılarda gizli olduğunu unutmamak gerekiyor. Canlandırma paketinin içine girince çelişkiler hemen beliriyor. Pakette vergi ve harcama dağılımı nasıl olacak? Vergi ve harcamada kimin öncelikleri gözetilecek?Lafı uzatmayalım. Başkan-Kongre-Siyasi Partiler üçgeninde bir arayol bulundu. Geçen paketin bütçeye 800 milyar dolar civarında ek yük getireceği hesaplanıyor. Canlandırma tedbirlerinin milli gelire oranı yüzde 5’in üstünde çıkıyor. Faturayı kim ödeyecek?Buna karşılık ilki çok sorunludur. Mali sistemin kurtarılması kamuoyunda ilk günden itibaren ciddi kutuplaşma yarattı. Yaşananlar bu durumu değiştirmedi. Hâlâ zıt görüşler arasında gerginlik sürüyor.Olay biliniyor. Mali kesimin özkaynakları batırılan kredileri karşılamaya yetmiyor. Batığı kamu yüklenmediği takdirde kredi kanalının çalışabilmesi mümkün durmuyor. Ancak vatandaş mali kesimin kurtarılmasına soğuk bakıyor. Beş ay önce bu sütunda sorduk: “Fatura vergi mükellefine mi?” (21/2008). Vatandaş-mali kesim bilek güreşinin kolay bitmeyeceğini sonucuna vardık. Aynen öyle oldu. Üstüne teknik zorluklar geldi. Mali kesimin zararları bir türlü kamulaştırılamadı.Obama yönetimi de bunu beceremedi. Eylül’de New York borsa endeksi (DowJones) 10.000’lerde seyrediyordu. Cuma günü, çıkan yeni pakete rağmen 8.000’i aşmak için debeleniyordu. ABD bu işi bilmiyor. Gitsinler IMF’e, bütün sorunları çözülür...