SORU: Tevbe Suresi’nde dört yasaklı aydan bahsediliyor. Bu aylar hangileridir ve neden yasaklıdır? (Nahide Barış)CEVAP: Haram, dokunulması yasak, kutsal demektir. Araplar, kentler arasında güvenlik içinde, serbestçe gidip gelebilmek için dört ayı haram (dokunulmaz, kutsal) kabul etmişlerdi. Bunlar Recep, Zülkade, Zülhicce ve Muharrem aylarıdır. Üçü Ramazan ayından sonra başlayıp art arda gelir. Recep ise bunlardan iki ay önce gelen ve üç ayların başı olan aydır. Bu aylarda bütün Arabistan’da her türlü saldırı, yağma, talan ve savaş yasak kabul edilmiş olduğundan güvenlik içinde ticaret yapılır, herkes hacca gelip Kâbe’yi ziyaret ederdi. İslâm ile bölgeye tam bir huzur gelmiş, insanlar can ve mal güvenliğine kavuşmuştur. Hz. Peygamber veda haccındaki konuşmasında şöyle buyurdu: “Zaman döndü, dolaştı ve Allah’ın, yeri göğü yarattığı sıradaki hali üzere geldi. Allah katında ayların sayısı on ikidir. Dördü haram aylarıdır. Üçü art arda gelir. Recep ise tektir. Cumada ile Şaban arasındadır.”*****Namaz kılmak, Allah ile iletişim kurma eylemidirSORU: Namaz için Maide Suresi 6’ncı ayetteki şekilde abdest alarak namaza duruyorum. Sünnet namazlara niyet etmiyorum. Zira, namazların farz ve sünnet diye ayrılmadığını biliyorum. Camide veya başka yerde farz namazlardan evvel veya sonra “niyet ettim Allah rızası için” diye niyetlenip kılıyorum. Bu yaptıklarım doğru mu? (Ali Burhan) CEVAP: Niyet, ne yaptığını içinden geçirmektir. Namaz Allah ile iletişim kurma eylemidir. Sünneti farzı olmaz. Peygamberimizin tek başına kıldığı namazlara sonradan sünnet demişlerdir. İster camide, ister evde nerede olursa olsun namaza başlarken, Allah için namaz kıldığını veya kılacağını içinden geçirmek, işte niyet budur. “Niyet ettim Allah rızası için ....... kılmaya” demeye gerek yok. Ama bunu derseniz bir zararı da yoktur. Yaptığınız doğrudur. Allah kabul etsin.
SORU: Kader dendiği zaman, insanın başına gelecek olayların daha önceden Allah tarafından bilindiğini anlıyorum. “Kad kamet’is-salah”ın manasının “bu namaz kılındı” olduğunu öğrenmiştim. Kader için de benzer şekilde “bu hayat zaten bellidir” veya “yaşanmıştır” diyebilir miyiz? (Hüseyin Temizel)CEVAP: Kader, Allah’ın ezeli bilgisi ve her şeyi bir hesaba, ölçüye ve plana göre yaratmış olması demektir. O’nun bilgisine sonradan bir şey eklenmez. O, olmuş ve olacak her şeyi bilir. Esasen zamanüstü olan Allah’ın zatı için öncelik ve sonralık da yoktur. İşte Allah’ın bilgisi, bir anlamda O’nun planı, kaderidir. Fakat biz O’nun bilgisinin mahiyetini bilemeyiz. Kuran-ı Kerim’in çeşitli ayetlerinde geçen kader kelimesini gözden geçirirsek, bu kelimenin nasıl ve ne anlamda kullanıldığını daha açık ve net olarak anlayabiliriz.Kuran’da kader, evrenin ve canlıların yaratılmasına ilişkin genel düzenlemelerin Allah tarafından yapıldığını ifade eder. Allah, kâinat olaylarını programlamış, bunların zamanlarını tespit etmiştir. Allah’ın ezeli hüküm ve takdirinin tersi olamaz. İnsan bunu böyle bilirse başına gelen olayın neden olduğuna, olmayan şeyin neden olmadığına üzülmez. Hadid Suresi’nin 23. ayetinde bu noktaya işaretle, “(Başınıza gelecek olayları, önceden bir kitaba yazdık) Ki elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve (Allah’ın) size verdiğiyle sevinip şımarmayasınız” buyurulmuştur. Böyle yapılmıştır ki insanlar, “Neden rızkım azaldı, niçin şu sıkıntı başıma geldi, neden bu derde yakalandım?” deyip bunalımlara düşmesin. Allah kendisine sağlık, nimet, servet, mevki verince de bunu kendi çabasına, zekasına mal edip, “Ben zekam, çalışmam sayesinde bu nimete ulaştım” deyip gurura kapılmasın.Kişinin ana babasını, doğacağı ülkeyi veya ırkı seçmek kendi elinde değildir. Ömrünün miktarı ve vücudunun karakteristiği Allah’ın takdirine bağlıdır. İnsan bunlardan sorumlu olmaz. Kaderin iki kesimi vardır: Külli kesim ve cüzi kesim. Allah’ın takdiri alanındaki külli kesimden insan sorumlu değildir. Ama kendi seçimiyle yaptığı işlerden sorumludur. Çünkü bunların oluşumu, insanın seçimine bağlıdır. Kuran bunu, “... sana gelen her kötülük de kendi(hatan yüzü)ndendir” (Nisa: 79) şeklinde anlatmıştır. “Kad kamet’is-salah” sözü, “namaz başladı” demektir.
