HEYECAN, GÖZYAŞI, HÜZÜNBu sefer biraz magazin dünyasından uzaklaşıp bambaşka bir yöne çevirelim rotamızı...Biraz gezelim...Ama öyle güneş, kum ve denizden ya da sadece mutluluk dolu anılardan ibaret olmayacak bu kez gezi.Çünkü benim bu yılki yıllık iznimin bir bölümü tam da böyleydi... Yer yer gözyaşı, çokça hüzün ve bir o kadar da heyecan dolu.Bütün bu karmaşık duyguların sebebi de yıllarca "Nasıl olsa çok yakın, gitmek kolay. Bir gün elbette giderim" diye diye tanımayı hep ertelediğim bir yer oldu...Sarajevo yani bizim söylediğimiz adıyla Saraybosna.Uçakla sadece bir buçuk saatte ulaşılabilen, Bosna Hersek’in başkenti...SOKAKLARI, YEMEKLERİ O KADAR TANIDIK KİSokaklarında dolaştıkça sık sık "Ne kadar da tanıdık" diyeceğiniz o güzel şehir… Hani şairin “Yabancıların en yakınıydın sen” dediği gibi…Bambaşka bir ülke, dili başka, ama sıcacık kalpli insanları ve sokakları bir yerlerden bildik.Saraybosna'daki Osmanlı İmparatorluğu izlerini bilenler bilir. Kimseye tarih dersi vermek gibi bir niyetim yok.Şehrin tarihi kalbinin attığı Başçarşı'nın atalardan yadigar o Arnavut kaldırımlı sokakları, yüzyıllara meydan okuyan camileri, artık başka amaçlarla kullanılsa da hala ayakta kalan hanları...Meydandaki Sebil Çeşmesi, etrafında dizili kafelerde pişen Türk kahveleri ve tavşan kanı Türk çayları..Lezzetleri bize hiç yabancı olmayan yiyecekler... Hepsinin ötesinde beni benden alan baklavalar, türlü türlü pastalar.AMA HEPSİNİN ÖTESİNDE YAKIN TARİHE YOLCULUK Ama doğrusu beni duygudan duyguya sürükleyenler bunlar değildi...Beni ağlatan, içimi sızlatan, bazen de insanlığa dair umutlarımı kıran Saraybosna'da yakın tarihin izlerini sürmekti. Yakın dediysem gerçekten yakın.Geçmişten bu yana insanın insana nasıl kıydığının peşine düşmüş biriyim... Savaşın izlerini taşıyan şehirler her zaman ilgimi çekmiştir.Bu yüzden İkinci Dünya Savaşı'ndan etkilenen kentleri karış karış gezerim fırsat buldukça. Geride ne kadar iz kalmışsa hepsini görmek, mümkünse dokunmak, o atmosferi hissetmek isterim.Elbette bunları hastalıklı bir zevk uğruna yapmıyorum.İnsanlığı, hem en iyi hem de en kötü yanlarıyla tanımak istiyorum… Tarihi iyice sindirmek, hissetmek arzusundayım.TARİHİ İLK ELDEN ÖĞRENDİK Gelelim Sarajevo’ya ya da bizim bildiğimiz adıyla Saraybosna’ya…Bu sene yıllık iznimde hep ertelediğim bu güzel şehri görmek istedim.Hem de orada uzun süredir görmediğim, benim gibi tarihe meraklı bir arkadaşımla buluşup hasret giderecektim.Arada dünyanın farklı yerlerinde buluştuğum bu yabancı arkadaşımla bu kez 1992 ve 1995 arasında yaşanan Saraybosna kuşatması ve iç savaşın izlerini sürmek istedik....Bunu ilk elden öğrenebilmek için de fırsat vardı. Keşke olmasaydı ama vardı. Savaşın canlı tanıkları.İNSANIN BOĞAZINA BİR YUMRU TAKILIYOR O kanlı günlerde gençliklerini yaşayanlar, tepelerinden keskin nişancıların kurşunları uçarken daha çocuk olanlar...Bazı aile büyüklerinin cansız bedenlerini yıllar sonra bulanlar. Ne iyi ki savaşta büyük bir şans eseri çekirdek ailesinden hiç kimseyi yitirmeyenler.Bütün bu tanıkların anlatımıyla gezdik Saraybosya'yı…İzlediğimiz kısa belgeseller, katıldığımız turlarda gördüklerim, altına Umut Tüneli'nin kazıldığı ev....Hepsi ama hepsi boğazımda bir yumru bıraktı.O KÖPRÜNÜN AĞZI DİLİ OLSA DA ANLATSA Ama bir öykü var ki işte o en duygusuz insanların bile içini yakacak türden.Belki de yıllar önce gazetelerde okuyup TV'deki haber bültenlerinde izlediğiniz bir öykü bu. Hani o insana inanılmaz gelen, modern çağlarda, Avrupa’nın ortasında yaşanan savaş ve soykırımı anlatan haberlerden…Bu öykünün aşkları, gençlikleri, hayatları yarım kalan kahramanları Sırp Bosko ile Boşnak Admira. Sırp keskin nişancıların kurşunlarıyla can veren iki aşığın, “Saraybosnalı Romeo ve Juliet'in öyküsü bu.Daha 16 yaşında tanışıp birbirlerine tutuldu Admira ile Bosko… Geleceğe dair hayalleri vardı.