SORU: Kur’ân’da hemen her surenin başında “elif, lam, mim” ya da “elif, lam, ra” yazıyor. Bunların anlamları nedir? Bazı ateist yorumcular, Peygamberin bazı sureleri kendisinin yazdığını (daha doğrusu hepsini) ve bunun da bazı surelerdeki anlatımdan anlaşıldığını iddia ediyorlar. En büyük örnekleri de Hud Suresi’nin 2’nci ayeti. Fakat bu sure de “elif, lam, ra” ile başlıyor. Bu, anlamı etkiliyor mu? Bir de parantez içinde (de ki) yazıyor olmasını Kur’ân’ı Türkçe’ye çevirenlerin yazdığını söylüyorlar. Arapçasında bu anlam (de ki) yazmadan da var mıdır? (Kaan Murathan)CEVAP: Kur’ân’da her surenin değil, sadece bazı surelerin başında bulunan bağımsız harflere “el-hurûrufu’l-mukatta’a” denilir. Bunların tefsiri üzerinde başlıca iki görüş vardır: Birine göre bunların gerçek manasını sadece Allah ve Elçisi bilir. Her kitabın bir özü vardır. Bu harfler de Kur’ân’ın özü, Allah’ın sırrıdır. İkinci görüşe göre bunların manası ancak derin bilgi sahipleri tarafından anlaşılabilir. Bunların manasının bilinebileceğini söyleyenler de çeşitli yorumlar yapmışlardır. Kimine göre bu harflerin olduğu yerlerde hemen bunların ardından kitaptan veya Kur’ân’dan veya vahiyden veya vahiy indirmeden söz edilir. Bu harflerle dinleyenlerin dikkati, indirilen kitaba veya vahye dikkati çekme görevi yapar. Ünlü mutasavvıf Muhyi’d-dîn ibn Arabî, Futûhât-i Mekkiyye’sinin 198’inci babının 27’nci faslında, bu harflerin meleklerin isimleri olduğunu, bunlar okunmakla o meleklerin çağrılmış olacağını ileri sürmektedir. Kimine göre bu harfler Allah’ın isimlerine işarettir. Kanaatimize göre bu harflerin başına geldiği surelerde, bunların hemen ardından kitap veya tenzil (vahiy indirme) veya vahy veya melek aracılığıyla Peygamber’e indirilen vahye işaret eden bir ayet gelir. Hz. Muhammed’e gelen vahyin içeriği, özüyle önceki ilahi kitapların içeriğidir ancak onlarda bulunmayan birçok yeni hikmet ve yasalar da Kur’ân’da vardır (A’lâ: 8/18-19). Manası anlaşılmayan bu bağımsız harflerle, Arapların anlamadıkları yabancı dillerle indirilmiş olan eski ilahi kitaplara işaret edildikten sonra, bu Kur’ân aracılığıyla o kitapların özü, Arapça olarak insanlara açıklanmaktadır ki insanlar, aslında tek olan, uluslara göre ayrı dillerle indirilmiş bulunan ilahi kitabın Tanrısal prensiplerini, güzel öğüt ve kıssalarını anlasınlar. * Devam edecek
Üç aydan beri, inanıp namaz kılmaya başladığını yazan ve inançsızlık dönemindeki namazlarından sorumlu olup olmadığını soran bir okuruma verdiğim cevabı anlayamayan Hataylı İlhan Temimhan şöyle diyor: “Bu sorunun muhatabı olan kişi, ‘3 ay öncesine kadar inançsızdım ama artık İslâm’ın gereklerini yerine getiriyorum’ diyor. Bu kişi 3 ay önce mi Müslüman olmuş yoksa Müslüman’dı da inançsız mıydı? ‘Daha önceki hatalarınız İslâm ile silinmiştir’ diyorsunuz. Ben 38 yaşındayım ve bir senedir namaz kılıp ibadette başladım. Benim bir senedir ibadet etmem geçmişteki namazlarımı kılmamam anlamına mı geliyor? Hatalar İslâm ile nasıl silinir?” n Sizin anlayışınıza göre Müslüman doğan herkes Müslüman’dır. Buna kültür Müslümanlığı denilir. Ama Kur’ân’ın anlattığına göre Müslüman, Allah’ın buyruklarını teslimiyetle uygulayan insandır. Müslüman namaz kılar, oruç tutar, dürüst olur, yalan söylemez, tüm güzel ahlakı kendisinde taşır. Bir kişi namaz