Bugünkü meselemiz bu:Beyaz sevişsin mi, sevişmesin mi?Yeni filmindeki sevişme sahnesinin “ailenin çocuğu” imajına zarar vermesinden endişelenen Beyaz, canlı yayında halka sormuş:“Sevişme sahnesi olan filmde oynasam ne dersiniz?” Sahiden sevişeceğini mi sanıyor ne?Öyleymiş mesela...Gerçekten sevişecekmiş!Yani niyeti oymuş... Bunu soruyormuş!Sevişirse tabii...Çünkü seyircilerin çoğu “Hayır” diye bağırmış.“Sevişme, sevişme, sevişme...” “Sevişme, savaş” hatta...Şöyle vurdulu kırdılı bir film falan....Bu arada, senariste, yönetmene falan değil de, halka sorması da enteresan tabii..Nasıl filmse!Halktan biri de çıkıp, “Seviş lan Beyaz! Seviş de millet sevişme görsün” diyememiş ya...Hadi bizi geç, insan sanat için soyunur ay pardon sevişir. Ha, bu arada dikkat ederseniz sevişeceği kadın oyuncu kimse, onun gıkı çıkmıyor.Yorganı göğüslerini kapatacak kadar çekmiş bekliyor gariban gariban. Halk “Evet” derse Beyaz onu, yani onunla sevişecek.Bu bir nevi ön şevişme...Demezse...Artık işi başka bir senaryoya kalacak!!! Başka bir aktöre...Şanş!Hayır kadın da komplekse girecek, “Bende mi bir terslik var?” diye...Olmadı, sevişeceği kadını da sorsun.“Halkım, hangisini?.. Yani hangisiyle sevişeyim? Ben mi seçeyim? Oooo... Ya şundadır ya bunda, helvacının kı- zın- da!” Dalga geçiyoruz ama onun da kendine göre haklı tarafları var tabii...“Temiz aile çocuğu” imajı yıkılsın istemiyor.Temiz aile çocukları sevişmez ya!Onların hepsi castrato!Bakın, etrafınızdaki temiz, iyi aile çocuklarına...Onların hiçbiri sevişmez!Bu yüzden, bence Beyaz gerçek hayatta da sevişmesin!Hayır, şöyle bir düşünüyorum da...Düşünemiyorum yani!Onu, o halde düşünemiyorum. Tahayyül etmek dahi istemiyorum. Açıkçası, temiz aile çocuğu imajına yakıştıramıyorum. Yani etrafta sanki hiç sevişmiyormuşcasına ıslık çala çala dolaşıp, aramıza karışıp ama aslında çatır çatır sevişmesinin ne anlamı var?“Ya imajın gibi ol, ya da imajın kendin gibi olsun” değil mi?Bir de, “Sana yapılmasını istemediğin şeyi başkalarına yapma” var. Ki bu durumda zaten kimse sevişmez. Ama sevişip sevişip sonra da komedi filmlerindeki deli diktatörler gibi çıkıp “Ey halkım, sevişeyim mi?” diye sorarsan, bu göl bu mayayı tutmaz.Hangi göl? Ne mayası?..Ben de sapıttım.Beyaz da, bak Beyaz derken ne aklıma geldi?Bu bir işaret değil mi?İsminin Beyaz olması yani...Temizliği temsilen...Gerçi bildiğim kadarıyla asıl isminin sonunda bir de, “zıt” var ama...Allah hayretsin artık!Bırakın arkadaşlar...Bırakın kötü adamlar, kötü kadınlarla sevişsin. Terbiyesizler!Sevişgenler...Şaka bir tarafa, karar vermesi zor tabii...Ama...Sevişmiş kadar oldu zaten.Hatta sevişse bu kadar olmazdı...