Üstelik etnik kökenleri ve dinleri de farklıydı. Ama bu ne kendileri ne aileleri için sorun oldu.Acı savaş önce hayallerini yıktı iki gencin. Sonra savaşın şiddeti artınca onlar da tıpkı Bosko'un annesi gibi Saraybosna'yı terk etmek istediler.Bosko’nun hem Bosna ordusunda hem de Sırp keskin nişancılar arasında tanıdıkları vardı. Onlarla bir anlaşma yaptı genç adam.Kendisi ve sevgilisi, Saraybosna’yı terk etmek için köprüden geçerken her iki taraf da ateş açmayacaktı.SHAKESPEARE’İN AŞIKLARI GİBİ Takvimler 19 Mayıs 1993 gününü gösteriyordu. İki aşık heyecanla yola çıktı. Akşam üzeriydi, onlar da Vrbanja Köprüsü’nü geçeceklerdi hızlıca. Sonra yeni hayatlarına açılan kapıdan gireceklerdi.Aslında ölüme gittiklerini bilmiyordu ikisi de.Tam akşam üzeri Vrbanja Köprüsü'ne gelmişlerdi ki ateş açıldı iki aşığa. Önce Bosko yere düştü.Sonra bir ateş daha , Admira da vuruldu... Bosko hemen can verdi Admira da biraz direndi. Son gücüyle aşık olduğu genç adamın yanına ulaştı ve oracıkta son nefesini verdi.İşte Bosnalı Romeo ve Juliet'in öyküsü tam da böyle bitti.William Shakespeare’in aşıkları gibi onlar da bu dünyada birbirlerine kavuşamadılar.KÖPRÜNÜN ORTASINDA ÖYLECE KALAKALDIK Saraybosna gezisinde işte bu iki aşığın son nefeslerini verdiği köprüyü de ziyaret ettik. O köprünün üzerinden geçtik…İlk adımlarda öyküyü bilmiyorduk. Ama rehber bir noktada durup anlattıkça sanki o güne, iki sevgilinin son nefesini verdiği anlara geri döndük.Öyküyü yıllar öncesinden biliyordum.Ama doğrusu, savaş sırasında kendisi de bir çocuk olan ve o karanlık günleri hatırlayan rehberimiz köprünün bir noktasında Bosko ile Admira'nın öyküsünü anlatınca kalbime bir ok saplandı sanki... Öykü bildikti ama şu an onların nice hayallerle geleceğe doğru yola çıktığı, sonra da yere yığılıp son nefeslerini verdiği yerdeydim! Tarihin tam içinde yani…Rehber anlatımını bitirdiğinde bir yarım saat kadar sessizce olduğum yerde durdum ve etrafı seyrettim.Admira ile Bosko’nun bu köprüden hızla geçerken neler düşünmüş olabileceklerini, hayata son bakışlarında ne gördüklerini… Bütün bunları düşündüm…ONLARA YENİ BİR HAYAT ÖYKÜSÜ YAZDIM İÇİNDE ÖLÜM OLMAYANO sırada bir gün önce katıldığım başka bir turdaki rehberin söyledikleri geldi aklıma...“Savaş bitmiş gibi görünebilir ama bitmedi. Sadece durdu. Bu topraklar he an yeni bir kavgaya hazır… Balkan işte adı üstünde “bal ve kan ülkesi “diye noktalamıştı sözlerini gençlik yıllarında savaşa katılmış olan şimdi de tarihin bu yakın dönemi hakkında meraklıları bilgilendiren rehberimiz.Öylece düşündüm… Kendi kafamın içinde Admira ile Bosko’ya yeni bir hayat yazdım… Onların ihanete uğramadığını, köprüyü geçerken kimsenin ateş açmadığını.İki sevgilinin ateş çemberindeki Saraybosna’dan kaçıp güvenli bir yere gittiklerini. Savaş bitince gelip ailelerini bulduklarını…Şimdi çocuklarıyla birlikte savaşın acı izlerini geride bırakarak birbirlerine aşık oldukları ve çok sevdikleri o şehirde mutlu mesut yaşadıklarını…Ama öyle olmadı…BU ŞEHRİ DİNLEYİN… SİZE NE ÇOK ŞEY ANLATACAK Yıllar önce bana çok uzak, “başka” insanların acı çektiği savaşla ilgili bir şeyler okurken öylesine bakıp geçtiğim bu gerçek hayat öyküsünü iliklerime kadar hissettim.İlk kez gittiğim ve beni kalbimden vuran Saraybosna’dan aklımda kalan en etkileyici anlar o köprünün üzerinde yaşadıklarımdı.Ama kuşatma sırasında şehirden insanların kaçmasını ya da gıda getirilmesini sağlayan Umut Tüneli, rehberimiz ile çıktığımız “Sana dün bir tepeden baktım güzel Sarajevo” gezisi, kentin hemen her yerinde göze çarpan savaş kurbanlarının mezarları…Savaş Çocukluğu müzesinde gördüğüm, kandan ve ölümden zor kurtulmuş o çocukluk anıları… Hangisini saysam bilmiyorum. Farkındayım... Belki de “şunu yiyin, burayı gezin” tarzı bir gezi yazısı okumak isterdiniz… Ama öyle olmadı.Çünkü bazen gezdiğiniz yerleri iyi günüyle kötü günüyle kucaklamak istersiniz... En azından ben öyleyim. Yine de bana sorarsanız Saraybosna'ya bir gidin fırsat bulduğunuzda...Yüzyıllardır yan yana duran camilere, kiliselere, sinagonlara bakıp "Bunlar öyle olabiliyorsa insanlar eden bunu yapamıyor? Hem de insanın ömrü bu tarihi yapıların yanında bu kadar kısayken" diye düşünüp insan eliyle yaratılan acılara bir çözüm bulabilirsiniz...Sahi ya Romeo ve Juliet öykülerinin sonu neden hep ayrılıkla, ölümle ya da acıyla biter?Yok mu bunun çaresi?
