Adaletli olalım

16 Mart 2010

Orgeneral Başbuğ’un şu sözlerine mim koymak lâzım: “Kamyon ihbarına inanmaları ürkütücü!” Gerçekten de Ankara Emniyeti’ne elektronik posta yoluyla yapılan ihbar hayale sığmaz iddialar içeriyordu.“06 BJ 9915 plakalı MAN kamyona dikkat!” uyarısı ile başlayan ihbara göre kozmik odada yapılan aramalar Seferberlik Tetkik Kurulu üyelerini telâşa düşürmüştü. Kirli silâhlar sivil personelden toplanmıştı ve temizlenmek üzere Ankara’ya götürülüyordu.Kamyonda uzun namlulu silâh taşıyan kişiler vardı ve bu kişiler çatışmaya girmeye hazır olacaklardı!Bu ihbarı Genelkurmay’a bildirmeyi ne Emniyet, ne de Savcılık düşündü. Kozmik odada arama yaptıran özel yetkili savcının talimatı ile kamyon durduruldu.Bir telefon açılmış olsa, Genelkurmay Başkanlığı böyle bir kamyon beklendiğini bildirecekti ve kamuoyu gereksiz yere heyecana, endişeye sürüklenmeyecekti.Bölünmenin derinliğiBirileri Türkiye ile top gibi oynuyor.Orgeneral Başbuğ’un Milliyet’ten Fikret Bilâ’ya dediği gibi “ihbardaki iddiaların doğru olabileceğinin düşünülmüş olması bile ürkütücü”dür.Ne yazık ki öyle bir noktaya geldik.Toplumdaki bölünme artık geride kaldı. Devletin bütünlüğü zedelenmiş durumdadır. Kurumlar birbirlerine düşman gibi davranıyor.Askerle ilgili bir ihbar varsa normal olarak askeri otoriteye haber verilir, savcıya değil.O savcı da kamyonu yolda durdurma talimatını vermeden önce Genelkurmay’a danışmayı düşünür.İhbarın bir komplo olduğunu, ortalığı ayağa kaldırmadan öğrenmek ancak bu şekilde mümkündür.Ama öyle olmamıştır.Polisin ve savcının tutumu, TSK’nın kurum olarak ihbara konu suçun içinde yer alabileceği şüphesini, ondan da öteye önyargısını yansıtıyor; öyle değil mi?Olayda devlet televizyonunun ihbarı doğru kabul eden haberlerle bu tahrik kampanyasına katılması kurumlar arasındaki bölünmenin derinliğini ortaya koyuyor.Darbe geleneği bittiOrgeneral Başbuğ’un açıklamaları arasında dikkate değer bir ayrıntı da şu:“Taşınan mühimmatla ilgili TSK yetkililerinin mahalli emniyet birimlerini haberdar etmemiş olması bir eksiklik..” Bu yerinde bir tespittir ve aynı ihmalin tekrarını önleyecek tedbir mutlaka alınmalıdır ama sorun çok daha derinde.Halkın güven duygusuna zarar veren gidişi önlemek için Genelkurmay Başkanı halkı bilgilendirerek elinden geleni yapmaya çalışıyor.Ama yetmez. Başbakan Erdoğan’ın da bu çabaya iyi niyetle katılması gerekiyor.“Paslaşıyoruz” sözü hiçbir değer taşımıyor.Son olaylarda uğradığı kışkırtıcı hakaretlere rağmen, sivil iktidara tabi olmak anlamında demokrasiye mutlak bağlılığını kanıtlamış olan Silâhlı Kuvvetler artık daha fazlasını hak ediyor.Kuruntulardan beslenen bahaneleri TSK’ya karşı intikam silâhı olarak kullanan güçleri sadece AKP iktidarı durdurabilir!***** Akıl var, vicdan var... Diyarbakırspor bir futbol takımıdır.Ülkenin spor otoritesi, ondan antiterör timi hizmeti mi bekliyor?Tribünden sahaya şiddet uygulayan PKK sempatizanları yüzünden bu takımı cezalandırmak ayıptır, günahtır.Bölücü terörün oyununa gelmektir.Devletin 25 yıldır bitiremediği terörün hıncını 11 futbolcudan ve seyircilerin terörle ilgisi olmayan kesiminden çıkarmak hangi akla hizmet?Diyarbakırspor’u mağlup ilân etmek PKK’yı galip ilân etmektir!

