Direnç mi var uyum mu sağlandı?

27 Temmuz 2012

Bir tarafta TRT Şeş var, Kürtçenin okullarda ders olması var, her türlü Kürtçe yayın var. Milletvekillerinin tutukevinden çıkması için uğraşan yetkililer var.Diğer tarafta da Kürtçe tabela yüzünden başı derde giren belediyeciler var, konser bileti sattı diye içeri atılan çocuk var, masum bir pankarttan örgüt cezası yemek var, basılmamış kitaptan içeri girmek var; var oğlu var...Bir yanda demokratik-sivil anayasa iradesinin tekrarı var, diğer yanda basın özgürlüğü maddesinin en ağır kısıtlama maddesi hâline getirilmesi var.Bu “var”ların her birinin yanına daha onlarca “var” eklenir, liste büyüdükçe büyür. Ve bu büyük listenin ucunda AKP’ye ve doğrudan Erdoğan’a yönelen kritik soru ortaya çıkar:“Var”ların olumlu tarafına rağmen bunların karşısına bir o kadar da eskiden kalma zihniyetin “var”larının dikilmesi sizin iradeniz dâhilinde midir, yoksa on yıllık iktidarınıza rağmen devletin ve yargının direnci mi söz konusudur?***AKP sözcülerinin kimilerinin “devletçi” üsluba alışmaya başlaması, İçişleri Bakanı’nın dilinde zirveye vuran “emniyetçi bürokrat” üslup, AKP’nin bir yanının müesses nizama uyum sağlaması olarak görülebilir.AKP kendini muhafazakâr ve demokrat olarak nitelemeye devam ediyor. Muhafazakâr sıfatı da bu toprakta “Türk-Sünni-devletçi” özellikleriyle vücut buluyor.Bu uyum dalgası yükselirken, Başbakan’ın kürtaj, sezaryen, çok büyük cami, gençlerin birası gibi insanların hayatlarına “ahlaki-dini” nizam verme çabalarına yoğunlaşmasını “demokrat” tarafın tıkanması olarak görmek de meşru bir tepki olmuştur.***Muhafazakâr damarın geleneksel ruh hâli olan, siviliyle askeriyle müesses nizam adına iktidar kullanan herkesin “her eleştiri yıpratma amaçlıdır, her farklı görüş dış güçlerin oyununu oynamaktır” anlayışı da neredeyse her gün bir köşeden saçılıyorsa, “ruhsal uyum”dan kuşkulanmamak mümkün değildir.“Devlet” olduğuna inanan, devlet rolünü üstlenmeye giderek daha fazla teşne olan bir AKP, gelmiş geçmiş bütün muhafazakâr merkez sağ partilerden biri olur. Devlet partileri de adı üstünde, halka değil devlete dayanan partilerdir.AKP, devletin hem askeri hem sivil taraflarının direnciyle mücadele ettikçe aldığı halk desteği büyüdü. Bu dirençle mücadeleye devam eder, “demokrat” yanıyla halkın önünde durursa farkını koruyabilir. Devlet partilerini Türk halkı kolay teşhis eder ve sevmez.