Ne desem, nasıl başlasam bilemiyorum... En iyisi yıllar önce yaşanan o peri masalıyla başlamak galiba. Sonrasında bitmek bilmez bir kabusa dönen o peri masalından yani...Ben henüz çocuktum. TV ekranları da daha renklenmemişti. (Bu arada yaşım ortaya çıktı, ama konu bu değil.)Dedim ya çocuktum ve gayet korumacı, sevgi dolu bir anne- babanın kollarında büyüyordum. Babam durmadan güzel kitaplar alır, önce annem, okuma yazma öğrendikten sonra da kendim onları yutar gibi okurdum.Bu çocuk kitapları arasında masallar da vardı.Hani şu yakışıklı prens ile güzel genç kızın nice badireler atlattığı peri masalları. Ne olursa olsun mutlaka evlenirler ve sonsuza kadar mutlu, mesut yaşarlardı.SİYAH- BEYAZ EKRANDAKİ GÖRÜNTÜLER HAYATI NASIL DA RENKLENDİRDİ!İşte o peri masallarına inandığım günlerden birinde, o siyah- beyaz ekranda haydi gerçekçi olalım hiç de masallardakine benzemeyen düpedüz çirkin prensle, dünyanın en güzel kızlarından birinin evlilik törenini izledik haber bülteninde.34 yaşındaki Prens Charles ile 19 yaşındaki Diana Spencer'ın.Kraliyet ailesiyle tabii ki bağlantımız yok ama bu ikisinin arasındaki yaş farkı, annem ve babam arasındaki yaş farkının tıpatıp aynısıydı.Evlendiklerinde babam 34 yaşındaymış, annem de 19'una yeni girmiş.Kendi ebeveynimle kıyaslayıp, bir de üstüne saraylarda yaşayacaklarını düşününce Charles ise Diana'nın da onlar gibi çocuklarıyla birlikte yuvalarını uzun süre ayakta tutacağını sanmıştım.Sanki okuduğum peri masalları gerçek olmuş gibi bir tür sevinç duymuştum bundan.TEK SORUN BURUŞUK GELİNLİĞİ VE KISA SAÇLARI DEĞİLMİŞO siyah beyaz ekranda sadece Diana'nın buruşuk gelinliğini ve kısa saçlarını beğenmediğimi hatırlıyorum.Benim inandığım peri masallarında prensesler uzun saçlı olurdu hep.Oysa o zamanlar bilmediğim başka bir şey daha vardı.Diana'nın tek sorunu kısa saçları değildi. Hayatının ondan sonrası da öyle peri masalına benzemedi hiç. Hatta diyebilirim ki bir trajediye dönüştü. Çünkü benim çocuk aklımla inandığım o masallarda ayrılık, acı hatta ölüm bile yoktu.Bir de tabii o dönemde taht ve taç için kurulan entrikalardan, kurban edilen kardeşlerden haberim yoktu. Daha masallardan tarih okumalarına geçmeyecek kadar küçüktüm.HEM AYRILIK VAR HEM ÖLÜM O düğünü yaşı tutanlar ya da tarihe meraklı olanlar biliyor. Gerisini de hiç ilgi duymayanlar bile öğrendi artık.Uzun sözün kısası 29 Temmuz 1981 günü peri masalı kahramanı olan o genç kız, henüz 36 yaşında gizem perdesi hala kalkmayan bir trafik kazasında öldü.Yanında sevgilisi Dodi Al Fayed ile birlikte.O dönem takvimler 31 Ağustos 1997 gününü gösteriyordu.SANKİ DIANA DAHA DÜN ÖLMÜŞ GİBİ Üzerinden tam 29 yıl geçti bir başka deyişle...Ama o kaza hala dün olmuş gibi...Sanki Diana daha dün ölmüş, çocukları William ve Harry daha çocukmuş gibi.Bunun nedeni?Bana sorarsanız o kırılgan görünümlü, utangaç gülüşlü, kim bilir içinde ne fırtınalar kopan Diana'yı ölümünden sonra bile rahat bırakmadılar.İnsanları, yarım kalmış, erkenden bitmiş bir ömürden çok etkileyen başka şey pek az bulunur.Bunu fırsat bilenler de bir şekilde Diana'yı kullanıyor bana kalırsa.Basın, İngiliz kraliyet ailesiyle ilgili ne olursa olsun Diana ile bir bağlantısını buluyor.Onu tanıyanlar bir yana geçmişte birkaç saat bile geçirenler oturup Diana hakkında kitap yazıyor.Hatta gelinleri Kate Middleton ile Meghan Markle bile bence belli bir plan çerçevesinde onun tarzını anımsatan kıyafetler giyiyor. Ya da ondan yadigar takıları takıyor.KARDEŞİNİN YAZDIĞI KİTAP OLAY ÇIKARDI Son olarak da Diana'nın erkek kardeşi Kont Charles Spencer , Swan Song: Diana, My Sister (Kuğu Şarkısı: Diana, Kardeşim) adlı bir kitap yazdı.Bir noktada onu hoş görmek gerek. Sonuçta genç yaşta kaybettiği kişi ablası: Üstelik o genç kadın biraz acımasız olacak belki ama çeyrek asırdır ağızlara sakız olmuş durumda.Neden kendi kanından, canından kardeşi onu anlatan bir kitap yazmasın ki! Belki de bu en çok onun hakkı...Neyse... Ana tema bu değil zaten. Kitabın yarattığı dalgalar... Hatta fırtınalar.KİTAP ÇALINDI… BUCKINGHAM’IN UYKUSU KAÇTI Önce o kitabın Hollanda dilinde yapılan baskısını taşıyan kamyon soyuldu ve dört kopya çalındı.Sonra da Charles Spencer'ın satırları geldi... Tam anlamıyla olay çıkaran satırlar.