Üniversitede okuyan bir kız öğrenci, başını kapatmaya karar verdiğini ancak sınıfta açması gerektiğini, aksi takdirde okumasının mümkün olmadığını yazıyor. Bu konuda ne yapması gerektiği hakkında görüşümüzü soruyor. İşte cevabımız: Baş örtüsü Allah’ın emri ama bu emir, Kuran’ın ilk surelerinde değil, sonlara doğru gelmiş bir emirdir. Bunda, o zamanki geleneklerin büyük etkisi var. Baş örtüsü, Ortadoğu dinlerinin genel kabulüdür. Amaç kadının namusunu korumak, onu kem gözlerden, kötü bakışlardan korumaktır. EMEKLER BOŞA GİTMESİNSen üniversite aşamasına gelmişsin, baş örtüsünü takmak istiyorsun ama otorite buna engel oluyorsa açtığın takdirde kanaatime göre sorumlu olmazsın. Çünkü ikrah karşısında inkâr bile insanı dinden çıkarmaz. Burada bir zorlama var. Onu taktığınız takdirde 20 yıllık emeğiniz boşa gidecek. Bunda hem sizin hem de ülkenin kaybı olacak. İnançlı, eğitimli bir kadın, sadece başını örten, köşelerde kalmış bir kadından çok daha yararlı olabilir topluma. Ben size kanaatimi söyledim. Eylemler niyetlere göre değerlendirilir. Allah kulunun görünüşünden çok kalbine bakar.Takıntılardan kurtulunSORU: Ne zaman namaz kılmaya kalksam, başıma ters bir şey geliyor. Ben de hemen “bunlar neden benim başıma geliyor” diye isyan ediyorum. İsyanın ne kadar kötü bir şey olduğunu da çok iyi biliyorum. Sanki namaz kılmasam, “sen bunu hak ettin” deyip af dileyeceğim için daha az günah işleyeceğimi düşünüyorum. Tavsiyeniz nedir? (M. T.)CEVAP: Sen namazı bilinç altında uğursuz kabul etmişsin. İşte asıl sorun burada. Başına kötülükleri getiren namaz kılman değil, bilinçaltına koyduğun takıntıdır. Öyle şeyleri kafandan sil. Başına ne gelirse gelsin, inadına namaz kılmaya devam et. Sonunda şeytan pes eder, bu saplantıdan, takıntıdan kurtulursun.