Ben ne diyoruuum, o ne diyor? “Çıtırlar” diyorum, “iyiymiş.” O diyor, “taktırmış...” “Tansiyon aletinin pompası gibiymiş...” Taktıranları anlatırken bu arada bizim çıtırlar da gözünden kaçmıyor. Çıtırlara da çıtırcılara da laf çakmayı ihmal etmiyor. Selahattin Duman’dan bahsediyorum. “Çıtırlarla olmazmış, olmaz!” Bu konuyu biraz erteleyip şu “tansiyon aletinin pompası gibi”ye takılayım diyorum. Ne yapayım, bu da benim gözümden kaçmadı... “Mutluluk çubuğu”ndan bahsediliyor ama anladığım kadarıyla bu çubuk artık bizim bildiğimiz çubuk değil.Hatta çubuk bile değil.Baktılar ki, bu iş çubukla mubukla olmuyor, tutmuyor, yeni yöntemler geliştirmişler.Yerin 7 kat altında aylarca insan yüzü görmeden...Hep öyle olur ya!Niyeyse?Onun için abuk sabuk şeyler buluyorlar ya zaten. Sinirleri bozuluyor, akli melekelerini kaybedip icat yapıyorlar.Mutluluk çubuğu mesela...Zaten kafadan lafı kötü:Çubuk!O kadarcık yani...Yani adı biraz daha kallavi olsaydı bari...Mutluluk odunu...Yok o da adama odun der gibi...Mutluluk selvisi...Yok o da çok narin oldu. “Mutluluk sopası!” Eh, bu fena değil.Ama zaten çok geç. Artık tedavülden kalkmış.Bilim adamları da bunun yetersizliğini anlayıp yine yerin 7 kat altına girdiler herhalde.Belli.Buldukları şeyden belli. Bu sefer de, “Mutluluk pompası” bulup çıktılar yeryüzüne...Olay şöyle gelişiyormuş: (anladığım kadarıyla...)Yumurtalıkların yerine işte o tansiyon aletinin pompası gibi bir pompa takılıyormuş. Fıs fıs fıs pompalayınca öteki de istenilen boyuta geliyormuş.Bizimkileri hırs basar kesin.Biraz daha, biraz daha derken...Paat!..Hah hah haayyyy...Patlayınca da...Hani havası kaçan balonlar gibi... Sağa sola abuk sabuk çarpa çarpa sönerler ya...Kontrol edemezsin hani...Düşünsene...Adamla gayet romantiksin falan, tam olacak, adam çaktırmadan bir şeyler yapmaya çalışıyor...Tek elle...Hafiften fısfıs sesi geliyor ama hani dikkat de etmiyorsun.Zaten bir bakıyorsun ki, her şey normal.Hatta normalden de iyi...Sonra bir andaPattt!!!Adam sağa sola istemsiz garip hareketler yapmaya başlıyor...Kendisi bir yere, o’su başka yere savruluyor...Patlayıp patlamadığını da suya sokup anlıyorlardır. Hava kabarcıkları çıkıyorsa...Patlak yer hafifçe zımparalanıp üzerine yama yapıştırılır. 1-2 dakika beklenir...Ya, acaba sibobu var mı bunun, sibobu?Varsa kötü.Hava kaçırır falan.Fıssss....Yavaş yavaş söner.Kâbus gibi.Tam yapacak, hadi bir daha, fıs fıs fıs, şişir işin yoksa! “Yahu, sibonunu daha geçen gün değiştirmiştim ama...” diye söylene söylene...Tam olacak...Hadi bir daha...Fıs fıs fıs...Ama eski çubuğa göre avantajlı tarafları da var tabii...Bu ötmüyormuş!Bir şehir efsanesi vardır ya, çubuklar x-ray’den geçerken ötüyor diye...Ötünce, görevliye raporunu gösteriyormuş falan.... Belki de efsane değil, bilmiyorum.Ne yazıyor ki raporda? “Mutluyum...”
