Orada kimse var mış!

19 Aralık 2014

Geçen Çarşamba 'Orada kimse var mı?' başlıklı yazımızda Halıcıoğlu İşitme Engelliler İlköğretim Okulu'nun binasının olası bir depremde etkileneceğini ve yeniden yıkılıp yapılması gerektiğinden sözetmiştik...Ve Çarşamba günü İstanbul Valisi Vasip Şahin dostumuz arayıp müjdeli haberi verdi.Vali Şahin, okulun sorunlarının bilindiğini, sözkonusu binanın arazisinin bir kısmının Sultan Beyazıt Vakfı'na ait olduğunu ve en kısa zamanda ya muvafakatın alınacağını ya da kamulaştırarak meseleyi çözeceklerini söyledi.Okul binasının yıkılıp yeniden yaptırılmasına kararın verildiğini, avam projenin hazır olduğunu söyleyen Vali Şahin, 15 Mart 2015 tarihinde projeye başlanacağının müjdesini verdi. Vali Şahin, duyarlılığa da teşekkür etti...Ve demek ki, Orada kimse var mış! Diyoruz.***Eski Türkiye alışkanlıklarından biri de bu gibi meseleleri gündeme getiren medyaya karşı alınan olumsuz tavır yüzünden sorunların düğümlenmesiydi...Yeni Türkiye sürecinde ise diliyoruz ki; ülkenin, kentlerin ve halkın sorunlarını gündeme taşıyan medyayı kendilerine en büyük yardımcı kuruluşlar olarak görenler bütün düğümleri çözecektir...Sorunları halının altına süpürmekle, meseleyi inkar etmekle varolunamayacağına, bir yerlere varılamayacağına artık herkes inanmalı...***Strateji, ya da hayallerimiz ne kadar büyük olursa olsun içinde sinerjiyi barındırmayan ve benimsemeyen her yönetim iflas eder...Haber ve yazıların altında mutlaka bir Çapanoğlu arayan Eski Türkiye günlerinden bugünlere geliş günlerini gördükçe umudumuz daha çok artıyor...Hele de bürokrasiden...Bu ülkenin her insanı; başı sıkıştığında, derdi olduğunda çalacağı kapıların kendisine açık olduğuna ve "Orada kimselerin varoluşuna" inanmalı...Yeni Türkiye günlerinde daha nice sinerji stratejilerinde buluşmak umuduyla...

Devamını Oku

Orada kimse var mı?

16 Aralık 2014

Dünya ve Türkiye gündemi olağanüstü gelişmelerle çalkalanmaya devam ediyor... Petrol fiyatları ile oynayan küresel güçler, Rusya’yı dize getirmenin peşinde... Döviz fiyatları almış başını gidiyor... Arap ülkelerinin borsaları çöküş yaşıyor... Faiz baronları ise oran yükseltmenin derdinde... Çünkü, paradan para kazanmak daha cazip... Taliban örgütü ise Pakistan’ın Peşaver kentinde okul basıp 130 çocuğu öldürüyor... Cehalet zirvelerde geziniyor...***Para ve güç savaşları alabildiğine hız kazanıyor ve daha çok süreceğe de benziyor.Bu savaşların nerede ve ne zaman, nasıl duracağına dair komplo teorilerinden uzak kalarak diyoruz ki, hayatın tüm alanlarında insanlığa yeniden yönelmeliyiz.Ve savaşların kazanan tarafının asla olmayacağını bilmeliyiz.Uzağımızdaki her savaşın ve belanın bir gün kapımıza kadar dayanabileceği gerçeğini gözardı etmemeliyiz.İnsanlık ve gelecek kuşaklara daha temiz bir dünya bırakabilmek için güzel adımlar atabilmeliyiz.***Başkalarının derdiyle dertlenen, kendisini hayır işlerine adayan bir dostumla sohbet ederken yanıbaşımızda yaşanan bir meseleyi anlatınca, üzüldük... Halıcıoğlu İşitme Engelliler İlköğretim Okulu’nu daha önce ziyaret ettiğinde öğrenir ki, okulda öğrencilere yemek verilmiyormuş... Ağzı var, dili yok... Kulağı var, duymaz... İsteyemez, açlığını söyleyemez... Uzun uğraşlar sonucu okulun yemek sorununu çözdürür... Ardından okulun depreme dayanıklı olmadığını ya güçlendirilmesi ya da yıkılıp yeniden yapılması gerektiğini öğrenir... Okulun bahçesi başka bir vakfın arazisi olduğundan, yıkılıp yeniden yapılmasının mümkün olmadığına dair bir engel ile karşılaşınca, aramadık yer bırakmaz... Hikayeyi ve gelinen noktayı bana anlattıktan sonra üzülerek diyordu ki; - Yarın bir deprem olsa, bu çocuklar enkazın altında kalsa ve sağ olsalar dahi, kurtarma ekipleri ‘orada kimse var mı?’ diye bağıracak... Aşağıdakiler ne duyabilecek, ne de seslerini duyurabilecek...Vaziyet bu... Milli Eğitim Bakanı dostumuz ve ağabeyimiz Nabi Avcı, İstanbul Valisi dostumuz Vasip Şahin ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı dostumuz Kadir Topbaş ağabeye bu durumu iletmek boynumuzun borcu... Çünkü, olası bir deprem ve kaza sonrası ‘Nerde bu devlet?’ sorusunu gündeme getirmek marifet değil, insanlığı bu soruyla muhatap etmeden meseleyi en başından dostça söylemek gerekir diye düşünüyorum...Bizden dostça bir hatırlatma...