SORU: Sekiz yıllık evliyiz, bebeğimiz olmuyor. Dört tane kadın doğum uzmanı doktora gittik, tedavi gördük. İkimiz de sağlıklıyız ama hiçbir sonuç alamadık. Bundan iki yıl önce babamla bir hocaya gittik. Eşimin yıldızlamasına baktırdık. Bize, “sizin eşiniz sübahanlı” dedi. “Bu ne demek” diye sorduğumuzda, “eşinin annesi, eşine hamileyken bilmeyerek ölü yıkanan suyun üzerinden besmelesiz, abdestsiz ya da çamaşır yıkanan suyun üzerinden besmelesiz geşmiş. Sizin çocuğunuz olur ama tedaviyle veya normal yolla olsa bile ölür, yaşamaz. Benim yazacağım Kuran-ı Kerim içeren kağıdı eşinize vereceksiniz. Çocuğu olana kadar üzerinde taşıyacak. Çocuk olduğunda ise bu kağıt yedi sene çocuğun üzerinde duracak” dedi. Ne yapmamız gerekiyor?KURAN’DA AÇIKÇA BELLİCEVAP: Bunlar tamamen saçmadır. Herhangi bir suyun üzerinden geçmekle çocuk olması arasında kesinlikle bir bağ yoktur, olamaz. Çocuğun nasıl yaratıldığı Kuran’da açıkça belirtilmiştir. Kuran’ın söyledikleri, modern jinekolojiyle de doğrulanmıştır. Sözünü ettiğiniz kitap da “yıldızlama” değil “yıldızname”dir. İslâm’da insanın kader çizgileri öyle kitaplara sığmaz. Onu ancak Allah bilir. Sübahan gibi saçmalıkları ben bilmem. Kendinizi o tür hocalara kaptırmayın. Öyle binlerce muska yaptırsanız da çocuk sahibi olamazsınız. Çocuk olması, karı-kocanın organlarının sağlığına ve Allah’ın takdirine bağlıdır. MAALESEF İTİBAR ONLARA Hocanın yazacağı muskayla çocuk yaşamaz. O tür cincilere hoca sıfatı takmak da doğru değildir. O hoca taslağının, “benim yazacağım muska, çocuğun üstünde yedi yıl kalacak” demesindeki amaç gayet açıktır. Adam geçinmenin yolunu bulmuş. Saf insanları bulunca yolmasını iyi bilirler onlar. Ne yapalım ki, itibar onlara. “Marifet iltifata tabidir, müşterisiz meta zayidir.” Bugün normal yolla çocuk sahibi olamayanlar için çeşitli tıbbi yöntemler geliştirilmiştir. Muskacılara kendinizi kaptırmamanızı tavsiye ederim.
SORU: Gece namazı ile yatsı namazı aynı mıdır? (Şükrü Karaçetin)CEVAP: Gece namazı, yatsı namazı değildir. Akşam namazıyla yatsı namazı aynıdır. Bu, iki bölüme ayrılır. Birincisine akşam namazı, ikincisine yatsı namazı denmiştir. Eski kitaplarda bu namaz, işâ-i evvel ve işâ-i ahir şeklinde anılır. İşâ, yatsı vakti diye tercüme edilmiştir ama bu doğru değildir. İşâ, akşam vakti demektir. Kuran’a göre üç namaz farzdır. Bunlar sabah, akşam ve gece namazlarıdır. Öğleyle ikindi Peygamberimizin kendi ictihadıyla kıldırdığı namazlardır. Ama bunlar Kuran’da emredilmemiştir yani Kuran’ın yüklediği bir farz değildir. Ancak Peygamberimiz bunları sürekli olarak cemaatle kıldırdıkları için bunlara da farz denmiştir. Açık fikirli İslâm bilginleri olsa, bu zamanda namaz vakitlerini Kuran’ın çizgisine çekerler. İslâm daha kolay hale gelir ve bir çok insan İslâm’a kazandırılır.Kamette yürünür mü?SORU: Camide müezzinlik yapıyorum. Kamet okurken ön saflara doğru yürüyorum. Cemaatten bir arkadaşımız kamet okurken yürümenin mekruh olduğunu söyledi. Bu doğrumu? (Süleyman Aman)CEVAP: Kamet okurken yürümenin mekruh olduğu, hangi hadiste veya ayette yazıyorsa onu, o arkadaştan sorun. Çünkü ben böyle bir şey bilmiyorum. Ayette ve hadiste olmayana da inanmıyorum.Vicranınıza kulak verinSORU: İşim gereği yalan söylemek zorunda kalıyorum. Ne yapabilirim? CEVAP: Müslüman insan doğru insandır. İslâm’da birinci şart Allah’a inanmak, ikinci şart doğruluktur. Sizin özel durumunuza fetva verecek durumda değilim. O sizin vicdanınıza bağlıdır.İslâm’da ayrım yokturSORU: Kadınların teravih namazına gitmeleri günah mı? (Gülşah) CEVAP: Bu doğru değildir, saçmadır. Peygamber’in karısı Ayşe de teravih kılardı, kendisinin özel bir imamı vardı. İslâm dininin emirleri kadın erkek ayrımı yapmadan herkese yöneliktir.