Devamını Oku

Bitsin bu çile!

13 Mart 2010

Financial Times ve Wall Street Journal gazeteleri uluslararası finans ve siyasetin kıblesi gibidir.Bu gazetelerin son günlerdeki Türkiye yorumları utandırıcı ve cesaret kırıcıdır. Sadece iktidarın değil siyasi muhalefetin de başarısız olduğunu yazıyor bu iki gazete.Wall Street Journal’in dünkü Türkiye analizi, halkın iki büyük komplo temelinde bölünmüş olduğunu ortaya koyuyor.Bu analize göre toplumun bir kesimi AKP’nin İslâmî bir hedef belirleyerek laik devleti yıkmaya ve tüm devlet kurumlarını kontrol altına almaya çalıştığına inanmaktadır.Bu kesimin en büyük korkusu, “Fethullah Hoca’nın Türk Humeynisi olarak bir gün ülkeye döneceği ve bir zombi ordusu gibi bekleyen güçlerini harekete geçireceği” varsayımıdır.Toplumun diğer kanadı ise AKP’nin demokrat ve yenilikçi bir parti olduğuna inanıyor. Onların gözündeki asıl komplo odağı, ordu içindeki cunta ile istihbarat güçleri, yargı ve suç örgütlerinden oluşan “derin devlet”tir.İktidar sözcüleri ve şakşakçıları, toplumu kuruntu hastası haline getiren tüm bu olayları “normalleşme” diye niteliyorlar.Gerçek gündem ne?Normalleşmenin birinci koşulu gerçekçiliğe dönmektir.Yabancı medyanın dünyaya tanıttığı Türkiye maalesef “Komplolar Ülkesi” durumundadır.Olayın daha ümit kırıcı yanı, iktidarın ve muhalefetin gerçeklere dönme isteği göstermemeleri, sonu gelmeyen suçlamalarla toplumdaki paranoyayı derinleştirmeleridir.Kutuplar öylesine keskinleşti ki artık komplo teorileri iki tarafta da duvardan bir tuğla bile sökemiyor. Halbuki toplum ağır sosyal tahribat geçiriyor. İşsizlik, yoksulluk dayanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Suç oranları artmış, cezaevleri tıka basa dolmuş (115 bin tutuklu ve hükümlü), bunalım sonucu intihar olayları korkutucu hızla artmıştır.İşsizlik yüzde 14 ile rekor düzeydedir. Ümidini kaybettiği için iş aramaktan vazgeçenleri hesaba kattığınızda bu oran yüzde 20’ye dayanır.Araştırmalar, üniversite bitirmiş her yüz işsiz gençten 35-40’ının asgari ücretle dahi çalışmaya razı durumda olduğunu ortaya koyuyor.Hayaletlerle dansAynı şekilde ferdi kredi borcunu ve kredi kartı borcunu ödeyememiş insanların katlana katlana büyüdüğü, Ocak ayında takibe düşenlerin 2 milyon 95 bin kişiye dayandığı görülüyor.İktidar savaşının komplolar temelinde sürmesi bu ülkenin insanlarına haksızlık ve saygısızlıktır.Halkın gündemi belli.. İktidar bunu ne kadar unutturmaya çalışırsa çalışsın muhalefet güreş minderini gerçek gündemle kurmalı ve iktidarı oraya gelmeye zorlamalıdır.İktidar da yetersiz muhalefet sayesinde AKP üçüncü kez genel seçimi kazansa bile bunun gerçek bir zafer olmayacağını bilmelidir.“Nasılsa muhalefet yok. Millet oyunu yine bize verecek” teorisine çok güvenmemek lâzım. 2002 seçiminde AKP’yi millet bir şey umduğu için seçmedi, iktidardaki koalisyon partilerini cezalandırmak için seçti.“Komplolar Ülkesi” kötü şöhreti, 2002’deki linç duygusunu bugünkü iktidara karşı hortlatabilir. Bu unutulmasın.AKP kurumları çürüten, güveni çökerten hayaletlerle oynamaktan vazgeçsin!

Devamını Oku

Hırsızlara dokunmak!

