Danıştay “referandum yargı kararının önüne geçemez” dedi ama hala “Gezi Parkı’ndan bir grup”la görüşme yapıldı, referandum gündemde” deniyor. Kurtlar Vadisi’nin Polat Alemdar’ı “Ben de görüştüm” diye ahkam kesiyor ama tek bir kez bile Gezi Parkı’na gitmemiş. Görüşenler çıkıp ne olduğunu anlatmıyor..Gezi Parkı’ndaki durumu ve konuyu bilmediği sözlerinden anlaşılan Şaşmaz’ı kim çağırmış, neden onunla görüşülmüş, Edip Akbayram, Zülfü Livaneli, Can Dündar, Halit Ergenç, Rıza Kocaoğlu gibi olayı baştan sona yakından izleyen ve nedenlerini iyi bilen sanatçılar yerine neden bu isimlerle görüşülmüş, kim karar vermiş o da belli değil. Eylemi yabancı sanatçılar bile konserleriyle desteklerken bizim sanatçıların “destek verdikleri için” konuşma konusu yapılmaları, onların “özgür kararlarına müdahale” edilmesi de bir başka ciddi tartışma gerektirir.Ambargo..Bazı TV kanallarında “destek veren sanatçılara, iş yerlerine ambargo uygulama zamanıdır” diye çığırtkanlık bile yapıldı. Hep aynı “korkutma, sindirme” havası sürdürülüyor, umalım da arkadan başka baskılar, yaptırımlargelmesin.Danıştay’ın “yargı kararı önüne geçemez” dediği bu referandum da kafaya konduysa herşeye rağmen yapılacaktır, zira “hukuk dışı” olduğu için kaldırılan “özel yetkili mahkemeler”den hala adalet beklenen ülkede bu da olur ve bal gibi Danıştay da yok sayılır.. Peki hangi konuda referandum yapılacak? Avrupa Parlamentosu birçok ile yayılan ve hatta ABD’de, Avrupa ülkelerinde yaşayan vatandaşların bile destek verdiği “şiddete, baskıya tepkiler”i, antidemokratik uygulamaların hepsini liste halinde bildiriyor.Avrupa Parlamentosu’nun listesi!Başbakan Erdoğan’ın ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun “tanımadığı, yok saydığı” AP kararında hepsi “temel insan haklarına müdahale” den “medyaya, sosyal medyaya müdahale, öldürülen-yaralanan göstericiler, diğer alanlardaki baskılar, toplumun kutuplaştırılması”na kadar yazılmış. Başbakan’ın “bu kararı tanımıyorum” açıklamasından sonra da AP “protestoculara uygulanan şiddeti kınadı, derhal durdurulmasını ve gözaltına alınanların bırakılmasını” istedi.Bir yandan “Biz de AB üyesi olmak istiyoruz, bizi niye almıyorsunuz” diyerek diğer tarafta “kararlarınızı tanımıyorum” açıklaması yapılabilir mi? Başbakan Erdoğan konuşmalarını “AKP Genel Başkanı” olarak değil, “Türkiye Başbakanı” olarak yaptığını hatırlamak durumundadır.Referanduma dönecek olursak; başta Gezi Parkı’nın kaldırılması ile başlayan harekete yüzbinlerce vatandaşın verdiği destek “birçok antidemokratik karar ve uygulamayı, baskıları, özgür olması gereken kurumları ele geçirme”yi de içeriyor. Referandumda “Topçu Kışlası yapılsın mı” veya “Gezi Parkı kalsın mı” soruları sorulacaksa büyük resim ortadan silinecek demektir. Bunu bilelim!*****Diğer kanalları utandırdığı için mi?İki haftaya yakın süredir devam eden eylemleri ilk günden başlayarak detaylarıyla izleyiciye duyuran ve günlerdir vatandaşların teşekkür ettiği Halk TV’ye RTÜK ceza kesmiş..Ben duyunca; herhalde en büyük ve güçlü, en çok reklam alan televizyon kanalları başta olmak üzere medyayı günler boyu “gerçekleri yansıtarak” utandırdığı ve sonunda halkın da tepkileriyle “meslek görevlerini, ilkelerini, halkın haber alma hakkını” hatırlatmayı başardığı için cezalandırılmıştır diye düşündüm. Ne de olsa başarı “cezaya tabi”dir ülkemizde, hele son yıllarda..Belki de Kanal’ın ekranında alt yazıyla anlatıldığı gibi “Polis şiddetinden kaçıp bazıları yaralı halde Dolmabahçe Camii’ne sığınan gençlerin (Başbakan’ın iddia ettiği gibi) içki içmediğini, Taksim’de türbanlı kadınların taciz edilmediğini” görüntülerle verdikleri için aldılar cezayı.. Hangi sebebi ileri sürerlerse sürsünler içinde mutlaka “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” benzeri bir cümle şüphesiz vardır, ezberlendi artık. Halkı gerçekten bölünmeye, düşmanlığa tahrik edenler rahatça at koştururken en alakasız kişi ve kurumları bununla suçlamanın da ne kadar kolaylaştığı biliniyor.Zaten o Gezi eylemlerinin bu kadar büyük kitlelere yayılmasının bir nedeni de bu dengesiz,haksız, çelişkili tablolar değil mi?Ama şüphesiz bir şey daha var ki milyonlarca Türk izleyicisi “görevini hakkıyla yapan ve yapmayanları da pişman eden” bu kanalın cezasını paylaşmaya hazırdır. Milyonlarca izleyiciyi gayet iyi tanıyan bir televizyoncu olarak söylüyorum bunu!
