İlk bilimsel dini eserlerde Farsça hâkim olmuştu

4 Şubat 2005

Soru: Edirne Eski Camii'nde imam, neden kılıçla hutbeye çıkıyor? Dinimizdeki oruç, namaz, abdest gibi kavramlar Farsça. Neden bunların Arapçaları değil de Farsçaları dilimize yerleşmiş? Bu iki sorumu cevaplamanızı rica ediyorum. (Okan Cihan Sırman)Cevap: Edirne, savaşla fethedilmiş bir kentimizdir. Bu nedenle imam, fetih savaşının simgesi olarak hutbeye kılıçla çıkar. Bu, eskiden beri uygulanan bir gelenektir. Fakat dini bir kanıtı yoktur. Sadece geleneğin devamıdır. Diğer sorunuza gelince, oruç kelimesi Farsça değil, Türkçe'dir. Namazla abdest Farsça'dır. Bunların Arapça'sı salât ile vudû'dur. Türkler uzun süre İran'a hakim olmuşlar, oradan Anadolu'ya geçmişlerdir. Anadolu'nun ilk fatihleri olan Selçuklular, Karaman Bey'i Mehmet Bey zamanına kadar resmi dil olarak Farsça'yı kullanırlardı. Bilim dili Arapça ve Farsça idi. Resmi yazışmalar da Farsça'ydı. İşte bundan dolayı Türkçe'de ilk bilimsel dini eserlerde Farsça hâkim olmuş, ibadet terimleri de Farsçalaşmıştır. Türkçe, resmi dil olunca bu kelimeler aynen kullanılmıştır. Çünkü Türkçe'de çok miktarda Farsça ve Arapça kelime vardı.İbadetlerde esas olan samimiyettirSoru: Televizyondan Kur'ân'ı takip ederek hatim etmek kabul olur mu?Cevap: İbadetler, kişinin niyetine göre değer kazanır. Siz iyi niyetle ve Allah rızası için televizyonda okunan Kur'ân'ı dinlerseniz elbette sevap kazanmış olursunuz. Bir ibadetin kabul edilip edilmeyeceğini ben kesinlikle bilemem. Onu sadece Allah bilir. Allah ancak ihlas sahiplerinin, yani içtenlikti insanların ibadetlerini kabul eder. İbadetlerde esas olan ihlas, yani samimiyettir.Bir kurtuluş dileğiSoru: Değerli hocam Süleyman Ateş, Salât-ı Tefriciyye Kur'ân'da var mı?Cevap: Salât-ı Tefriciyye, bir insanın yaptığı duadır. Peygamber'e selam ve onu saygıyla anarak onun yüzü hürmetine kurtuluş dileğidir. Böyle şeyler niçin Kur'ân'da olsun? İnsanların söylediği sözler Kur'ân'da olur mu?

Devamını Oku

'Yüce Allah kullara zulmedici değildir'

