Doğurduk biz

24 Eylül 2012

Şöyle biraz yana kayın lütfen.İki kişilik yer daha açın bakalım şu paylaşamadığınız dünyada.Çünkü...Doğurduk biz !İki ‘başak’ verdik.Daha da büyük, daha da güzel bir ‘aile’ olduk.***20 Eylül Perşembe sabahı, saat 10.53’te Ege Kartal açtı gözünü.Hemen bir dakika sonra da ikiz kız kardeşi Deniz Derin’in sesi yankılandı ameliyathanede.Ege ve Deniz adlarını, 11 yaşındaki ağabeyleri Arda seçmişti onlar için daha ilk günden.Mete Arda Çelik, ikiz kardeşlerinin hem ağabeyleri hem de isim babaları oldu yani.Ege’nin yanına ‘Kartal’ı; Deniz’in yanına ‘Derin’i de Özlem ekledi. Annelerinin hem onlara, hem bana hediyesi oldu ikizlerin ikinci isimleri...***Ege ile Deniz, erken geldiler dünyaya.Beklediğimizden bir ay kadar önce doğdular.Belli ki aceleleri vardı.Belki de önce ülkenin, sonra da dünyanın haline baktılar şöyle bir...Ve muhtemelen dediler ki; “İşler pek iyi gitmiyor. Görünen o ki, bize de ihtiyaç var. Bir an önce dışarı çıkıp, biz de elimizden geleni yapalım daha iyisi, daha güzeli için.”***Biri 1 kilo 920, diğeri 1 kilo 914 gram doğdu ikizlerin.Henüz evlerine ışık saçmış değiller. Bir süre daha hastanede, kuvözde kalacaklar.Dışarıdaki hayatın zorluklarıyla mücadele edebilmek için biraz daha güçlenmeleri gerekiyor.Doktorlar, hemşireler o minicik vücutlarını ihtiyaç duydukları maddeler ile destekliyor şu günlerde.Sonrası ise bize düşecek.İçine doğdukları ülkenin, içinde yaşayacakları dünyanın koşullarıyla baş edebilmeleri için uzun süre bağlı kalacakları yer ‘ebeveyn destek ünitesi’ olacak.***Anne - baba olarak onlara vereceklerimiz aslında, kendi ana - babalarımızdan alıp, geçen yıllar içinde edindiğimiz yaşam deneyimlerimizin süzgecinden damıttıklarımız...Gizlisi saklısı yok bizim formülün aslında. ‘Öz’ü, iki ailede de yıllardır değişmiyor zira.Gurur duyduğumuz bir birey olma yolundaki ‘Ağabey Arda’dan sonra, şimdi sırada ikizler var aynı formül ile büyümeyi bekleyen.***Özlem ile el ele verip, Ege ile Deniz’in;- kendiyle barışık,- ülke ve dünya sorunlarını dert edinen,- özgüveni yüksek,- soran - sorgulayan, - çözüm arayan - üreten,- herkesin en az kendisi kadar yaşam ve konfor hakkına sahip olduğuna inanan,- özü - sözü bir,- özenli,- okuyan - yazan,- çekinmeyen - korkmayan,- güvenilir,- emeğe - alın terine saygılı,- şükretmeyi bilen,- dürüst,özetle, ‘insan’ olmaları için gayret göstereceğiz.***Ve siz, ufaklıklar...Başladığınız hayat, her zaman (hatta çoğu zaman) istediğinizi vermeyecek size; bilin.Ama yine bilin ki; sahip olduklarınızla mutlu olmak da, çoğunluğun zannettiğinin aksine, öyle zor değil ve bu aslında sizin elinizde.Yeter ki; daha güzel, daha yaşanabilir bir ülke ve dünya için elinizden geleni yapmaya çekinmeyin.Yeter ki, ‘hakkınız’ ile elde edin sahip olduklarınızı.Yeter ki, ‘şerefiniz’ ile yaşayın hayatınızı.*** Hoşgeldin Deniz Derin...Hoşgeldin Ege Kartal...Hoşgeldiniz çocuklar.Bahtınız açık olsun.