Şu anda tahtta oturan Kral Charles'ı zan altında bırakan, Buckingham Sarayı'nı rahatsız eden satırlar.Charles'ın eski karısının ölümüne sevindiğini ileri süren o satırlar daha kitap piyasaya çıkmadan ortalığı birbirine kattı zaten.Uzun sözün kısası, iddialar iddiaları, onlara verilen cevaplar cevapları kovalıyor. Diana'nın küçük oğlu Harry ile Meghan Markle'ın çocuklarını da toplayıp İngiltere'ye dönüşlerini de eklersek İngiliz kraliyet ailesinde sular yine bulandı.HEP DIANA’NIN GÖLGESİNDE KALMAYA MAHKUM!Bir açıdan bakıldığında bütün bunlar hep Diana nedeniyle... Kocasından boşanmasa, bugün Camilla yerine tahtta oturan Diana olsa belki de bu aile bunca konuşulmazdı.En fazla giyim kuşamlarıyla manşetlere çıkardı. Ama öyle olmadı.Ölümünden neredeyse 30 yıl sonra bile hala gelin gittiği ve mutluluğu bulamadığı İngiliz kraliyet ailesindeki etkisi silinmiş değil.Evli oldukları sırada karısı Diana’nın gölgesinde kalmaktan aşırı rahatsız olan Charles hala kaderin zincirini kıramadı.Diana, nice hayalle evlendiği ama bir türlü kendisini istediği gibi sevip mutlu etmeyen Charles'tan hala intikam alır gibi. Yine de bildiğim ve inandığım bir şey var...Bence bir insan öldüğünde yani bu dünyadan göçüp gittiğinde ruhunu; günahıyla, sevabıyla, iyisiyle ya da kötüsüyle rahat bırakmak gerek. Böyle bakınca bu dünyada bir türlü mutlu olamayan Diana'nın öldükten sonra bile huzur bulamadığını düşünüyorum. Ne derler... Ortaya çıktığında bir masal kahramanıydı... Ölümüyle milyonları ağlattı, hala da ağlatıyor...Kendisinin büyük bir hayranı değilim ama onun için tek bir dileğim var: Ruhun huzur bulsun Diana Frances Spencer!
Dün geceden beri magazin dünyasında işte bu soru soruluyor...Bu da nedensiz değil elbette...Müzik dünyasının en çılgın yıldızlarından Lady Gaga, 40 yaşında ilk kez anne oldu... Hatta bunu da sanki çok önceden hazırlanmış bir sürpriz gibi kamuoyuna ilan etti.AYLARDIR SESİ ÇIKMIYORDUÖnce turnesini bitirdi... Sonra aylar süren bir sessizliğe gömüldü. Öyle ki herkes 2024 yılında nişanlandığı Michael Polansky ile yollarını ayırdığını düşündü önce.Ama bazılarına göre de Lady Gaga ile Polansky, gizlice evlenmişti.Özellikle bu son bir haftadır magazin kulislerinde herkes Lady Gaga'nın nerede olduğunu sorar olmuştu.İşte bu da tam ünlü şarkıcının istediği zemini hazırladı. Çünkü kendisini merak edenlere büyük bir sürprizi vardı.BEBEK SÜRPRİZİSonunda Lady Gaga, yanında nişanlısı Michael ve menajeriyle çıktığı bir gezintide objektiflere takıldı.Sürprizi ise kucağındaydı: Henüz yeni doğmuş bir bebek!Lady Gaga o yürüyüş sırasında bebeğini göğsüne sıkı sıkı bastırmıştı. Yüzündeki mutluluk ifadesi ise uzaktan çekilen paparazzi fotoğraflarında bile belli oluyordu.Evet, bildiniz... Lady Gaga en büyük hayaline kavuşup anne olmuştu.ADI DA CİNSİYETİ DE ŞİMDİLİK SIRKendisi bebeğiyle ortaya çıktı çıkmasına ama yine de cevapsız sorular attı ortaya..Çünkü en azından şimdilik ne bebeğin cinsiyetini açıkladı ne de adını... Tabii ne zaman doğduğu da bir muamma. Yine de görünüşe bakılırsa bebek daha çok küçük, yeni doğmuş olmalı.Bütün bunların yanı sıra en çok sorulan soru ise Lady Gaga'nın bebeğini kendisinin mi doğurduğu yoksa taşıyıcı anne mi kullandığı.Malum onu hamile gören de olmadı ortalarda. Şu anda bütün bunlar bilinmeyen ayrıntılar. Kendisi bir açıklama yapana kadar bize düşen "Hayattaki en büyük hayalini gerçekleştirmen ne kadar güzel... Michael ile birlikte bebeğinizi sağlıkla büyütün" demek.