3 Şubat 2005

Çoğu öncekilerden, birazı da sonrakilerden (olan bu insanlar)." İşte cennete girecek olanlar, bu iyi yürekli, Haksever insanlardır. Kur'ân'ın getirdiği bu prensip, bu kadar açıkken neden bilmem, bu ayetleri, hep önyargıların sislendirdiği renkli gözlüklerle görüp, ille dinini bırakmayan bütün kitap ehlinin cehennemlik olduğu iddia edilmiştir? Sanki Allah, kullarını yakmaktan zevk mi alır? Hâşâ O, iyi kullarını yakmayacak kadar merhametlidir."Allah, kullara zulmedici değildir." Kur'ân, Hac Suresi'nde her üç dinin mabetlerini Allah'ın anıldığı kutsal mekânlar olarak takdim etmektedir: "Onlar, sırf, 'Rabbimiz Allah'tır' dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah'ın bazı insanları diğer bazılarıyla savunması olmasaydı, içlerinde Allah'ın ismi çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılırdı. Allah, kendi(dini)ne yardım edene elbette yardım eder. Kuşkusuz Allah, kuvvetlidir, galiptir" (Hac: 40)."Yoksa kötülükleri işleyen kimseler, kendilerini, inanıp iyi ameller işleyen kimseler gibi yapacağımızı mı sandılar? Yaşamaları ve ölümleri onlarla bir olacak, öyle mi? Ne kötü hüküm veriyorlar" (Câsiye: 21). "Hiç inanan kimse, (yoldan çıkan) fâsık gibi olur mu? Elbette bunlar bir olmazlar. İnanan ve iyi işler yapanlara gelince, onlar yaptıklarına karşılık, durulmaya değer cennetlerde ağırlanırlar. Yoldan çıkanların barınacakları yer de ateştir. Ne zaman oradan çıkmak isteseler, yine oraya geri çevrilirler ve onlara, 'Yalanlamakta olduğunuz ateş azabını tadın' denilir" (Secde: 18-20).Yalnız Müslümanlar değil, bütün insanlar O'nun kullandır. Ve O'nun merhameti, insanların merhametiyle kıyaslanamayacak derecede geniştir, boldur. İnsanların dar düşüncesi, egoizmi O'nun geniş rahmetini daraltmak istemiş, düz yolunu eğri büğrü göstermiştir. Kendi düşüncelerini Allah'ın hükmü görenler, Kur'ân'ın açık ifadesine göre onmazlar. Çünkü onlar, kendi düşüncelerini Allah'a iftira etmişlerdir.Kur'ân düşüncesine son derece ters olan mantık, Allah'ın, Hz. Muhammed'i âlemlere rahmet olarak göndermesi müjdesine aykırıdır. Allah'ın, insanlara rahmet olsun diye gönderdiği Hz. Muhammed. eğer kendisine inanmadıkları veya bu imkânı bulamadıkları için kendisine inanmayan bütün insanların cehenneme gitmesine neden oluyorsa artık o rahmet olmaktan çıkar, insanların cehenneme girmelerine neden olur. Hâşâ o, böyle olmaktan münezzehtir. Onun getirdiği temel inanç ve ahlâk prensiplerine, onun dininin ruhuna uyan herkes cennete girecektir. Onun getirdiği Kur'ân, bütün insanları böyle müjdelemiştir.

Devamını Oku

"Mümin, Hakkın güvencesindedir"

2 Şubat 2005

Hemen her surede vurgulanan genel prensip, Allah'a inanıp sâlih amel yapanlar, dünya ve ahiret mutluluğuna ereceklerdir. "Erkek veya kadından her kim inanarak güzel işler yaparsa onlar da cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar" (Nisa: 124). İşte bu genel prensibi her yerde vurgulayan Kur'ân, Arabistan'da bilinen din mensupları içinde bu prensibe bağlı kalan insanları cennetle müjdelemiştir: "Şüphesiz inananlar, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sâbiîler(den) Allah'a ve ahiret gününe inanan ve iyi iş(ler) yapanlara, Rableri katında mükâfat vardır, onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir" (Bakara: 62, Mâide: 69).Bakara: 62. ayetin tefsirinde İmam Kuseyrî şöyle diyor: "Her kim yüce Allah'ın ayetlerini doğrular, O'nun kendi zatı ve sıfatları hakkında söylediklerine inanırsa, şeriatın farklı olması, isim ayrılığı, rızayı kazanmaya zarar vermez. Bundan dolayı (Allah ta'âlâ), 'İman edenler, Yahudi olanlar...' dedi. Sonra da, 'Bunlardan her kim inanırsa...' dedi. Yani marifet (gerçek bilgi)lerde ittifak ederlerse, hepsine de güzel gelecek ve bol sevap vardır. Mümin, Hakkın güvencesinde olandır. Kim yüce Hakkın güvencesinde bulunursa, elbette onlara korku olmaz ve onlar üzülmezler."Kur'ân-ı Kerîm, hiçbir milleti topyekün azaba mahkûm etmemiş, indirilen Hak kitabının ruhuna bağlı kalanların ödüllendirileceğini, onun yolundan ayrılanların da cezalandırılacağını belirtmiştir. Bu, Allah'ın genel yasası, temel prensibidir. Son Peygamber Hz. Muhammed'e inanmış olduklarını söyleyen herkesin de cennete gideceğini söylemez ancak Allah'a ve ahirete inanıp sâlih amel yapanların cennete vâris olacaklarını vurgular. Kur'ân'a göre iman, sadece kuru bir sözden ibaret değildir.Güzel eylemler biçiminde görünen kesin düşüncedir. Ra'd Suresi'nin 19-24. ayetlerinde cennetlik olan müminlerin vasıflan anlatılmaktadır. Bunlar sadece "İnandık" diyenler değil, sözlerinde duran, Allah'ın buyruğunu yerine getiren, Allah'a saygılı, ahiret hesabına inanıp bundan korkan, Hak yolunda çekilecek eziyetlere sabreden, namazlarını kılan, Allah'ın kendilerine verdiği rızktan gizli ve açık olarak sadaka veren, kötülüğü iyilikle savan kimselerdir.Mü'minûn Suresi'nin 1-11'inci ayetlerinde de yine cennete girecek olan müminlerin vasıfları anlatılmaktadır. Bunlar, saygıyla namazlarını kılan, yalandan uzak duran, zekâtlarını veren, namuslarını koruyan, sözlerinde duran, emanetlere hıyanet etmeyen sâlih insanlardır. Eski ümmetler içinde böyle temiz kişiler olduğu gibi bu ümmet içinde de vardır. (Devam edecek)