Aynen öyle...Hatta, “gibi” si fazla...Biz de bizim gibiyiz işte...Kraliçe ağırlamak zor tabii...Hem de İngiltere Kraliçesi’ni...Aristokrasinin kalbinin attığı yerden gelen bir kraliçeyi ağırlamak;İncelik ister, kültür ister, zarafet ister, detay ister... Hadi hiçbiri yok; o zaman da zekâister... Biri olmasa göze batar. Ve ne yazık ki, akılda kalan hatalardır... İşte Kraliçe’nin ziyaretinden bana kalanlar...PATİK MESELESİ: Fotoğrafa bakın, gördünüz değil mi? Aradaki farkı anlatmama gerek var mı? Kraliçe gayet zarif oturmuş, Hayrünnisa Hanım ayaklarını geriye geriye saklıyor. Parmaklarını içeri çeke çeke...“Yazık” gibi... Niye?E hoş bir görüntü mü? Çoraplar, ayaklar falan...Küçücük bir detay, bir patik, bir oturuşu, bir duruşu nasıl da etkiliyor...Öyle kolay kolay zarif olunmuyor yani... Modacıya kıyafet diktirmekle falan bitmiyor bu iş.Olsun, yine de camide ayakkabıları kaptırmadığımıza sevinelim!HEDİYE MESELESİHani birbirlerine hediye verdiler ya...Hayrünnisa Hanım, Kraliçe’ye bir broş ve kol düğmesi veriyor.Eminim çok makbule geçmiştir. Broşları da epey “eski” mişti zaten!!!Kraliçe ne veriyor? El işi oyma bir kutu ve tarihi bir kitap. Aradaki farkı anlatmama gerek var mı?Bizde kitap pek hediyeden sayılmaz ya... Hani doğum gününde birine kitap alsan sana, “N’apacam ben bunu bir yerime mi” ifadesiyle bakar ama “Aaa... Teşekkürler, düşünmen bile yeter” der ya... Gereksiz sevecen bir ses tonu ve suratında yarım, donuk bir gülümsemeyle...Fotoğraf çekimi uzayınca gülümsemen yavaş yavaş anlamsızlaşır, donuk donuk bakmaya başlarsın ya... Suratın düşmüş, gözlerinin feri gitmiştir ama ağzın sırıtıyordur, onun gibi...O bakımdan yani... Ondan almamıştır. Kraliçe üzülmesin diye...ÇİÇEK MESELESİHani Bursa’da gezerlerken Hayrünnisa Hanım, Kraliçe’ye çiçek koklatıyor ya... Bir de ona taktım.Yani ne dedi acaba?“Majesteleri, this is a flower.” Tabii o anda durumun tuhaflığını kavrayıp, “Oh! What a wonderful flower. Very nice! Turkish flower... Smell it please...” diye toparlayarak falan...Kraliçe ne dedi ki? İçinden yani...TRT MESELESİOlay benim hayalimde şöyle canlanıyor... Biri çıkıp “Abi elimizde İngiltere Kraliçesi’yle ilgili bir film var. Gelince bunu gösterelim mi?” demiştir.Öteki de, fikri kendisi bulmuş gibi daha doğrusu bu güzel fikrin kendisine yarayacağı hevesiyle: “Aferin lan. Arada bir kafanız çalışıyor” havasında, “İyi fikir. Filmin adı ne?” demiştir.“Kraliçe.” “E, tamam o zaman.” Yani filmde Kraliçe’yi yatırıp doğruyor olsalar(!) haberleri olmayacak. Netekim olmadı... İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad gelirse de, Persepolis’i gösterirler artık!...“Abi olay İran’da geçiyor.” Eeee.... İmaj önemlidir...İncelik ister, kültür ister, zarafet ister, detay ister...Hadi hiçbiri yok; o zaman da zekâ ister...
Sevmezler tabi... Eeee... Olacak o kadar!Ama korkmayın...Biz yıllardır bunu yaşadığımız için alıştık, bir şey olmuyor.Sadece kendinize daha iyi bakmanız gerekiyor! Heh heh hee...Yani nasıl olsa “erkeğim” diye rahat rahat g-göbek gezemeyeceksiniz o kadar!Şimdi bakalım bu “çıtır erkek” işine kim ne diyor?* “Vallahi biz de kart kadınlardan bıktık. Çıtır gerçekten süper oluyor hiç olmazsa dırdırı olmuyor, kaprisi olmuyor.” Geçenlerde şahit olduğum bir manzarayı anlatayım sana... 50-55 yaşlarında bir adam ve yanında gayet çıtır ve hoş bir hatun yan yana oturuyorlardı. Hatun ellerini adamın omzuna şımarıkça vura vura şunları söylüyordu: “İstiyorum, istiyorum, istiyorum!” Ha, bir de çocuk şivesiyle...