Eskiden Cannes Film Festivali denilince akla hemen plajlar ve o plajlarda bikiniyle poz verip keşfedilmeyi bekleyen yıldız adayları gelirdi.. Sonra bu "keşfedilme" hikayesi, plajlardan çıkıp kırmızı halıya uzandı. Kimi zaman adı ve sanı duyulmamış yıldız adayları, tuhaf ya da dümdüz söyleyelim yarı çıplak kıyafetlerle kırmızı halıya çıkar oldu. Ama bazıları öyle abarttı ki güvenlik görevlileri müdahale edip onları kırmızı halı dışına çıkarmak zorunda kaldı. Aslında "reklamın iyisi kötüsü olmaz" anlayışı gereği keşfedilmek için çırpınan o yıldız adayları da '15 dakikalığına' ünlü olmaya başladı. Neyse ki festival yönetimi buna da bir çözüm getirdi. Ünlüsünden ünsüzüne kırmızı halıya çıkacak bütün konuklara "Kendinize çeki düzen verin" mesajı gönderdi. En azından düzen sağlandı. GENÇLİK ZATEN BÜTÜN DEKOLTELERDEN DAHA ÇEKİCİ Bu nereden aklıma geldi? Kaç gündür Venedik Film Festivali'nin konuklarını takip ediyorum ajanslardan. Bir tanesi var ki bakışlarımı iyice üzerine çekti. Düşünmeme de yol açtı. Sydney Sweeney bu kişi... Euphoria adlı yapımla parlayan, kariyerinde giderek yükselen 28 yaşındaki oyuncu. Onun üzerinde düşünme nedenim de konuk olduğu bir etkinlikte giydiği kıyafet oldu. Kendisinden yaşça büyük, üç çocuklu sevgilisi Scooter Braun ile el ele gittiği bu etkinlik için aslında üzerinde hiçbir şey yokmuş izlenimi veren bir elbise giymişti Sweeney. Doğrusu, kimsenin ne giydiğine karışmam... İsteyen istediğini giyer, isteyen çıplak gezer. Emin olun, sokakta yanımdan öyle biri geçip gitse dönüp bakmam bile.. Yani çıplaklıkla sorunum yok. BU KADARI GÖZ ZEVKİMİ BOZUYOR Ama bedenini teşhir malzemesi olarak kullananlarla sorunum var. Sydney Sweeney gibi! Çünkü göz zevkimi bozuyorlar... Mesleği gereği fiziğini gözler önüne sermek zorunda hissediyor olabilir kendini... Ünlüler dünyasının kuralları öyle olabilir... O da oyunu kuralına göre oynamak isteyebilir. Kimseyi yargılamam... Ama diğer yandan gencecik, zaten güzelliği ve tazeliğiyle yeteri kadar dikkat çeken, üstelik keşfedilmeye ihtiyacı olmayan bir yıldızın bu tür giysilerle herkesten rol çalmaya çalışması bana komik ve acınası geliyor. Sydney'i görürsem ona "Kız kardeşim benim... Zaten öyle güzelsin ki çuval giysen sana rol teklifleri yağar. Memelerinin güzelliğini de şık ve zarif bir dekolteyle sergile. Ama lütfen, bedeninin sadece bir parçasının altını çizmekle yetin. Fazlası göz yoruyor" demek istiyorum. Tabii onu görürsem ve beni dinlerse! Tabii ki kadınlar, beğendikleri özelliklerini ön plana çıkarsın giyinirken... Ama galiba bu konuda bile biraz 'görgülü' olmak gerekiyor. Ya da Jennifer Lopez gibi "ustaların ustası" bir ünlüyü iyice bir mercek altına almak!
İşin doğrusunu söylemem gerekirse ünlüler dünyasında "güzel" diye tanımlanan kadınları görmekten sıkıldım. Doğal olanları saymıyorum ama o dolgu dudaklar ve yanaklar, botoks ve adını bile bilmediğim başka uygulamalar yapılmış uzaylı gibi yüzler bana güzel gelmiyor. Kalçası ve beli olmayan, göğüsleri daha yeni yetmeleri andıran bedenler de... Top model diye sunulan bazı kadınlara bakınca "Pinokyo misali canlanmış tahta kuklalar" gördüğüm bile oluyor. Daha da kötüsü yaptırdıkları uygulamalar yüzünden erkeklerin yüz hatlarına sahip olan ünlü kadınları görünce bakamıyorum bile. Bu konudaki karar mercii elbette ben değilim. Ama güzel ya da çirkin gibi genel hatlarıyla göreceli konularda görüş bildirmek herkes gibi benim de hakkım... Estetikli 'güzeller' bana güzel gelmiyor. Nokta! Bütün bunlar olup biterken bırakın ünlüleri sıradan insanların bile estetik kliniklerin kapısını çaldığını biliyorum. Daha 30 yaşında memelerini büyütenler, 25 yaşında botoksa başlayanlar... Boya küpüne düşmüş gibi yapılan makyaja hiç değinmiyorum bile. Belki kendim de yaşlandığımdan ve doğrusu bundan belli bir mutluluk duyduğumdan, güzellik benim için kusursuzluktan farklı bir anlam taşıyor. Eminim böyle düşünen birçok kişi de var. Gözlerin altında biraz kırışıklık, memelerin belli bir yaştan sonra yer çekimine yenilmeye başlaması, bacakların üst kısmındaki çatlaklar ve selülitler öyle korkulacak şeyler değil bana göre. Bütün bunlar insanın yaşadığının, yaş aldığının bir göstergesi. Ve bana kusuru olan ama bakımlı ve kendinden emin kadınlar "oyuncak bebek gibi" birbirine benzeyen o yapma kadınlardan daha güzel geliyor. Bunları niye anlattım? Çünkü bir zamanlar dünyanın en güzel kadını olarak anılan Monako Prensesi Caroline'in çıktığı tatilde çekilen fotoğraflarını gördüm. Annesi Grace Kelly'nin güzel genlerini alan Caroline artık 69 yaşında. Dört çocuğu ve sekiz torunu var. Büyük aşkla evlendiği