Erkeklerin kıskançlıklarının tarihi 7 bin yıl öncesine dayanıyormuş.Üç üniversitenin ortak araştırmasına göre erkekler yedi bin yıl önce de kadınlar uğruna ellerini kana buluyorlarmış.Neolitik çağdan beri...Yani Cilalı Taş Devri’nden bu yana...Araştırmada, erkeklerin kadınları korumak için rakip kabilelerin erkeklerini öldürerek toplu mezarlara koydukları ortaya çıkmış.Toplu mezardan çıkarılan 34 kişinin kemiklerinden, kabile üyelerinin büyük bölümünün başlarının sol tarafına aldıkları darbenin etkisiyle öldükleri belirlenmiş.Elleri bağlanarak muhtemelen taş baltalarla öldürülüyorlarmış.7 bin yıl sonra gelinen noktaya bakın.7 bin yılda “Ne bakıyon lan? Gavat mıyız lan biz burada?” seviyesine yükseldiler...Yükseldi dediysem artık konuşabilmeleri bakımından....Yoksa duygu aynı duygu...Yani, “Augh, ugh ugh” diye sadece nidalarla da anlaşmaya çalışabilirlerdi...Hoş hâlâ bazen çok da farklı olmuyorlar ama...“Konuşmayı sevmiyoruz” söylemleri buradan kaynaklanıyor zaten. 7 bin yılın alışkanlığı var. Böyle alışmışlar; direkt aksiyon.Duygularının karşılığı neyse, o.“Seni anlayamıyorum” lafları da da aynı sebepten...Normal bir ses tonunda anlatınca bir şey anlamazlar.Aynı şeyi, bağırarak el kol hareketleriyle söyle, bak nasıl hemen anlıyor.Hala çoğu içgüdüsel yaşıyor da ondan...“Ana! Kadınıma bakıyor lan bu!” Pata küte, pata küte...Şimdilerde toplu mezarların olmayışı birbirlerine attıkları kazıklardandır. Bu yüzden artık bireysel olarak çalışıyorlar.Oysa bi konuşsalar...Konuşabilseler...“Kardeşim niye bakıyorsun?” dese...Öteki de belki,“Gözüm daldı, pardon” diyecek. İş orada çözülecek...“Sana ne? Bakıyom işte” diyeni de ilgililere şikâyet etse...Ortamdan gitse...Veya hiçbir şey yapmasa, kadın işi çözse...Duruma göre, kavga hariç bin çeşit çözüm bulunabilir. Ama konuşabilirsen tabii...Zira konuşmak bilgi ve donanım ister.Tabii hepsi hiddetini bakan adama yöneltmez.Kadına yüklenenler de vardır.“Ne bakıyor bu i..e sana?” “Ne bileyim niye bakıyor?” “Bakıyor işte...” “E, zaten i..eymiş, boşver.” “Bak, tepemi attırma!” Gördünüz değil mi, geldikleri nokta aynı: Tepemi attırma noktası...Attırırsam ne olur?En sinir oldukları laf da budur.Daha da fenası var biliyorsunuz: “Attırırsam ne olur oğlum?” Ne olur?En medenisi duvara, masaya yumruk atar. Sakın siz kendinize bakın falan demeyin.Biz en fazla, en fazlasından kıçınıza tekme atarız...