Devamını Oku

Cennet kimsenin tekelinde değildir

1 Şubat 2005

Soru: Allah'ın birliğine, Hz. Muhammed (s.a.v)'ın onun kulu ve elçisi olduğuna inanmayan kişilerin cennete giremeyeceklerini, çevremdeki bazı kişilerden duyuyorum. Peki Çin'de ya da Meksika'da Müslümanlığı bilmeden dünyaya gelenlerin durumu ne olacak? Bu insanlar, ailesinin inandığı şeylere inanıyor. 18 yaşında ölen bir Çinli günahkâr mı olacak? (Fatih Çağlar). Aynı mealde bir başka okurumdan gelen soru: "Öldükten sonra Müslüman olmayan hiç kimse cennete giremeyecek, herkes cehennemlik olacak. Biz Müslümanlar ise eğer varsa cezamızı cehennemde çektikten sonra mutlaka cennete gideceğiz. Ama Hıristiyan, Musevi, Yahudi ve diğer inanç sahipleri ilelebet cehennemde yanacakmış." Ben böyle bir düşünceye katılmıyorum. Kimin yanıp yanmayacağına Allah karar verir. Sizden ricam, ayetler göstererek cevap vermenizdir. Cevap: Bu konuyla ilgili soruları birkaç kez cevaplamıştım. "Soru ve Cevaplarla İslâm"ın dördüncü cildinden aktarıyorum: Cennete kim girer? Kur'ân'a göre Allah, yalnız belli bir zümrenin Rabbi değil, bütün âlemlerin Rabbidir. "Övgü, âlemlerin Rabbine mahsustur" ayeti, namazın her rekâtında okunarak, Allah'ın, bütün yaratıkların Rabbi olduğu vurgulanır. Allah'ın, rahmeti de belli bir zümreye özgü değil, her yaratığına yaygındır. Evet O'nun gazabı da var ama rahmeti, gazabını geçmiştir: "Rabbiniz, kendisine rahmeti yazmış (acımayı prensip edinmiş)tir", "Rahmetim, herşeyi kaplamıştır." Bir Bedevî, Hz. Peygamber'in yanında dua ederken, "Ya Rabbi bana ve Muhammed'e rahmet et, başkasına rahmet etme" deyince Peygamberimiz, "Sen genişi daralttın" buyurmuştur.Her peygamber, insanlığa bu sonsuz ilahî rahmeti sunmaya çalışmış ve Allah'a şirksiz, ahirete seksiz inanan ve sâlih amel yapan her ilahî din mensubunu cennetle müjdelemiştir. Ama insanların bencilliği, ilahî mesajın geniş ufkunu daraltmış, her din mensubu, sadece kendilerinin cennete girebileceğini iddia etmiştir. Yahudiler, cenneti yalnız kendilerine tahsis ederken Hıristiyanlar da kendilerinden başkasına cennet vizesi vermemişlerdir:"Yahudi yahut Hıristiyan olandan başkası cennete girmeyecek dediler. Bu, onların kuruntusudur. De ki: Doğru iseniz, delilinizi getirin" (Bakara: 111). Cennetin belli bir zümreye özgü olduğu iddiasını reddeden Kur'ân, onun iddiayla değil, gerçek iman ve eylemle kazanılacağını, Yahudiliği ve Hıristiyanlığı getiren peygamberlerin atası ibrahim'in gerçek tevhidi getirmiş olduğunu, onun yolunda giden herkesin cennete gireceğini açıklamıştır (Bakara: 112).