12 Mart 2010

Milletvekilleri dokunulmaz olan parlamentolar, hiçbir zaman temizlenemeyen havuza benzer.İstediğiniz kadar temiz su koyun, çamuru tamamen boşaltmazsanız havuz temizlenmez temiz su da kirlenir.İngiltere’nin en çok satan gazetesi Daily Telegraph dün birinci sayfasını boydan boya kaplayan bir tepki başlığı ile çıktı:“Kendilerini hukukun üstünde sayan hırsızlar!” Gazetenin hırsız dediği kişiler, yedi yıla kadar hapis istemiyle mahkeme huzuruna çıkarılan üç iktidar milletvekili idi.Bu milletvekilleri bizde “lâfı bile olmaz” denilecek paralar üstüne yapılmış naylon fatura suiistimalleri ile suçlanıyor.Avukatları onların salonun savunmaya ayrılan bölümünde oturtulmasını talep ettiler ama mahkeme “milletvekili de olsa hırsız hırsızdır” demeye gelen bir kararla onları sanık bölümünde oturttu.Avukatlar müvekkillerinin dokunulmazlığa sahip olduklarından söz edecek oldu, yargıç onu da düzeltti:“Sahip oldukları ayrıcalık yargısal dokunulmazlık değil yasama dokunulmazlığıdır. Hırsızlık Yasası’ndan yargılanacak milletvekilinin dokunulmazlığı olmaz!” Bu milletvekilleri mahkûm da olsa, beraat da etse yüzde 99 ihtimalle tekrar seçilmeyecek, böylelikle İngiliz demokrasisi sırtından bu kamburları atacak, arınacak, idealist genç insanlara hizmet yolunda fırsat yaratacaktır.13 yolsuzluk az mı?Böyle haberler Türk halkının içini acıtıyor.Çünkü iki büyük partinin liderleri sekiz yıl önce halka dokunulmazlıkları kaldıracakları taahhüdünde bulundukları halde Tayyip Erdoğan ve partisi bu sözü yerine getirmekten sürekli kaçmıştır, kaçmaya da devam edecek görünmektedir.TBMM Anayasa Komisyonu’nun AKP’li Başkanı Burhan Kuzu dün mecliste bekleyen dokunulmazlık dosyalarını CHP’nin abarttığını iddia etti.CHP’liler 608 dosya bulunduğunu söylüyorlar ya, Kuzu “Hayır, 587 dosya var” dedi. Bunlar arasındaki yolsuzluk iddiası içeren dosya sayısının da 13 olduğunu öne sürerek “Aslında meclisin temiz olduğunu söyleyebiliriz” dedi; iyi mi!Kuzu, muhataplarının koyun olduğunu sanıyor olabilir mi?13 yolsuzluk dosyasının sekiz yıldır kapağının açılmaması başlıbaşına bir yargı faciasıdır. Böyle dosyalar sayıyla değil, çamurun yoğunluğu, suça katılımın genişliği ve çalınan paranın miktarı ile ölçülür.Küçük bir ümit ışığıMeclisin AKP’li üyelerini evrakta sahtecilikten zimmete, cürüm işlemek için teşekkül oluşturmaktan ihaleye fesat karıştırmaya kadar ağır cezalık suçlarla itham eden dosyalar, İngiltere’deki gibi birkaç bin Sterlinlik çalıp çırpmaları değil trilyonlarca liralık soygunları konu alıyor.Başbakan önceki gün Ankara’daki bir açılış töreninde ümit uyandıran şeyler söyledi:“Bu ülkede seçilmiş-atanmış ayrımı yapmamak lâzım. El ele vereceğiz, omuz omuza vereceğiz ve ülkemizi aydınlık yarınlara nasıl taşıyacağız; yasamasıyla, yürütmesiyle, yargısıyla bunu düşünmemiz lâzım, bunu!.” Konuşmalarını yazan heyetin dolduruşu değil de Başbakan’ın kendi samimi özlemidir inşallah bu sözler.Çünkü o zaman “Çoğunluk bende. Bütün kararları ben veririm. Yargı da dahil kimseye hesap vermem” diyemez.Milletvekili dokunulmazlıklarını kaldıracağına dair 8 yıl önce verdiği sözü yerine getirerek yeni bir dönemin kapılarını açar.Ve o kapıdan özlediğimiz demokrasi ve adalet girer!