Devamını Oku

İnadına izleyin, inadına okuyun o acıyı

20 Eylül 2012

Uzman Çavuş Mehmet Çiftçi şehit oldu. Cansız bedeni günlerdir aranıyor. Hâlâ bulunamadı. Annesinin haykırışı ile irkildik... “Beni de şehit olduğu yere götürün, oğlumu ben bulurum ancak. Onu kokusundan tanır bulurum” dedi Şehit Mehmet’in anası. Duyunca, okuyunca donup kaldığımız bir cümle. “Onu kokusundan tanır, bulurum ben” diyor evlat acısının yakıp kavurduğu Döndü Anne. Ötesi var mı? ***“Ben yavrumu oraya vatani görevini yapmak için gönderdim. Ölmesi için değil. Benim yavrumun terhisine iki ay kalmıştı. Bebeği ‘baba, baba’ diye sayıklıyor. Gerçekten gereken ne ise yapılsın. Allah rızası için yapılsın. Gerekirse ben de çocuklarım ile silahlanıp oğlumun şehit olduğu yerde askerlik yapmak istiyorum. Ben gencecik çocuğumu toprağa verdim. ‘Şafak sayıyorum annem’ diyen bir yavrumun sesi kesildi. Bu bir anne için kolay mı?”“Umut”unu kaybetmiş bir annenin feryadı da işte böyleydi. Şehit Piyade Er Umut Bulut’un ardından gözyaşları içinde bunlar dökülüyordu Gülbahar Ana’nın dudaklarından. Kimin hangi sözü, hangimizin hangi üzüntü ifadesi bir şey ifade eder ki şehit anasının bu söylediklerinden öteye? ***Polis Memuru Gökhan Kuzu Bingöl’de şehit oldu. Şehit babası Hüseyin Kuzu evladını Malatya’da toprağa verdi. Ardından evine döndü. Acısını taziye ziyaretine gelenler ile paylaşırken kalp krizi geçirdi. “Kuzu”sunu kaybeden baba yoğun bakımda. Hangi söz, hangi cümle tanımlayabilir ki o kalbe oturup kalan tarifsiz acıyı? ***Sene 2010... Erzurum’da bir bayram arifesi... 1998’de Şırnak Çakırsöğüt kırsalında şehit düşen Jandarma Çavuş Turgay Köse’nin babası kabristan ziyaretinde... O gün 60 yaşında olan baba, geride kalan 12 yılın hafifletemediği acısını, oğlunun Karskapı Şehitliği’ndeki mezarı başında bir kez daha yaşıyordu. Önce evladının mezarının çevresindeki otları temizledi, sonra yaşlı gözlerle duasını etti. Ve dedi ki: “12 yıl önce oğlumu hain teröre kurban verdim. 12 yıldır her gün oğlumun ve diğer şehitlerimizin kabrini ziyaret ediyorum. Bu bayramda çocuklar babalarının elini öpmeye gidecek. Ama ben bu bayram arefesinde oğlumun mezar taşını okşamaya, toprağını koklamaya geliyorum.”“Oğlum bu bayramda da elimi öpmeye gelemedi, ben ona geldim” diyen bir baba... Kaç yıl geçerse geçsin... Kim, nasıl teselli edebilir ki bu insanı? ***Şehitlerin geride bıraktıkları evlatlarından ise alıntı yapmayacağım. İnsanın yüreği dayanmıyor çünkü o 6 aylık, o 2 yaşındaki, o 5, o 8 yaşındaki çocukların yüzlerindeki ifadeyi görmeye. Düşününce... İnsan günlük hayatına, normal şekliyle devam edemez hale geliyor. O masum çocukların yüzlerinde oluşan kederli ifade, zihnine kazınıyor insanın.Gülmeye çekinir, gülmeye utanır oluyor insan, o sabilerin yüzleri aklına gelince.Ve biliyorum ki bu yüzden... Adını koyamasanız da, işte tam bu yüzden; televizyon haberlerinde şehit haberlerini izlememek için kanal değiştiriyor, şehit ailelerinin feryatlarını okumamak için o sayfasını hızla çeviriyorsunuz gazetelerin. Ama böyle yaparak çözülmüyor mesele. İnadına seyredip, inadına okumamız gerekiyor bence o insanların yaşadıkları acıyı. Biraz olsun anlayabilmek, biraz olsun irkilebilmek için. En azından, uzaktan da olsa, “Acına ortağım anam, babam, evladım” diyebilmek için sessizce...***** KEŞKE...Kritik konularda, devletin resmi kurumlarından yapılan açıklamalara hiç şüphe duymadan itibar edebilsek.

Devamını Oku

Ne olur yollamayın bana raporunuzu, derginizi !