Hükümet bir yandan kendisi, bir yandan “taraflı medyası”yla göstericileri “marjinal gruplar, dış güçler, başarımızı kösteklemek isteyenler” ve hatta “Ana Muhalefet Partisi” gibi göstermeye çalışsa da, gazete ve TV’lerin yüzde 90’ı yanlış yapıldığında bile “Hükümet yanlısı ve yalan haberle dolu” yayın yapsa da bugünün iletişim ortamında gerçekleri gizlemek imkansız artık.‘CNN Int’ de marjinal listesinde..Nitekim “CNN International” gibi dünyada haberlerine en çok güvenilen bir uluslar arası kanal Salı akşamı Taksim’den 2 gaz maskeli habercisiyle olayları tam 4 saat adım adım verdi. Hem de Türk kanallarının çoğu olayı yine marjinal gruplara filan mal ederken “tam doğru, eylemi ve yapanları en gerçek şekilde tarif ederek, polis şiddetini de aynı şekilde anlatarak”.. AA Genel Müdürü bu durma çok kızmış, “Londra’da bir protesto olursa biz de veririz, boynumuzun borcu olsun” demiş Twitter’dan.Zaten vermeleri gerekir büyük çapta bir olayı, vazifeleridir ama “saptırmadan, mesela ‘İngiltere tarihinde bir polisin bir vatandaşı öldürmesi ilk kez görüldüğü için olaylar büyüdü’ diyerek”.. Ki 2 yıl önce Londra’daki olayın nedeni aynen buydu. İyi ki AA Genel Müdürü “CNN Int”i de Türkiye’de eylemlere destek veren binlerce vatandaşa yapıldığı gibi “marjinal, işbirlikçi, kötü niyetli” ilan etmemiş, bu da dünya televizyon tarihinde yapılmamıştır ama bizde herşey olabilir.AB ‘Derin devlet’ diyor!ABD Beyaz Saray’dan devamlı “Türk Hükümeti düşünce ve ifade özgürlüğüne, protesto özgürlüğüne saygı göstermeli, olayları kaygıyla izliyoruz” açıklaması yapıyor. Avrupa Parlamentosu “Türkiye Oturumu”nda Gezi eylemleri ve Hükümet’in müdahalesi konuşulurken Erdoğan’ın “Bu Tayyip Erdoğan değişmez” sözlerine tepki gösterilerek “Bunun bir tehdit olduğu, Türkiye’yi AB ‘den uzaklaştırmak istemiyorsa Erdoğan’ın değişmesi gerektiği” söyleniyor.“Gösterilerde hem üniformalı, hem sivil polis olduğunun görüldüğü, bunun da ‘derin devlet hala burada’ demek olduğu, derin devleti Erdoğan’ın kendisinin de kullandığı” vurgulanıyor.İstanbul isyanı!AP toplantısında Türkiye için “demokraside asla yeri olamayacak şekilde dünyanın en büyük gazeteciler hapishanesi” olduğu söylenerek “Bu haliyle Avrupa’da yeri yok” deniyor. Onlar sadece gazetecilerin değil, iktidarla “farklı görüşte” olan veya “Cumhuriyetçi, Atatürkçü” olan rektörlerin, bilim adamlarının, sivil toplumcuların, düzmece CD’lerle yıllardır hapse tıkılmış olan ordu mensuplarının da aynı durumda olduğunu, tablonun daha da vahim olduğunu, hukukun ortadan kalktığını unutmuşlar.Batı standardı değil!Yeşiller Grubu da Pazartesi günü “İstanbul İsyanı” başlıklı, halka açık bir konferans düzenlemiş, orada da “Erdoğan’ın hala kendine muhatap aradığı, muhatabının artık halk olduğu ve bunu anlaması gerektiği” söylenmiş. Görülüyor ki Batı Hükümet’in bu olaylardaki antidemokratik tutumuna tepki içinde.. Oysa Cumhurbaşkanı Gül hala “Türkiye’nin demokrasi standardı Batı standardında, eksik yok” demeyi sürdürüyor. Başbakan Erdoğan hala “değişmediğini, değişmeyeceğini” söyleyerek “İçişleri Bakanıma söyledim bu iş 24 saat içinde bitecek” diyerek bunu da ispatlıyor.Peki Başbakan iktidara geldiklerinde TV’lerden “Ben değiştim” dememiş ve büyük kitleleri “değiştiklerine ve değişimci olduklarına” inandırmamış mıydı, daha sonra da hep “değişim”den söz etmedi mi? Şimdi dünya “Ben değişmem” sözünü esas aldı, aksine onları nasıl inandıracak? Değişmeyeceğini söylerken ve “baskıların-dayatmaların süreceği” mesajları verilirken “demokratikleşme”den nasıl söz edecek?Kendini köşeye kıstırmaya, Türkiye’ye de AB’yi kaybettirmeye çalışmıyorsa bu “çelişkili söylem ve eylemler”den ve “Bakanıma söyledim, bu iş bitecek” dayatmalarından vazgeçmeli artık. Ülke yeterince gerildi, fazlasını kaldırmaz!Bir genç daha ölürken..İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş dün gazetecilerin sorusu üzerine “Topçu Kışlası’nın yapılacağını ama içinde Kent Müzesi olacağını, maalesef ‘başka çevreler’ce ve ‘birtakım gruplar’ca olayın farklı yönlere çekilmesinden üzüntü duyduğunu” söyledi.‘Şov bitti’..Başbakan Erdoğan’ın Dışişleri Danışmanı İbrahim Kalın, yandaş kanallarda da tekrarlanan buna benzer sözleri Salı akşamı olaylar yayınlanırken CNN İnternational ’da Christiane Amanpour’a cevap verirken söylediğinde, “marjinal gruplar”dan filan söz ettiğinde deneyimli haberci Amanpour inandırıcı bulmadığı için“Şov bitti” diyerek konuşmayı kesmişti. Kadir Topbaş, Başbakan, Vali hala “başka çevreler, bir takım gruplar, marjinaller” söylemini sürdürüyor.Mutlaka cezalandırılmalı!Polis kurşunuyla başından vurulan, henüz 26 yaşındaki Ethem Sarısülük komadaydı, dün beyin ölümünün gerçekleştiği bildirildi. Bu da artık büyük ihtimalle diğer iki gencimiz gibi “devletin yanlışı, polis şiddeti nedeniyle” kaybedilecek anlamına geliyor. Yazık değil mi pırıl pırıl gençlerimize?Kurşunu sıkan polis bu kez açıkça ortada ama ismi verilmiyor, yüzlerce kişinin suçsuz yere hapis tutulduğu ülkede dünyanın izlediği bir suçlu saklanamaz. O polisin cinayetten yargılanması sağlanmalıdır!