Kadın önce bacaklarını yağlar, göğüs kısmına yaldızlar serpiştirir ve kalça kısmını tamamen ortaya çıkaran dar bir etek giyer. O etek o kadar dardır ki, tuvalete gittiğinde bile zor aşağı iner. Bu eteğin üstüne de poponun çatalını gösteren sırtı açık bir bluz giyer. İşte sekse davetiye budur. Hangi erkek, sevdiği kadının böyle giyinmesini ister?” Sözlerin benimle bir alakası yok. Tek kelimesi bile bana ait değil. Serdar Ortaç söylemiş.Peki doğru mu söylemiş?Bakalım... Kadın kime bakıyorsa, o adam için bu kıyafetin anlamı bu olabilir, doğru..Ama... Diğer erkekler için: “Abi bu bize vermez kalbini” elbisesi...Yok yok:“Bu kadınla olayım, 40 bin dolar borcum olsun” elbisesi... Veya en değerli şeyi neyse pazarlığı ona göre yapar:Kimi şampiyonluk maçını, kimi saatini, kimi eşini o anda siler. Göreceli yani!!Hangi elbisenin kime, ne anlattığı göreceli...Yoksa...Her elbisenin bir duygusu var mıdır?Duygu sadece insana ait midir?Yani...Bir kadın, ruh haline göre mi giyinir yoksa giydiği elbisenin ruhuna mı bürünür?Daha açık seçik sorayım:Bir kadın seks yapmak istediği zaman mı seksi giyinir yoksa seksi giyindiği zaman mı seks yapmak ister?Üff..Sorudan ben yoruldum. Ama yine de güzeldi!Bu sorunun cevabı çok basit aslında...“Bazen öyle bazen böyle...” “Şanş.” Ne zaman öyle, ne zaman böyle olduğunu da sonra yazarım.Ama şunu kesin bir dille söyleyebilirim; bir kadın topuklu ayakkabı giymediyse zor.Hem kendisinin hem de karşısındaki adamın işi zor...Yani bilet almadan, piyango hayali kurmak gibi bir şey...Yine de biz, kadınların ruh haline göre giyindiğini farz edebiliriz...Kim tutar bizi?O halde şimdi de hangi kıyafetle ne demek istediklerine bakalım.Yani kıyafetlerin dili olsaydı...Biraz uğraşırsan olabilir elbisesi: Kot pantolon, dekolte buluz, topuklu ayakkabı...Ne yapsan olmaz elbisesi: Diz altı etek, ceket, gömlek ve kısa topuklu ayakkabı. Veririm kalbimi ama sonra âşık olurum elbisesi: Askılı elbise ve babet ayakkabı.Veririm kalbimi ama başına bela olurum elbisesi: Çok düşük bel kot, paçaları yüksek topuklu çizmenin içinde ve dar bluz. Yiyorsa gel elbisesi: Açık renk kot, beyaz derin V yaka atlet, topuklu ayakkabı.Cehennemin dibine git elbisesi: Eşofman altı, outlet bluz, çorap, terlik. Bir kadının dolabında bu kıyafetlerin hepsinden olabilir.Bir kadın bu ruh hallerinden hepsine girebilir.Ancak... Hiç heveslenmeyin,“Kesinlikle sana vereceğim kalbimi” elbisesi olmaz. Bunun ancak bakışı olur.Ağır konuştum yine...Ne hissederse hissetsin, ne giyerse giysin...Bir kadının en tehlikeli hali hangisidir biliyor musunuz?Dolabın karşısına geçip, şunları söylediği an:“Giyecek hiçbir şeyim yok!”
Bizim gazetenin erkek yazarları bana kükrüyormuş...Ne o?Onlara “Sex and the City” erkekleri demişim!Ne o?Onları eşleştirmişim!Çok alınmışlar, çook...Bu işi hiç beğenmemişler.Hatta, bu iş benim yanıma kâr kalmazmış.Artık eşleştirdiğim karakterleri mi beğenmediler, yani aslında hayallerindeki başka biri miydi yoksa bu fikre külliyen mi karşılar bilemem...Tamam.O zaman ben de senaryomu değiştiriyorum. Filmi de izledim artık, işim daha kolay.Yeniden bir rol dağılımı yapacağım. Kiminin rolünü değiştireceğim, kimini diziden atacağım...Belki bu sefer beğenirler.