18 Eylül 2012

Biz gazetecilere, her hafta en az üç - beş dergi, kitapçık, faaliyet raporu vb basılı yayın gelir, geliyor. Sanayi odaları, ticaret odaları, sendikalar, meslek örgütleri, dernekler, vakıflar; kısaca, her türlü sivil toplum kuruluşu var bunları gönderenler arasında. “Dergi, kitapçık, faaliyet raporu vb” dediysem, öyle mütevazı ürünler sanmayın gelenleri. Bazıları bildiğiniz ansiklopedi boyutlarında. ***Hemen hepsi birinci kalite kuşe kağıda basılı. Kağıt ve baskısının pırıl pırıl olmasının yanı sıra ciltlerinde de yine en yüksek kalitenin tercih edildiği eserler bunlar.. Bu yayınları basıp dağıtan ‘özel şirket’ olsa hiç sesimi çıkarmayacağım ama ‘gönderen’ oda, borsa, dernek, vakıf ya da sendika olunca; kusura bakmasınlar da, iki çift lafım var bu kuruluşlara. Binlerce dergi, kitap ya da faaliyet raporunun, kağıt, baskı ve cilt maliyeti... Üstüne bir de, kargo ile gönderim masrafını ekleyin... Toplamda nasıl bir gider kalemi oluşturduğunu tahmin etmek zor değil. ***Evet belki (muhtemelen de eş, dost, tanıdık) matbaalar kazanıyor. Sayenizde, kargo şirketleri de iyi iş yapıyor ama gerek var mı böyle bir harcamaya? TBMM Başkanı Cemil Çiçek‘in geçenlerde (Afyonkarahisar Valisi ile Genelkurmay Başkanı’nın yaşadığı olay sonrası) şilt ve plaketler konusunda söyledikleri geldi aklıma. Şilt ve plaket mevzuunda Çiçek’in talep ettiği gibi, bahsettiğim türden yayınlara da bir son verilse keşke. ***Biliyorum ki, benim bu yazıyı yazmamla bitmeyecek (bence hastalık olan) bu alışkanlık ama en azından kendi adıma bir adım atıyorum. Bu tür yayınları gönderdikleri kişiler listesinde yer aldığım bütün sivil toplum kuruluşlarından, benim adımı listelerinden çıkartmalarını rica ediyorum. Bana lütfen artık yollamayın o basılı eserlerinizi. O kitaplara, dergilere harcadığınız parayı yararlı, hayırlı bir işe aktarın lütfen. Not-1) Zaten, yolladıklarınızın hiçbirini okumuyorum. Hatta, bırakın okumamayı, kargo şirketinin naylon zarfının üzerindeki etikete bakıp, gönderene göre hiç açmadan, doğrudan çöpe atıyorum. Not-2) Çöpe ama türüne göre, doğru geri dönüşüm çöpüne... ***** Istakanın ucundaki medeniyet mesajı Artistik Bilardo dalında dünya şampiyonluğunu Türkiye kazandı hafta sonu. Serdar Gümüş dünya şampiyonu oldu. Şampiyona Türkiye’de düzenlendi. Gümüş’ün finaldeki rakibi Hollandalı Eric Vijverberg‘di. Müsabaka Serdar Gümüş’ün galibiyeti ile sona erdiği anda salonda ‘Onuncu Yıl Marşı’ çalınmaya başladı. Salondaki büyük coşkunun odağında, elindeki Türk Bayrağı ile ‘şampiyon’ vardı. Serdar Gümüş ve onun bu büyük başarısını kutlayan yakınındakilerin sevinç gösterisine katılan biri daha vardı o dakikalarda. O kişi, finalde Gümüş’e kaybeden Hollandalı Vijverberg‘di. Hollandalı sporcu, rakibini alkışladı, Onuncu Yıl Marşı’na alkışlarıyla eşlik etti, Serdar Gümüş’e sarıldı, öptü, Türk Bayrağı’nın altında Gümüş ile birlikte kameralara poz verdi.Bu sahneler ve Hollandalı’nın içten ve komplekssiz görüntüsü sadece sportmenlik değil, aynı zamanda bir ‘kültür’, bir ‘anlayış’, bir ‘medeniyet’ göstergesiydi. Sporda ‘düşman’ değil, ‘rakip’ vardır. ‘Rekabet’, ‘düşmanlık’ değildir.Bir bilardo ıstakasının ucundan yansıyan, o salondan yüzümüze çarpan gerçek buydu işte. Ve o gerçeğin sadece sporda değil, hayatın her alanında geçerli olduğu mesajıydı aslında izlediğimiz. ‘Medeniyet’ dediğimiz lâf ile olmuyor. Ve o içselleştirilmiş ‘medeniyet’ bünyede olmayınca ortaya nasıl bir tablo çıkıyor görüyorsunuz. Yaşadığımız coğrafyanın gündemine bakınca görüyorsunuz. ***** KEŞKE...Bu ülkede insanlar, otomobillerininki kadar, kişisel bakımlarına da hassas olsa.

