Bugün yazınızı okuduğumda kendi kendime gülümsedim. Hani demişsiniz ya, ‘Hem hiçbir erkek bu kadar iyi rol yapamaz hem de ne yani, sevgilisine, ‘N’aber Ahmet, işler nasıl?’mı diyecek? Yok bu cesaret de yoktur diye...Benim eşim biz henüz bir aylık evli iken bunu bana yaptı. Aynen yazdığınız gibi, ‘N’aber Ahmet?’ dedi. Ama ahmak, bir ayrıntıyı atladı. Telefondan gelen kadın sesini duyabilecek kadar kulaklarımın keskin olduğunu.. Derler, bunlar her şeyi derler... Rol yaparlar ama ellerine yüzlerine bulaştırırlar. Ama bilmezler ki hiçbir kadın hiçbir erkeğe inanmaz. Sadece inanmış gibi yapar.” Meğer ne çok telefon mağduru varmış...Tabii aynı oranda da telefon cambazı..Pardon aynı oranda değil tabii ki! Bir dananın 2-3 kadını idare ettiğini farz edersek...Daha doğrusu idare ettiğini sandığını...Şekilde görüldüğü gibi:* “Artık eski sınıfına giren ‘eski eşimi’ görür gibi oldum.)))” Beyler, ne yaparsanız yapın, anlamak isteyen kadın şıp diye anlar.Ama yine de taktiklerinize bir bakalım...* “Bunu yemeyen kadın yok, hep yaptım. Önce telefon çalar, sen sessize alırsın ama açmış gibi konuşursun. Az zaman geçince arayan kapatmıştır ama sen ortamdan konuşarak uzaklaşırsın, sonra çaktırmadan seni arayan ikinci, hatta üçüncü hatunu arayarak başlarsın konuşmaya.. Kimsenin ruhu duymaz.” Öyle bir duyar ki! Sen telefonla konuşurken o ruh da şunun hesabını yapmaktadır: “Şimdi mi... Şimdi mi atsam, sabaha mı bıraksam?” * “İkinci bir durum, telefon kayıtlı mesajdan hemen yollarsın ‘toplantıdayım arayacağım’ gibi... O da aramanı bekler, müsait olunca ararsın.” Bu da, dedenin taktiğiydi herhalde...* “Üçüncü durum denize gitmeden sevgili aranır şarjın bittiği, telefonun evde bırakılacağı söylenir, o da seni aramaz zaten.” Seni aramaz da, şarjı bitmeyen başka birilerini arar.* “Dördüncü durum, olmadık kavga çıkartıp ikincisinin aramamasını sağlarsınız. Eee erkek yoldaşlarım daha size anlatacağım çok durum var ama yer müsait değil.” * “Bi telefonda bile rahat huzur yok. Hem siz teknolojiden geri kalmışınız ” blekbery” var şimdi. Çatır çatır yazışır, resim bile gönderir bööle acayip pozisyonlardan fazla özlemesin diye... peh :)” Tabii, “Blekbery”ler de sanki, JSF! Hayalet uçak! Ayrıca...Senin acayip pozisyonlarından birilerinin hoşlanacağını mı sanıyorsun? Benden duymuş gibi olma ama bir kadın bir erkeğin acayip pozisyonlarına ancak katlanabilir. O da bir yere kadar... Nereye kadar? Mezara kadar olmadığı kesin.* “Ben de tatil hazırlığı yapıyordum. Çıtırlara kavuşmanın heyecanından deli danalar gibi zıplıyorum. Dilek Hanım danaların ruhunu okuyor. Valla eşim bu yazıyı okumasın diye hemen belgeleri kararttım. Uyanmasın şaşkın.” Şeytan diyor ki ihbar et. İsmini yazdıklarını birinci sayfadan koy. Sonra da “kim şaşkın” bak. Dua et, öyle ruhunu okuyor mokuyor demişsin de, gönlümü aldın.İyi de, sen nasıl öyle kendi kendine tatile çıkıyorsun? Bi anlatsana... Karın ne diyor bu işe? Onu da anlat.İzin veriyor olmasın sakın! Öyleyse şimdi o da bir yerlerde birilerine senin için “şaşkın” diyor olabilir ha!Aman ha!