Devamını Oku

Ne oldu bize?

11 Mart 2010

Güvendiğimiz pek çok kurumun ve değerin nasıl yıkıldığına, cephane yüklü kamyon haberi ibrettir.Ankara’da çarşamba akşamı silâh ve mühimmat yüklü bir kamyonun durdurulduğu haberi büyük heyecan yarattı.Emniyet’e e-posta yoluyla ulaşan ihbar Silâhlı Kuvvetler’i hedef alan daha önceki komplo denemelerinin dehşetini aratmayacak ayrıntılar içeriyordu.Muğla’dan gelen sivil plâkalı kamyonun yükü, güya Özel Harp’ın kirli işlerinde kullandığı silâhlardı ve bunlar Ankara’da temizlenecekti!TRT bir kamu kuruluşu olmanın sorumluluğunu unutmuş bir halde kamyonda ele geçirilen 900 el bombasındaki seri numaralarının kazınmış olduğunu duyurdu.Oysa biraz ciddiyet, asgari bir habercilik namusu, böyle bir iddianın resmi açıklamalara dayanması gerektiğini hatırlatabilirdi.Nitekim sorumsuzluğun bedeli ağır oldu. Bir kaç saat içinde açığa çıkan doğru bilgi, gerçeğin tam aksi yönde olduğunu ortaya koydu.Seri numarası olmayan el bombaları soruşturmalarda zorluk yaratıyor, kaynağına ulaşmayı imkânsız kılıyordu. Genelkurmay’ın emri üzerine Milâs’taki askeri birlik elindeki Amerikan menşeli bombaları Ankara’ya numara vurulmak üzere göndermişti. Mesele buydu...Kazayla yaşıyoruz!Muhalefet dün TRT’den sorumlu bakan Bülent Arınç’a haklı olarak sordu:“TRT tarafından yapılan haberler TSK’ya karşı var olan asimetrik, psikolojik ve sistematik saldırının parçası mıdır?” Olay aydınlandığı için el bombası yüklü kamyon dün gideceği yere gitti ama cevap bekleyen pek çok soru var hâlâ.Bu tür sevkiyatın Emniyet işbirliği ile yapılması gerekirken Ankara polisi neden bu olaydan ihbar sayesinde haberdar oldu?Askerler “dikkat çekmesin diye” sivil araç tercih edildiğini ve belki Emniyet’ten bilgi sızar diye nakil işini haber vermediklerini söyleyebilirler. Ama bu kabul edilemez.Çünkü gizli bilgilerin sızmasında askeriyenin durumu polisten daha parlak değildir.Hiç bir askeri yetkili de bomba yüklü bir kamyonu Ankara’nın akşam trafiğine sokma hakkını kendinde bulmamalıdır.İnsan hayatı bu kadar hafife alınamaz. Böyle işler sabaha karşı 02 ile 05 saatleri arasında gerekli güvenlik önlemleri alınarak yapılabilir.Şeytan bile şaşırırNe oldu bize? Kurumlarımızı cinnet geçiren insanlar mı yönetiyor?Dün işte bunları düşünüyordum ki internetten bir “kıssa” düştü. Şöyle:Şeytan köyde dolanırken gözü inek sağan bir kadına takılmış. Aç buzağı annesinin sütü sağılırken bağlı olduğu kazıkta bağırıyor ve debelenip duruyormuş.Şeytan buzağının ipini biraz gevşetmiş. O da zorlayıp kurtulmuş ipten ve annesini emmek için hamle ederken kovaya çarpmış bütün süt yere dökülmüş.Sinirlenen kadın buzağının kafasına odunu vurup öldürünce yavrusuna üzülen inek de bir tekmede kadını yere serip öldürmüş.Kayınpeder o sırada ava çıkıyor. O da gelinini öldüren ineğe ateş edip öldürmüş.Silah sesine koşan koca, bir cansız yatan karısına, bir de tüfeği elinde babasına bakmış belindeki silahı çekip tek kurşunla babasını öldürmüş.Genç adam az sonra bu kadar acıya dayanamayacağını farkedip ikinci kurşunu kendi kafasına sıkmış, o da ölmüş.Olan biteni bir kenarda izleyen şeytan söyleniyormuş:“Bütün suçu yine bana yükleyecekler şimdi. Buzağının ipini gevşetmekten başka ne yaptım ki?” Şeytanın bile hayalini aşan kötülükler yaşıyorsak kabahati kendimizde arayalım!