Devamını Oku

Raflar sıklaşmış

13 Eylül 2012

Dost’ta, İmge’de, Arkadaş’ta... Ankara’daki kitapçılarda son dönemde dikkat çeken yeni bir bölüm var.‘Dünya Edebiyatı’, ‘Öykü - Roman’, ‘Bilimkurgu’, ‘Hobi’, ‘Ekonomi’, ‘İnsan ve Toplum’, ‘Politika’, ‘Sağlık’, ‘Kişisel Gelişim’ vb bölümlerin yanına eklenen, son yılların ürünü bir bölüm bu.Kimi ‘Güncel’ tabelasını koymuş o bölümün üstüne, kimi ‘Güncel Tartışmalar’...Son yıllarda ülke gündemini belirleyen davalar ile ilgili gelişmeleri konu alan kitaplardan oluşuyor bu kısım.Ergenekon var, Balyoz var, darbe planı iddiaları var... **‘Güncel standı’nda yer alan kitapların bir kısmı, adeta ‘iddia makamı’nı temsil ediyor.Diğerleri de, bir anlamda ‘savunma makamı’nı.Devam eden davalar ile ilgili araştırma yapan birçok gazetecinin kitapları ile o davalarda yargılanan meslektaşlarının kitapları aynı raflarda, yan yana yer alıyor.Sadece ‘karşıt görüşler’in kendine özgü uyumu değil karşımızda duran.Aynı zamanda, ülkede hızla keskinleşen ‘ayrışma’nın fotoğrafı.**‘Güncel’ tabelasının altındaki raflarda sıralanmış kitaplar arasında en dikkat çekici olanlar ise ‘maphushane güncesi’ olarak adlandırılabilecek olanlar.‘Silivri Yayınevi’nden (!) çıkmış kitaplar...‘İçeridekiler’in ya da içeriden çıkmış ve tutuksuz yargılanmaya devam edenlerin kaleminden çıkan ‘cezaevi anıları’nın yanında bir de ‘dışarıdakiler’in yani tutuklu yakınlarının kağıda döktükleri var.Yeni stanttaki kitaplar okumakla bitirilebilecek gibi değil.Her gittiğimde, yenilerinin eklendiğini gözlüyorum o bölümde bulunan kitaplara.Stant her gün genişliyor.Raflar sıklaşıyor.*****Şehit yakınları neden yazmıyor?Kitapçılarda oluşan ‘Güncel Tartışmalar’ bölümünü görünce şunu düşündüm:Neden şehit yakınları ve gaziler de yazmıyor?Biliyorum, kitabı yayınlanan birkaç ‘terör gazisi’ var. Ama çok az...Evet, emekli subaylardan bazılarının ‘Güneydoğu’ ve ‘terör’ başlıklarında yazdığı kitaplar da var. Ama bunlar da az sayıda, üstelik tamamen tek yönlü bir bakışı sergiliyor.Benim aradığım, benim beklediğim; şehit yakınlarının yaşadıklarını öğrenebileceğimiz, hissedebileceğimiz kitaplar.**Diyebilirsiniz ki; “O büyük acıyı yaşayan insanlar bir de kitap yazmakla mı uğraşacak?”Bunu anlayabilirim... Fakat o zaman bir soru da ben sorarım:Hep yakınılan, herkesin şikayet ettiği, ‘terör konusundaki toplumsal duyarlılık eksikliği’ başka nasıl ortadan kaldırılacak?Ateş düştüğü yeri yakıyor elbette. Kabul...Ama istiyorum ki o ateş, düşmediği yerlerden de en azından birazcık hissedilsin. Bunun yolu da bence, ateşin düştüğü yerde yaşananları okumamız. O acıya, uzaktan da olsa, ortak olabilmenin başka bir yolu var mı?**Bu ülkede; şehit aileleri ve yakınları ağıtlar yakıyor, mektuplar ve şiirler yazıyor. Kitap yazmıyor.Bu ülkede; araştırmacılar, yazarlar da şehit aileleri ve yakınlarının gerçek hikayelerini yazmıyor.Gerçi böyle mükellef bir eser ortaya konulsa, kaç satar, okuyan kaç kişi çıkar, o konuda da ciddi şüphelerim var ama olsun. *****KEŞKE...Burç yorumlarına gösterdiğimiz hassasiyetin yarısını, insan ilişkilerinde açık iletişim konusunda da sergilesek.