Tam da diyecektim ki...Hani Rahmi Koç’un, “Sakallı, bıyıklı adam çalıştırmam” sözlerini RTE ilkel ve ayırımcı buldu ya...Herkes de Rahmi Koç’un aslında ne demek istediğini yazdı.Derli toplu, temiz, medeni görünümden bahsettiğini, sözlerinin ayırımcılıkla bir alakası olmadığını...Hepimiz Rahmi Koç’un sözlerinden bunu anlamıştık zaten.Peki o halde RTE neden yanlış anladı?Yoksa doğru anladı da, böylesi mi işine geldi?İşte ben de tam, RTE’nin aslında ne demek istediğini yazacaktım...Onun bu tavrı, popülizm mi yoksa kompleksten mi kaynaklanıyor, diye...Bunlarsa, normal yani yadırgamayız ama ya bunlar değilse?Başka bir şey demek istediyse...Yani onun “sakallı ve bıyıklıdan” kastı farklıysa...Badem bıyıklı şeriat sakallılar mesela...Türbanlı kadınların, erkek versiyonları...Ya onlardan bahsediyorsa...Simge bıyık ve sakallardan...İşte tam bunları mı yazsam diyordum ki...Şimdi çıkacak biri, “Velev ki, simge” diyecek, ortalık daha da karışacak falan...Amaann... Dedim sonra...Yaz gelmiş, millet akın akın tatile gidiyor...Benim danalar da...Sakalsız bıyıksız olanlar yani...Şunların bir huzurunu kaçırayım dedim.Kocaları veya sevgilileriyle tatile çıkan kadınlar, size söylüyorum, danalar siz anlayın.Şimdi, kahvaltıdan sonra kumsala veya havuz kenarına indiniz...Öğleye doğru kurtlanır bunlar.Huzursuzlaşırlar...Çok sakin dururlar ama mesela ayakları sinirli sinirli sallanır...Sonra cebi çalar.“Hıh!” der gibi hemen atlar. Göz göze gelirsiniz ama belli ki iş yerinden biri...Sonra bu, telefonla konuşa konuşa yanınızdan uzaklaşır.Bir de bunu çok doğalmış gibi yapar.Sanki “iş konuşuyor da, kimse duymasın veya rahatsız etmeyeyim” gibilerinden...Ne alakası varsa...Sanki kozmik bilgiler verecek!Siz ona bakarken o, konuşarak cola falan almaya gidiyor gibi yapar...Ya da onun gibi bir şey...Sizin ona “Nereye?” diyemeyeceğiz bir pozisyon alır.Yoook! Yanlış anlamayın numara falan yapmıyordur. Yapamaz zaten.Hem hiçbir erkek bu kadar iyi rol yapamaz hem de ne yani, sevgilisine “n’aber Ahmet işler nasıl?” mı diyecek? Yok, bu cesaret de yoktur.Yani sanırım o kadar arsızlaşmadılar...Buradaki amaç, oradan uzaklaşmaktır.Çünkü her şey ondan sonra başlar...Uzaklaştıktan sonra hâlâ iş yeriyle konuşuyor gibi her yerle konuşur bunlar...Veya:Aynı konseptte ele alacak olursak...Sevgiliniz “arkadaşlarıyla” tatilde veya bir “seminerde” veya daha manasız bir nedenle bir tatil yöresinde...Öğleye doğru size telefon açıyor ve arkada güçlü bir rüzgâr efekti...Ve cilveli bir sesle:“N’aapıyorsuun?” diyorsa...Bakın bütün mesele o rüzgâr sesinde...Ama yine de kimsenin günahını almayın, her rüzgâr sesinden nem kapmayın.Bu yüzden, tam yemek saati siz onu arayın.Sabah erkenden de olabilir...Artık gerisi size kalıyor...Fondaki seslerden, onun ses tonundan, kelimelerinden anlarsınız siz...Anlarsınız...