Devamını Oku

Yol gösteren cümle

26 Temmuz 2012

Başbakan Erdoğan’ın, Suriye’deki gelişmelerle ilgili son açıklamalarında özel bir dikkatle ele alınması gereken cümle şudur: Buradan Türkiye’ye yönelik hasmane faaliyetler olursa bunlara seyirci kalmayız.Başbakan’ın bu cümlesi, çevresini dolduran geleneksel devlet üslubu ürünlerinin ötesinde ele alınmalıdır.Bu cümlenin getirdiği “şart”ı Kürt siyasetinin bütün unsurları da, PKK da iyi değerlendirmelidir.Coğrafi açıdan, askeri bakımdan ve rakamlar üzerinden yapılacak tahlillerin ötesinde, PKK’nın ilk kez ve Suriye’de bir egemenlik alanı kurmuş olduğu gerçeği ortadadır.Bu, PKK için de yeni, aynı zamanda da PKK’yı Kuzey Irak’taki Kürt partilerinin konumuna yaklaştıran bir durumdur.***Türkiye bu gelişme üzerinden, “Kürdistan”ı yoğun olarak tartışmaya başladı.Bu tartışmayı “ver kurtul alıştırması” olarak görenler de var ve onların korku ve tedirginliklerinin kısa sürede yok olması da mümkün değildir.Amerikan işgali altındaki Irak’tan bir Kürdistan çıkarılmış olmasıyla, dünyanın baskısı altındaki Suriye’de bir egemenlik bölgesi elde edilmesiyle Türkiye’deki durumu birbirine karıştırmak çok yanıltıcı olur.Türkiye’de Kürt meselesi, aynı zamanda bütün ülkenin meselesi olan “demokrasi” sorununun bir parçasıdır ve demokrasi mücadelesinde, hâlen önemli eksikliklere rağmen önemli mesafeler alınmıştır.PKK’nın kardeş örgütü ve PKK, Suriye’deki durumu bu ülkedeki demokratik dönüşüme katkıda bulunmak yönünde de kullanabilir, sadece “askeri” bir imkân genişlemesi olarak da görebilir.Eğer “askeri” bakış hâkim olur, Suriye Kürtleri kendi alanlarını bir “askeri üs” olarak görür ve Başbakan’ın dikkat çektiği “hasmane” faaliyetler için kullandırırsaTürkiye’deki barış sürecine de engelleyici unsur olarak katılmış olurlar.***Türk kamuoyunun büyük kesimi, Suriye’de Kürt egemenlik alanı oluşmasının daha vahim gelişmelere yol açacağı endişesini taşıyor. Oysa şu anda “şer” gibi görünen bu durum daha “hayırlı” gelişmelere imkân da sağlayabilir.Bu aşamada Kürt siyasetinin ve PKK’nın tavrı belirleyici olacaktır.Başbakan Erdoğan’ın yazının girişine aldığımız sözünü de Kürt siyaseti için önemli bir “yol gösterme” olarak anlamak gerekir.

Devamını Oku

Çökmüş politikada ısrar

25 Temmuz 2012

Suriye’nin Türkiye’ye sınır bölgelerinin bir kısmında Kürt örgütlerinin egemenlik kurmalarının Ankara’da yarattığı telaş devam ediyor. Telaşın bir tarafında da göz önündeki gerçeklere gözünü kapamak yatıyor.Söz konusu bölge Suriye Kürtlerinin yaşadığı, “Batı Kürdistan” dedikleri bölge ve buradaki Kürtlerin örgütü uzun zamandır PKK ile “uyum” içinde çalışıyor.Aslında telaşın ana kaynağı, çoktan çökmüş olan bölgesel Kürt politikasında ısrar eden Ankara’nın, bu politikanın iflasıyla her gün yüz yüze gelmesidir.***1920’de 23 Nisan’da kurulan ilk Meclis’e “Kürdistan mebusları” seçtiren ve bunları o sıfatla kayda geçiren Ankara, 1925 Şeyh Sait isyanı ertesinde “Kürt yoktur” tavrına geçmiş ve bu tavır “devletin resmi politikası” olmuştur.Ankara’nın “Kürt yoktur” demesiyle Kürtler yok olmadı, bugün de yaklaşık 35 milyon nüfus olarak dört ülkede yaşıyorlar.Türkiye, Suriye ve İran’daki Kürt hareketleri PKK’ya yakındır, Kuzey Irak’ta egemen olan Barzani ve Talabani’nin aşiret-partilerinin Türkiye’de de uzantıları bulunuyor.Amerika’nın Irak’ı işgaliyle birlikte bu ülkenin bütün olarak kalmasının imkânsızlığı ortaya çıktıkça Kuzey Irak Kürtleri, Batı desteğiyle Kuzey Irak’ta Kürdistan’ın temellerini başarılı bir şekilde atmışlardır.Kuzey Irak’taki gelişmeler karşısında Ankara’nın “devlet politikası” burada özerk veya bağımsız bir Kürdistan’ın kurulmasını engellemek yönünde olmuş, sürekli olarak “Irak’ın bütünlüğü korunmalı” diye çırpınılmıştır.Bu özerk-bağımsız yapının oluşumunu önlemek mümkün olmadığı gibi bugün Ankara, PKK’ya silah bıraktırmak için Barzani-Talabani’den medet umar hale gelmiştir.***PKK şudur budur; ama PKK, Orta Doğu’daki Kürtlerin üç büyük siyasi örgütünden birisidir, Barzani ile Talabani’nin aşiret-partileri gibi silahlıdır; gücünü ise aşiret ilişkilerinden almamaktadır.Bunlar gerçektir, bugün kanlı çözümler dışında her türlü politika arayışında bilinmesi şart olan gerçeklerdir.AKP iktidarı devletin Kürt politikalarında ilk gedikleri açmış siyasi iktidardır. Bunu da herkes biliyor, Türkiye Kürtleri de biliyor, diğer Kürtler de biliyor. Ancak son Suriye olayında AKP’nin üslubu da CHP sözcülerininki gibi çoktan çökmüş devlet politikalarının ve bunların dayandığı korkuların tekrarı çerçevesinde dolaşıyor.***Bir süredir “AKP’nin devletleşmesi” üzerine sorular soruluyor. Bu soruların merkezinde de yine Kürt meselesi var, bu meselede AKP’de görülen “üslup kayması” var. Uludere’den beri bu soru haklı olarak deşiliyor.Aynı mesele Suriye üzerinden yine önümüze geldiğinde de “devlet ağzı”na dönmeyi seçmiş bir AKP’nin yolu ancak “eski devletin yeni yüzü” olmaya çıkar ki, bu da bugüne kadar Kürt meselesinde sağladığı bütün ilerlemelerin çöpe atılması anlamına gelir.