Devamını Oku

Reflektör

12 Eylül 2012

Dün sa­bah rad­yo­da, ‘Ni­hat ile Mu­hab­be­t’­i din­li­yo­rum her za­man­ki gi­bi... Te­le­fon va­sı­ta­sıy­la ya­yı­na bağ­la­nan bir din­le­yi­ci ha­ri­ka bir ‘ref­lek­tö­r’ anı­sı an­lat­tı. Fran­sız­ca (rÈflec­te­ur) olup, di­li­miz­de ‘yan­sı­tı­cı­’ an­la­mı­na ge­len ‘ref­lek­tö­r’ hi­ka­ye­si, tam da ‘bi­z’­i yan­sı­tı­yor iş­te. ***Va­tan­da­şın oto­mo­bi­li arı­za­la­nı­yor yol­da. ‘Kır­mı­zı üç­ge­n’­i açıp, araç­tan 5-6 met­re ge­ri­ye, ka­pat­mak zo­run­da kal­dı­ğı şe­rit­te, yo­lun üze­ri­ne ko­yu­yor sü­rü­cü. Ol­ma­sı ge­rek­ti­ği gi­bi... Bir­kaç da­ki­ka son­ra bir ba­kı­yor ki, ço­cu­ğun bi­ri kap­mış ref­lek­tö­rü gi­di­yor ! Ko­şup dur­du­ru­yor ço­cu­ğu. Ge­ri alıp, tek­rar ye­ri­ne ko­yu­yor ‘i­ka­z’ ge­re­ci­ni. Ara­dan kı­sa bir sü­re ge­çi­yor, adam ba­kı­yor ki ref­lek­tör kat­lan­mış, kal­dı­rı­mın üze­ri­ne ko­yul­muş. Hak­lı ola­rak, “Ne­de­n” di­ye tep­ki gös­te­ri­yor bu­nu ya­pan ka­dı­na: “Ne­den kal­dı­rı­yor­su­nuz ha­nı­me­fen­di ref­lek­tö­rü ye­rin­den?” Al­dı­ğı ce­vap ne olu­yor pe­ki­yi? “Ne ba­ğı­rı­yor­su­nuz be­ye­fen­di ! Te­şek­kür et­me­niz ge­re­kir­ken kı­zı­yor­su­nuz. Yo­lun üs­tün­de bı­rak­say­dım da, ara­ba­lar mı ez­sey­di? (!!!) Bu­dur iş­te ! ***Ref­lek­tö­r’­den ‘yan­sı­ya­n’; ül­ke­de gel­di­ği­miz nok­ta... Ref­lek­tö­r’­den ‘yan­sı­ya­n’; için­de ya­şa­dı­ğı­mız (yok­sa içi­ne düş­müş bu­lun­du­ğu­muz mu de­me­li­yim) top­lu­mun du­ru­mu. Ref­lek­tö­r’­den ‘yan­sı­ya­n’; top­lum ola­rak su­re­ti­miz. Ve işin kö­tü­sü, ‘ref­lek­tö­r’ çok kü­çük, za­rar­sız, hat­ta bil­gi­siz­lik­ten kay­nak­lı ‘na­if’ bi­le sa­yı­la­bi­le­cek bir ör­nek. Da­ha ne­ler, ne­ler var. Şöy­le bir ba­kın çev­re­ni­ze gö­re­cek­si­niz da­ha ne­ler ol­du­ğu­nu... Hat­ta şöy­le bir ba­kın ay­na­ya, yi­ne gö­re­cek­si­niz ! *****Atananlar - atanamayanlar Ata­ma­sı ya­pıl(a)ma­yan öğ­ret­men­le­rin at­tı­ğı e-ma­il me­saj­la­rı ve twe­et­le­rin mu­ha­ta­bın­dan öte ne­re­dey­se ‘mağ­du­r’­uyuz uzun sü­re­dir, ha­ber­ci­ler ola­rak. İti­raf et­me­li­yim ki; bu me­saj bom­bar­dı­ma­nı bu­nal­tı­cı bir du­rum ve hak­lı­lık­la­rı­na inan­sam da, gön­de­ren­le­ri za­man için­de an­ti­pa­tik­leş­ti­ren bir yön­tem. Ney­se... ***Mil­li Eği­tim Ba­kan­lı­ğı, 36 bi­n‘­e ya­kın öğ­ret­me­nin ata­ma­sı­nı yap­tı üç gün ön­ce. 101 bi­n‘­in üze­rin­de aday baş­vur­muş­tu bil­gi­sa­yar ku­ra­sı­na. 101 - 36 = 65. 65 bin öğ­ret­men yi­ne ‘a­ta­na­ma­ya­n’ ola­rak kal­dı. (Bi­li­yo­rum faz­la­sı da var ata­ma bek­le­yen öğ­ret­men aday­la­rı­nın.) ***Şim­di me­rak et­ti­ğim mev­zu şu: Ata­nan ve gö­re­ve baş­la­mak­ta olan o 36 bin öğ­ret­men var ya... Ha­ni üç gün ön­ce­si­ne ka­dar ‘a­ta­ma­sı ya­pıl­ma­mı­ş’ olan ama şim­di ‘a­tan­mı­ş’ va­zi­yet­te­ki­ler... On­lar, üç gün ön­ce­si­ne ka­dar ay­nı du­rum­da ol­duk­la­rı ar­ka­daş­la­rı­nın hak­la­rı için me­saj at­ma­ya de­vam ede­cek­ler mi aca­ba?“Biz atan­dık ama ata­ma­sı ya­pıl­ma­yan da­ha on bin­ler­ce mes­lek­ta­şı­mız var. On­lar da gö­rev bek­li­yo­r” di­ye bir da­ya­nış­ma ör­ne­ği ve­re­cek­ler mi aca­ba? Yok­sa; “Be­nim işim hal­lol­du­” de­yip ge­ri­de ka­lan­la­rı, ge­ri­de mi bı­ra­ka­cak­lar aca­ba? Ma­lum, ga­yet ‘ve­ci­z’ de­yiş­le­ri­miz var bi­zim bu gi­bi du­rum­lar için... “Ben­den son­ra­sı tu­fa­n” gi­bi... “Her ko­yun ken­di ba­ca­ğın­dan ası­lı­r” gi­bi... ***Ata­nan­lar, ata­na­ma­yan­la­rın hak­la­rı­nı ara­ma­ya de­vam ede­cek­ler mi? ‘İ­şi bi­ten­le­r’ na­sıl bir ‘sa­mi­mi­ye­t’ sı­na­vı ve­re­cek­ler? So­rum bu. Ce­va­bı­nı bil­se de, in­san ba­zen böy­le so­ru­lar so­ru­yor iş­te ! *****KEŞKE...‘Sempatik’ olabildiğimiz kadar, ‘empatik’ de olabilsek.