Yapacak bir şey yok!Yatarsa yatar...Financial Times’ın kadın yazarının “Evliliklere yedi yılda 1 yıl mola” önerisi tutmadı.Tutmadı dediysem, erkekler tarafından tutmadı.Önce hoşlarına gitti de, sonradan...Yani molanın sadece kendilerine ait olmadığı dank ettiği andan itibaren sinirlenmeye başladılar...Yoksa..İlk duyduklarında akıllarına düşen manzara çok hoştu:Hani çizgi film olsa, kafasının üzerinde açılan baloncukta şu manzara olurdu:Bu yatakta... 8 kadın bunun etrafında ve hepsi bir yerine bir şey yapıyor.Karısı çocuklarıyla evde kalacak, normal düzenleri sürecek ama o gidecek...Hem de iç rahatlığıyla...“Hadi karıcığım ben evlilik iznine çıkıyorum, beni merak etme çok sapıtmam. Sizi de arada sırada ararım” diyerek...Ohhh... Sonra da, o kadın senin bu kadın benim, dağıt dağıtabildiğin kadar...Arada sırada da arar yoklar, evdekiler yerinde mi diye...Tamam, evdekiler sağlam, bekliyorlar. Dönünce yaptığı hiçbir şeyin hesabı sorulmayacak. Hatta güler yüzle karşılanacak falan...Böyle de arsız düşünceleri vardır bunların. Ne hakla?Bu ne cesaret?Ayrıca ne acayip değil mi?Kadın söylemeden “Benim de mola hakkım var” demeden bunun olabileceği akıllarına bile gelmiyor...Ama o andan sonra...Akıllarına geldikten sonra ne düşündüklerini ben biliyorum.Bir erkeğin evlilikte 1 yıl mola vermek istememesinin ne gibi bir sebebi olabilir ki?Tek nedeni, eşinin de bu hakkını kullanabileceği ihtimalidir. Ya başkasıyla yatarsa...Belki de yatmaz, ne biliyorsun? Ama sen hiçbir zaman onun gerçekten biriyle yatmadığına inanmayacaksın değil mi?Hep bir açığını yakalamaya çalışacaksın. Biraz iyimser olmaya çalış o zaman!Belki de yatar ama bir anlamı olmaz!Tıpkı senin gibi gibi!!“Tamam yattım ama o sadece seksti. Bir gece ve bitti. Hiçbir anlamı yok yani...” der...Ve hatta belki de gerçekten de öyledir...Ama olur mu hiç?Bir erkek için bu sözlerin hafifletici bir yanı yoktur.Hatta bu daha kötüdür. Sırf seks için!Yani adam kimbilir...Ayy... Düşünmek dahi istemezler...Heh heh hee...Ama böyle bir cümleyi kendileri kulanınlar, o ayrı...Hem kullanırlar hem de ikna olmamızı beklerler...Biraz empati yapsan, adam olacan ama...Ama...Bir kadın için durum farklı olabilir.Mola isteyebilir.Yani istemesi için bir sürü neden olabilir...İlle de yatmak kalmak için değil...Hatta belki de yatmamak için...Onları da yazalım mı?