kılmıyor, yalan söylüyor, zinadan geri kalmıyorsa o ismen Müslüman’dır. Ahlakı ve davranışı İslâm’a aykırı olan bu kişinin müşrikle ne farkı var? Bu iş nüfus kâğıdı işi değil, inandığını yaşama işidir. Müslüman, inancına göre yaşayan insandır. Kasten oruç tutmayan ne yapar? Kefaret mi verir? Hayır, kasten oruç tutmamanın günahı kefaretle gitmez. Tövbe gerekir. Kefaret, başladığı orucu özürsüz olarak bozan kimseye gerekir. Bile bile oruç tutmayanın kefareti yoktur. Onun kazası da yoktur. Namazla orucun ne farkı var? Bile bile oruç tutmayanın kefareti yok, kazası yok da bile bile namaz kılmayanın kazası neden olsun? Müslüman insan, herhangi bir özür dolayısıyla kılamadığı namazları, sırasıyla kılar, sonra vakit namazını kılar. Peygamber döneminin uygulaması böyledir. Fıkıh kitaplarındaki kaza namazları izahları, Peygamber döneminin uygulamasına dayanmaz, kamilen fıkıhçıların yorumudur. İsterseniz Şevkânî’nin Neylü’l-Evtâr’ına bakınız. “Hatalar İslâm ile nasıl silinir” diye soruyorsunuz. 40 yaşında, 50 yaşında Müslüman olan müşrikler vardı, bunların kimi kız çocuklarını dahi öldürmüşlerdi. Peygamber Efendimiz bunlara, “İslâm, daha öncesini siler” diye umut verdi. Günahı silen Allah’tır, kul O’na dönünce Allah onun hatalarını bağışlar. “Allah, yönelim göstereni kendisine iletir.”
SORU: 25 yıldır Almanya’da yaşayan Türk kızıyım. Bir Alman’la evlenmek istersem nasıl olacak? Öyle birisiyle imam nikah nasıl yapılacak? Ona, “Müslüman olman lazım” mı diyeceğim? (Demet)CEVAP: Hiç güveneceğin Türk erkeği yok mu ki bir Almanla evleneceksin? Hem onunla mutlu olacağını nereden biliyorsun? Evleneceğin kişi eğer senin dinine saygı gösterecek ve doğuracağın çocuklarının Müslüman olarak yetişmesine engel olmayacak, onları götürüp vaftiz ettirmeyecekse evlenebilirsin. Bunun için imam nikâhı şart değil. Nikâh dediğin şey, iki tanığın huzurunda birbirinizle evlendiğinizi belirtmektir. Bunun bir imamın veya bir başka kişinin önünde olması fark etmez. Siz birlikte olmaya rıza gözterdikten ve buna şahitler de tanık olduktan sonra evlenmiş olursunuz. Ama ille de dua istiyorsanız herhangi biri size bir nikâh duası yapar. Yine de seçim size aittir.Tercih tamamen sizinSORU: Sünni bir genç kızım. Bir erkek arkadaşım var. Kendisi çalışkan, dürüst bir Alevi. Evlenmeyi düşünüyoruz. Ancak ailem böyle bir duruma rıza göstermez. sizce ne yapmalıyım? (A. O.) CEVAP: Bunun gibi pek çok soruya verdiğim cevap şudur: Evleneceğiniz kişinin mezhebi önemli değildir. Eğer o insan Kur’ân’ın hükümlerini kabul etmiyor, namaz kılmıyor, oruç tutmuyor ve “Bunlar Emevi uydurması” gibi laflar ediyorsa İslâm’dan uzak sayılır. Onunla evlenmek caiz değildir. Ama namaz kılmasa da dinin hükümlerini kabul ediyor, Hz. Muhammed’i Allah’ın Elçisi, Kur’ân’ı da Hak kelâmı kabul ediyorsa onunla evlenmekte bir sakınca yoktur. Tabii ki tercih sizindir.Dinimize yazık oluyorSORU: Diş dolgusu, protezi ya da kaplaması olan birinin gusül abdesti alırken Maliki mezhebini taklit etmesi gerekiyormuş. Bu doğru olabilir mi?CEVAP: Yazık oluyor dinimize. Din, nasıl insanların sağlığıyla oynar? Diş dolgusu abdeste ve gusle engel değildir. Ayrıca dolgu dişi temiz tutar. Doldurulmayan çürük diş mikrop yuvasıdır. Cahil insanların sözlerine kapılmayın. Dinimiz böyle uydurmalardan uzaktır, nezihtir, yücedir.