ikinci kocası Stefano Casiraghi'yi gencecik yaşta, gözlerinin önünde kaybetti. Şu an evli olduğu Alman prensi ile de çok mutlu değil. Annesini, babasını kaybetti. Aile içinde kim bilir ne sorunlarla boğuşuyor. Yani bir prenses olarak doğması, büyük bir maddi rahatlık içinde yaşaması onu hayatın gerçek açılarından muaf tutmadı. Bütün bunlar da Caroline'in yüzünde ve bedeninde iz bıraktı. Bir de tabii hala sürdürdüğü tütün ürünü kullanma alışkanlığı var. Caroline'in kırmızı mayolu tatil pozlarını uzun uzun inceledim. Yaşlandığını düşünüp koyu renk değil de kırmızı mayo giymesi, bence hala içindeki coşkuyu koruduğunu gösteriyor. Üstelik yatın güvertesinde güneşin keyfini öyle bir çıkarıyor ki yüzündeki o ifade uzaktan çekilen paparazzi fotoğraflarına bile yansımış. Caroline eski Caroline değil elbet. Karın bölgesinde yağlar birikmiş, bacaklarının üst kısmı ve memeleri sarkmış. Hele yüzü! Kelimenin tam anlamıyla kırış kırış. Ama Caroline bence hala çok güzel. 69 yaşında, görmüş geçirmiş bir kadının olabileceği kadar çok güzel. Elindeki imkanlar öyle çok ki o da bilirdi gidip yüzünü gerdirmeyi, kırışıklıklarını azalttırmayı, kalçasını ve memelerini kaldırmayı. Bunların hiçbirine yanaşmadı bu zamana kadar. Bence de çok iyi yaptı. Eğer o gençlik sevdalıları gibi durmadan estetik kliniklerin kapısını aşındırsaydı bugün belki biraz daha genç gibi görünmeyi başarırdı. Ama bu kadar güzel olamazdı. Bana göre bir kadın kimseye kusursuz bir güzellik borçlu değil... Kendi değerini bilen kadın kendi içinde zaten gayet güzel. Caroline de öyle. Bu yüzden yani parasını bu tür işlere harcamadığı için bence hala 69 yaşındaki kadınların en güzeli olan Caroline'i tebrik etmek ve özgüveni önünde saygıyla eğilmek istiyorum!
Eskiler boşuna dememişler "Alma garibin ahını, çıkar aheste aheste" diye... Görünüşe göre yeşil sahaların yıldızı Cristiano Ronaldo'nun eski sevgililerinin, özellikle de top model Irina Shayk'ın "ahı da" böyle çıktı işte. Bundan yıllar önce Ronaldo ile aşk yaşayan Irina Shayk, bu sayede kariyerinde de yükselmeye başlamıştı... Bazı söylentilere bakılırsa da bunca güzelin cirit attığı moda dünyasında Ronaldo ile yaşadığı aşk, onun için bir basamak olmuştu. ANNESİ RUS MODELİ, OĞLUNA YAKIŞTIRAMADI Bir ara Rus model Irina Shayk ile Cristiano Ronaldo'nun evleneceği bile konuşuldu. Tam herkes bu söylentilere inanmıştı ki başka bir isim çıktı ortaya: Dolores Aveiro.. Yani Ronaldo'nun annesi! Söylentilere göre Dolores Hanım, Rus model Irina Shayk'ı oğluna bir türlü yakıştıramamıştı. Bu yüzden de evlenmelerini istemiyordu. Sonuç olarak Irina ile Cristiano ayrıldı... Bu durum da en çok Ronaldo'nun annesini memnun etti. NİKAHTA ANNESİ BİLE YOKTU Şimdi yıllar önce biten bu aşkın Ronaldo'nun yeni evlendiği Georgina Rodriguez ile ne ilişkisi olduğuna gelirsek. 10 yıl birlikte olan Georgina ile Cristiano, geçtiğimiz günlerde Portekiz, Cascais'de bulunan lüks malikanede mutluluğa imza attı. Elbette bu milyon dolarlık malikane Ronaldo'ya ait, söylemeye bile gerek yok. Ama sanmayın ki törende her ikisinin de aileleri ve yakın dostları vardı. Çünkü kimse yoktu! Georgina ile Cristiano'nun nikahına, ikisini Rodriguez'in dünyaya getirdiği beş çocuğun yanı sıra dört konuk tanıklık etti. Nikahta Ronaldo'nun özel hayatına, sevgililerine karışan hatta iddialara bakılırsa Irina ile ayrılmasına bile neden olan annesi Dolores bile yoktu! Futbol yıldızının kız kardeşleri de davetli değildi. Daha da ötesinde Cristiano, evlenmek üzere olduğunu ailesine sadece 30 saniye önce haber vermişti! İşte buna "intikam" derim.. Bir süredir yabancı basından takip ettiğim iddialara göre Ronaldo'nun annesi Dolores, nedense Georgina Rodriguez'i de pek sevmemişti. Belki onda da birçok annede bulunan kimseleri oğluna yakıştıramama, hatta oğlunu kimselerle paylaşmak istememe kompleksi vardır... Bilemiyorum. Oysa Georgina, birçok anne için ideal bir gelin adayı bana göre. Her ne kadar adını Ronaldo sayesinde duyursa da çalışıp parasını kazanıyor, yatırımını yapıyor, sadece kendi doğurduğu çocuklara değil Ronaldo'nun taşıyıcı annelerden doğan çocuklarına da annelik yapıyor. Hem de güzel! Daha ne olsun... 30 SANİYE ÖNCE HABER VERMİŞ! BENCE ÇOK EĞLENCELİ Doğrusu bu "Ronaldo evleneceğini ailesine nikahtan 30 saniye önce söyledi" iddialarını görünce için için güldüm... Sen misin Dolores Hanım, Irina'yı oğluna yakıştıramayan... Gelir bir esmer güzeli bilerek ya da bilmeyerek intikamını böyle alır işte... Sen de oğlunun evleneceğini nikahı basmadan 30 saniye önce öğrenirsin! Neden bilmem beni çok eğlendirdiniz Georgina ve Cristiano…Aşkınız daim olsun!