“Böyle bir yazı yazdığına göre, durum gördüğümüzden de vahim. Fevkalade VAHİM...” Aynen böyle yazmış.Bak şimdi kendime geldim.Her şeye, herkese inat, hayata dönüyorum. Gelen gelsin...Kaç gündür masamın üzerinde Mehmet Yılmaz’ın bir yazısı duruyor. Gazeteyi dörde katlamışım, ortada yazının başlığı:İşe yaramayacak bir “tatil” Financial Times’da bir kadın yazarın makalesinden bahsediyor, bir evlilik önerisinden: “Yedi yılda bir eşler birbirlerine 1 sene izin versin! Bu 1 sene boyunca birbirlerini görmeyecekleri gibi birbirlerine herhangi bir konuda hesap da vermesinler.” Başlığından anladığınız gibi Mehmet Yılmaz bu fikre karşı.Evliliklerin böyle suni teneffüslerle kurtarılamayacağını söylüyor.Sonra da ekliyor.“Eşinizle bu konuyu tartışmaya ve gününüzü zehir etmeye hazır mısınız?” Ben de evde bu konu nasıl konuşulur onu yazayım:Erkek (E) ve kadın (K) birbirlerine ne der?E: Okudun mu bak ne yazıyor? (Kıs kıs gülerek.)K: Ne yazıyor?E: Evliliklere yedi yılda 1 yıl ara verme lazımmış! K: Kim diyormuş bunu?E: Valla bak hem de kadın yazar; Financial Times’dan...K: Senin de hoşuna gitti tabii...E: Yok canıımm... Ama Financial Times’da yazdığına göre söylediklerini es geçmemek lazım!! (Pis pis gülerek...)K: Ne yapacaksın ki?E: Hiiç! Aklımdan katiyen kötü bir şey geçmiyor yani... Senden başkasına bakar mıyım aşkım?K: Hıı... Konuyu es geçmeyelim o zaman! Ciddiye alalım meseleyi...E: Nasıl yani?K: Yani istersen yarından itibaren uygulamaya koyalım.E: Ne yani? Gidip istediğimi yapmama izin verecek misin cidden?K: İstediğimizi yapmamıza...E: Hı?K: O 1 yıl ara sadece senin için geçerli değil tatlım. (Gülerek.)E: Yok yaa...K: Var yaa...E:....K: O, hesap vermeme konusunu da unutmamak lazım.E: Ne hesabı?K: Kredi hesabı! Diyorum ki, fazla harcama!E: Sen iyici salak sandın ha beni...K: Bak, başka bir teklifim daha var: istersen süreyi kafamıza göre değiştirelim.E: Neyi, nasıl?K: Yeri değil de, beş yılda 1 yıl “tatil’yapalım...E: Sen bu kadar başkalarıyla yatmaya mı meraklıydın?K: Ne yatması şekerim? Senden başkasına bakar mıyım ben?E: Ne bu heves o zaman?K: Yani sen o 1 yıl arada birileriyle yatmayı düşünüyorsun o zaman...E: Niye onu düşüneyim?K: Ne yani? Yardım derneklerine mi üye olacaksın? Kampanyalara falan katılırsın “Hadi kadınlar yanıma” kampanyası... Konuşalım da, aynı “Derneğe” gitmeyelim bari... E: Çok uzattın ama...K: Tatili mi?E: Yeter ama...K: Peki 6 aya indirelim o zaman...E: Üff... Kızacağım artık. K: Şimdi o makaleyi bir daha oku bakiimm...