İlk yapacağım değişiklik Selahattin Duman’la ilgili...Onun, Carrie olmasına karar verdim. Hem sigara takıntısından hem de çok okunuyor olmasından dolayı...Bizi anlatmasından...Bir de, “gerçekten gülünç bir şey olduğunda gülmesinden.” Tamam, medyada tüm zamanların en çok okunan yazarı olabilir, hepimizi kıskandıracak kadar iyi yazabilir ama...Ama onun da kusurları var tabii...Mesela matematiği biraz zayıf! Günlerdir havuz problemi çözmeye çalışır gibi, Sex and the City kızlarının kaç erkekle yatmış olabileceklerinin hesabını yapmaya çalışıyor. Çarpıyor, topluyor, çıkarıyor, bölüyor, işin içinden çıkamıyor.Sonunda 1172513 gibi bir rakam bulmuş.Dedim ya, matematiği biraz zayıf...Hayır, rakamın yanlışlığından, abartmasından değil, bu hesabı burada bırakmasından.Sıkı bir Türk erkeği bu hesabı burada bırakmaz.Bunun santim hesabı var...Bunun saat hesabı var...Bunun kere hesabı var...Normalde, azimli bir Türk erkeği daha analitik bir hesapla karşımıza çıkardı.Bu konuda ne kadar yetenekli olduklarını biliyoruz:“Bunların birlikte oldukları erkekleri santim santim toplasak, dünyanın çevresini iki kere dolaşırdı” gibilerinden...Veya daha detaya girebilirdi: “Bir erkekle bir kerede 5 defa yapsalar, birlikte oldukları erkek sayısı (...)” diyerekten...Yok, “5 defa” demezlerdi. 3’te kalırlardı... Hesabın çeşidi mi yok? Kelebek etkilisi bile çıkar:“Seviştikleri erkekler aynı anda zıplasa, İstanbul’da deprem olurdu ve kimse bunu faylarla açıklayamazdı.” Ama hepsi boş...Üç kere dolaşsa ne olacak?1 değil 2 milyonla yatsalar ne olacak?Bunun cevabı çok kısa ve net ama...Yazamıyorum işte!Daha önce Samantha rolünü verdiğim Reha Muhtar’ı diziden çıkarıyorum. Dizinin zarafetine ve mertliğine yakışmadı.Haşmet Babaoğlu ise Charlotte olarak dizideki yerini koruyor. En akıllımız olarak, kimseye bulaşmadan kendi huzurlu hayatını sürdürmesi bakımından...E, haklı. Zaten kadınların gözdesi, okuduğuma göre şu sıralar şehir dışında, keyiflidir de, bu aynı zamanda sigara krizi de yok demek oluyor; ne diye bizimle uğraşsın ki?O romantik olmasın da kim olsun?Ama yine de, belli olmaz tabii...Selahattin Duman’ın durmadan bana karşı dolduruşa getirme çabalarına karşı durabilecek mi, bilemem.
Eğer bir şeyin dişisi varsa erkeği de vardır. Ne demekse? Konuyu uzatabiliriz ama benim söylemek istediğim, Sex and the City kadınları diye bir şey varsa Sex and the City erkekleri de var.Ben biliyorum.Hatta seks erkekleri ve şehir erkekleri diye ikiye de ayırabiliriz ama o başka bir konu...Herkes, özellikle de kadınlar akın akın bu filme giderken, bütün kadın köşe yazarları bu filmden bahsederken bizim gazetede enteresan bir şey oldu.Geçen salı günü 3 erkek köşe yazarı aynı gün Sex and the City filmini yazdı.Ben bile daha gitmeden...Selahattin Duman, Reha Muhtar ve Haşmet Babaoğlu...Artık filme birlikte mi gittiler, bilemem...Üç farklı erkek ve üç farklı yorum...Üçünün de yorumlarını okudum ve “A-Ha!” dedim, “Sex and the City erkekleri...” Gerçi bir kişi eksik ama olsun!Sonra kendi kendime, “Uyarlayacak olsam, hangisi, kim olurdu?” diye düşünmeye başladım.Hatta üşenmeyip mini bir anket yaptım; önüme gelene sordum.