• Dünden devamNecm Suresi'nin 9-20'nci ayetlerinde deniyor ki: "Sizin, Allah'ın kızları sandığınız Lât, Uzzâ ve Menâfi düşünün. Allah'a kız çocuk yakıştırıyorsunuz. Ama kendiniz kız çocuğundan arlanıyorsunuz, erkek çocuklara sahip olmak istiyorsunuz. Peki kendinize erkekleri ayırıyorsunuz da neden Allah'a beğenmediğiniz kız çocukları veriyorsunuz? Bu, insafsızca bir bölüştürme." Arapların inancı kınandıktan sonra, "Onlar ulu kuğulardır, onların şefaatleri de umulur?" denmesi uygun olur mu? Kaldı ki hemen ardından, "Onlar sizin ve babalarınızın taktığı boş isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlara hiçbir güç indirmemiştir" ayetleri, tanrılaştırılan bu isimlerin, gerçekte hiçbir gücü olmayan, kof isimlerden ibaret olduğu vurgulanmakta ve bunların, Allah katında şefaatçi olacakları hakkındaki inanç da reddedilmektedir: "Göklerde nice melek var ki onların şefaati hiçbir işe yaramaz. Ancak Allah'ın dilediği ve razı olduğu kimseye şefaat etmelerine izin verdikten sonra şefaat etmeleri yarar sağlayabilir."Arapların inancına göre melekler Allah'ın kızlarıydı. Kadın adı taktıkları putları da Allah'ın kızlan sandıkları meleklerin sembolleriydi. Lât, Uzzâ, Menât gibi putların hepsinin dişil alameti taşıması, bunların kadın tanrıca olarak düşünülmesinden kaynaklanmıştır. Araplar, diğer birçok ulus gibi Allah yanında kabul görmek için Allah ile beraber bu tanrıçaların adını da anar, bunlara da tapar ve adlarına kurbanlar keserlerdi. Kâinatın yaratıcısının ve yöneticisinin Allah olduğunu kabul etmekle beraber, bu tanrıların O'nün yardımcısı olduğuna inanırlardı.İşte Kuran, bu düşüncede olan insanlara göklerdeki meleklerin dahi Allah'ın razı olmadığına şefaat edemeyeceklerini vurgulamaktadır. Allah nankörden razı olmaz. Nimeti veren Allah'ken, O'ndan başkasına yalvarıp tapmak nankörlüktür. Şefaat edecekleri zannıyla Allah'ın kızları sanılan tanrıçalara tapmak, tapanlara hiçbir yarar sağlamaz, tam tersine onları en büyük ziyana sokar. Surenin teması, tamamen tevhit temasıdır. Meleklerin dahi şefaatini reddeden bu temada, putların şefaatinin umulacağını söylemek mümkün değildir. Bizzat İbn İshak'ın dediği gibi bu vaka, zındıkların uydurmasıdır.
Dünden devam Şeytan, Peygamber’in dilini etkileyemez. Hele vahye asla şeytan sözü karışamaz. Çünkü vahiy, melek korumaların altında gönderilmekte, ona yabancı söz karışması önlenmektedir (Meryem: 564). Granik olayının, Necm Suresi ile bir ilgisi yoktur. Eğer olsaydı, Necm’in ardından inen surelerde buna işaret edilirdi. Necm 23’üncü, Hac 88’inci sure olduğuna göre ikisi arasında tam 65 sure vardır. Ama olayın, bir aslı varsa o da Peygamber’in sesinin duyulmasını engellemek üzere yapılan bir sabote girişimi olduğudur. Mekke döneminin ortalarına doğru inen surelerde böyle sabotaj olaylarının olduğunu gösteren kanıtlar vardır. Mesela 61’inci sure olan Fussilet’te müşriklerin, “İnkâr edenler dediler ki: Bu Kuran’ı dinlemeyin, o okunurken gürültü edin, (onun anlaşılmasına engel olun), belki böylece ona galip gelir(onu bastırır)sınız” dedikleri anlatılmaktadır. İşte müşrikler, inançlarını yıkacağını anladıkları Hz. Muhammed’e karşı düşmanlıkları arttıkça onun davetini sabote etmeye çalışmışlar. O, toplanan insanlara Kuran okurken onların içinden bazı kimseler gürültü ederek, bildikleri Arap