İki gencecik insanımız gösteriler sırasında “polis şiddeti yüzünden” hayatını kaybetti.. Yine gaz bombası mermisiyle kafasından vurulan ve ağır yaralı olarak yoğun bakımda bulunan vatandaşlar var.. Dün polis tazyikli su ve biber gazıyla, ordular halinde Taksim’i tekrar fethetmek üzere atağa kalktığında attığı (ve kafaları nişanladığı söylenen) plastik mermilerle tazyikli sulardan yine yaralanan gençler oldu.. Biber gazı o kadar yoğun şekilde insanların üstüne sıkıldı ki Taksim çevresindeki tüm ev ve oteller gaz içinde kaldı.Çağlayan Adliyesi’nde “Gezi Parkı protestosu” yapan avukatlar kadın-erkek demeden yaka paça yerlerde sürüklenerek, hırpalanarak 49 avukat göz altına alındı. Ve akşam saatlerinde “Taksim kalabalıklaştıktan sonra polisin daha da şiddetle müdahalesi” geldi ve onlarca genç ambulanslarla hastanelere kaldırıldı. Kucaklarda taşınan yaralılar ve Taksim’deki revir görevlisinin ağlamaktan farksız haykırışları Halk TV ekranındaydı.Vali eğleniyor mu?İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu ise bir gün önce Twitter’a yazdığı “Gezi’ye müdahale planı yok, göstericiler rahat olsun.. Keşke ben de sizinle olsaydım” benzeri romantik mesajlar ve verdiği sözlerden sonra polis Gezi Parkı’nın içine kadar girince eğlenmiş midir bilinmiyor. Eğleniyor olmalı ki dün sabahki Taksim baskınının ardından “sosyal medyaya da operasyon yapılacak, polis müdahale edecek” açıklaması yaptı.Köprüden düşen komiser!Başbakan Erdoğan gerçek bu olmadığı halde “Adana’da şehit olan komiserin hayatını göstericiler yüzünden kaybettiği”ni tüm konuşmalarında tekrarladı. Komiserin “köprüden düştüğü” tüm haberlerde yer almasına rağmen neredeyse “göstericiler tarafından şehit edildiği” insanların şuuraltına sokuldu.. “Gösterilerde hayatını kaybeden gençler”in ise polis şiddeti sonunda öldüğü biliniyor. Antakyalı Abdullah Cömert yazdığı son mesajda “sayısız biber gazı yediğini, 3 kez ölüm tehlikesi atlattığını” kendisi de açıklamış, nitekim beynine aldığı darbelerle öldü (ki bence onlar da “demokrasi şehidi” sayılırlar.).Zaten Taksim’de görev alan bir polis Radikal gazetesinde yapılan röportajda uyguladıkları şiddeti kabul etti. Suç sayılacak bu emirleri veren amirlere ve siyasetçilere öfke duyduklarını anlattı. Son bir haftadaki polis intiharları ortada..Yangına körükle gidişin sonuPeki, bu kadar yalan bir tarafta dururken Ankara’da gösteriler sırasında vurulan “26 yaşındaki Ethem Sarısülük’ün polis kurşunuyla komaya sokulduğunun ve vuran polisin kaçtığının” görüntülerini, dün akşam Taksim’de yaralananları da mı yok sayacaklar? Hayatta kalamayacağı söylenen bu gencin ve diğerlerinin hesabını kim verecek? Yangına körükle giden İçişleri Bakanlığı ve Emniyet yargı karşısında hesap vermeyecekler mi?Son soru; bu gidişle Suriye’den ne farkımız kalacak acaba?Bu yalana kim inanır?Dolmabahçe Camii imamı “hiç kimsenin Cami’de içki içmediğini, sadece yararlılara yardım edildiğini” açıkladı, orada bulunanlar bunun asla olmadığını söylediler. Başbakan ise konuşmalarında özellikle 2 konuyu hiç unutmuyor. Tabii “dış güçler” ve “faiz lobisi” buluşları dışında..1-Camide içki içtiler, ayakkabılarıyla girdiler (yaralı insanlar ve can havliyle kaçanlar ayakkabı düşünebilirmiş gibi).. Caminin müezzinini tehdit ederek o şekilde konuşturdular (yok artık..)2- Benim başörtülü kızlarıma saldırdılar.. Birincinin gerçekle ilgisi olmadığını bilmeyen yok, ikincinin de.. Bu “başörtülü kızlara saldırma” nerede olmuş? Türkiye tarihinde asla böyle bir olay yaşanmadı. Laik (tüm din ve inançlara eşit mesafede) devlet kuralları gereği olarak “devlet daireleri ve üniversitelerle okullarda dini kıyafet-ibadet kısıtlaması” vardı, mahkeme kararları da bu yöndeydi ama bunun saldırıyla ne ilgisi var? “Seçmen veya taraftar toplama, olup biteni unutturmak için yanıltma” amacıyla da olsa halk kesimlerini bu şekilde birbirine karşı kışkırtmak, kutuplaştırmak, düşman etmek Başbakan’ın hele de böyle bir ortamda yapması gereken midir? Türkiye bu mu olacak?“Camide içki içilmedi” diyen müezzin ortadan kaybolmuş, zoraki tatile çıkarıldığı, Cami hakkında soruşturma başlatıldığı filan yazılıyor. Tamamen tarafsız gözle bu tabloya bakınca ne görüyorsunuz?Kararı kendiniz verin, bir yanda bunlar olurken öte yanda “Gezi Heyeti” ile ne görüşülecek o da ayrı bir soru işareti.. Her şey “eski tas, eski hamam” devam iken, hatta şiddet inadına arttırılmışken ve halk tepkileri “dış güçlere, marjinal gruplara mal edilirken” ne olabilir ki?Molotofçular!Daha önce göstericilerin arasına karışıp onları yakıyor-yıkıyor-polise saldırıyor göstermeye çalışan ve çok sayıda genci yaralayan “eli sopalı” gruplar gibi dün Taksim’de “polise Molotof atan gruplar” ortaya çıkmıştı. Yine barışçıl gösteri yapan gençlere kötü imaj vermek üzere çalışıyor gibiydiler ki SDP (Sosyalist Demokrasi Partisi) bir açıklama yapmak zorunda kaldı. “Ekranlarda polise Molotof atarken elinde SDP pankartı olanlar bizden değil. Polis olabilir, tahrike kapılmayın”.. Polis midir yoksa başka birileri göstericileri aynı anda hem “sol partiden” hem de “polise saldırıyor” göstermek için uygun bir senaryo mu hazırlamıştır belli değil. Ama şurası belli; Gezi olayını “solculara mal etmek ve önce onlar polise saldırdı” demek gibi bir plan var.Yoksa kimse o kargaşada bir yandan Molotof atıp bir yandan da elinde parti pankartı taşımaz. Elinde parti pankartı, siyasi grup bayrağı taşıyanlar “Gezi protestocusu” değil, “fırsatçı”dır, herkes bilmeli!