“Sex and the City’nin erkek versiyonu olsaydı, bu üç erkek yazara hangi rolleri verirdiniz” diye...Herkesin rol dağıtımı benimkiyle aynı çıktı:Samantha: Reha Muhtar.Charlotte: Haşmet Babaoğlu.Miranda: Selahattin Duman.Niye mi?Bilemem.Ama isterseniz film izlenimlerinden yola çıkarak bulmaya çalışalım.Bakın şimdi...Selahattin Duman, “Bu kızların hayatına bir Türk erkeği girmediği için ideal erkeği daha çook ararlar” diyor. Muhtemelen filmin city kısmında uyuyup seks kısmında, “Hıı, N’oluyor, kaçırmadım di mi?” pozisyonunda toparlanmaya çalıştığından, kızların mutsuz hallerine denk gelmiş...Film, National Geographic’teki kaplan pornolarına benzemiyor tabii...Bu, konulu...Gerçi onları da konulu hale getirdiler ya; “Josy uzun zamandır evinden ayrıydı” diye..Josy kim? Erkek kaplan!Ama sanki o, dişi peşinde koşan ilkel bir hayvan değil, Casablanca’da Humphrey Bogart! Yakında Josy iş toplantılarına da başlayacak, az kaldı...Her ne kadar biraz uyuklamış olsa da, Selahattin Duman’ın “Sebepsiz dayak yeseler, ya benim olacaksın ya kara toprağın tehdidi alsalar” söylemi, feminist duyarlılığını yansıttığından, onu Miranda’ya yaklaştırıyor olabilir...Haşmet Babaoğlu’nun Charlotte rolüne yakıştırılması, sanırım biraz romantik olmasından...Gerçi onun da, önünde oturan kadına bakmaktan filmin can alıcı sahnelerini kaçırdığından şüpheleniyorum. Neden mi?Dört kadının da çatır çatır seks yapıp sonra da birbirlerine nasıl yaptıklarını anlatmalarını konu alan film için, “Ama gerçekten cinsellikten konuşuluyor mu? Hayır. Hep şaka-fıkra-dedikodu kıvamında” demesinden...Bir de ön koltuktaki kadının ayağına altına alışını anlatışından...Yoksa kadınların böyle şeyler konuşabileceklerine mi inanamadı?“Yok canım, bu anlattıkları gerçek olamaz. Fıkradır, fıkra.” Gelelim Samantha’ya...Bir erkek için Samantha’ya uyarlanmak iyi bir şey mi kötü bir şey mi, biliyorum.İyi bir şey...Her erkeğin kalbindeki “ben kadın olsam herkese verirdim kalbimi” olayı...Reha Muhtar’ın Samantha seçilmesindeki etken nedir acaba?Bence filmi yorumlamasından gayet açık anlaşılıyor:“Sex and the City kadınları ve Sex and the City erkekleri... Boşuna ruh ikizlerini aramasınlar... Üzgünüm ama bulamayacaklar...”
Bodrum’da türbanlı kadına ayıp ettiler.” Haberi bu başlıkla vermişler. Önce haberi özetleyeyim: İnternetten rezervasyon yaptıran iş adamı ve eşini otele almamışlar. Sebep de, kadının türbanlı olması...Otel yönetimi, geçen yıl otel havuzuna tesettürüyle giren 4-5 kadın nedeniyle yabancı turistlerin şikâyetçi olduğunu söylüyor.“Bu nedenle tesettür ile havuza girilmemesi ve o kıyafet ile turistlerin otele alınmaması yönünde karar aldık” diyor.Yerli-yabancı tüm turistler için aynı kararı almışlar.Şimdi tekrar haberin başlığına dönelim.“Bodrum’da türbanlı kadına ayıp ettiler.” Açıkçası “ayıp etme” konusundan ben o kadar emin değilim. Bu yüzden o cümleyi soru haline çeviriyorum. “Bodrum’da türbanlı kadına ayıp etmişler mi?” diye...Çünkü aklıma bir sürü manzara ve fikir geliyor...