Devamını Oku

İnkâr çağına veda özlemi

10 Mart 2010

Veda filmi övgüyü hak ediyor. Başta Livaneli emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.Bu gecikmiş bir film kritiği değil, bir sitem bir isyan yazısıdır.Veda bir Atatürk filmi. Atatürk’e aklının ve kalbinin gözüyle bakabilen seçkin bir sanatçının saygılı, dengeli ve gerçekçi çabası baştan sona kendini gösteriyor.Atatürk’e saldırma heveslerinin teşvik gördüğü bir inkâr devrinde yaşıyoruz maalesef ve bu çirkinlik çok uzadı.Zülfü Livaneli’nin filmi, inkâra ve inkârcılara sanatın soylu diliyle verilmiş doğru bir cevaptır. Mutlaka görün..Atatürk’ün abartılı övgülere ihtiyacı yok. Kadir, kıymet bilen bir ruh, sanatın ve teknolojinin böyle yapıtlar için talep ettiği özveriyi cevaplasın, bu yeter!Veda yalnız güzel bir senaryoya dayanmıyor, son teknolojiyi kullanarak bu alanda çağdaş kaliteyi de yakalıyor.Oscar ödüllerinin dağıtıldığı gece Veda ekibinde çalışan Aldo Signoretti ve Vittorio Sodano yönetimindeki makyaj ekibinin “İl Divo”daki performansları ile Oscar’a aday gösterildiğini bilmem kaç kişi fark etti?Dikkat ettiyseniz filmi kötüleyenler, yapıtın teknik kalitesindeki üstünlüğü bile kabul edemediler. Çünkü etkilediklerini düşündükleri insanların filmi merak etmelerine fırsat vermemek gibi bir misyon taşıdıklarına inanıyorlar.Dağ eteğindeki farelerLivaneli Atatürk’te olmayan kusurları üretse, bazı insani zaaflarını büyütse kuşkusuz yaklaşımları farklı olacaktı.Kır fareleri, borçlu oldukları dağların yüceliğinden şikâyet edebilirler. Ama insanlar bağımsız bir devletin onurlu vatandaşları olma imtiyazını borçlu oldukları atalarına fareler gibi bakabilir mi? Bakabiliyor.İşte Veda yüzünden bu inkârcı ve kindar zavallıların kendilerinden geçtiklerini izliyoruz. Atatürk’e sevgiyle bağlı bir ülkede yaşadıklarını unutuyorlar, ifade özgürlüğünü iftira atma ve halkın değerlerine küfür etme özgürlüğü sanıyorlar.Dine dayalı bir rejim özlemi içinde olanların Atatürk düşmanlığını anlamak mümkündür. Türkiye’ye zarar vermek istiyorsanız Atatürk’e saldıracaksınız.Nitekim ırkçılığa dayalı bölücülük yapanlar da aynı yolun yolcusudurlar.Bunların hiçbir ahlâkî gerekçeleri olamaz. Hele kendilerini demokrat ve solcu liberal diye tarif eden insanların hiç olamaz.Düşmanlık kör etmişBunlardan biri geçen gün “Zülfü beyin yaptığı, çağını kapatmış, yalan ve efsaneyle örülmüş bir hikâyeyi canlandırma çabası” demiş.O nasıl çağını kapatmış yalan bir hikâyenin kahramanıdır ki yüzüncü doğum yıldönümünü UNESCO dünyada Atatürk Yılı kabul etmiş ve tarihi kararında onu şu nitelikleriyle değerlendirmiştir:“Uluslararası barış ve anlayış yolunda çaba harcamış üstün bir kişi; Olağanüstü bir devrimci; Sömürgecilik ve emperyalizme karşı savaşan ilk önder; İnsan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, insanlar arasında hiçbir renk, din, ırk ayrımı gözetmeyen eşsiz devlet adamı; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu.” Atatürk çağını kapatmış değil çağını aşan bir liderdir.ABD Başkanı Obama Türkiye’ye geldiğinde onun ufuk açıcı liderliğinin bugün bile insanlığı aydınlattığını söyledi.Rusya’ya, Almanya’ya, İtalya’ya gitse parlamentolarında Stalin, Hitler, Mussolini için söyleyebilir mi aynı şeyi?Atatürk inkârcılığı üreten hastalığa ve inkâr çağına veda edeceğimiz günlere özlemle...