Devamını Oku

Bu tür evlilikler ancak sıradışı insanlarla olur

31 Ocak 2005

Hz. Ali, kızı Ümmü Gülsüm'e,-Yavaş ol kızım, o senin koçandır, dedi. Sonra Ömer'in yanına geldi. Meclis'te muhacirler ve ensâr vardı. Ömer dedi ki:* Bana mutluluk, hayırlı çocuk dileyin, ben Ali'nin kızı Ümmü Gülsüm ile evlendim. Çünkü ben, Allah'ın Elçisi (s.a.v.)'nin, 'Kıyamet gününde benim sebebim, nesebim ve hısımlığım dışında bütün sebep, nesep ve hısımlıklar kalkacaktır' dediğini işitmiştim. Benim Allah'ın Elçisi ile sebep ve nesep bağım vardı ama bunlara hısımlık bağını da eklemek istedim.Sahâbîler ona dua ettiler, hayırlı evlat dilediler. Ümmü Gülsüm, Ömer'e Zeyd ile Rukıyye adlı iki çocuk doğurdu [İbn Kesir, Musne-du'l-Fârûk, 1/390, (neşr: Abdu'l-Mu'tî Kal'acî), Mansûra: 1412/1992].Hz. Ömer, Fil Olayı'ndan 13 yıl sonra doğduğuna göre, Fil yılında doğmuş olan (İbnu'l-Esîr, Usdu'l-Ğâbe: 4/53) Hz. Peygamber'den 13 yaş küçüktü. İslâmiyet'in 7. yılında Müslüman olduğu zaman 34-35 yaşlarında, Hicret esnasında 42 yaşındaydı. Hz. Ali, Farıma ile Hicret'in 2'nci yılında vukubulan Uhud Savaşı'ndan sonra, bir rivayette Hz. Peygamber'in Ayşe ile gerdeğe girmesinden 4.5 ay sonra nikahlanmış, 7 ay nişanlılıktan sonra evlenmiştir (Usdu'l-Ğâbe: 5/520). Buna göre Hz. Ali ile Hz. Fâtıma, 2. Hicret yılının sonunda veya 3. Hicret yılının başarında evlenmişlerdir.Ümmü Gülsüm, Hasan ve Hüseyin'den küçük olduğuna göre en erken Hicret'in 6. yılında doğmuş olmalıdır. O doğduğu zaman Hz. Ömer, 49-50 yaşlanndaydı. Halifeliği sırasında bu kızla evlendiğine göre kendisinden 49-50 yaş küçük olan bir kızla evlenmiştir. Bu kızın, evlendiği zaman 13-14 yaşında olduğu varsayılırsa demek ki, Hz. Ömer o sırada 59-60 yaşında bulunuyordu.Bu tür evlilikler ancak sıradışı insanlarla olabilir. Bunları, yaş farkının din açısından evlenmeye engel olmadığını belirtmek için yazdım, bu tür evlenmeleri teşvik için değil. Günümüzde de bu tür evlilikler olmaktadır. Yakın tarihimizde MHP lideri merhum Alparslan Türkeş, kendisinden hayli küçük bir kızla evlenmiş ve mutlu bir yaşamın ardından Allah'ın rahmetine göçmüş, o hanımefendi bu lidere çocuklar vermiştir. Birkaç yıl önce maalesef teröre kurban giden Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı öldürüldüğü zaman geride 25 yaşında hanımıyla bir yaşında kızını bırakmıştı. Filistin lideri merhum Yaser Arafat da kendisinden hayli küçük bir bayanla evliydi. Taraflar birbirinden memnun olduktan sonra kim ne karışır?

Devamını Oku

'Sen, müminlerin emiri olmasaydın burnunu kırmıştım'