SORU: Oğlumun tahsili ve kızımın düğün masraflarını düşünerek edindiğim birikime zekât düşer mi? Borsada, alıp-satma amaçlı alınmayan, 4-5 yıl veya daha fazla elde tutulan senetlerden kâr elde edilirse bunun zekâtını vermek zorunlu mu? Vergisi devlete verilen ücretlerden sağlanan birikimlerin zekâtını vermek gerekir mi? Erol BozanCEVAP: Elbette çocuklarınızın ihtiyacını karşılayacaksınız, onların tahsilini yaptıracaksınız. Ama şimdiki durumda zorunlu ihtiyaçlarınızdan fazla olarak zekât verebilecek ölçüde birikiminiz varsa, o paranın zekâtını vermeniz gerekir. Çocukların geleceğini düşünüp zekât vermezseniz o para manen kirlenir. Zekât, birikimin manevi kirini arındırır. Ayrıca bu düşünce, insanda cimrilik duygusunu kamçılar. O zaman kimse sadaka vermez olur. Hayır, hasenat yapılmaz. Siz çocuğunuzu düşünürsünüz, başka biri çocuğuyla kalmaz torununu düşünür. Bir diğeri yedi sülalesini düşünmeye başlar. Bu gözü doymazlıktır. Müslüman, kendisi kadar başkasını, yoksulları da düşünür. Yoksa o saklanan paralar insana ateş olur, azap olur. Ünlü mutasavvıf Ebu Abdirrahman Sülemî (412/1021) doğduğu zaman, babası bütün servetini sadaka vermiş. “Senin bir oğlun oldu, ona bir şey bırakmadın” diyenlere, “Eğer çocuk salih olacaksa Allah salihleri korur, yönetir. Ama bozgunculardan olacaksa ben onun eline bozgunculuk aleti vermemiş olurum” demiştir. İşte olgun Müslüman böyle düşünür. Yoksa insanın gözü doymaz. Peygamberimiz, “Asıl zenginlik mal zenginliği değil, göz tokluğudur” buyurmuştur. Çocuğunuzun tahsilini düşünüyor ve bundan endişe ediyorsanız o takdirde onun için bir miktar para ayırır ve bu parayı çocuğunuza hibe edersiniz. Böylece o para sizin malınız olmaktan ve tasarrufunuzdan çıkar. Çocuklarınıza hibe ettiğinden ayrı olarak kalan para eğer zekât verme ölçüsünde ise onun yüzde 2.5’ini verirsiniz. Paranız o düzeyin altında ise zekât vermeniz gerekmez. Borsada tutulan para, ticaret malı hükmündedir. Tahviller, tasarruf bonoları da aynı durumdadır. Bunların kâr da dahil olmak üzere yıl sonundaki miktarı üzerinden yüzde 2.5 oranında zekâtı verilir. Kanaatime göre emlak ve arsa vergisi, zekât yerine geçer. Bunların ayrıca zekâtını vermek gerekmez.
Okurum Samih Köker şöyle diyor: “Bir çok konuda bizleri aydınlattınız, birikiminizi esirgemediniz, bildiklerinizi de gizlemeden, eğmeden, bükmeden söylediniz. Mevlana’nın deyişiyle ‘gölgenizde gölgelendik.’ Sizi sorularımızla belki bunalttık ama yakın tarihimizin en büyük din hizmetini ülkemiz insanına verdiniz. Allah’ın affı ve merhameti, Peygamber efendimizin sevgisi üzerinize olsun. İnadı, imanının önüne geçen kardeşlerimizin de sizi anlayıp özür dilemesini, hesap gününde sizi de bizleri de cenabı Allah’ın affına mazhar eylesin.” Yasin Suresi ne diyor?* Çok teşekkür ederim Samih Bey. Kur’ân’ın va’diye hak gelince batılın gideceğine inanıyorum. Bütün çabam Kur’ân’ın mesajını çarpıtmadan insanlara anlatmaktır. Ama işaret ettiğiniz gibi önyargılarla aklı kapanmışlara gerçeği anlatmak zor. Yasin Suresi’nde böylelerinin durumu çarpıcı biçimde anlatılır: “Biz onların boyunlarına halkalar geçirdik. Bu yüzden başları kalkıktır, hakka boyun eğmezler. Önlerine ve arkalarına set yaptık. Üstlerini de kapattık. Gerçeği görmezler. Onları uyarsan da uyarmasan da birdir. Onlar inanmazlar.” İslâm dininin aydınlığıOnların boyunlarına geçirilen halkalar, kendilerini üstü kapalı duvarlar içinde karanlıkta bırakan olgular, onların önyargılarının oluşturduğu psikolojik haldir. Çünkü onlar anlamamaya kararlıdırlar. Kur’ân’ın deyişiyle onlar, yaptıkları kötülükleri iyilik sanıyorlar. Bize küfrediyorlar, iftira ediyorlar. Ama binlerce insan da yazılarımda, sizin gibi İslâm’ın aydınlığını görüyor. Hatta Müslüman olmayan birçok kimse de bu yazılardan ışık aldıklarını söylüyorlar. Çabam ne şöhrettir, ne övgüdür, ne maddedir. Allah’ın verdiği tebliğ görevini yapmaktır. Çıkar uğruna değil, Hak uğruna, Allah rızasına... Elbet bir gün bu gerçek anlaşılacak, belki hayattayken, belki de biz göçtükten sonra... Ne yapalım Hak uğrunda her türlü cefaya razı olacağız.