Devamını Oku

Üç yıla üç seçim

23 Temmuz 2012

Önümüzdeki seçimler takviminde mantıklı bir değişikliğe gidilmesi kesinleşti gibi. 2014’te yerel seçimlerin ve cumhurbaşkanı seçiminin yapılması gerekiyordu, AKP yerel seçimleri 6-7 ay öne çekerek 2013 sonbaharında yapmayı planlıyor.Böylece önümüzdeki üç yıl da seçim yılı olacak. 2013’te yerel seçimler, 2014’te cumhurbaşkanı seçimi, 2015’te de genel seçimler yapılacak. Üç yıl boyunca yoğun siyaset yaşayacağız.AKP’de üçüncü dönem milletvekilliği yapanlardan, yerel yönetimlerde görev almak isteyenler ya da alması istenenler, vekilliği iki yıl erken bırakmak zorunda kalacak.***Yerel seçimlerle cumhurbaşkanı seçimi arasında geçecek yaklaşık 8 aylık dönem de AKP’nin yeniden yapılanma, yeni kadroların, yöneticilerin ve yeni genel başkanın belirleneceği dönem olacak...İktidar partisi yerel seçimler öncesinde, yerel yönetimleri yeniden yapılandırıp yetkilerini artıran bir yasa çıkarmayı da planlıyor. Aynı zamanda 13 il belediyesi de büyükşehir belediyesi olacak. Bunların iktidar partisine halk desteğini artıracak icraatlar olduğu kuşkusuz.Üç yılın siyasi yol haritası bu açıdan kesinleşmiş görünüyor. Ancak bu haritada hâlâ belirsizliğini koruyan bir alan var. O da sivil-medeni-demokratik anayasa alanı.***AKP sözcüleri bir süredir, “başkanlık sistemi” tartışmalarını kestiler. Buradan konunun rafa kaldırıldığı sonucu çıkarılmamalıdır, çünkü sonbaharda Meclis’in açılmasıyla ve yerel yönetimlerle ilgili yasa değişiklikleriyle birlikte anayasa tartışmaları canlanacaktır.Başbakan da birkaç kez hedef koyarcasına yeni anayasanın bu yıl içinde tamamlanması gerektiğini söylemişti. Sonbaharla birlikte anayasa, gündemin ön sıralarına gelecektir. Eğer Başbakan’ın ve Meclis Başkanı’nın öngördükleri takvim işlerse bu yılın sonunda veya gelecek yılın başında bir de anayasa referandumu beklemek gerekiyor.***Önümüzdeki üç yılın siyasi haritasının ana hatları böyle, ama gerek AKP içindeki gerekse ülke boyutundaki “çatışma alanları” üzerinde çok fazla soru var. Şu anda bu soruların başında da AKP’nin ve Başbakan’ın bütün bu süreci bir “gerilim-müdahale” düzeni içinde mi, demokratik uzlaşma boyutunu öne çıkararak mı yürüteceği sorusu yer alıyor.