31 Ocak 2005

Tarihçiler Hz. Ömer'in Fil Yılı'ndan 13 yıl sonra doğduğunu yazarlar. Fil Olayı, 570 yılında vuku bulduğuna göre Hz. Ömer, 583 yılında doğmuştur. Birkaç kadınla evlilik yapmış olan Hz. Ömer, Peygamber'e akraba olmak için Hz. Ali ile Hz. Fatma'nın çocuğu olan Ününü Gülsüm ile de evlenmiş, Allah Resulü'nün torunu olduğu için kırk bin dirhem mehr verdiği bu kız, Hz. Ömer'e Zeyd ve Rukıyye adlı iki çocuk vermiştir. Ömer, önce Hz. Ebubekir'in kızı Ümmü Gülsüm ile evlenmek istemiş, bu arzusunu Ümmü Gülsüm'ün kızkardeşi olan Hz. Ayşe'ye açmıştı. Ayşe'nin yanında büyümüş bulunan bu kız, "Onun yaşamı çok kısıtlı. Kadınlara karşı da nazik davranmaz" diyerek Ömer'in teklifini reddetmişti.Durumu öğrenen Amr ibn el-Âs ile Hz. Ömer arasında şu konuşma geçti:* Ey müminlerin emiri. Senin Ebubekir'in kızını istediğini duydum.* Evet. Onu mu bana lâyık görmüyorsun, beni mi ona lâyık görmüyorsun?* Hiçbiri değil. Ancak o çok küçüktür. Müminlerin annesi (Ayşe)'nin yanında çok okşanarak, özenle yetişmiştir. Sen ise biraz kabasın. Biz bile senden korkar, çekiniriz. Ya o kız sana karşı koyar da sen ona sert davranırsan. Ebubekir'in halefi olan sen, onun çocuğuna, sana yaraşmayan bir şey yapmış olursun.* İyi ama ben Ayşe ile konuştum?* Sen onu ne yapacaksın? Ben sana ondan daha hayırlısını göstereyim. Ali'nin kızı Ümmü Gülsüm. Böylece Allah Resulü (s.a.v.) ile de akraba olmuş olursun (Taberi, Târihu'l-Umemi ve'l-mulûk: 4/199-200).Esasen Hz. Peygamber'e sebep ve nesep bağlarına ek olarak hısımlık bağıyla da bağlanmak arzusunda olan Hz. Ömer, bunu gerçekleştirmek için Ali'nin kızı Ümmü Gülsüm'ü, babasından istedi. Hz. Ali, kızının küçük olduğunu söylediyse de Ömer'in, "Amacım (onu kadın olarak almaktan ziyade) onun kerametine (manevi değerine) ermektir" demesi üzerine Hz. Ali, "Onu sana göndereceğim. Beğenirsen nikâhlarım" dedi. Hz. Ali, bir hırka verip Ömer'e gönderdiği kızına, "Ona, sözünü ettiğim hırkanın bu olduğunu söyle" dedi. Kız da kendisine öğretilen sözü söyleyince Ömer, "Babana, 'Ben onu beğendim (Allah senden razı olsun)' de" dedi ve elini kızın bacağına koydu. Buna çok sinirlenen Ümmü Gülsüm, "Eğer sen müminlerin emiri olmasaydın burnunu kırmıştım" dedi. Sonra babasına geldi. Olayı anlattı, "Sen beni kötü bir ihtiyara gönderdin" dedi.Cevabımı yarın tamamlıyorum.

Devamını Oku

Bir eleştiriye cevabımdır- 1

29 Ocak 2005

Hz. Ömer 63 yıl yaşamıştırKendisinden yaşlı bir gayrimüslim kadınla evlenip evlenemeyeceğini soran bir okuruma, tarihten örnekler vererek yaş farkının evlenmeye engel olmadığını belirtmiş olmam, bir başka okurumun itirazına neden olmuş. Diyor ki: "Sayın hocam, geçtiğimiz günlerde köşe yazınızda size akıl danışan, gayrimüslim bir kadınla yaşayan, bir kişiye nikâh yapmasını öneriyorsunuz. Hem de Peygamberimiz ve Hz. Ömer'den örnekler vererek. Ben, Hz. Ömer'in böyle sübyan bir kız çocuğuyla evlendiğine inanmıyorum. Hele bu çocuk yüce Peygamberin torunuysa... Hiçbir dayanağı olmayan bu yalanları nasıl örnek veriyorsunuz. Hele sizin gibi araştırmacı bir alimin, bunu yayınlaması daha da vahim. Hz. Ömer'in doğumu miladî 591 Mekke, ölümü miladî 644 Medine. 644'ten 591'i çıkarırsak 53 kalır. 53 yaşında şehit edilen, Hz. Ömer, şehit edildikten 4 yıl sonra mezarlıkta mı bu evliliği yaptı? Bundan sonra daha dikkatli yazacağınızı umuyorum. İsmail Yılmaz / Çanakkale."Bu bilgiç okurumun, edep sınırını epey aştığını sanıyorum. İşin aslını bilmeden itiraz etmek edebe uymaz. Benim yazdıklarım gerçeğin ta kendisidir. Okurumun itirazı ise yüzeyselliğin tipik örneğidir. Şimdi bakalım Hz. Ömer'in doğum ve ölüm tarihlerine. İbnu'l-Esîr, Usdu'l-ğâbe isimli sahâbîler tarihinde Hz. Ömer'in, Fîl Yılı'ndan 13 yıl sonra doğduğunu, 10 yıl halifeliğinin ardından 24'üncü Hicret yılında şehit edildiğini, Hicrî tarih hesabınca 63 yıl yaşadığını yazıyor (Usdu'l-ğâbe: 4/52, 77).Habeşistan'ın Yemen Valisi Ebrehe'nin Mekke'ye saldırdığı yıla Fîl Yılı denilir ki, Hz. Peygamber'in doğduğu bu yıl, Miladî 570 yılına tekabül eder. Fakat Nöldeke'ye göre gerçekte Fîl Olayı, bu tarihten epeyce önce olmalıdır. Sonraki İslâm tarihçilerinin genelde kabul ettiği 570 yılını esas alırsak, Hz. Ömer bu olaydan 13 yıl sonra doğduğuna göre demek ki doğum tarihi, okurumun yazdığı gibi 591 değil, 583 Miladî yılıdır. Gerçekte bundan da önce doğmuştur. Şehadeti ise 24 Hicrî, 644 Miladî yılıdır. Demek ki Hz. Ömer, güneş takvimi olan Miladî takvime göre 61 yıl, ay takvimi olan Hicrî takvime göre 63 yıl yaşamıştır. İslâm tarihçileri de onun 63 yıl yaşadığını yazıyorlar. Anlaşılan bana itiraz eden okurum, İslâm Ansiklopedisi'ne bakmış, orada verilen bilgilerin doğru olduğunu sanmış. Çünkü İslâm Ansiklopedisi'nde Hz. Ömer'in doğum tarihi 591 olarak gösterilmiştir. Bu, büyük bir hatadır. Zaten bunun hata olduğu, aynı kitabın Ebrehe maddesinden anlaşılmaktadır.* Bu konuya yarın da devam edeceğim.