Önce manzaralardan başlayayım...Geçen sene yazın, tek tük de olsa rastladıklarımızı hatırlıyorum...Karı-koca ve çocukları tatile gelmiş. Kadın türbanlı. Deniz kenarında, kumsalda birlikteler. Adam ve erkek çocuk mayolu, güneşlenip denize giriyorlar. Kadın türbanlı. Şemsiyenin altında ter içinde, daralmış oturuyor. Onları seyrediyor. Ben bu manzarayı sevmiyorum...Veya 3-4 haşemalı kadın denize giriyor. Haşema denilen şey üzerlerine yapışmış, biçimsiz vücut hatları iyice ortaya çıkmış kadınlar... Üzerlerindeki şeylerle yüzmek değil, batmamaya çalışıyorlar.Bu manzarayı da sevmiyorum.Görmesem de, 4-5 kadının tesettür kıyafetiyle havuza girmelerini de... Hadi manzarayı geçelim, ne önemi var ki?Ama zaten önemli olan, rahatsız eden o manzaranın ideolojisi...O görüntünün ne anlama geldiği...Fikri...Konu kritik biliyorum ama...Bu görüntünün altındaki fikri de sevmiyorum...Hadi ideolojiyi, siyaseti de bir tarafa bırakın... Mesela, karısını kapatan adamın; mayolu, bikinili hatta üstsüz kadınlara bakışını...Bir kadının kumsalda kat kat giysilerle, herkes denize girip serinlerken onun ter içinde kalmasını...Terli kıyafetlerle havuza girilmesini...Sırasıyla; ahlak, insanlık ve hijyen adına doğru bulmuyorum...İşte bu yüzden o manzaraları sevmiyorum.O görüntülerde adil olmayan bir şeyler var. Asıl rahatsız eden de bu duygu zaten. Tabii aklıma bir başka soru daha geliyor:Tesettür otellerine bikinili alıyorlar mı? Alırlar mı?Almazlarsa, bize ayıp mı olur?Önümüz yaz...Belli ki, bu manzaralar çok ama çoook artacak.İnadına veya değil...Kimi tatil köyüne giderken türbanını çıkaracak, kimi takacak...Kimi otel onları alacak, kimi almayacak...Kimi o otellere gidecek, kimi gitmeyecek...Belli ki, birileri birilerine ayıp edecek...Yine de içime sinmeyen bir şeyler var.Şimdi bir daha soruyorum...“Bodrum’da türbanlı kadına ayıp ettiler mi?”
Bugün bir değişiklik yapalım...İlişkimiz monotonlaştı sanki, biraz heyecan katmak bakımından...Evet, biraz da şu erkeklerin yüzlerini güldürelim.Kadınlardan bahsedelim...Kadınları çekiştirelim...Bakın, kıymetini bilin, böyle bir yazıyı bir daha 5 yıl sonra falan ya yazarım ya yazmam... Geçenlerde ne düşündüm biliyor musunuz?“Ben” dedim, “ben erkek olsam hangi kadını.. Hangi kadınla olmazdım?” Aman sakın “kadın kadını çekemez” geyiğine girmeyin, peşinen söyleyeyim, herhalükârda kadınlardan yanayım...Kızlar, artık siz de kusura bakmayacaksınız artık!Biraz da kendimizle eğlenelim...Başlıyorum...Bazı sorular var ya, ben erkek olsam o soruları soranı...Onlarla olmazdım yani...Mesela:“Bu ilişki nereye gidiyor?” Eminönü’ye... Nereye gidecek? Potansiyel bunalımlı kadın tipi. Henüz bunalıma girmemiş ama eli kulağında. Bir telefon açmamada yıkılır. Ben erkek olsam bu soruyu duyar duymaz kaçardım. Çünkü bunun cevabının, ileride bana asla yanıtlayamayacağım bir sürü ölümcül soru olarak geri döneceğini bilirdim. Mesela... “Neler oluyor bize?” Artık potansiyeli falan kalmamış, bunalıma girmiş bile... Soruya bak! Ne desin adam sana şimdi? Bakıyor tabii bön bön... “Metamorfoza uğruyoruz hayatım, bak kanatlarım çıkmaya başladı” mı diyecek sana?Veya, “seni bilmem ama bana artık bir şey olmuyor, sorun da bu zaten” mi? Bu sorunun cevabı olmadığı için kadını tatmin etmen mümkün olmaz. Zaten o da bir süre bunalttıktan sonra soruyu değiştirir:“Biz ne zaman bu hale geldik?” “Hiç unutmam, 9 Mayıs’ta saat 18.20’de bu hale geldik!” diyeceksin... Hem de göstere göstere...Ağlamak isteyen kadın tipi. Yapacak bir şey yok. Onun için de yapmayacaksın zaten...Ben olsam yapmam...Bir de, büyüyemeyen kadınlar vardır...Onları da...Onlarla da olmazdım...Çocuk gibi konuşanlar...Vardır ya böyle kadınlar... Kazık kadar olmuş, küçük harflerle ağzını büze büze, “Ama lütfeeen... Anneme söylerseeem” gibi çocuk taklidi yaparak şımarırlar. Karşındaki de sanki deden. Görürsün sen dedeyi... 