* “Ben çıtır değilim, olma şansım da yok ama şunu söyleyeyim bu söyledikleri geçici bir heves onun dışında bir şey olmaz. Bu elbise bu bedende düzgün durmaz. Size tavsiye, çıtır düşünmeyin çünkü üzülürsünüz çokkk. Amaç evcilik oynamaksa devam lütfen...” * “Ülkede 50 milyon yoksul, 13 milyon aç yaşarken, 5 milyon çıtır işsiz varken ve bir insan; hem yoksul, hem aç, hem de işsiz başı boş olursa olacağı bu işte !!! harika!!! sistem kendi kendine istihdam yaratıyor :-)))” Size göre (erkeklere) zaten bütün yakışıklı erkekler de gey’dir!!! Değil mi? Hemen bütün ünlü ve yakışıklı geyleri saymaya başlarsınız... Hatta araya olmayanları da katarak...* “Herkese tavsiye ederim:) Ben o çıtırlardan biriyle evliyim:)” İşte bu! Biraz da özelliklerini yazsana... Çok yemeleri dışında!* “Dilekciğim iyi güzel yazmışsın ama yazında biraz hınç kokusu aldım...Tamam keyif sizin biraz da böyle takılın ama nihayetinde aradığınızı yine bulamayacaksınız...” 40 yaş grubu kadınlar gibi gördüm seni!!! * “Günaydın Dilek Hanım, günaydın tüm bayanlar...” “Ben çıtırım” diyor arkadaş... Başka bir şey demediğinden belli...* “O çıtır erkekler hayatlarındaki ilk tecrübeli kadınlarla beraber oldukları için öle ilgi alaka gösteriyorlar. Belirli bir yaştan sonra, kendilerinden daha çıtır birisini bulduklarında arkalarına bile bakmadan o kadınlardan 360 kilometre hızla uzaklaşırlar.” Yanlış! O kadın o çıtırı istemezse bırakmaz. Bırakamaz! * “İlk 3 ay hepsi çıtır gibi davranır 18 yaşında bulmaya gerek yok ama sonra danalık davranışları yavaştan başlar, hem çıtır bulduk diyelim kartlaşınca napcaz? En iyisi sıkmaya mı başladı, yol ver gitsin; çıtırlar yetişiyor bir yandan:)” Bak, nasıl alıştırırsan öyle gider. Biraz yetiştirmek gibi olacak ama... * “En doğrusu çatır çatır yaşıyorlar olmuş, anladınız siz onu!” Sen de anlaya anlaya onu anladın değil mi? Sabah sabah hem de... Hoşuna da gitti.. Sen kimbilir, “Şu dosyayı, affedersiniz koyabilir miyim?” diyenlerdensindir... * “Ben açıkçası hep 40-45 yaş arası bir arkadaşım olsun istemiştim ama bu yaş grubu çok kompleksli ya... Gençler rahat, eğlenceli, komplekssiz ve yaş farkını da sorun etmiyorlar...))!” Bilemem. Ben anlatanların yalancısıyım.
Baştan söyleyeyim, beni hiç sarmaz. Şimdilik! (neme lazım!) Ama...Geçenlerde eski bir arkadaşıma rastladım. Yıllardır görmediğim...Aaa...Kadında bir neşe, bir neşe...Kelebekler gibi, cıvıl cıvıl...Yüzünde muzip bir ifade, okulu asmış çocuklar gibi... (Ona hâlâ asmak deniyor mu? Bizden öncekiler de ‘kırmak’ derlerdi...)Direkt konuya girdim:“Ne o?” dedim, “Boşandın mı?” “Çoktaaan” dedi.“E, belli ki sevgilin de var...” “Eveeet...” “E hem sevgilin var ve hem de mutlusun?” “Ay eveeet...” “Bu işte bir terslik var, nedir o?” “Kızım, kimseye söyleme ama benimki de çıtır!” “Hadiii... Gel anlat bakiim, çocuk gibi olmuyor mu bunlar?” “Ya evet ama çok tatlı... Romantik falan, düşünsene...” “Ne yani? Şiir okuyor deme... O daha şiirden mirden anlamaz ki!” “Yok bee... Hep elimi tutuyor, beni seyrediyor falan... Ne bileyim, bahçeden çiçek koparıp getiriyor, daha bir sürü şey... Hangi dana bunları yapar?” “Aaa... Peki sende mi kalıyor?” “Bazen. Ama...” “Ne gülüyorsun be, anlatsana...” “Ya, çok yiyor. Dün bana kahvaltıya geldi, sofrada ne var ne yok sildi süpürdü. İnsan bir kalıp peynir, bir kangal sucuk, bir ekmek ve diğerlerini yer mi?” “E, kızım daha büyüyor o, yiyecek tabii...” “Yaa... Dalga geçme” “Öyle tabii.. Boyu da uzuyordur onun. Kapıya çentik at bak!!!” “Sus bee... Zaten anlattıklarımı bi duysa...” “N’apar? Kızar mı? Yani kızıyor da...” “Sorma, kızdığında içimden bir gülmek geliyor ki!” Böyle bir konuşmaydı...Aradan birkaç gün geçti, başka bir arkadaşıma rastladım. O da ablasının bir çıtırla birlikte olduğundan bahsetti. Tabii o, “çıtır” demedi; “yaşı biraz... Yani ablamdan küçük” dedi, sesini alçaltarak.Sonra da ballandıra ballandıra anlattı...