Ünlü olmak, göz önünde yaşamak aslında ne kadar zor! Hayatınızın her alanı milyonlarca meraklı tarafından didik didik edilir... Toplum içine biraz sade bir şekilde çıksanız ya da başınız ağrıdığı için yüzünüz biraz asık olsa hakkınızdaki dedikodular alır başını gider. Siz istediğiniz kadar özel hayatınızı gizli tutmaya çalışın birileri mutlaka hakkınızda konuşacak, bire bin katıp anlatacak bir ayrıntı bulur. DEDİKODU DEYİNCE CLOONEY ÇİFTİ Bunları düşününce George Clooney ile karısı Amal Clooney geliyor hemen aklıma. Sinemanın her daim yakışıklı yıldızlarından biri olan Clooney, gençlik yıllarında Talia Balsam ile evlendi. 1989'da başlayan evlilik 1993 yılında bitti. Ondan sonra da George, bir daha çok uzun süre evlenmedi. Hatta bu yüzden hakkında "bekarlık yemini" söylentileri bile çıktı. Hayatına nice güzeller girdi ama hiçbiriyle evlenmeye yanaşmadı. Ta ki başarılı bir insan hakları avukatı olan Amal Alamuddin ile tanışıncaya kadar. YILLAR SONRA EVLİLİĞE İKNA OLDU 2014 yılında Venedik'te gayet gösterişli bir şekilde evlendiler. Bu arada biri kız diğeri erkek ikiz çocukları da oldu. Amal ve George, her şeyden önce gerçekten de göze hitap eden bir çift. George ve karısı Amal birlikte kırmızı halıya çıktıklarında bütün gözleri üzerlerine çekiyorlar. Öyle ki Amal, giyimi kuşamı ve endamıyla Hollywood'un anlı şanlı yıldızlarını bile gölgede bırakıyor. Kocası George bile geriye çekilip sahneyi güzel karısına teslim ediyor. Clooney çifti de iki çocuklarıyla birlikte mutlu mesut yaşayıp gidiyor. OLGUN YAŞ EVLİLİKLERİNE İYİ BİR ÖRNEK Kendi adıma Amal ve George Clooney'in belki öyle deli gibi aşık olmasalar bile birbirlerini sevdiklerini, ikisinin de ayakları yere basan kariyer ve kişilik sahibi insanlar olduğunu, hayatı gayet güzel paylaştıklarını düşünüyorum. Birbirlerinin özel alanlarına saygı gösterdiklerine de inanıyorum. Kimi zaman işleri nedeniyle farklı şehirlerde ve hatta farklı ülkelerde bile oluyorlar.Ama belli ki bu durum onların evliliği için tehlike ya da sorun oluşturmuyor. Birlikte olduklarında da George Clooney'in karısına gayet saygılı, sevgi dolu ve onu yücelten tavırları dikkatimi çekiyor. BÖYLE BİR EŞİ BİR DAHA ZOR BULURx Amal Clooney'i ise ayrı bir beğeniyorum. Clooney gibi bir Hollywood yıldızını evliliğe ikna etmek, onu bir aile babasına dönüştürmek pek öyle kolay bir iş değil bence. Bir bakın! George Clooney gibi 60'lı yaşlarına gelmesine rağmen hala yakışıklılığını koruyan bir yıldızın gözü artık karısı Amal'dan başkasını görmüyor. Hollywood gibi tehlikeli bir ortamda bile üstelik. Bence George Clooney, Amal Clooney gibi bir eşi gerçekten bir daha zor bulur. AMA DEDİKODUCULAR BOŞ DURMUYOR Ama gelin görün ki Clooney çifti, durmadan boşanacakları dedikodularıyla gündeme geliyor. Hangi magazin sitesini açsam - özellikle ABD ya da İngiltere merkezli olanları- ünlü çiftin yuvasının günlerinin sayılı olduğu iddiaları yankılanıyor. İşin aslı bu dedikoduları kimin çıkardığını daha da önemlisi neden böyle bir şeye gerek duyduğunu merak ediyorum. Clooney çiftinin boşanacağına dair ilk söylentiler bundan dört yıl önce başladı. Doğrusu başlarda ben de inandım. Ama yıllar geçtikçe boşanmayı bırakın daha da bir uyumlu hale geldiler. Elbette arada sırada tartışmalar ve gerilimler yaşıyorlardır. Her ne kadar George "Karımla asla tartışmam" dediyse de bunun "Haklısın karıcığım" tarzı bir anlaşma olduğunu düşünüyorum kendi adıma. BU YAŞTAN SONRA NEDEN MACERA ARASIN? Yani öyle böyle artık 65 yaşına gelmiş, milyonluk servetini yapmış, istediği her şeye sahip olmuş biri yani George Clooney neden ailesini yıksın? Neden macera peşinde koşsun? Hem de Hollywood gibi aşkların bile gerçek olmadığı bir ortamda hem fiziksel olarak güzel hem de başarılı bir kariyer sahibi olan karısını neden bıraksın ki? Başka derdi mi yok acaba! Uzun sözün kısası... Bence herkes boşanır da George Clooney, karısı Amal'dan asla boşanmaz. Tabii insan hakları avukatı Amal'ı bilemem... Kendi ayakları üzerinde durabilen bir kadın ve Clooney tepesini attırırsa neler yapar ondan pek emin değilim. Bence George da artık karısının canını yakacak herhangi bir şey yapacak yaşı artık geride bırakmış durumda. O yüzden dedikoducular yıllardır boş çıkan Clooney çifti söylentilerini unutup kendilerine başka bir konu bulsalar iyi olacak sanki...