18 ay yalnız kalsam yine de bu kadınla olmam. Oyuncak terlik giyenler...Onların bir adı var mı bilmiyorum; hani hayvan şeklinde kocaman, tüylü terlikler var ya, onları giyenleri... Ne işin var o terliklerle be kadın? Burada süreyi 20 aya kadar uzatabilirim. Oyuncak ayısı olanlar...Bunlar da mesela tatile gidecekler, küçüklüğünden kalma kıçı başı birbirine girmiş sevimsiz oyuncak ayılarını da yanlarına alırlar. “Onsuz uyuyamaammm!” Zaten onunla uyumaktan başka çaren yok güselim!Bir de yeni boşanmış veya sevgilisinden yeni ayrılmış kadınlarla da olmazdım.Var ya...Kurdele taksalar, yine de olmazdım.Tabii, ben erkek olsaydım...
Bu da ne acayip laf, “döngü!” Küfür eder gibi... Ya da sanki bir organmış gibi...Erkeğin cinsel döngüsü...Yok artık!O kadar da değil.Organ da olsa, dönem de olsa, aynı anlama geliyor zaten...Sonuç, aynı sonuç...Erkeğin cinsel döngüsü...Ben yazınca, “nereden biliyorsun,” “herkes aynı değil” diye ağlayıp duruyorsunuz...Alın size bilimsel veri..Veri dediysem bunun vermekle ilgisi yok ha!Dün Prof. Dr. Osman Müftüoğlu’nun sayfasında okudum. Erkeklerin cinsellik evrelerini yaş gruplarına ayırmışlar ve hepsine bir ad takmışlar. Bütün bunlar, ayrıca bir kutu içinde yazıyordu. Kutunun başlığı da ne?“Kesip saklayın.” Yani sayfayı...Yoksa saklasan n’olacak? Bakıp bakıp ağlayacak mısın? Veya torunlarına gösterip, “Ahhh, ah! Şunun dili olsa da konuşsa... Ben anlatınca inanmazsınız siz şimdi...” diye...Torunlar da birbirlerine “başladı yine, kaçın!” dercesine bakarken; “bakmayın siz bunun boyutuna, kesince küçüldü...” diye...Uzatmayalım...Siz en iyisi yazıyı kesip saklayın.Bence hoca, “hepiniz bu dönemlerden geçeceksiniz hayırlısıyla” demek istiyor...Veya, “Korkmayın yalnız değilsiniz” demek istemiş de olabilir.Artık hangisi işinize gelirse...Baştan söyleyeyim, döngü isimleri bana ait değil. Ben sadece konuyu biraz açayım dedim, o kadar...* Yarış otosu evresi: 15-30 yaş arası.Doğru. Sadece pistlerde işlevi vardır. 100 km’ye 7 saniyede çıkar ama turu çabuk tamamlar. Kısa ama hızlı turlar için idealdir. Performans arabasıdır, havalıdır, hızlıdır, güçlüdür ama pist dışında işe yaramaz. Yani şehir içinde onu kullanmanın bir anlamı olmaz. Zira sürekli kullanım için gerekli donanımları yoktur. Rahat edemezsin. Ne güven verir, ne konforludur ne de ekonomik... * Görev gereği seks: 30-40 yaş arası.Bu yaş aralığı size neyi hatırlatıyor? Evlilik. Erkeklerin evlendikleri yaşlar. İlk üç yıldan sonra başlayan mecburi sevişme günleri... Önce haftada 2’ye sonra 1’e ve evlilik yıldönümü, yaş günleri, yılbaşı ve yaz tatillerindeki görev gereği yapılan seks... * Ustalar turnuvası: 40-55 yaş arası.Usta ki ne usta! Uçan, kaçan kurtulur ancak... “Karımı seviyorum ama artık kardeş olduk dönemi” de denilebilir buna. Ayrılarak ya da ayrılmayarak bütün kadınların hizmetinde geçen yaşlar... E, az da değil, kıymetini bilin. * Sörf yapar gibi seks: 55-70 yaş arası.Sörf derken?Denizdeki mi yoksa int’teki mi?E fark var da... Birinde süzülür gidersin, ötekinde nereye gittiğini bilmezsin. Birinde düşersen bir şey olmaz, ötekinde başladığın yere dönemezsin...* Sarılıp yatma dönemi: 70 yaş üstü...Bu da herhalde yorgana sarılmaktan bahsediyor.