İş adamları yıllardır “işleri tehlikeye girmesin, kendi ekonomileri bozulmasın” diye tüm antidemokratik uygulamalara sustular. Şimdi “ümmüklerinin sıkılması” gündeme geldi.. Şirketler, firmalar ve iş adamları arasında Gezi eylemine destek verenler veya borsayı olumsuz etkileyenler “ümmük sorunu” ile karşı karşıya.. Araziye uyanlar yine paçayı kurtarır.. Şimdilik!Gezi Parkı eyleminde ülkenin aydınları ve sanatçıları her demokratik ülkede aynen olacağı gibi ilk kez bir bütün halinde ortaya çıkarak harekete destek verdiler, kutlanmayı hak ediyorlar.. Bu ortaya çıkış aynı zamanda “sanat bile siyasi güç tarafından kontrol edilmek istendiği için, yıllardır tüm baskıları onlar da vatandaş olarak yaşadıkları ve olayları başlatan polis şiddetini gördükleri için, ülkede yeşil alanların, parkların rant uğruna yok edilmesine karşı çıktıkları için” oldu..Hedef gösterenler soruşturulsun!Ama Pazar akşamı sanatçılar da TV’de “telefonlarına ölüm tehditleri geldiğini, AKP’li belediye başkanlarının-il başkanlarının internette sanatçı listeleri yayınlayarak kendilerini hedef gösterdiğini” anlatıyor, “sanatçılara bir şey olursa sorumlusu kim” diye soruyor ve “can güvenliğimiz hükümet ve yandaşları tarafından tehlikede” diyorlardı. Ünlü tiyatro sanatçısı Mehmet Ali Alabora bir gazete tarafından uydurma iddialarla hedef gösteriliyor, koruma isteyecek duruma getiriliyor.Kadınlar “Hükümetin kışkırtmaları sonunda Gezi Parkı’ndaki gençlerin üstüne kalabalıkları yürütecekler, gidip Park’ın çevresine anneler dizilsin, bu ülkenin geleceği olan çocuklarımızı biz koruyalım” tepkisi içinde..Milyonlarca insan dayatma ve tehditlerden bıktıkları, medyalarını-tiyatrolarını bile Hükümet ve hatta “tek kişi” yönetmeye kalktığı için sokağa dökülmüşken sanatçı ve iş adamlarına yönelik bu tehditler derhal durdurulmalı ve yapanlar yargıda hesap vermelidir. Bir suçu olmadığı, ne kadar uğraşsalar bulunamadığı halde yüzlerce insanı yıllardır hapse tıkan yargı bunları görmüyor mu yani?Ekonomi de gidecek!İktidar partisi sanatçılara, iş adamlarına, gence yaşlıya kızmak yerine “maddi-manevi kamu gücüyle ve baskılarla insanları miting alanlarına toplamak” ile “kendiliğinden oluşmuş ve tüm engellemelere rağmen demokrasi için direnişinden vazgeçmeyen milyonların” aynı olmadığını görmek durumundadır. Yanlışın neresinden dönülse kardır.Bunu yapmadıkları takdirde zaten kırılgan durumda olan ve artmış kamu borçlarıyla risk altında olan ekonomi de elden gidecek. “Protestolar sürerse dengelerin bozulacağı, yatırımcıların kaçacağı” kendilerine söyleniyor!Muhalefet yok sayılırsa..A&G Araştırma Şirketi’nin sahibi Adil Gür “Gezi Parkı protestoları”nın partilerin oylarını nasıl etkileyeceğini anlatmış. AKP’nin oylarının fazla etkileneceğini beklememek gerektiğini söylüyor ki bir köşe yazarı Pazar akşamı Halk TV’de bunun nedenini gayet güzel açıkladı; “Başbakan kendisine oy verecek kitleyi gayet iyi biliyor, geriye kalanlardan zaten oy alamayacağını da..Her zaman yaptığı gibi tüm politikası buna yoğunlaşmış durumda, bir yandan AKP seçmenine ‘din-inanç’ konularını bu direnişle hiç ilgisi olmadığı halde öne sürer ve göstericilere karşı tepki yaratmaya çalışırken, diğer tarafta hala ‘çapulcu’ hakaretini bir de üstelik “destek verenleri” de içine alarak sürdürüyor. Fazla oy kaybetmeyebilir ama bu tutumuyla içte de dışta da ‘demokrasiye önem vermeyen tavrı ve toplumun baskılara daha fazla susmayacağı’ görüldü”.. Adil Gür “Bu olanlarda sadece AKP’nin değil, ‘insanların sokağa dökülmesine neden olan sorunlara karşı politika üretmedikleri için’ muhalefet partilerinin de rolü olduğunu” söylemiş.Medyasız seçim kazanılır mı?Burada durmak lazım, muhalefet partileri “ülkede sürmekte olan haksızlık ve hukuksuzluklara, iç ve dış politikalarda yapılan yanlışlara , milli değerlerin yok edilmeye çalışılması, Atatürk’e bile dil uzatılır hale gelinmesine” tepkilerini ellerinden geldiğince dile getirdiler.Ama basın özgürlüğü, toplumun haber alma hakkı yerle bir olmuş, medyası adeta ‘siyasi yönetimin medyası’ haline gelmiş, TV kanallarının tek taraflı yayın yaptığı, Gezi Parkı olayı gibi dünyayı ayağa kaldıran bir tepki hareketini bile vermediği bir ortamda seslerini duyurmaları beklenemezdi. Böyle bir ortamda AKP dışında bir partinin seçim kazanması başta bu nedenle imkansızdır artık. Değerlendirmelerde buna dikkat etmek gerekiyor!