Halk arasında çingene diye bilinen Romanların kökenleri hakkında olumsuz yargılardan yakınan bir okurumun sorusuna verdiğim yanıtta bu yargıların İslâmi açıdan doğru olmadığını belirtimiştim. Ayrıca çeşitli görüşler olmakla beraber bunların, Roman sözcüğünden de anlaşıldığı gibi Romanya’dan gelmiş olabilecekleri şeklinde dikkatsiz bir beyanda bulunmuştum. Aslında çingenelerin Hint kökenli olduğu, lise çağlarından beri bildiğim bir şeydi. Amacım çingenelerin kökenini saptamak değil, Allah katında bütün insanların eşit olduğunu vurgulamaktı. Nitekim, “Kökenleri ne olursa olsun, insan anasından tertemiz doğar. Bütün mesele çevreden alınacak eğitim sorunudur” demiştim. Gözden geçirdiğim ansiklopedilerdeki bilgilere göre Romanlar, Hindistan’ın Pencap-Sind nehir havzası boyunca Pakistan ve Afganistan’ın da içinde bulunduğu bölgelerden İ.S. 1050 tarihlerinde İran ve Anadolu üzerinden dünyaya yayılmış Hint-Avrupa kökenli bir halktır. Bu halkın, neden ülkelerini bırakıp dünyaya yayıldıkları hakkında henüz kesinlik kazanmış bir açıklama yok. Tarihçiler bu konuda şu teorileri ortaya atıyorlar: “Gazneli Mahmut, Sind ve Pencap’ı işgali sırasında 500 bin Hintliyi esir almıştır. Hindistan’ı fetheden Müslümanların, Romanları köle olarak alıp ülkelerine götürdükleri tezi yanında, Hindistan’da en düşük kast olduğu sanılan Romanların, Müslüman fatihlere karşı paralı asker olarak olarak kullanılmış olmaları, bunların yenilgiye uğradıktan sonra ülkelerinden göç etmek zorunda kaldıkları tezi de ileri sürülmektedir (Özgür Ansiklopedi).” Elif Savaş Felsen adlı okurum bu münesebetle şu yazıyı göndermek lütfunda bulunmuş: “Süleyman Bey, Çingeneler Romanya’dan değil Hindistan’dan gelmişlerdir. Birkaç yüzyıl önce Hindistan’da müzikle uğraşan bir kast olan bu gruptan çok kalabalık bir topluluk, Mısır’a düğün hediyesi olarak yollanmıştı. Buradan dünyaya yayıldılar. İngilizce’deki Gypsy kelimesi, Mısırlı anlamında Egyptian’dan gelir ve çingenelerin Mısır’dan geldiği yanlış anlaşılmasındandır. Roman, çingene dilinde adam demektir. Amerika’da dahi çingeneler yaşıyor. Ciltlerinin rengine ve saçlarına dikkat ederseniz, bu kadar zaman sonra hâlâ Hintliler’e benzerler.”