Hani, “Ne söylüyor ama aslında ne demek istiyor”lar vardır ya... Yani o cümlenin asıl mesajının ne olduğunu anlatırlar.Şimdi de mesajın mesajı çıkmış.Kimse kimseye ne istediğini direkt olarak söyleyemediği için böyle bir paranoya hali vardır.E, oluyor tabii...Her zaman içinden geçenleri söyleyemiyorsun. Genellikle de “hayır” diyemiyorsun.Kadınlar mesela... “Hayır” demeyi 40’ından sonra öğrenir. O zamana kadar gereksiz yere çook, “evet” dedikleri olur. Sırf “hayır” diyemedikleri için...Hemen yanlış anlamayın; sadece orada değil, her konuda...Ama sonra...40’ından sonra şöyle fanteziler kurmaya başlarlar:Mesela adam aramış, “bir kahve/içki içelim mi?” demiş, direkt ona dönüp, “hayır vermeyeceğim” kalbimi diyeceksin.Bu, erkeklerdeki, “mesela kadına gidip soracaksın, ‘verecen mi kalbini, vermeyecen mi?’ diye” fantezisinin kadınlardaki karşılığıdır.Dedim ya, şimdi de mesajın mesajını yazmışlar...Mesela, “dün gece çok eğlendim” diye yazmışsa, bu mesajın mesajı, “seni tekrar görmek istiyorum”muş.Sanki geri zekâlıyız, anlamadık!Şimdi biz başka bir oyun oynayalım.Birtakım mesajların aslında ne anlama geldiğini yazmışlar ya, biz başka bir şey yapalım.Bu mesajlara gerçek cevaplar yazalım. Tamam, başlıyorum:“Bir ara beraber bir şeyler yapalım.” İşte buna mesela, “vermeyeceğim” kalbimi diye cevap yazacaksın. Heh heh hee...Şimdi bu cevabı alınca adam salaksa şunu söyler; “aaa... Manyak kadına bak, sanki yatalım dedim.” “Bu gece çok eğlendim.” Eğlenirsin tabii... Kaç gündür manikür pedikür ağda, fön uğraşıp duruyorum. Üzerine bütün gayretimle hiç halim yokken, neşe saçıyorum. Sen eğlenmeyeceksin de kim eğlenecek?“Üzerinde ne var?” Sabahki tişörtümün altına pijamamın altını geçiriverdim. Biraz diz yeri yapmış ama bilmem seni etkiler mi?Ne var? Sanki evde babydoll’arla mı oturuluyor. Kombinezon falan... Killing’in sevgilileri gibi...Ayrıca hâlâ bu soruyu soran erkek var mı?“Daha sonra ne yapacaksın?” Şöyle iyisinden bi sevişeyim diyordum. Ne yapacam? Eve gideceğim. Yalnız! “Şu anda müsait değilim, sonra arayayım.” Bu ‘müsait’ falan dediğine göre 45 üstü... Belli, baksanızas “arayayım” diye uzun uzun yazmış. Kesin bu evli de... En iyisi bununla eğlenmek, “müsait olunca benimle evlenir misin?” falan diyeceksin. Nasıl olsa aramayacak, bari korksun.“Çok yoğundum.” Bu mesajın gerçek anlamı şuymuş:“Bitti.” Diyecek bir şey yok. Aslında mesajın mesajı olmaz. Her şey gün ışığı gibi açıktadır.İstersen görürsün istemezsen görmezsin...