Bir hükümetin Türkiye’de ortaya çıkan tepki hareketine, büyük kitlelerin “baskılardan, polis şiddetinden, adaletsizlikten” bunalması sonucu sokaklara dökülmesine iki şekilde bakması mümkündü.. 1- Akılcı ve sakin şekilde yaklaşarak, inatlaşmadan kaçınarak, her tür tepkiyi sabırla kabullenerek olumlu mesajlarla direnişi durdurmaya çalışmak.2- Yine aynı hatayı sürdürerek o büyük kalabalıkları dışlamak, gövde gösterileriyle “bakın bizi de hala destekleyen sizin gibi kalabalıklar var” havasına girmek.. Daha önce neler söyleniyor, kendisine oy vermeyenler nasıl aşağılanıyorsa, “hangi hakaretler milleti galeyana getirmişse” aynen devam etmek.. Bunun üstüne bir de her seçim öncesinde yapıldığı gibi milleti “din-inanç” üzerinden tahrik etmek.. Başbakan Erdoğan ne yazık ki ikinci yolu seçti.Gerçek demokrasi olsaydı..“Gerçek demokrasi” lerde seçilmiş bir hükümet kendisine oy veren vermeyen tüm vatandaşlara eşit davranır, seçildiği andan itibaren kitleleri ayrıştırıp kutuplaştırmayı aklına bile getirmez.. Bizde ise her “ulusa sesleniş” veya her “grup toplantısı” birer seçim konuşması halinde, kitleleri bölerek, birini diğerine şikayet ederek, bugün bir neden bulunamıyorsa “70-80 yıl öncesinden, tarihten suçlamalar bulup çıkararak “ geçiyor, böyleydi, maalesef yine böyle devam edeceği belli oldu.Maalesef diyorum, çünkü bu ülkede yaşayan vatandaşlar olarak hayatımızın bir günü bile huzurla, endişesiz geçmedi.. Her gün yeni bir kavgaya, yeni bir üzücü olaya uyandık.Milyonlar toplansa ne olur?Cumartesi’den başlayarak tanıdığım birçok kişinin verdiği şu haberi duyuyorum; cep telefonlarına; “Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan 9-6-2013 Pazar günü Ankara’ya geliyor. Karşılamak için saat 17’de Altınpark Anfa’da (Altınpark’ın girişi) buluşalım” diyen mesajların geldiğini.. Başbakan’ı karşılamak için İstanbul Atatürk Havalimanı’ndaki gibi bir “nispet kalabalığı” toplanacak ve bu adeta “kendiliğinden olmuş gibi” bir hava verilecek..İyi de Ankara’da Başbakan’ı on binler değil, milyonlar karşılasa bile, yeni bir seçimde yine tek başına iktidar olmaya yetecek oy alınsa bile bu durum; Taksim Gezi Parkı’nda polisin “gencecik insanların gözünü çıkaracak, beynini dağıtacak bir şiddet” uygulaması sonunda ülke çapına ve hatta diğer ülkelere yayılmış bir “şiddete, baskıya, hukuksuzluğa ve Hükümet’in bunlara göz yumarak hala inatlaşmasına” karşı yapılan ve tarihe geçecek bir hareketi silebilir mi?Yaratıcılık mı istiyorsanız alın!Ankara’da Başbakan’ın karşılanması öncesi toplanan kalabalıklar arasında yayın yapan Beyaz TV ve diğer bazı kanallarda yukarda anlattığım tabloyu yaratmaya çalışan ve adeta “Halk TV’nin olaylar boyunca yaptığı yayınlara da nispet havasında” yorumlar veren haberleri izledim. Seçilen ve “Niye geldin, ne söyleyeceksin” diye sorulan konuşmacılar sanki ezberletilmiş gibi “Başbakanımızı yedirmeyiz” dedikten sonra övgülerini sıralıyorlar.O arada “Duruşun çapulcuları korkutuyor” benzeri, sanki rekabet eden iki halk grubu varmış ve o süreçte dikkat çeken yaratıcı pankartlar böyle özel çalışmalar sonucu yazılmış gibi yazılmış pankartları okuyorlar ve sunucu “yaratıcılık mı istiyorsunuz, işte size yaratıcılık” diyor.. Tamamen Hükümet’in çözebileceği, onun yarattığı sorunlara yönelik doğal tepkileri “parti rekabeti” havasına sokma, kitleleri bölüp kutuplaştırma gayreti..En kolay kaçış; din..Başbakan Erdoğan Ankara’ya indiğinde yaptığı konuşma da bu hazırlıkları aynen doğrular nitelikteydi. Erdoğan aynen bir seçim mitinginde söylediklerini-söyleyeceklerini tekrarladı ve yine dini duyguları kaşıyarak en kolay yoldan işin içinden sıyrılma yöntemini seçti.. Kim saldırmış? Kim bu şekilde camiye girmiş? Bunların hiçbiri bilinmiyor, hiç duyulmadı ama o “Benim başörtülü kızlarıma saldırdılar, Dolmabahçe Camii’ne bira şişeleriyle girdiler, bize kapatma davası açıldı, AİHM bile siyasallaştı ve o yönde kararlar verdi” sözlerini söyleyebildi.AİHM gibi gerçekten bağımsız ve uluslararası en yüksek yargı kurumunun “laik rejimlerde devlet kurumlarında olması gereken dini kıyafet ve uygulama kısıtlaması” kararları için bile “siyasallaştı” etiketi yapıştırılabiliyorsa söylenecek söz kalmamış demektir. “Halkın demokrasi isteğinden doğan tepkiler” de bile rakip partiye yükleniliyorsa söyleyecek şey yoktur.Kimin inanca saygısı yok?Dün de Hüseyin Çelik nereden gerektiyse “dindarlara da, dinsizlere de saygılıyız” demişti..Başbakan benzer şekilde böyle bir olayda nereden inanca geçiş yaptıysa, Müslümanlık’ta kesin şekilde “başkasının inancı yargılanamayacağı, bu hak kimseye verilmediği” halde “Bunların inanca saygısı yok” dedi.. “Düşünceye de saygıları yok, düşünce hürriyetinden korkarlar” diye devam etti. İyi ama zaten Gezi Parkı olaylarını büyüten neden “düşünce ve her türlü özgürlüğün ortadan kalkmış olması” .. Sadece bu yüzden dünyada “hapis gazeteci” sayısında Türkiye’nin liste başı olması.“Medyanın nasıl bir baskı altında olduğunu” AB bile Başbakan’a söylüyor, bu olaylarda da görülmedi mi? “Hukuk içinde sabrederek beklemek” derken Türkiye’deki hukuksuzluk, mahkemelerin bağımlı hali “cezaevlerinde suç gösterilemeden yıllardır tutsak edilmiş yüzlerce insan” dan ve hatta Baro yönetimlerine bile açılmış davalardan belli değil mi?Taksim göstericileri “polis şiddetine karşı koymak” dışında nereyi yakıp yıktılar ki bu söz tekrarlanıyor? Gelinen nokta son derece üzücüdür. Hükümet, bu tutum yerine Cumhurbaşkanı Gül , Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç , geç de olsa İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu gibi anlayışlı ve yapıcı bir havaya girse bu tepkiler durulabilirdi.Olanlar son derece üzücü bir noktada maalesef!