Devamını Oku

Ders: Yeni Suriye Öğretmen: ABD Öğrenci: Suriye Halkı Sınıf: Hatay

10 Eylül 2012

“Suriye konulu konferans” dediğiniz zaman akla hemen, uluslararası toplantılar geliyor. Türkiye’nin istediği, Rusya’nın istediği... Cenevre’de yapılan, Tahran’da yapılanlar gibi mesela. Suriye’de yaşanan gelişmelerin masaya yatırıldığı... Yaşanması muhtemel gelişmelerin irdelendiği... Birçok ülkenin başta dışişleri bakanları olmak üzere konuyla ilgili siyasetçi ve bürokratlarının görüş alışverişinde bulunduğu toplantılar. ***Fakat... ‘Suriye konferansı’ kavramı, sadece yukarıda bahsettiğim türden enternasyonal buluşmalardan ibaret değil. Aldığım bilgilere göre; Türkiye açısından çok daha önemli bir başka ‘Suriye konferansı’, daha doğrusu ‘Suriye konulu toplantılar’ gerçeği var. Neden “Türkiye açısından çok daha önemli” diyorum biliyor musunuz? Çünkü, sözünü ettiğim ‘seri’ ve ‘düzenli’ Suriye konulu toplantıların adresi Hatay.***Biraz araştırınca öğrendim ki, son aylarda iyice yoğunlaşan bir ‘Amerikalı yetkili’ trafiği yaşanıyor Hatay’da. Amerikan Kongresi ve Senatosu‘nun üyeleri zaman zaman ikili - üçlü, bazen de daha kalabalık heyetler halinde Hatay‘a geliyorlar. Sadece politikacılar değil... Amerikan düşünce kuruluşlarından uzmanlar, stratejistler, analistler de sürekli Hatay’da. Gelenlerin içinde güvenlik ve istihbarat yetkilileri de var mı bilmiyorum ama bu yoğun ‘Hatay trafiği’, İstanbul, Ankara ve İncirlik üzerinden yürüyor. ***Amerikalı (resmi, yarı resmi ya da gayriresmi) yetkililerin Hatay mesaisi, ‘Suriye’ gündemli toplantılardan oluşuyor. Amerikalılar, ‘konferans’ ya da ‘bilgilendirme’ adıyla, ‘Suriye dersleri’ veriyor Hatay’da. Kimlere mi? Suriyeliler’e. Suriye’den kaçan, Esad ve rejim karşıtı Suriyeliler’e tabii. Demokratik haklar, toplum hayatı, insan hakları, örgütlü mücadele, vatandaşlık bilinci gibi başlıklarda neler yapabileceklerini öğreniyor Suriyeliler bu derslerde. Amerikalıların öğrettiklerini, uygun zaman ve zeminde tekrar gidecekleri Halep’te, Şam’da uygulamak üzere ders alıyor Suriye halkı. Dönüşte ne talep edeceklerini, istediklerini nasıl, ne şekilde, hangi yöntemlerle elde edeceklerini öğreniyorlar özetle. ***Amerikalılar’ın Suriyeliler’e ‘yeni Suriye dersleri’nin nerede verdiğine gelince... İşte onu kimse tam olarak söylemiyor ama herkesin aklına aynı adres geliyor. Zaten Hatay’da son dönem gelişmelerini düşününce... ‘Sığınmacı kampları’ ile ilgili tartışmaları hatırlayınca... Amerikalıların yürüttüğü bu ‘sivil eğitim faaliyeti’nin ‘dershane’lerinin neresi olabileceğini tahmin etmek pek güç değil. “Türkiye’deki mülteci kamplarında askeri eğitim mi veriliyor?” sorusunun tartışma yarattığı şu günlerde, yeni gündem maddesi, ‘yeni Suriye’ konulu hızlandırılmış eğitim çalışmaları. KEŞKE... ‘Öfke kontrolü’, zorunlu bir ders olarak ilköğretimden itibaren müfredata alınsa.