Devamını Oku

Onlara da özgürlük

22 Temmuz 2012

Suriye’de başlatılan iç savaşın içinden, Türkiye’nin “ana sorun”u çıktı. Sınıra yakın bölgelerde Suriye Kürtleri egemenlik alanları elde ettiler.Suriye’deki Esad rejiminin değişmesi için en önde çaba gösteren Ankara, olayı “özgürlükler” açısından ele aldığını defalarca tekrar etmiş, amacın bu ülkeye demokrasinin gelmesi olduğunu vurgulamıştı.Esad rejimi dağılma sürecine girerken Suriye Kürtlerinin de kendi hakları için harekete geçmesi beklenmedik bir durum değildi. Ve Suriye Kürtleri Esad sonrası siyasi oluşumlarda bir güç olarak yer alacak.***Ankara açısından birinci soru, Suriye Kürtlerinin harekete geçmesi karşısında alınacak tavırdır. Suriye’deki Kürt örgütleri, Kuzey Irak Kürt yönetimi ile belli bir uyum sağlamış olsalar da esas olarak PKK’ya yakın siyasi pozisyonları temsil etmektedir.Birinci ve kritik sorunun cevabı da buna rağmen kendiliğinden ortaya çıkıyor. Ankara, Suriye Kürtlerinin özgürlük hareketine “olumlu” yaklaşmak zorundadır.Bütün Suriye halkının özgürlüğü için harekete geçtiğinizi açıkladığınıza göre, Suriye’nin Kürt vatandaşlarının özgürlük çabaları da sizin tavrınıza uygundur, “Suriyeliler özgür siyaset yapsın ama Kürtler yapmasın” deme hakkınız zaten yoktur.***Bölgedeki Kürt nüfusunun çoğunluğunun yaşadığı Türkiye kendi Kürtleriyle barışmayı bir türlü başaramadığı için Suriye’deki gelişmeler de Ankara’ya “sıkıntı” getirecektir.Sorun, Suriye’de de özgürlük isteyen Kürtler değildir, sorun Ankara’nın kendi Kürt vatandaşlarıyla barışmakta hâlâ ayak sürümesidir.Kendi Kürt sorununu çözmeyi başaramamış olan Türkiye’nin Irak’ta da sorunu olacaktır, Suriye’de de olacaktır.***Bölgesel güç olmaya; Suriye dâhil Orta Doğu’nun çağ dışı rejimlerinin yerini çağdaş demokrasinin almasını sağlamak için uğraşılmasına kimsenin itirazı yok.Ama bunların uzun siyasi nutukların heyecanlı unsurları olmaktan çıkıp hayatın gerçeği olabilmesi, ancak Türkiye’nin ayağındaki prangayı çıkarmasıyla mümkündür.Suriye’deki krizden çıkan “gerçek” belki Ankara’yı “ana sorun”da hızlı davranması konusunda etkileyebilir. O zaman Suriye’deki değişim, Türkiye açısından da somut bir fayda anlamını taşıyacaktır.