Gece geç vakitlerde çalan telefon... Sabah erken saatlerdeki kapı zili... Tehlikelidir.İnsanın içine o anda bir ateş düşer, hiç konuşmadan birine bakarsın. O da sana bakar.Gözlerin büyür, korkarsın. Sonra yerinden fırlarsın:“Hayırdır inşallah!” Haber iyi değildir.Mutlaka iyi değildir.O saatlerde çalan her telefon, yumruklanan her kapı, hayatının değişeceğinin de habercisidir.Artık asla eskisi gibi olmayacağının... Ama bunu sonra anlarsın... Daha sonra... Ya bir ölüm haberi almışsınıdır oracıkta yığılır kalırsın. Nâzım’ın telgrafı gibi:“Gece gelen telgraf dört heceden ibaretti: “VEFAT ETTİ. İmza yok. Bu dört hece bile çok. Ya da hastalıktır, apar topar evden fırlasın... Sonra, daha sonra eve döndüğünde işte...Yorgunsundur.Ve artık hiçbir şey eskisi gibi değildir, değişmişsindir.Veya...İkisi de değildir.Ne bir ölüm ne de bir hastalıktır gelen.Gelen polistir.Seni götürmeye gelmiştir.Suçlusun veya değilsin, gideceksin... Bazen de farklı bir şey olur.Nasıl mı?Başkalarının kapısı çalınır, sen de yerinden fırlarsın.Ne oluyor?Yok bir şey!Nasıl yok?Yok işte!Ama...İşte o zaman korkarsın. Korkun, ne olduğunu bilmediğindendir... Başka bir şeyden değil ha!Devlet mi elden gidiyor yoksa tam tersine, sahip mi çıkıyor? Dinciler mi kaba kuvvet, Atatürkçüler mi?Bu bir rövanş mı yoksa onların da mı haberi yok?Yoksa bilmediğimiz başka güçler mi var?Hangi güçler, ne yapmak istiyorlar?Suç ne?Neler oluyor?İnsanlar suçsuz yere mi gözaltına alınıyor?Birilerine haksızlık mı yapılıyor?Yoksa yapılmıyor mu?Olup bitenleri anlatacak birileri olmayınca... Güveneceğin, arkasında duracağın, arkanda duran... Huzurun kaçar.İnsanların huzuru kaçar... Sen bir şey yapmamış olsan da, hatta sen hiçbir şey olsan da... Sağında solunda, önünde arkanda, suçlu veya değil, başka birilerinin sabah erken saatlerde çalan kapısı seni de uyandırır.Hele bir sabah 20 kapı birden çalınıyorsa, yerinde duramazsın.Çünkü bilirsin ki...Gece çalan her telefon, saban erken saatlerde vurulan her kapı, bir dönüm noktasıdır.Kapıya doğru gidersin:“Hayırdır inşallah...”
Konuyu anladınız! Agos Gazetesi yazarı Sevan Nişanyan’ın bir kavanoz dışkıyı, eşi Müjde Nişanyan’ın başından aşağı dökmesi...Şaka gibi!Ama değil.Ne yazık ki değil.Sırasıyla; bir insanın, bir erkeğin hele hele entelektüel bir adamın pardon değiştiriyorum, entelektüel sandığımız bir adamın bunu yapması...Sandığımız diyorum çünkü anladık ki değilmiş.Ha, ne kadar insan, ne kadar erkek, onu bilemem...Herkes kendi değer yargılarına göre bir yere koysun artık!Benim bildiğim entelektüel, okuduklarını aklında tutup onları konuşup yazan insan değildir. Bendeki karşılığı, bildiklerini değerlendiren, analiz eden, sindiren ve bütün bunları aynı zamanda hayat biçimine aktaran kişidir.Yani bir entelektüel kadın dövmez.Yapmayacağı o kadar çok şey vardır ki, mesela b.k da atmaz.Herhangi basit ruhlu bir adamsa, yapar. Bir kadına b.k atar.Ama...Ne olur?Kendi b.kunda boğulur.Şeklide görüldüğü gibi...Ne düşünüyorum, doğrusunu söyleyeyim mi?Yani keşke bir kadının başına böyle bir şey gelmemiş olsaydı, keşke böyle bir hareketi bir ’insan’yapmamış olsaydı ama...Madem oldu...Sonu da iyi oldu.Hayatı boyunca “b.k atan” bir adam olarak anılacak olması ilahi adalet değil mi? Yani aslında kendi cezasını kendisi çoktan vermedi mi?O kavanozu atarken...Bundan sonra onu okuyan veya ona saygı duyanlar da bir kere daha düşünür herhalde...Kimi okuyoruz diye...Artık anlatır birilerine, “sembolik bir