Devamını Oku

İnanmak,güvenmek istiyoruz biz artık

6 Eylül 2012

Oğlu Tunceli’de askerlik yapan bir tanıdığımız var. Baba ayrı kabus görüyor her gece, anne ayrı. Tabii uyuyabilirlerse. Televizyonda haber seyredemiyor anne; baba gazete okuyamıyor. ***Evladı vatani hizmetini Siirt’te yapan bir aile var tanıdığımız. Anne - baba, bölgeden gelen her çatışma haberinde irkiliyor. Kardeşi, akşam yemeğinde bir anda bırakıveriyor çatal - bıçağı. “Ağabeyimin en sevdiği yemek bu” deyiveriyor buğulu gözlerle. ***Çocuğu Hakkari’de polis olan bir komşumuz var. Emekli anne - baba, oğullarını aramaya çekiniyorlar. Ya telefon çalar da, açan olmazsa veya “Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor” mesajı çıkarsa karşılarına diye. Abla, ana yarısı... “Şu iki sene bir bitse” diyor. Gün sayıyor. ***Evladı, kardeşi, akrabası, eşi, dostu, yakını ‘riskli’ bölgelerde (üniformalı ya da sivil) görev yapan herkes diken üstünde yaşıyor. Onları bırakın; bir restoranda, bir kafede oturan insanların yürekleri ağızlarına geliyor yoldan geçen bir otomobilin egzozu patladığında. Büyük bir gürültü duyduğunda, “Yoksa bomba mı” endişesiyle sıçrıyor insanlar yerlerinden. ***Doğuda, özellikle güneydoğuda görev yapanların yakın çevresine hakim olan ruh hali, empati yoluyla dahi anlaşılabilecek, hissedilebilecek türden değil maalesef. Dün gördük ki, biraz da ‘kader’... Oğlu batıda, kuzeyde, güneyde askerlik yapan aileler belki geceleri kabus görmüyorlardı. Yaşadıkları travmalar yemek masalarına, komşu sohbetlerine yansımıyordu belki. Ama... Afyon‘kara’hisar’dan geldi ‘kara’ haber. Ve başta evlatlarını kaybeden o insanlar olmak üzere herkes, ‘ne olduğunu’ bilmek istiyor haklı olarak. ‘Gerçekten’ ne olduğunu. ***Geldiğimiz noktada en büyük sorunlarımızdan biri bu. Yani ‘güvensizlik’. İnsanlar, ‘resmi açıklama’lara inanmaz oldu artık.‘Uludere’ gibi, ‘Suriye’de düşen RF-4’ gibi dosyalar kamuoyunu ikna ya da tatmin etmeden kapatılınca ya da en azından gündemden düşürülüp unutturulunca böyle oluyor ne yazık ki. İnsanlar inanmaz, güvenmez oluyor. Toplumun devlete olan güveninin acilen tesis edilmesi gerekiyor.Mevcut güven bunalımının bir an önce ortadan kaldırılması şart.Elbette kalacaktır ‘iflah olmaz şüpheciler’. Elbette, ne yaparsanız yapın ‘ikna olmamakta direnenler’ çıkacaktır yine. Ama devletin diline ‘açık’lık ve ‘dürüst’lük hakim olursa, o ‘hiç bir şekilde tatmin olmayan’ kesim zaman içinde marjinalleşecek, istisnalara dönüşecektir. Biz sıradan insanlar, biz bu ülkeyi seven vatandaşlar; inanmak, güvenmek istiyoruz artık devlete. KEŞKE...Kendimize her şeyi ‘hak’ görürken, karşımızdakilerin de bazı hakları olduğunu düşünebilsek.