şairlerine ait dizeleri veya Arap sözlerini okumak suretiyle Kuran’ın davetini bozmaya çalışmışlardır. Hac 88/51-52’nci ayetlerde işaret edilen olay, böyle bir sabote olayıdır. Bu tür sabote hareketleri bir kez değil, belki birçok kez vuku bulmuştur. Peygamber, gelen Kuran’ı Kâbe’de toplanan insanlara okuyarak davetini duyurmaya çalışırken şeytan, daha doğrusu şeytan ruhlu kafir bir sabotajcı, bildiği bazı sözleri, şiirleri okuyarak Peygamber’in sözlerine karıştırmak yani onun okuduğu şeyleri etkisiz bırakmak, bozmak, anlaşılmasını önlemek, tevhit çağrısını sabote etmek istemiştir. Bu, günümüzde de hatiplerin, konferansçıların konuşması sırasında yapılan olağan şeylerdendir. Hatip konuşurken, muarızları slogan atarak sataşır, onun moralini bozmak isterler. Haşa Peygamber’in böyle bir sözü söylemesi mümkün değildir. Çünkü baştan aşağı Necm Suresi’nin söz akışı, böyle bir söz söylemeye asla uygun değildir. Sure arasında Peygamber’in ağzından böyle bir söz çıkmış olmasının ihtimal dışı bulunduğunu daha iyi kavrayabilmek için surenin birinci sayfasındaki ayetleri okumak yeterlidir. Devam edecek
SORU: “Şeytan ayetleri” diye bir iddia var. Bilgi verebilir misiniz? (Burak Alvin)CEVAP: Bir rivayete göre güya Hz. Peygamber, Kâbe açık alanında kendisine yeni vahyedilmiş bulunan Necm Suresi’ni okurken, “19- Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ’yı? 20- Ve üçüncü(leri olan) öteki (put) Menât’ı?” ayetlerine gelince şeytan, “Onlar kuğulardır, onların şefaatleri de umulur” sözünü ortaya atmış. Duyanlar da bunu Hz. Muhammed’in söylediğini sanarak, “Muhammed bizim tanrılarımızı övdü” diye sevinmişler. Surenin sonunda Peygamber secde edince onlar da secde etmişler. Daha sonra olay Hz. Muhammed’e bildirilince çok üzülmüş. Garanik olayı diye adlandırılan bu olay üzerine, “Ayetlerimizi etkisiz bırakmak için çalışanlara gelince, onlar da cehennemin adamlarıdır. Senden önce hiçbir resul ve nebi göndermemiştik ki o, temenni ettiği zaman, şeytan onun temennisine (bir düşünce) atmış olmasın. Fakat Allah, şeytanın attığını siler, sonra kendi ayetlerini sağlamlaştırır. Allah, alim(bilen)dir, hakim(sağlamlaştıran)dır” (Hac Suresi: 51-52) ayetleri inerek, olaya çok üzülen Peygamber’i teselli etmiş.UYDURMA BİR RİVAYETHac Suresi’ndeki bu ayetlerin, bu olayla ilgili olarak inmiş olması mümkün değildir. Çünkü Garanik uydurmasının bağlandığı Necm Suresi, Mekke’de inen ilk surelerden olup 23’üncü suredir. Oysa iniş sırasına göre 88’inci sırada yer alan Hac Suresi, Mekke döneminin sonlarında inmiştir. İki olay arasında yıllar vardır. Rivayetin dayandırıldığı kişilerden İbn Abbas, Necm Suresi’nin inişinden yani sözde olaydan çok sonra, Peygamber’in hicretinden bir yıl önce doğmuştur. Muhammed ibn Kab ise sahabi değil, hicretin 40’ıncı yılında doğmuş bir tâbiî’dir. Bu olayı aktaranlardan Kelbi ise güvenilir değildir. Kadi İyad, Razi ve birçok bilgin, Peygamber’in masumluğuna, vahyin korunmasına aykırı olan bu rivayetin uydurma olduğu kanısındadırlar. Kaldı ki Peygamber uyukladığı sırada ağzından çıkan sözleri kim duyacak? Sayıklayanın sözünü, sadece onun çok yakınındaki duyabilir. Kâbe gibi büyük bir kalabalığın toplandığı ve herkesin ayakta olduğu sırada Peygamber nasıl ayakta sayıklayacak derecede uyur? Bunlar akıl ve mantık dışı sözlerdir.Devam edecek