Devamını Oku

Kontrollü gerginlik

9 Mart 2010

Başbakan, dış siyasetin büyük satranç tahtasında iddialı sayılacak bir hamle yaptı.Ermeni tasarısının Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nden geçmesine tepki olarak Ankara’ya çağırılan büyükelçimiz Washington’a tekrar ne zaman gidecek; bu kararı vermek için “bazı neticeleri net olarak görmeyi” bekleyeceklerini bildirdi.Hükümetin hedefi, alt komiteden geçen tasarıyı çıktığı yolda dondurmak ve Başkan Obama’nın 1915 olayları ile ilgili olarak 24 Nisan’da yapacağı açıklamada “soykırım” sözcüğü kullanmasını önlemek...Bilindiği gibi Anadolu Ajansı üç gün önce, üst düzey bir yetkiliye atfen Ermeni tasarısının Kongre’de daha ileri aşamalara götürülmemesi için Kongre liderleri ile Amerikan yönetimi arasında anlayış birliği oluştuğunu haber vermişti.Bu haber Beyaz Saray çevrelerince yalanlanmadığı gibi yönetimin bu tavrını doğrulayan gelişmeler yaşandı.Mesela ABD’deki en güçlü Ermeni lobisi ANCA, Ankara’dan etkilendiği için Türkiye yanında sürece bizzat katıldığını öne sürdükleri Başkan Obama’ya suçlamalar içeren bir mektup gönderdi.Türkiye’nin bu meselede “kontrollü gerginlik siyaseti” izleyeceği anlaşılıyor.Bu yöntemin doğru seçim olup olmadığını baştan tahmin etmek kolay değil tabii.Yalnız şu var ki, Türkiye’nin hassasiyetini şüphe götürmeyecek netlikte göstermesi, muhatabının yanlış bir karar vermemesine yardımcı olmak bakımından da zorunludur.Amerika’nın bölgedeki çıkarları Türkiye’yi şu dönemde gözden çıkarmaya elverişli değildir.Başbakan bu iki noktadan hareketle hamlesini yapmıştır. Garanti almadığı sürece büyükelçimizi göndermeyeceğini belli etmesi, Türkiye’nin kararlılığını açıklıkla duyuracaktır.Bu tutum “one minute” çıkışında olduğu gibi halkın da hoşuna gidecek iç politikada da iş yapacaktır.Ama dikkat!.. Popülizm ve hamasette sınırı bilmek lâzım.Çünkü bu ikisi kontrol edilmesi zor canavarlardır! *** Önce silâh bırak sonra...CHP’li Kılıçdaroğlu kabına sığamıyor.“Toplumsal barışın bir parçası olacaksa biz genel affa evet deriz” diye bir çıkış yaptı. Ve kıyamet koptu.En başta kendi partisinin lideri “yanlış” dedi “bunu gündeme getirmek doğru değil..” Tabii ki sözü edilen şey, bölücü terör suçlularını da kapsayan bir aftır. Bu nedenle Kılıçdaroğlu ağır suçlamaların hedefi haline getirilmiştir. Ama tartışmalardan yine de dikkate değer bir sonuç çıkmıştır.Kılıçdaroğlu affı “toplumsal barışın bir parçası olursa” düşüneceklerini biraz kastını aşarak söylemiştir. Halbuki tartışmalar affı, toplumsal barışın sağlanmasından sonra onun ödülü niteliğine dönüştürmüştür.Toplumsal barışın yolunu açacaksa, silâh bırakma koşuluna bağlı bir af umudu uyandırmanın ne zararı var?

Devamını Oku

Ayıp bize!