“Çok mutlu” dedi.Ondan sonraki diyaloğumuz şöyleydi:“Ama o çok yiyordur.” “A! Nereden bildin?” *** Artık iyice biliyoruz ki gitgide artan ve hızla yayılan bir çıtır erkek durumu var.Buna bir el atalım...Yan etkileri, endikasyonları nedir öğrenelim.Çok yediklerini öğrendik. Bu bir.Zaten bir erkek ancak entelektüel boyuta geçince az yemeğe başlar. Kızmaları da komik, onu da biliyoruz...Başka?Bir de tabii önce “çıtır erkek” kimdir, onu tanımlamak lazım.Kime denir?Bir çıtırın çıtır olması için sadece kadından küçük olması yeterli midir?Yani 45 yaşında bir adam çıtır olabilir mi mesela?Yoksa bunun bir sınırı var mıdır?20-30 yaş arası gibi...Bence ikincisi...Yoksa ne anladık bu işten!Hayır, diğeri amaca aykırı...Amaç derken?Hiiç sandığınız gibi seks meks için değil. Yani sadece onun için değil! Niye biliyor musunuz?Kadınlar kaşar erkeklerden bıktı...Kadınlara, motor erkeklerden fenalık geldi.Onların üç kağıtlarından, abuk sabuk hallerinden, hımbıllıklarından...Aşağılanmaktan...Sıraya, sıradanlığa sokulmaktan...Çok sıkıldılar...Şimdi çıtırlarlaNeşeyi...Heyecanı...Beğenilmeyi...Saygıyı... Seksi...Çatır çatır pardon çıtır çıtır yaşıyorlar...Ona göre...
Trend deyince çoğumuzun kulakları dikilir. Hani “Yeni trend olan bir şey var da ben mi kaçırıyorum?” telaşı vardır ya...Biraz moda gibi de algılanır.Oysa hayatımızın nereye gittiğiyle ilgili ne enteresan ipuçları vardır onlarda...Şirketlerin trend analizleri beni çok eğlendirir. Şaşırtır...Mesela geçenlerde diş macunu tüketimiyle boya tüketiminin birbiriyle orantılı yükselip alçaldığını öğrendim. Bildiğin duvar boyasının...Karanlık ülkelerin koyu renkli duvarları, aydınlık ülkelerin de açık renkleri özellikle de beyazı tercih ettiklerini de...Ne acayip değil mi? Tam tersidir sanırsın.Geçenlerde bir konferans yapıldı...2009-2010 trendleriyle ilgili...Gitmedim ama okudum. Benimki biraz “Olay Rusya’da geçiyor” gibi olacak ama...Ama enteresan!Bir trend ve tasarım danışmanlığı firmasının koordinatörü Alev Ozgan 2010 yılının trendlerinden bahsediyor. Merak etmeyin onunkiler boya falan değil. Mesela:* “2010 yılında sosyolojik açıdan en önemli hareketlerden birinin erkek ve kadın rollerinin kesişmesi olacağını...” * “INTERSEXION adı verilen bu temada yeni bir cinsiyet harmanı ile karşı karşıya olacağımızı...” söylüyor.Intersexion...Bu temanın insanı da intersexuel oluyor herhalde...İçinde sex mex geçiyor, inter falan, siz şimdi bunu uluslarası seks falan zannetiniz değil mi? Hayır. Hiç alakası yok. Intersexuel... Yani ne erkek, ne kadın...Belki de biraz erkek, biraz kadın...Veya erkek gibi kadın, karı pardon kadın gibi erkek...Hepsi olur.Ama kesinlikle tam kadın ya da tam erkek değil. Geylik veya lezlikle de alakası yok. E zaten böyle olmadık mı? Olduuuk...Ortalık intersexuel kaynıyor...Ne diyor?