Dün gece aralarında bu kez 4 büyük takımın taraftarlarının da bulunduğu onbinlerce vatandaş yine Taksim’deydi, Ankara ve diğer illerde de gösteriler devam etti... Ama baskılara tepki ülke çapında sürse de Topçu Kışlası ya olacak, ya olacak, bu anlaşılıyor.İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş “Taksim’e AVM yapılmayacağını ama Topçu Kışlası’nın yapılmasında Başbakan’ın israrlı olduğunu” açıkladı. Kışla binasının içine müze yapılacağı söylemi yeni çıktı ama yine mağazaların olacağı da söylendi. Toplumun ayağa kalkmasına rağmen hala Topçu Kışlası’ndan geri adım atmamak inatlaşmayı sürdürmek değilse nedir?Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım da “3’üncü köprünün adının değişmeyeceğini” söylemiş. Aynen Topçu Kışlası israrının açıklanması gerektiği gibi, toplumun büyük kesimlerinde tepki yaratan köprü isminin onca gurur duyulacak isim arasından “Yavuz Selim’in hangi üstün özelliğinden dolayı” seçildiğini de açıklasa iyi olurdu.Sebep polis şiddeti!Bakan Yıldırım’ın “sanki olaylarda suçlu olan; halka şiddet uygulayan polis” değil de göstericiler miş, üstelik bu iletişim devrinde kimin ne yaptığı saklanabilirmiş ve dünya da görmemiş gibi “aşırı militanlaşmış aktivistler polisin kulağına galiz küfür ediyor, adamın şalteri atıyor” sözü ise “Gezi Parkı eylemi sürecindeki yaratıcı sloganlar”ı bile sollayacak kadar komik. İlk günden başlayan polis şiddeti, hatta sivil polislerin halka saldırarak yarattığı skandal belgeleriyle ortada. Bakan da acaba tek bir tane “kulağa fısıldayan aktivist” fotoğrafı, sözlerini doğrulayan tek bir kanıt gösterebilir mi?Kim bu dinsizler?AKP Sözcüsü Hüseyin Çelik dün MKYK toplantılarından sonra “bu gösterilerin verdiği maddi zarardan, hayatını kaybedenler olduğundan” söz etti. Söyledikleri nin muhatabı “İçişleri Bakanı” olmalı, zira bunların nedeni polis şiddetidir, iki genç “polisler yüzünden” ölmüştür. Hala “illegal gruplar, CHP’nin hırçınlıkla saldırması” gibi hayali nedenler araması dışında “Biz herkesin dindarlığına da, dinsizliğine de saygılıyız” sözü doğrusu çok dikkat çekici..Kim bu dinsizler acaba? Türkiye’de bir “dinsizler çoğunluğu” mu var veya söz ettiği kitleler dinsiz midir, keşke o da açıklasa da bu da öğrenilse.. Satır aralarına fitne sıkıştırmak kötü bir siyasi alışkanlık oldu çünkü!Seçim, demokrasiyi göstermez!AB Konferansı’nda Başbakan Erdoğan konuştuktan sonra AB Komiseri Stefen Füle Twitter’a “Saygı ve diyalog isteyenlere el uzatma fırsatı kaçtığı için hayal kırıklığına uğradım” yazmış. Yaptığı konuşmada da “Barışçıl demokrasilerde aşırı güç kullanmanın yeri yoktur.. Medya, eylemleri anında yayınlamalıdır” diyerek hem polis şiddetine Hükümet’in göz yummasının, hem de siyasi baskılarla susturulmuş, korkan bir medyanın kabul edilemeyeceğini vurgulamıştı.Aslına bakarsanız, bundan sonra yine AKP yine seçim kazansa da, yine iktidar olsa da durum değişmeyecektir. Büyük toplum kesimleri gencinden yaşlısına, sanatçısından sporcusuna “baskılara boyun eğmeyeceğini, özgür ve hakka-hukuka saygılı bir ülke” istediğini günlerdir ortaya koyuyor. Ve Batı dünyası da “Türkiye’de olanlar ‘demokratik seçimlerin de otoriter rejim yaratabileceğini’ gösterdi” diyor.Yani ülkede seçim yapılıyor olmasının “otoriter rejim” algısını azaltmayacağı görülmüştür, sonuçta Saddam Irak’ında da seçim yapılıyordu, İran’da da yapılıyor.. “Bizi halk seçti, gönderdi” demek, antidemokratik baskılara, uygulamalara mazeret olamaz. Halkın bir kesiminin “iktidar olmaya yetecek kadar oy vermiş olması” demokratik kurumların baskıyla emir kulu yapılmasına, TBMM’nin bile hiçe sayılmasına neden gösterilebilir mi?Tek çözüm!Hükümet için geriye kalan tek çözüm artık; “medya patronlarına emir, iş adamına emir, hakime, savcıya emir, hukuk dışı özel yetkili mahkemelerin kararlarını geçerli sayma ve hukuksuzluk , hoşlanmadığı vatandaşları hapse tıkarak kurtulma (kendi milletvekilleri Meclis’te aynen “tıkma” diyerek, “biz Silivri’ye tıkınca” ifadesiyle söylemişti), gereksiz yere, “AVM-köprü-havaalanı” dikme ve toplumun tepki göstereceği isimler bulma, memleketin son kalan parklarını, ormanlarını yok etme , çağdaş eğitimi bin faklı yöntemle dönüştürme, millete ahlak dersi verme” girişimlerini sonlandırması ve ülkeyi normale çevirmesidir.Kedilerin direnişi!“Behzat Ç.”nin yazarı Emrah Serbes müthiş bir konuşma yapmış TV’de, kaçırdım izleyemedim ama okurken çok güldüm. Behzat Ç’nin “Ç”sinin “Çapulcu” olabileceğini söyledikten sonra Başbakan’ın “yüzde 50’yi zor tutuyoruz” sözlerine atıfla “Biz Beşiktaş’ta kedileri bile tutamıyoruz. Gidip polisleri tırmalayıp dönüyorlar” esprisini patlatmış. Çok güldüm ama bir yandan da ‘sakın şimdi polis kedilere de düşman olmasın, zavallıcıklar az şiddet görüyormuş gibi bir de polis şiddetine uğramasın’ iye korktum.Ölüm yasası!Kedi deyince “yaratıcı sloganlar ve afiş yazıları” arasında gördüğüm “kedilerin Gezi desteği”ni unutamam. Bir kedi grubu kaşlar çatık yürüyor, altında şu yazılı; “Siz bizim için ölüm yasasına ‘hayır’ dediniz, yürüdünüz. Diren Gezi Parkı biz de geliyoruz”.. İnanılmaz.. Artık tüm direnişçilerin “sokak hayvanlarına ölüm yasası” tasarısının durdurulmasına destek vermesi, kedilerin vefasını (!) unutmaması gerekiyor.