9 Mart 2010

Fark ettiniz mi; Cumhurbaşkanı Gül’ünki de dahil, depremle ilgili tüm mesajlar dualarla bitiyordu:“Allah tekrarından korusun!” Hep söylüyoruz; deprem bir doğa olayıdır onu felâket haline getiren insanlardır.Bilgiden ve basiretten yoksun insanlar...Deprem ardından Elâzığ’a giden hükümet üyelerinden Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek şunu dedi:“Gidenleri geri getiremeyiz ama yıkılanları yaparız!” Gidenleri hiçbir uygarlık hiçbir zaman geri getiremeyecek. Biz bari 6 büyüklüğündeki bir depreme bu kadar çok kurban vermenin utancından yarınlarımızı kurtaralım.Ülkeyi yönetenler, başsağlığı dilekleri yanında özürlerini de itiraf etmeli ve daha önemlisi, olanlardan ders aldıklarını bize icraatlarıyla ispat etmeliler. Enkaz kaldırmakta ve yaraları sarmakta çok iyi olmakla övünemeyiz artık. Ayıptır... Marifet 6 büyüklüğündeki bir depreme, dünyanın çoğu yerinde olduğu gibi kurban vermemeyi başarmaktır.Prof. Naci Görür bundan tam üç yıl önce Elâzığ’ın depreme gebe olduğunu görmüş kötü yapılaşmanın doğuracağı tehlikelere karşı idareyi uyarmıştı. Ama depremi ancak enkaz kaldırırken hatırlıyoruz.Bu hal, geri kalmış çaresiz toplumlara özgü bir alışkanlıktır.İnsanlar maalesef deprem korkusuna karşı kendilerini uyaran ve gafletten uyandırmaya çalışanlardan hoşlanmıyor.Kaç günlük ömürleri kalmışsa bari o günleri korkusuz yaşamak istiyorlar.Evet ama halkın duyarsızlığı, halkı koruyacak önlemleri almamanın mazereti olamaz.Marmara depreminden sonra vergiler ve bağışlar yoluyla toplanan paralarla sapasağlam bir Türkiye daha kurulurdu. Ama çalınmış, çırpılmış, israf edilmiştir o kaynaklar.Herkes bulunduğu bölgenin ne zaman sarsılacağını soruyor. İstanbul ve çevresindeki 25 milyon insan, beklenen büyük deprem olacaksa ne zaman olacak, bunu soruyor. Ama bu soru deprem olunca aklımıza geliyor.Doğru davranış Prof. Işıkara’nın söylediğidir: Türkiye’nin tüm bölgeleri risk altında. Tek kurtuluş “Her an deprem olabilir” fikriyle ve tedbiri ile yaşamaya alışmaktır.Tabii 6 büyüklüğünde depreme kurban verme ayıbından bir an önce kurtulmak...Büyük İstanbul depremi ile ilgili bekleyiş doğa ile uygarlığın ölümüne bir yarışıdır.Doğaya yenilmemeliyiz.Fakat tanık olduğumuz çabalar maalesef ümit ve güven vermiyor!Millet uyumuyorBaşbakan günlerden beri dün ilk kez muhalefete bir şey söylemedi.Sebep Elâzığ’da yaşanan depremin acısı idi.Ama sekizinci yılına girmiş bir iktidar olarak 6 büyüklüğündeki (daha doğrusu küçüklüğündeki) depremde bu kadar ağır fatura ödemenin suçundan ve ayıbından kendilerine hiçbir hisse çıkarmadı.Nasıl İstanbul’daki sel “derenin gazabı” idi, Elâzığ’daki depremin suçlusunun da kerpiç evler olduğunu iddia etti!İnternet çağı siyasi liderleri kaval çalan çoban, halkı da koyun sürüsü konumundan kurtardı.Başbakan’a internetteki yorumları hiç kaçırmamasını tavsiye ediyorum.Biri “Başbakan depremin suçunu muhalefete atmadığı için şaşırdım” diye dalga geçiyor ama çoğu Toplu Konut İdaresi kaynaklarının “residence” denilen lüks konutlar yapmak yerine 6 büyüklüğündeki depremde yıkılan süpürüntülerden halkı kurtarmak için kullanmak gerektiğini bu depremin bir kez daha öğrettiğini yazıyordu.Başbakan’ın bu yazarlardan kurtulma şansı bulunmuyor. Bu “yazar”ların patronu yok. Kovduramayacağına göre dinlesin onları. Çok yararlanır!

Devamını Oku

Ne mi yapalım?