“Yeni bir cinsiyet harmanı” diyor“Erkekle kadın rollerinin kesişmesi” diyor.Kesişmiyor mu?Danalar, kadın gibi olmadılar mı? Kız tavlamayı bile bilmiyorlar. Reddedilmeyi onurlarına yediremiyorlar falan. Kadınlardan bekliyorlar.Kadınlar da bunların uyuzluklarından sıkıldı tabii, işi ele alıyorlar.Al sana cinsiyet harmanı...Erkekler aile sorumluluğunu tek başına üstlenmekten, çocukların sorumluluğundan sıkılmadılar mı?Kadınlar para kazanınca adamları boşamıyor mu?Al, bir harman daha...Erkek gibi “ayrılalım” diyemiyor, kız gibi telefonlara çıkmıyor...Kadınlar da, “Bir daha arayayım, ne kaybederim?” diyor...Roller değişiyor... Küsenleri bile var.Kazık kadar adam küsüyor...Ne kadınlar var, küsemiyor...Roller kesişiyor da, şöyle bir karışıklık var; biz isteyince kadın, isteyince erkek oluyoruz...İşimize hangisi gelirse...Mesela kadın (erkek gibi) adamı tavlıyor, o dakka yatıyor, sonra da (kız gibi) telefon bekliyor.Adam da (kız gibi) tavlanıyor, sonra da (erkek gibi) ertesi gün aramıyor... Al, bu da rollerin çekişmesi...
Diyorlar ki “Hayatınızda bazı dönüm noktaları vardır, önemlidir, karar vermeniz gerekir... Bir işaret beklersiniz...Uzmanlara göre, o işaret aslında bizim içimizde, bilinçaltımızda bir yerlerde duruyor... Mesele bunu açığa çıkarmak. Peki ama nasıl? Kendi kendinize sorup, yanıtlayacağınız bazı kilit sorularla...” Gayet mantıklı değil mi?Her durum için o kilit soruları da hazırlamışlar, çözüyorsun, işi bitiriyorsun. Mesela “Âşık olmadan önce...” diyorlar, bu soruların cevabını verin. Ona göre, âşık olacakmışız!Peki.O halde bize sadece onları dürüstçe cevaplamak düşüyor. * “Onunla birlikteyken kendim olabiliyor muyum?” Tabii ki, “Hayır.” Ne kendi gibi olacak? Kim olacak, kim? Sanki kadınlar her buluştuğuna manikür, pedikür, ağda yaptırıp hoş kokulu kremler sürüp, en olmayacak yerlere parfümleri sıkıp üstüne bir de neme lazım diye özel iç çamaşırlarını giyip gidermiş gibi...Yani hangi kadın halasına giderken don çekmecesini açıp dakikalarca hangisi giysem diye düşünür ki? Kod adı “hala” değilse tabii...Kendi olmaya başladığı zaman aşk da bitmiştir zaten. Ya da aşk bittiği için kendi gibi olmaya başlamıştır. Nasıl mı? Mesela, kadın adamın yanında cımbızla bacaklarında tüy aramaya başladığı anda...Kendi olmaya başlamış demektir. * “Onu mu seviyorum yoksa onun gibi biriyle birlikte olma fikrini mi seviyorum?” Bu yine iyi! Öyle ya da böyle, iki seçenek de sevmek üzerine...İki ihtimalde de sevişilir yani...Ama daha kötüsü var; onunla olma fikrini sevmiyor ama onu seviyor olabilir...Asıl soru bu.Hadi bakalım n’apıcan şimdi?Bir de, “onunla olma ihtimalini sevenler” vardır ki halk arasında onlara,“aşkını gösterip kalbini vermeyenler” denir. * “Benim için yeterince iyi mi?” “İyi” derken?Karakter olarak mı yoksa şey mi? Ney?Karakterinin uzantıları mı?O uzantıların çeşitli pozisyonlarda dışa vurumu mu?* “Arkadaşlarım ve ailem de ondan hoşlanıyor mu?” Hoşlanıyorlarsa mutlaka bir sorun var demektir. Arkadaşların, hele hele ailenin hoşlandığı adam, fazla düzgündür. Fazla düzgün adama da âşıkolunmaz.Onu sevebilir, ona acıyabilirsiniz ama aşk?Ya bir gün de, kendini acındırarak iş yapan pardon kız tavlayanları anlatayım. Ne acayiptir onlar... Yaparlar da... Mağdur ayaklarında... Sinir oldum bak şimdi!Neyse, sorulara dönelim.* “Paylaştığımız ortak değerler ve ortak amaçlarımız var mı?” Yahu daha âşık olmadık adama, sen ne soruyon? Bunu 5. yatışta bile anlayamazsın. Neden 5?Hadi bakalım, bunu da siz bulun.Hatta ayrılırken bile...* “O, bir ilişkiye ve sorumluluklarına hazır mı?” İlişkiye hazır da, sorumluluklara değildir. * “Hayatımın bu noktasında bir ilişki benim için ne kadar önemli?” Soruya bak!Ben virgüllerle idare diyordum; onunla ilgili bir soru var mıydı? Yoksa kutumu açmak istiyorum. Şansımı deneyeceğim...Öyle tabii...Bunların hepsi boş...Bu aşk işi ne biliyor musunuz?Şanş!