Devamını Oku

Erdoğan’dan sonra

20 Temmuz 2012

Başbakan Erdoğan’ın 2014’te cumhurbaşkanı olacağı konusunda kimsenin kuşkusu yok.AKP tüzüğündeki madde, üç dönem milletvekilliği yapmış olanların belediye başkanı olabilmelerini sağlayacak şekilde değiştirilecek. Ayrıca üç dönem vekillikten sonra bir dönem ara verenlerin tekrar milletvekili olabilmeleri için de tartışma yaratmayacak bir düzenleme düşünüldüğü anlaşılıyor.Erdoğan’ın bizzat HAS Parti’ye birleşme teklifi, Numan Kurtulmuş’un “yüksek” bir konumda AKP’ye gelmesinin kesinleşmesiyle birlikte, önümüzdeki bir yıl boyunca herkes aynı sorunun cevabını arayacak: Erdoğan’ın yerine AKP’nin başına kim gelecek?***Kurtulmuş olayı, soruyu erkenden yaygın hâle getirdi.Bu soruyu her vatandaşın sorması, cevabını bir an önce öğrenmek istemesi de en meşru hakkıdır, hatta görevidir.AKP, on yıldır iktidarda, hâlen yüzde 50’nin üzerinde bir oy desteğine sahip. Yerel seçimlerden de yüzde 50’nin üzerinde bir oyla, üstelik “sahillerde ilerlemiş” olarak çıkarsa bir sonraki genel seçimin de favorisi olacaktır.Önümüzdeki dönemin gündeminde “büyük bilinmezler” var.Kürt meselesi ve terörün sona erdirilmesi için bir gelişme sağlanıp sağlanmayacağını bilmiyoruz.Ciddi işaretler olmamasına rağmen Batı’daki ekonomik krizin gelecekteki yansımalarını bilmiyoruz.Suriye odaklı bölgesel gerilimlerin içerideki etkilerini de bilmiyoruz. Şu anda bildiğimiz, Türk halkının çoğunluğunun, Erdoğan ve AKP hükümetinin bunları “yönetebilecek ehliyete sahip olduğunu” düşünmeye devam ettiği.***Erdoğan Çankaya’ya çıkarken gündemin üç ana konusu sonuçlanmış olmayacağına göre, AKP’ye güvenerek ehliyet veren halk “macera” anlamına gelebilecek hamlelere de sıcak bakmayacaktır. Yeni anayasada cumhurbaşkanı yetkileri artmış olsa bile hükümetin ve partinin başında “uzaktan yönetilme” algısı yaratan bir yapı, hiçbir zaman kamuoyunun olumlu baktığı bir durum olmamıştır. Özal’ın Akbulut’u da, Demirel’in Çiller’i de toplumsal hafızada sadece olumsuz izler bırakmıştır.“Erdoğan’dan sonra ne olacak” sorusu her gün, her olayda sorulacaktır ve cevap isteyenlerin çerçevesi de her zaman “makul” bir alan olacaktır.

Devamını Oku

Suriye düğümü

19 Temmuz 2012

Arap baharı için Suriye’nin de kolay bir alan olduğu kanaatini kuşkuyla karşılayanlar haklı çıktı.Bu kanaat, Suriye halkının da diğer “despot” Arap rejimlerinin hüküm sürdüğü ülkelerin halkları gibi “şiddetle hoşnutsuz olduğu” bilgisi üzerine kuruluydu. Suriye karıştığı andan başlayarak Esad yönetiminin hem yapılanma hem tabanı bakımından diğer Arap ülkelerindeki yönetimlerden farklı olduğu ortaya çıktı. Suriye, İran yönetiminin en sağlam müttefiki olması dolayısıyla da diğer Arap rejimlerinden ayrılıyor.Öte yandan Rusya ve Çin, Suriye’de “Batı planı”nın uygulanmasına yol vermemekteki kararlı tavırlarını sürdürüyor. Dün de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi eliyle Şam üzerindeki baskının artırılmasına yönelik girişimi durdurdular.***Suriye meselesi ısındığı anda Ankara’nın Batı ittifakının en önünde yer alışı, çok büyük ölçüde “etik” ve insani gerekçelerle açıklandı.Suriye’den biraz daha güneye inildikçe hiçbir Arap yönetiminin, aralarındaki aşiret veya mezhep farklarının dışında, “demokrasi” ve “insaniyet” açısından önemli bir farkı bulunmuyor. Bu yönetimlerin Suriye’de Esad rejiminin gitmesine destek vermelerinin herhangi bir “etik” ve “insani” gerekçesi olmadığı da ortada.***Suriye’deki Esad yönetimi, İran’dan başlayarak Arap dünyasında Şii ağırlığının mevcudiyetinin en önemli güvencesidir. Şam’da yönetim değişikliğiyle İran’dan Bahreyn’e kadar uzanan bir zincirin en önemli halkası koparılmış olacaktır. Bu zincirin Suriye halkasının kırılması, bütün radikal İslamcı hareketler için stratejik bir kayıp olacaktır.Kısacası Suriye’de rejim değişikliği Orta Doğu ve İslam dünyasının siyasi haritasının değişmesinin ve ondan sonraki değişimin de hızlanmasının en önemli aşamasıdır.Bu düğümde Ankara’nın “asıl siyasi unsur” olması zaten Rusya’nın açık tavrı dolayısıyla çok güçtür.***Türk askeri uçağının düşürülmesi olayı çevresindeki spekülasyonlar da tablonun bütününde Batı ittifakının Ankara’dan beklentilerinin sınırlarını bir ölçüde göstermiştir.Ankara’nın Suriye politikası, edilmiş büyük laflara rağmen, uçağımızın düşürülmesine rağmen “mutedil” olmak zorundadır.Orta Doğu’nun siyasi haritasını değiştirecek bir olayın ortasında, Batı ittifakı ile Rusya ve İran’ın arasından zararsız çıkabilmek için büyük laflar değil tam tersine, büyük laflara yer bırakmayacak ince politikalar gerekiyor.