Başbakan Erdoğan’ın Tunus’tan dönünce yapacağı konuşmayı o kadar merak ediyor ve ayrıştırıcı, inatlaşan bir konuşma yerine “daha yapıcı ve birleştirici” olmasını öyle umuyordum ki sabah saatlerine kadar bekledim. Dönüşünde partililerin çoğunlukta olduğu büyük bir kalabalığın onu karşılayacağı belliydi, zira aksi takdirde “protestolar eşliğinde” inmiş olacaktı ki parti yönetimi buna izin vermezdi.Başbakan Erdoğan’ın sağlığı da etkilenmiş görünüyordu, belli etmek istemese de rahatsız, keyifsiz bir havası vardı. Karşılamaya gelen ve “evlerinde zorla tutuyoruz” dediği kesimden olduğu “şiddet dolu haykırışlar”ından anlaşılan kalabalık grupların; Erdoğan’ın konuşmalarına ve Gezi eylemine konu olan “çapulcu” gibi sözlerine cevap anlamında hazırladıkları sloganlar ve orada yaratılmaya çalışılan “TEHDİT HAVASI” toplumun gerektiğinde nasıl kolay ve acımasızca, karpuz gibi ortadan bölünüp düşman kutuplar yaratılabileceğini, hatta gençlerin birbirine saldıracak hale gelebileceğini tüyler ürpertecek şekilde ortaya koydu.Gezi-havaalanı farkı!Gezi eyleminde ve çıkan olaylarda polisin insanları öldürecek, beyinlerine gaz bombası fişeği atacak şiddetine rağmen vatandaşın; sanatçıların, çalışanların, ev kadınlarının, öğrencilerin, gencin, yaşlının, kısacası hiç kimsenin “halkın diğer kesimlerine, eylemi desteklemeyen insanlara” karşı, onları psikolojik olarak bile incitmeyecek bir tutum içinde olduğunu “yalnız Türkiye değil tüm dünya” gördü. Yaralananların hatta hayatını polis bombasıyla kaybeden Antakyalı gencimizin yakınları bile düşmanca bir laf etmedi.Tam aksine, Başbakan’ın “evlerinde zorla tutuyoruz” dediği kesimle de “kardeşçe” duyguları paylaştıklarını söyledi herkes.‘Ezeriz, geçeriz’.. Oysa Atatürk Havalimanı’nda adeta Başbakan’ın “siz yüz bin getirirseniz ben 1 milyon toplarım” sözünü gerçekleştirmek istercesine “parti-ideoloji kavgası” veren, düşmanca; “Yol ver gidelim Taksim’i ezelim”, “Vur vur inlesin çapulcular dinlesin”, “Ezeriz, geçeriz”, “azınlık şaşırma, sabrımızı taşırma” diye (çoğu Başbakan’ın sözlerinden alınmış sloganlar) haykıran, bir karşılamayı parti mitingine çeviren kalabalıklar vardı.O akşam Taksim ve Gezi Parkı’nın iğne atsan yere düşmeyecek kadar dolu olduğunu, en az 50 bin vatandaşın bulunduğunu orada olanlar biliyor, anlattılar, TV’ler de gösterdi. Havaalanı’nda da 20 bin civarında insan olduğu söylendi. Peki tam aksi olsa ne fark eder?Demokratik seçim, otoriter rejim!Eğer iddia ettikleri gibi “demokratik” ise, böyle bir ülkenin başbakanı; Batı ülkelerindeki yönetimlerin ve medyaların, hatta pek iyi ilişkiler içinde bulunduğu ABD’nin defalarca Türk Hükümeti’ne uyarı gönderdiği, gazetelerinin “Erdoğan, demokratik seçimlerin de otoriter rejim yaratabileceğini gösterdi” yazdığı, “on gündür yüzbinlerce insanı sokağa dökecek kadar büyük bir hareketi, toplum kesimlerinin baskı ve dayatmalardan rahatsızlığını” görmezden gelebilir mi? “Madem öyle, işte böyle” anlayışıyla “düşmanca, gençleri-toplumu bölen sloganlar” atılmasına, ülkede böyle bir ortam oluşmasına izin verebilir mi?Orantısız güç ve şiddet kullandığı herkes tarafından görülen ve kasklarındaki numaraları bile saklamış polis için “görevini yapmıştır, burası yolgeçen hanı değil” der mi? Sanki mesele parti meselesiymiş gibi “sandıkta başaramadıklarını böyle yapmaya çalışıyorlar” der mi?Korkutma ve sindirmelerBaşbakan Erdoğan daha sonraki konuşmasında biraz daha yumuşaktı ama Taksim, AVM, AKM, çevre, ağaç üzerine yoğunlaşmıştı, oysa o büyük tepkide ortaya çıkan neden “her alanda yaşamlara müdahale, baskılar, din-mezhep üzerinden toplumun ayrıştırılması, telefon dinlemeler, haksız gözaltılar, tutuklamalar, toplumun korkutulup sindirilmesi, medyadan yargıya kadar tek elden idare” gibi antidemokratik uygulamalardı.Havaalanı’nda Mehmet Akif’in “yumuşak başlı isem kim dedi uysal koyunum” dizelerini tekrarlamıştı ama özgürlükler-haklar söz konusu olduğunda toplumun da “uysal koyun” olmadığı, hatta hiçbir konuda “koyunlukla” ilgisi olmadığı anlaşıldı sanıyorum!Terör örgütlerinin kasıtlı girişimi!Dün Gezi Parkı’nda bulunanlar bazı terör örgütü mensuplarının araya karıştığını, PKK bayrakları ve Apo posterlerinin asıldığını, ortamın havasını değiştirme gayretinin göze çarptığını anlattılar.Gezi Parkı eylemcilerinin bu gruplara engel olması, direnişlerinin başlangıçtaki masum havasının kaybettirilmesine, siyasi hiçbir posterin asılmamasına, siyasi sloganlara izin verilmemesine dikkat etmeleri gerekiyor. Yoksa olay bambaşka bir şekle dönüşecek!