Okurum Gürdal Çakar’dan gelen mektubu aynen yayınlıyorum: “Hocam verdiğiniz bilgilerden, köşe yazılarından ve katıldığınız televizyon programlarından dolayı size teşeşkür ederim. O kadar çok katı görüş var ki ve biri o kadar ikilemli ki... Ama siz bütün bunları aşıp insanlara hep güzeli, doğruyu ve kolay olanı üstüne basa basa, polemiğe girmeden anlatıyorsunuz. İnsanlara dinlerini sevdiriyorsunuz. Ciddiliğinizden ve seviyenizden bir şey kaybetmeyip, sizi dinleyenlerin gözünde daha da değerleniyorsunuz. Katı hükümler ve kesin görüşler nedeniyle çok çektiğim için bir ara neredeyse dinden soğumuştum. Okuduğum bir kitapta boy abdesti konusunda, bir toplu iğne başının değeceği kadar boşluk kalırsa abdestin kabul olmayacağı yazıyordu. O kadar korktum ki, 1.5 saat boyunca abdest aldığımı hatırlıyorum. Aklıma ne zaman boy abdesti gelse çeşitli bahaneler uyduruyordum. Allah o günkü günahlarımı affetsin. Şimdi kara mizah gibi geliyor o günler. Dahası Peygamber Efendimizin 2 litre suyla boy abdesti aldığını öğrenince ben neredeyse 100 litre su kullanarak boy abdesti alamadığımı düşünüp hayıflanırdım.Sonunda ne oldu, ben günlerce hatta haftalarca uygunsuz vaziyette dolaştım. Sonra bu problemi aştım, namaza başladım. Fakat bu sefer de vesveseden dolayı bir vakitte neredeyse 3 kez abdest alıyordum. O aralar namazdan soğumuştum çünkü tekrar tekrar yarıda kesip, abdest alıp baştan kılıyordum. Gazetedeki bir yazısında bu konuya değindiniz ve o günden beri en azından iç huzuruyla namazlarımı aksatmadan kılmaya çalışıyorum. Ümit ederim ki daha birçok kişiye ulaşır ve onların kafasındaki soru işaretlerini kaldırarak, güzel dinimizden insanların soğumasını engellersiniz.” * Gürdal Çakar’a ve benzeri mektup gönderen okurumlarıma teşekkür ederim. Bu okurum mektubunun sonunda, köpek beslemenin bir sakıncası olup olmadığını soruyor. Peygamberimizin mescidinde köpekler dolaşırdı. Peygamberimiz ve sahabileri orada namaz kılarlardı. Köpek insanları korkuttuğu ve kuduz olma riski bulunduğu için evin içinde beslenmesi uygun görülmez ama aşılı ve temiz ise sorun yok. Yalnız gelenekte köpeklerin bahçede korunması uygundur.
Okurum Ali İhsan Türkyiğit’in göndermiş olduğu mektubu, siz değerli okurlarımla paylaşmak istedim: “Muhterem hocam, affınıza sığınarak aşağıdaki hususlarda görüşlerinizi istirham ediyorum. Allah’ın ilk emri ‘oku’ olmasına rağmen maalesef İslâm âlemi büyük bir karanlığın içerisinde ve bu cehaletle iftihar edenler çoğunlukta. Sadece vatandaşın değil, bazı imam kardeşlerimizin dahi Kur’ân-ı Kerim’i tek bir defa anlayarak okumadığını yakından biliyorum.Siyasal bilgiler eğitimimden önce imam hatip okulunu bitirdim. Görev yapan arkadaşlarımda gördüğüm en acı husus, gelip geçen yılların bilgi dağarcıklarına hiçbir ekleme yapmamış olmasıdır. Eskilere, eski söylemlere öyle büyük itibar var ki, hayret ediyorum. Sizler gibi İslâm ilminde ehliyet sahibi kişilerin değil, kerameti kendinden menkul ve müritlerinin uçurduğu şıhların baş tacı edilmelerini içime sindiremiyorum. Bunca ilminize, araştırmalarınıza ve tecrübenize rağmen, halkın hâlâ mekteplilerin değil de alaylıların sözlerine inanması yüreğimi burkuyor. Bu durumun, cehaletin tezahürü olduğunu biliyorum ama okumayarak iltifata mazhar olanların sayısının hızla artmasını kabullenemiyorum.Artık aydınlığa çıkmalıyızDiyanet’ten maalesef ümidimi kestim. Zengin sofralarında dolaşmayı, doğruları değil hoşa gelenleri söylemeyi sürdürüyorlar. Acaba bu zulmetten aydınlığa çıkmak nasıl mümkün olacak? Sizin okuduğunuzun binde birini okumamış kişilerin sözlerine itibar etmekten ne zaman ve nasıl vazgeçecekler?Anatomi okumayanlara doktor unvanı verilmezken, kendi kutsal kitabını okumaktan aciz kişiler, ‘hoca’ sıfatını ne zaman terk edecekler? Daha açık söyleyeyim, ilim ehli ne zaman hak ettiği mevkide olacak? Sizler gibi bu işe ömrünü vermiş kişilerden istifade edilmemesinin ağır vebalini ne zaman kavrayacaklar? Saygılarımı sunar, ışığınızın sürekli aydınlatmasını dilerim.”* Çok derin bir derdimize parmak basan Ali İhsan Türkyiğit’e, bu yiğitçe mektubu için teşekkür ederim.