Devamını Oku

Yerinde sayma kurultayı

18 Temmuz 2012

CHP Kurultayı dolayısıyla en çok kullanılan sözcük “değişim” oldu. CHP’de “değişim” isteyenler var, CHP’ye oy verenler arasında da “değişim” isteyenler var. CHP’ye oy verenler arasında “değişim” istemeyenler de var...Fakat CHP’liler yine “değişim”in içeriğiyle ilgili bir tartışma açamadı.“Değişim”den Genel Başkan dâhil, kimin ne anladığı aktarılmadı.“Kökünde devrimci”, tarihinin uzun bölümünde ise “statükocu” olan bir siyasi partinin nasıl değişeceğini Genel Başkan da anlatmadı.***Kurultayın tümüne bakanlar, “değişim” kelimesinin taşıdığı heyecan bir yana, ülkeyi yönetmeye aday bir siyasi partinin “program” hedeflerini de göremediler.Görünen, partililerin Genel Başkan’a “tama yakın” yetki vermiş olması ve hangi nedenle, hangi siyasi farklılıklar dolayısıyla rekabet ettikleri bilinmeyen bir kısım CHP’linin “esas listeye” girebilme mücadelesiydi.***Genel Başkan’ın belirlediği parti meclisi listesinde, hem yakın dönemin sert ulusalcılarının, hem merkezden gelen siyasilerin, hem sosyalist soldan gelen isimlerin yer alması Kılıçdaroğlu’nun ilk seçildiği günden beri yönetimde korumaya dikkat ettiği “denge”den vazgeçmediğini gösteriyor.Yeni yönetim oluşturulurken “değişim” yerine “denge”nin tercih edilmesi, bu kurultayda tasfiye bekleyen muhafazakâr kanadı memnun etmiş olabilir. Ama CHP’ye oy verenler ve vermek isteyenler bu tarz bir yönetimle CHP’nin iktidar adayı olup olamayacağı sorusunu soracaklardır.***Kılıçdaroğlu ve çevresi, CHP’nin bundan sonra çağdaş sosyal demokrat politikalar izleyeceğini, partinin buna göre yapılanacağını ve ülkeye buna uygun bir program sunulacağını bu kurultayda da ilan edemedi.Kendisini iktidar adayı olarak gören bir siyasi parti, yeni yönetimiyle, “değişim” iradesiyle bir ilk hedef koyabilseydi halkın kendisini bundan sonra daha dikkatle izlemesini de sağlayabilirdi.Önümüzde cumhurbaşkanı seçimi var, kendine güvenen ve iktidar adayı olduğunu kanıtlamak isteyen bir siyasi parti bu kurultayı örneğin cumhurbaşkanı seçiminin başlangıç noktası yapabilirdi.Siyaset üretemeyen CHP için bu kurultay da “yerinde sayma” kurultayı oldu.

Devamını Oku