Devamını Oku

A. D. (53) ve ben Japon olsaydık...

6 Eylül 2012

Ölçen, seçen ve yerleştiren merkezin başkanı... O merkezin başına geldiği günden bu yana ölçmede, seçmede ve yerleştirmede yaşanmayan sorun neredeyse kalmadı. A. D. (53), ilk büyük skandalın ardından medya temsilcileriyle bir araya gelmiş ve uzun uzun, sorumluluğun kendisine ait olmadığına ikna etmeye çalışmıştı kamuoyunu. Devleti yönetenler ‘tatmin’ olduklarını söylemişlerdi o günlerde. Ama o kadar... Başında bulunduğu ölçen, seçen ve yerleştiren merkezin; ölçememe, seçememe ve yerleştirememe problemi bitmedi gitti o günden beri. Her sınav ayrı bir maceraya dönüştü A. D.’nin (53) döneminde. ***O’nu o koltuğa oturtanlar, kamuoyu baskısıyla ya da birileri istiyor diye görevden almamaktan yana kullandılar, kullanıyorlar tercihlerini. Olabilir, anlaşılabilir... Pekiyi ‘istifa’ diye bir mekanizma da mı yok Allah aşkına? “Ben bütün iyi niyetimle çalıştım, çabaladım ama başaramadım, beceremedim. Bu nedenle de görevimden ayrılıyorum” demek bu kadar mı zor? ***A. D. (53) dünyaya Türk değil Japon olarak gelseydi... Konya değil, Kyoto doğumlu olsaydı misal... Japonya‘da böyle bir görevde, böyle bir performans (!) sergileseydi... Ben de bir Japon gazeteci olsaydım... Yomiuri Shimbun‘da yazdığım; bu okuduğunuz değil, “onurlu bir bürokratın ardından duygusal bir veda ve anma” yazısı olurdu ! *****Her bayramda aynı tehlike Son iki gündür, sekiz yıl önce Ankara’da yaşanan ‘F-4 savaş uçağının cami minaresine teması’ ile ilgili gelişmeleri yazınca... 30 Ağustos Zafer ve 29 Ekim Cumhuriyet bayramlarında, jetlerin tören geçişleri ile ilgili detaylar üzerine yoğunlaşınca... Bu törenlerin ‘hava’ boyutu ile ilgili bir ‘uyarı’ yazısı yazmak şart oldu. ***F-16 ve F-4‘ler, her 30 Ağustos ve her 29 Ekim‘de, resmi kutlama töreninin yapıldığı AKM yani Atatürk Kültür Merkezi’nin (eski hipodrom) üzerinden alçak geçişle protokolü selamlıyor. Bu tören geçişinden evvel (ve tören gününden önceki provalarda) Ankara’nın üzerinde, belirlenen paternde uçuyor Türk Hava Kuvvetleri’ne bağlı jetler. Çubuk ilçesi üzerinden eski hipodrom karşılanıyor, o noktadan itibaren de, tören alanına 10 mil mesafeden paterne giriliyor. Tören alanına son yaklaşma, Keçiören ilçesindeki Aksa Camii üzerinden yapılıyor. Uçakların altimetreleri, risk oluşturmayacak şekilde, önceden belirlenen minimum irtifaya sabitleniyor. Ulus bölgesinin üzerinden dönen uçaklar, Gençlik Parkı ve 19 Mayıs Stadı’nın üzerinden geçip alçak uçuş ile Atatürk Kültür Merkezi’ne ulaşıyor. ***Ankara’yı ve bahsettiğim yerleri bilenler gözünün önüne getirdiğinde daha net anlaşılabilir; tören alanına 19 Mayıs Stadı tarafından giren jetler, devlet erkanının yer aldığı protokol tribününün önünden geçer geçmez hızla yükselerek terk ederler AKM’yi. Alanın sonundaki bu ani yükselmenin sebebi, tam karşıda Ankara Emniyet Müdürlüğü binasının bulunmasıdır. ***Yıllardır bu patern, yani bu güzergah takip ediliyor başkent üzerindeki tören uçuşlarında. Hava Kuvvetleri’nin pilotlarının yeteneklerine, yetkinliklerine sözüm yok. Nitekim, bunca yıldır, 27 Ekim 2004’teki ‘cami minaresine temas’ dışında herhangi bir kaza ya da terslik de yaşanmış değil. Fakat yine de, meskun mahal üzerinde yapılan alçak irtifa uçuşlarının doğasında ciddi bir risk var bence. Bu duruma nasıl bir çözüm bulunabilir ya da bulunmalı mıdır bilmiyorum. ***Konunun uzmanlarıyla, işi bilenlerle konuştuğumda aldığım yanıt “Bu durum bütün dünyada böyle” şeklinde oldu. Doğru; her 14 Temmuz‘da, Fransız jetleri de Paris‘te, Champs Elysee üzerinde alçak irtifa tören uçuşu yapıyor örneğin. Moskova, Kızıl Meydan da hemen akla gelen örneklerden biri mesela. Doğru da... Her şeye rağmen, içime bir kurt düştü işte.*****KEŞKE...Beşiktaş taraftarı Emre Kuş ve Eskişehirspor’un futbolcusu Ediz Bahtiyaroğlu böyle zamansız ayrılmasalardı aramızdan.

Devamını Oku