Bu arada...Bu arada diyorum çünkü araya başka konular girdi. Yok, ortalama kadındı-erkekti falan...Ne saçma!Saçma ama gerçek...Hayattaki bir sürü şey gibi...Şimdi, “Zaten hayat dediğin nedir ki? Bir kelebeğin renklerini fark etmedikten sonra...” diye başlarmışım!Tamam uzatmıyorum, hemen “Nasıl olsa toprakla yani toprak olacağız” havasına giriyorum...Şu ilk bakışta erkekleri çözme işini çok soran var. Hani, “Ne giyerse, ne içerse ne olur”u...Bir de haaala “dala konan kelebek” pozisyonuna takılanlar var. Merak etmeyin onun da yeri gelecek, anlatacağım...Size sadece bir ipucu vereyim: Kelebek, kadın değil...Şimdi gelelim adamlara...Geçen yazıdaki kriterlerden yola çıkalım...Adam tanıma kriterleri...* Maççı mı, meyhaneci mi?Maççılar ikiye ayrılır. “Sonradan maççı olanlar” ve “Hep maççı olanlar” diye...Ama her ikisinde de aynı özellikler tezahür eder. Bu adamlar için kadın ve seks ikinci plandadır. Maçı tercih ederler anlamında değil. Her zaman kadından daha önemli bir işleri vardır. En son, yani yapacak bir şey kalmayınca... Hepsi bitince kadının yanına gelir.O yüzden evde oturmaktan, tatil günlerinden falan çok sıkılırlar...Kaçarı yok, kadınla baş başa kalacak ya, onunla bir şey yapmak zorunda ya...Bir sloganları olsaydı:“Sen orada dur, bekle, ben geliyorum” olurdu...* Meyhaneci...Laf da kötü oldu ama şey diyelim ona, maççılarla kıyaslayacaksak, “maçsız” falan diyelim.Maçsız adamlar...Maçlara olan ilgisizlikleriyle övünürler...E, prim yaparlar tabii...Yazıldıkları kadınları, önemli bir maç saatinde ararlar mesela...Onlarla alışverişe de çıkabilirsiniz...Pek erkek arkadaşları yoktur. Ama çapkın olurlar...Yani şöyle anlatayım; maççıya öğleye doğru telefon açıp, “Hadi gel” desen hayatta gelmez. Meyhaneci pardon maçsız adam, öğleden sonra izin alır.*Kedici mi, köpekçi mi?Önce kediciyi anlatayım. Hiç kaçırmayın.Ciddiyim, fazla yoktur çünkü.Tıpkı kedi gibi, evine bağlıdır. Güzel âşık olur. Sevmesini, vermesini bilir. Kadının bir hareketinden ne demek istediğini çıkarır. Kölelik potansiyeli vardır.En önemlisi ve diğer bütün erkeklerden farkı, empati yeteneğinin olmasıdır. İyi bir feministtir.Kusur ararsınız, ex’leriyle kopmaz. Mutlaka onları yanında, sağında, solunda tutar.Köpekçi bencildir.Onlar için kendileri hakkında kendi düşündüklerinden çok başkalarının kendileri hakkında düşündükleri önemlidir.Gösterişi severler yani...Köpekçi, evin yolunu her an kaybedebilir. Tasmasını bıraksan gider... Öööyle gider. Birinin peşine takılır gider...Ama kendine eğlence bulmasını iyi bilir.Daha çook kriter var, sonra devam ederiz...Ne olursa, ne olur?Saçma değil mi?Saçma ama gerçek...