jestti” diye...Ama eğer sembollerden söz edecek olursak, o kavanoz, içi dışkı dolu o kavanoz, kendi başına geçti. Öyle dolaşıyor...Sembolik olarak yani! “Üçüncü şahıslara karşı onurunun kırılmamasına da dikkat ettim” de demiş. Merak etmesin, bize göre o kadının onuru kırılmadı. Ama aramızda onuru kırıldığından haberi olmayanlar var tabii!!Olayı okuduğumda önce bunları düşündüm.Sonra...Biraz tuhaf olacak ama niye attığını değil, neden b.k attığını anlamaya çalıştım.Yani nereden esinlenmiş diye...Sonra yine açık konuşayım, işin biraz de detayına girdim. Bunu planlamış. Yani anlık bir kızgınlık falan değil.Taammüden...Biraz iğrenç, biliyorum ama gitmiş belki ona göre bir kavanoz almış, ona yapmış, biriktirmiş ve o anı beklemiş...Bunun hukuki bir karşılığı olduğu gibi psikolojik bir karşılığı da vardır mutlaka...İnanılır gibi değil...Evet kesinlik işin b.kunu çıkarmış.Bundan sonraki aşama, olayı sembolik olarak ağız bölgesine taşımak olur ki...Bence sussun.Ağzını açmasın.
Erkeklerin duymak istemedikleri sözleri çıkarmışlar.Aralarında bildiklerimiz de var, bilmediklerimiz de...“Ay çok şirin!” Bunu bilmiyordum mesela... Bu söze gıcık olduklarını...“Erkeklik gururuna hakaret etmek anlamına gelebilir”miş!Hııı.... Anlaşıldı mesele!Sanki şeyine bakıp “Ay çok şirin” diyeceğiz...Şirin!Yok artık!Yani en fazla “minik”, “küçük”, “şeker” falan olabilir ama “şirin”, asla!En sıkı taklitçi kadın dahi bu kadar ileri gidemez...Ama demek ki neymiş?Bunlar küçüklük efekti veren herhangi bir sözden ve hatta imadan dahi hoşlanmazlarmış.Yani kravatı için “ay çok şirin” dedin ya mesela...O laf patlar bunların kulaklarında...Kulaklarından iner aşağıya...Direkt oraya...Yani sanki “o” nun kulakları var, bu lafları duyunca küsüyor!!Heh heh he...Kulaklı...İkinci hoşlanmadıkları cümleyi biliyoruz:“Konuşmamız lazım.” Bu laf üzerine çok yazdım ama kısaca, ne halt yediyse yüzleşmek zorunda kalacaktır ve “işte o an” dır.. Ben olsam ben de kaçarım. “Hiçbir şey yok.” Hani kadınlar suratlarını astıklarında adamlar da zorla ve mecburen “neyin var?” diye sorarlar ya, o zaman “hiçbir şey yok” demeyecekmişiz.Uğraşması gerekiyor ya, dana! Oysa biz, başka zamanlarda da bu sözü kullanabiliriz. “Nasıldı?” diye sorduğunda mesela...“Ne?” “Ne nasıldı?” “Hiçbir şey yok ki!” Başka bir sinir oldukları laf da şuymuş:“Ne giymişsin öyle?” Kesin şu geçen gün bahsettiğim bermuda şortlardan giymiştir. Üstelik kadının haberi olmadan. Kendi kendine karar vererek hem de...Bu soru sadece bir giyim sorusu değildir arkadaşlar. İçinde neler vardır neler...Sen kimsin ki bu şortu giymeye tek başına karar veriyorsun? Yok, tek başına buna karar veremezsin sen, kim o kadın?O yeni boşanan arkadaşınla dışarı çık da göreyim seni! Bak ben evde oturuyor muyum?“Sence güzel mi?” Başka bir kadını gösterip bu soruyu sormamızdan bahsediyor. Evet biliyoruz, bunu da sevmiyorlar.Niye?Çünkü onlara göre güzel veya çirkin yoktur. “Seksi veya değil”, “potansiyel veya değil”, bunlar vardır. Gerisi onları ilgilendirmez.Erkeklere göre güzel olanı bir türlü anlayamamız da işte bu yüzden... “Sadece bir oyun.” Futbol maçı izlerken ona, “ne diye bu kadar heyecanlanıyorsun, sadece bir oyun” demememiz lazımmış.Ne diyeceğiz peki?En iyisi maç izlerken onun yanında olmamak. Bir not bırakarak evden çıkmak:“Senin maç izlediğin şu dakikalarda ben...” Bunları da mı yazmayalım?Siz şimdi oturun bu sefer de, “Erkeklerin okumaktan hoşlanmadıkları 5 söz”ü yazın.Ayrıca...Yazsak n’olur?