7 Mart 2010

Yürütme erkinin başı olan Başbakan, iktidar partisinin lideri olarak yasama erkine de hükmediyor.Cumhurbaşkanı ile TBMM Başkanı’nın tarafsızlıkları rejimin sağlıklı çalışmasının teminatıdır ama o sigortalar işlemiyor.Geriye kalan tek bağımsız erk yargıdır; iktidar şimdi onu zaptetmeye uğraşıyor.Bugün “tek parti hükümeti” var, AKP son hedefine de ulaştığı zaman Türkiye “tek parti devleti” olacaktır!Yargıtay Başkanı Gerçeker önceki gün “Yapılmak istenen düzenlemelerle yürütme yargıyı daha da kuşatma altına almak istiyor” derken bu tehlikeye işaret etmişti.Başbakan Erdoğan dün hemen cevapladı:“Türkiye’de yasama da yürütme de yargı tarafından kuşatılmıştır!” Başbakan yargı reformuna itiraz edenleri içeriğini öğrenmeden ayağa kalkmakla suçluyor.Bu doğru değil. Çünkü iktidarın son zamanlarda her işi bir kenara bırakıp yüksek yargıyı ele geçirmek amacına yoğunlaştığını çocuklar bile öğrendi.Bir iddiası da şu:Yargı, mecliste ezici çoğunluklarla kabul edilmiş yasaları iptal ederek ulusal egemenlik ilkesine ters düşüyor.Bu sav da demokratik hukuk devleti ilkesine hiç uygun değildir.Çünkü arkasındaki çoğunluğun büyüklüğü hukuka aykırı bir işi demokratik kılmaz, olsa olsa doğuracağı tehlikeyi büyütür.Başbakan dün Yargıtay Başkanı’nın kuşatma iddiasını cevaplarken muhalefete de alaycı bir tonda şunu sordu:“Anayasa yapma, referandum yapma, reform yapma... Peki ne yapalım?” Muhalefet ne cevap verir bilemeyiz ama vatandaşın iktidardan ne beklediğini iyi bildiğimiz için Başbakan’a yardımcı olabiliriz:1. AKP çoğunluğu yarından tezi yok milletvekili dokunulmazlığını kaldırarak ülke kaderinin temiz ellere devrini sağlamalıdır;2. Seçim barajını yüzde 5’e indirerek demokratik katılımı genişletmelidir;3. Kalan zamanını sosyal patlama riski doğuracak hızda artan işsizliğe çare arayarak değerlendirmelidir.Ama düştüğü çaresizlik karşısında, kalan vaktini halkı kayıkçı kavgası ile uyutarak geçirmeye karar vermiş bir iktidarsa muhatabımız, ne denir?Ben de “Allah selâmet versin” diyorum!Aklın yolu sükûnetTürkiye’nin baskıya boyun eğmeyeceği cart-curtlarına kulak asmayın.Kayba uğrama riski taşıyan her ülke, büyük küçük ayrımı olmaksızın baskıdan etkilenir.Soykırım tasarısının ABD Kongresi’nin alt komitesinde kabul edilmesi dünyanın sonu değildir.Şimdi çok yönlü hesaplar bundan sonraki karar alma süreçlerini yönlendirecektir.Amerika’nın Irak ve Afganistan takvimi ile Kafkasya’ya dönük enerji bağlantılı çıkarları zaten kendi başına vazgeçilmez olan Türkiye’yi daha da değerli hale getirmiştir. Bu gerçeği bilerek hareket eden bir diplomasi, tasarının reddi halinde elde edilecek olumlu sonuçların fazlasını bile elde edebilir.Çünkü tasarı reddedilseydi Türkiye Ermenistan sınırını Azerileri küstürmemek için açamayacaktı.Şimdi Amerika Ermeni tasarısını Kongre’ye gidiş yolunda dondurmak için Ankara’ya “protokolları meclisten acele geçir” diye baskı yapacak, Türkiye de buna karşılık Yukarı Karabağ’daki Ermeni işgalinin kalkması için Washington’u sıkıştıracaktır.Önümüzde iki yol var.Biri “protokolları yırtalım” diyor.Öbürü “protokolları ilerleterek soykırım tasarısının önünü tıkayalım” aklını veriyor.Dileriz hükümet tepkici çoğunluktansa akılcı azınlığın önerdiği yolu benimser!

Devamını Oku