Bazılarının başını sokacak bir evi bile yoktu mesela... Bazen eski otomobillerinde bazen de arkadaş evlerindeki kanepelerde hayata tutundular. Ama sonra onlar için "eşref saati" çaldı ve hem şöhreti hem parayı buldular. Bunlar zaten bilindik hatta artık kulağa sıradan gelen şeyler. BEŞ GÜNLÜK BEBEKKEN EVLATLIK VERİLMİŞ Diğer yandan tam da bugün bir ünlüyle ilgili daha önce bilmediğim bir ayrıntılı öğrendim. Oyuncu ve şarkıcı Kristin Chenoweth bu ünlü... Tony ödülle 58 yaşındaki yıldız, sosyal medyadan anlattı durumunu. Bu arada zaten her yıl dönümünde anlatırmış ama işte ben yeni gördüm. Yani daha beş günlük bir bebekken evlatlık verildiğini! Onun paylaşımını okuyup internette biraz araştırma yaptığımda gerçekten duygulandım. BU HAYATI ONU EVLAT EDİNEN ÇİFTE BORÇLU Bugün başarılı bir oyuncu ve şarkıcı olan Kristin Chenoweth, yaşadığı bu hayatı kendisinin biyolojik anne ve babası olmayan Junie ve Jerry Chenowets'e borçlu olduğunu zaten ilan etmiş durumda. Beş günlük bir bebekken evlat edindikleri Kristin'i, 58 yaşına getirdi artık yaşlanan bu çift. Onun bir meslek sahibi olmasına destek verdiler. Sonra da evlendirip mürüvvetini gördüler. Sosyal medya paylaşımlarına bakılırsa da gayet mutlu bir aile hayatları var. Evlat edindikleri minicik bebeği kocaman, kendi ayakları üzerinde durabilen bir yetişkin olarak görmenin mutluluğu Junie ve Jerry'nin yüzlerine de yansımış durumda. Diğer yandan Kristin Chenoweth, evlatlık olduğunu daha küçücük bir çocukken biliyormuş. Ondan hiçbir şeyi gizlememişler. Aradan geçen yıllar içinde biyolojik ailesine dair izler de bulmuş oyuncu. Ama "Benim gerçek ailem Junie ve Jerry" diyerek kendini onların kızı olarak hissettiğini de zaten saklamıyor. BİYOLOJİK ANNESİNE HİÇ KIZGIN DEĞİLMİŞ İnsanın aklına şöyle bir soru geliyor: "Acaba Kristin, biyolojik annesi hakkında ne düşünüyor?" Elbette küçükken aklından neler geçtiğini bilemeyiz ama artık 60 yaşına merdiven dayamış haliyle kendisini dünyaya getiren annesine karşı da bir kini yok Chenoweth'in. "Beni sevgiyle dünyaya getirdi ve daha iyi bir hayat yaşamam için evlatlık verdi" diyor bu konuda da. Üstelik evlatlık verilmesini, Junie ve Jerry gibi bir ailesi olmasını da "Bir nimet" olarak görüyor. Şöyle bir düşündüm... Bu sözler ve Kristin'in bu yaklaşımı onu daha küçücükken ailelerine alıp "Biz, seni seçtik" diyen ve bağırlarına basıp büyüten bir aile için de büyük bir mutluluk. HEM İÇİN ISINDI, HEM YÜREĞİM BURKULDU Peki ya onu karnında taşıyan ve dünyaya getiren annesi? Benim aklımı bir yandan da bu kurcalıyor. Şu anda hayatta olup olmadığı hakkında bir fikrim yok. Başka çocuklar doğurup doğurmadığını da bilmiyorum... Ama acaba o, kızı hakkında ne düşünüyor? Bence yasalar izin vermese bile kızı onun izini bulduğuna göre o da kızının izini bulmuş olmalı. Doyasıya öpüp koklayamadan evlatlık verdiği kızını gördükçe acaba aklından ne geçiyor? Bu öykü bir yandan benim içimi ısıttı. Aile pozlarına bakıldığında hepsinin de ne kadar mutlu olduğunu görmemek mümkün değil. Chenoweth ailesi, yani Kristin, Junie ve Jerry gerçekten sıcacık bir aile. Ama diğer yandan da yüreğim burkuldu... Kristin'in annesi kim bilir onu evlatlık verirken neler hissetti? Sonrasında pişmanlık duydu mu? Yoksa "İyi ki öyle yaptım. En azından kızım rahat ve mutlu oldu mu?" dedi.