Devamını Oku

Allah rızası için verilen sadaka

28 Ocak 2005

Soru: Almanya'da yaşıyorum. Bulunduğum kentte cami için para topluyorlar. Bu İslâmiyet'e uygun mudur? Ayrıca caminin sağında, solunda, arkasında, önünde camiye gelir getiren bakkalından, kahvesine, berberinden lokantasına kadar her türlü kiralık dükkân var. Araştırmalarıma göre (Bk. Şatıbi; Muvafakat, 1/349 vd.) cami içerisinde ne sebeple olursa olsun para toplamak haramdır. Bir başka sorum da cuma günleri ikinci ezanın bid'at olup olmadığıdır. (Raci Tarım)Cevap: Caminin içinde herkes safta vaaz veya hutbe dinlerken birtakım kişilerin torbalarla dolaşıp para toplaması son derece çirkin bir şeydir. Belki o anda veremeyecek durumda olanlar vardır. Yanındakilerden utanır, son derece mahcup olur. Allah rızası için ve gönülden verilen sadaka geçerlidir. Yoksa başkaları görsün diye sadaka vermek, yardım etmek, Allah rızasına değil, başkalarının rızasına olur.İkinci sorunuza gelince, cuma günleri esas bid'at olan ikinci ezan değil, birinci ezandır. Peygamberimiz zamanında ezan okunur okunmaz hutbeye başlanırdı. Hz. Osman zamanında cemaatin yetişmesini sağlamak için birinci ezan ihdas edilmiştir. Bu uygulama böyle yerleşmiş ve güzel de olmuştur. Buna bid'at-i hasene (güzel bid'at) denilir."Rabbimiz, övgü sana özgüdür"Soru: Namazda geçen aşağıdaki ifadelerin ne anlama geldiğini öğrenmek istiyorum: Subhane rabbiye'l-azîm, semialla-hu-limen hamideh, rabbenâ leke'l-hamd, subhâne rabbiyel-a'la, esselâmu aley-kum ve rahmetullah. (Nejat Tuna)Cevap: Subhane rabbiye'l-azîm: Büyük Rabbimi teşbih eder, O'nun şanının her türlü eksikliklerden uzak olduğunu belirtirim.Semiallahu-limen hamideh: Allah, kendisine hamde-deni işitir, onun karşılığını verir.Rabbenâ leke'l-hamd: Rabbimiz, övgü sana özgüdür.Subhâna rabbiyel a'lâ: Yüce Rabbimi teşbih eder, O'nun şanının her türlü eksikliklerden uzak olduğunu belirtirim.Esselâmu aley-kum ve rahmetullah: Selam size, Allah'ın rahmeti size.

Devamını Oku