Melez kadınlar güzeldir.Bunu hepimiz biliyoruz.Zenci melezi mesela...Neyle karışsa, karıştığından da güzel olur...Aslında her şeyin melezi, hayvanların, bitkilerin, eşyaların...Düşüncelerin...Hepsi asıllarından daha renkli, zevkli ve zengindirler ya...O halde neden “melez” deyince herkesin ve tabii özellikle de erkeklerin aklına sadece seksi bir şeyler geliyor? Neden en entelektüelinin bile önce aklına, melezlerin gelecekte dünyanın kültürel değerlerinde ne derece değişime yol açacağı gelmiyor?Hatta belki de dünya barışının ve hoşgörünün bu değişimle sağlanacağı...İnsanları taraf olmaktan, tek bir yere ait olmaktan kurtaracağı falan...Neden bunlar üzerine beyin jimnastiği yapılmıyor da, yarım ağız sırıtarak, “melez mi? Yemekten önce iyi olur valla” türünden geyiğe giriliyor. Öyle mi?Peki o zaman.Ama unutmayınız ki bu dünyada melez erkekler de var.Onlar da güzeldir.Çekicidir.Tıpkı melez kadınlar gibi, düşüncesi bile insanı canlandırır. Bazılarınız, “Ne yani? Melez deyince neden ille de iki güzel ırkın birleşiminden ortaya çıkan ve ikisinden de daha güzel biri aklına geliyor?” diye sorabilir.İşte ben de tam bunu diyecektim.Belli olmaz tabii...Melez var, melez var...Neyle neyin karıştığına bağlı.Ne kadar ondan, ne kadar bundan aldığına da...Daha da önemlisi var aslında!Neresini, hangisinden aldığı...Niye mi?Anlatayım.Bir erkeğin yarısını bir ırktan, diğer yarısını başka ırktan düşüneceksek...Yani mesela zenci ile Fransız karışımı bir erkeği ele alalım.Adamın altı zenci, üstü Fransız’sa bir sorun yok.Ama...Ya tam tersiyse...Veya:Rus-Arap melezi...İç çelişkinin daniskası...Al altını, vur üstüne...Ya da diyelim ki adamın altı Alman, üstü Yunan...Biri yatarken diğeri kalkacak...Artık hangisi, hangisine sözünü geçirebilirse... Bu karışımdan “Hırs var, takat yok” adamı çıkar, söyleyeyim. Bir baltaya sap olmaz bundan.Geçelim, yaramaz...Bir İngiliz’le, bir Eskimo.Al sana yeni model çift kapılı buzdolabı, dondurucusu altta... Sık sık aşağı eğilmen gerekmiyor, nadir kullanacağın için!!Ben diyorum ki, hiç riske girmeyelim...Şöyle iyisinden bir melez yaratalım. Bir Brezilyalı ile İtalyan mesela...Her kadının tatlı rüyası.İçki ismi gibi...Üstelik altı üstü fark etmez...En iyisini bulduk.Peki...En fenası ne olabilir?Bir kadının karşılaşabileceği en kötü melez?Ben biliyorum.Söyleyeyim mi?Üstü Türk, altı Japon!!!