İstanbul Gezi Parkı’nda tamamen “polisin gençler ve bölgede oturan vatandaşlar tarafından yapılan barışçıl bir çevre eylemi”ne aşırı güç ve şiddet kullanarak müdahale etmesiyle başlayıp devam eden gösteriler durulmuyor. Antakya’da 22 yaşında bir gencimiz polis şiddeti yüzünden, başına gelen gaz bombası kapsülüyle kafasından vurularak hayatını kaybetti. Bir başka genç yine gösterilerde öldü, yüzlerce yaralı ve ağır yaralılar var. Bu tabloyu ülkede bulunarak yaşayan Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ortamı yumuşatacak bir tutum içine girdiler ama..Ama Başbakan Tayyip Erdoğan olaylar başladıktan hemen sonra çıktığı Fas, Tunus gezisinden dönmeden “giderken hangi sözleri söylediyse aynını söyleyerek” kendisinde hiçbir yumuşama olmayacağını ortaya koydu.Topçu Kışlası yapılacak!“Taksim projemize devam edeceğiz” dedi..“Topçu Kışlası’nı yapacağız” dedi..“AKM’yi de yıkıp yerine büyük bir opera binası yapılacağını” söyledi. (Tekrar hatırlatmak gerekiyor, opera-bale-devlet tiyatroları ortadan kaldırıldıktan sonra opera binasını kim ne yapacaksa?..)Başbakan, Türkiye’nin her köşesine yayılmış olan ve çevre tepkisiyle başladığı halde “demokrasi, insan hakları” aramaya ve tüm kesimlere; başta MEDYA olmak üzere bağımsız olması gereken kurumlara uygulanan baskıya baş kaldırmaya, bağımsızlığını yitirmiş bir yargının yaptığı hukuksuzları ve topluma yapılan haksızlıkları durdurmaya dönüşen bir halk hareketini görmezden gelen vurgularla devam etmiş..Arınç neden söz etmedi?Sanki olayları başlatan “polisin öldüresiye uyguladığı şiddet” değilmiş, durup dururken insanlar olayları büyütmüş ve aralarında (yine, halkın geri kalanını inandırmak üzere hep aynı mazeret) terör örgütleri varmış gibi “aşırı uçlar” diyor, terör gruplarına karışanlar” diyor, adeta ABD’yi ikna etmek ister gibi “ABD Büyükelçiliğini basan malum terör örgütü de içinde” diyor..Madem ki böyledir Bülent Arınç günlerdir neden hiç bu “terör örgütleri”nden söz etmedi? Neden Gül ve Arınç toplumun tepkisine hak veren ve “ders çıkardık, inatlaşmayız, yaşam tarzı değerlidir” diyen açıklamalar yaptılar? Bülent Arınç’ın “Başbakan Vekili” olarak söyledikleri, Cumhurbaşkanı’nın sözleri hiçbir anlam ifade etmiyor mu? Laf olsun diye mi söylenmişlerdir?Cezaya kalk!Öyle görünüyor ki bu gösteriler sürecinde “sosyal medya”da ve alanlarda pankartlarındaki mesajlarıyla harikalar yaratan insanlar “öğrencilerden ve devlet memurlarından” başlayarak cezalandırılacaklar. Ki bu yaramazlar bir daha “disiplin suçu!!” işlemesinler, kuzu gibi hiçbir haksızlığa tepki veremeden yaşayıp gitsinler. Ülke geleceğini ilgilendiren en önemli olaylarda “kendilerine anlatılan çocuk masalları”nı dinleyip yutsunlar.İyi de böyle “tepkisiz ve ruhsuz” bir toplum olmayı, özellikle bu olayda ne kadar zeki ve yaratıcı olduğu iyice ortaya çıkan toplumun kendisi istemiyor ve istemediğini gösteriyor. Yani “neyi yapmamışız da tepki gösteriyorlar” diye sorarken tepkilerin “yapmadıkları”ndan değil “yaptıkları baskılar, hukuksuzluklar ve hatalardan” kaynaklandığını görmeleridir asıl mesele.. “Akil Adam” seçtikleri sanatçı Orhan Gencebay bile olaylara tepki göstererek bu görevi bıraktığını boşuna söylemiyor.Başbakan Erdoğan gitmeden önce Reuters muhabiriyle yaptığı konuşma havasında dönerse bu “ülke adına” en büyük yanlış olacak. Unutmaması gereken “halkı keskin kutuplara bölerek ve bir kesimini aşağılayarak” bundan sonra bir yere varılmayacağıdır!Batı’ya mı, Ortadoğu’ya mı benziyor?Cumhurbaşkanı Gül toplumda ortaya çıkan tepkileri doğru okudu; “Mesajı aldık, eksikler olabilir, telafi edilmeli” gibi uzlaştırıcı açıklamalar yaptı. Gerçi o da bu konuda yapılan bir yanlış tekrarlayarak “10 yıllık uzun bir iktidar döneminde incinenler vardır” dedi ki olaylar “incinme” nedeniyle değil, ülke çapında “her alanda yapılan ağır baskılar ve halka uygulanan polis şiddeti” sonucu ortaya çıkmıştı. Bu kadar zeki bir toplum “masal dinlemekten bıktığını” da ortaya koymaktaydı.Gül’ün asıl önemli hatası bence “Türkiye’de yaşanan olayların Ortadoğu’dakilere benzemediği, ABD, İngiltere ve İspanya’da rastlanan tipte olduğunu” söylemesi.. Birkaç gün önce yine bir konuşmasında “İngiltere’de 2 yıl önce bunun benzerinin yaşandığını” belirtmişti. Oysa söz ettiği ülkelerde yönetimlerin Türkiye’dekine benzer; “medyadan yargıya, üniversitelerden, okullardan, ailelerin kaç çocuk doğuracağı, kadınların hangi yöntemle doğuracağına, telefon konuşmalarının dinlenmesine, hukuksuz gözaltı ve tutuklamalara varan hükümet baskıları” asla görülemez. Bunların “sadece biri”ne teşebbüs edilse o dakika yönetimin hesabı kesilir.Zeki, esprili, aydın!İngiltere’de 2 yıl önceki olaylar sırasında ben oradaydım, karışıklık “bir polisin bir zenciyi öldürmesi”yle başlamıştı ama bu “milyonda bir görülecek, orada da daha önce rastlanmamış, asla beklenmedik bir olay”dı, Türkiye’deki gibi tekrarlanan haksızlık ve şiddetle ilgisi yoktu. Sayın Gül İngilizlere soracak olursa aynı cevabı alacaktır. Bu nedenle “Ortadoğu’ya” daha çok benziyor!Temel hak ve özgürlüklerine, milli değerlerine sahip çıkan, baskılardan yılmış yüz binlerce vatandaş ise bu ülkede “iyi ve aklı başında ve üstelik olağanüstü espri anlayışına, zekaya sahip aydın kuşaklar” yetiştiğini net şekilde gösteriyor.