Devamını Oku

Biraz düşünebilsek...

12 Aralık 2014

Dünya, günden güne değişiyor. Siyaset, hiç değişmiyor. TBMM'deki bütçe görüşmelerindeki kavgaları izlediğimizde, iktidar-muhalefet ilişkisinin hiç değişmeyeceğine artık inanmaya başlıyoruz.İktidar savunmaya, muhalefet karalamaya mahkum olmuş.Oysa, yeni bir yıl gelip kapıya dayanmış.İnsanlar, biriktirdiğibütün umutlarını yeni yıldaki günlere ötelemiş...İç savaşlarını tüketmiş, kavgadan uzak ve her türlü polemikten, operasyondan arındırılmış, kinlerini tüketmiş bir ülkede yaşadığına inanmak istiyor.Bazılarının gücünü sessizliğine, bazılarının da sözlerine, ya da kavgasına borçlu kılmışız. Bu anlayış ve bakış açımız yüzünden bizler de suçluyuz. Çünkü, siyasileri kavgaların meydanlarına bizler sürüklüyoruz.***Söylemleriyle güçlendirdiklerimizi daha sonra anlamsız bir şekilde kutsallaştırmaya başlıyoruz. Siyaset, sessiz duruşu galiba sevemiyor. Ve sessiz kalışları kabullenmeden saydığımız için siyaseti daima gürültülü hale getirmiş ve gündeme sürekli stres yüklemişiz.Kavgaları kutsallaştırıp siyasetin vazgeçilmez ilkesi haline getirmişiz.***Bilimsel tartışmaları bu yüzden sevmiyoruz. Tartışmayı ve kavga etmeyi daha çok seviyoruz.Uzmanlar, dikkat eksikliği diyerek geçiştiriyor ama asıl meselenin de burada düğümlendiğini göremiyoruz.Ve hareketi, gürültüyü ya da velveleyi çok seviyoruz... Hayatın her alanına bu virüsü bulaştırmışız.***TV dizilerimize kadar sirayet etmiş...Sessiz, sakin ve efendi kalmayı başaran, geçimini sağlamaya çalışan, hayatla boğuşan, acımasız günlere yenik düşmeyen, kar-kış demeden hayata tutunan, boyun eğmeden, namussuzluğa bulaşmadan, adam vurmadan, kimseyi kırmadan, dağlara çıkmadan, maceraperest olmayan, karanlık ilişkilerin yumağından uzak durarak yaşayan bir öğretmenin, polisin, doktorun, savcının, gazetecinin, yazarın, hakimin, iş adamının, bürokratın ve dahi siyasetçinin hikayesi kimsenin ilgisini çekmiyor...TRT'de yayınlanan Yedi Güzel Adam dizisini bu yüzden beğeniyorum.Lakin, kabadayıların, vurup dökenlerin, öldürenlerin, entrikaların yoğunlaştığı, şiddet içerikli film ve dizileri daha çok izliyoruz. Bu tarz dizilerdeki oyuncular toplumun fenomenleri arasına giriyor. Ve hatta sınırları aşıp başka ülkelerin kahramanları oluveriyor...Klasikleşen Baba filmi bunun en açık örneği.Küçük bir çocuk iken rahmetli dedemin kulağıma fısıldayarak söylediklerini unutamıyorum, diyordu ki;- Unutma, döversen, dövülürsün. Vurursan, vurulursun. Çalarsan, çaldırırsın. Kırarsan, kırılırsın. Aldatırsan, aldatılırsın. Öldürürsen, öldürülürsün. Her ne yaparsan yap bir gün gelip seni gelip bulacaktır, yaptıkların.Hayatı, yapacaklarımızı planlamakla tüketiyoruz... Oysa, biraz da yaptıklarımızı hatırlayabilsek ve oturup düşünebilsek...

Devamını Oku

Kapalı kutulardaki fırtınalar

10 Aralık 2014

Ne kadar birikmiş, ya da biriktirilmiş kavga konularımız varmış... Biri bitiyor, diğeri yola çıkıyor...Kapalı her kutu açıldığında yeni bir fırtınaya tutuluyoruz...Kavgalardan, çatışmalardan besleniyoruz...Öfke patlamaları yaşıyoruz...Futbolu her geçen gün kaosa iten, tribünleri terörize eden taraftarizm çılgınlığını hayatın her alanına taşıyoruz...Bisiklet yarışlarında dahi kavga edecek konu bulabiliyoruz...Akıl ve gönül dünyamızda farklılıklara yer yok...Kendimize, kendi hırslarımıza, nefsimize, dizginleyemediğimiz kazanma arzularımıza düşman olmamız gerekirken, kendimizi zaafiyetlerden soyutlayıp, karşımızdakilere düşmanmış gibi davranıyoruz...***Ya siyah, ya beyaz...Ya bendensin, ya düşman...Kutuplaşmalara yelken açmaktan yorgun düşmemişiz daha...Lakin, kendi içimizde taşıdığımız, içine düştüğümüz ikilemleri hiç sorgulamıyoruz...Kendimizi sorguya çekmiyoruz...Başbakan Davutoğlu'nun Atina'yı ziyaret ettiği gün Kontranews Gazetesi'nin birinci sayfasında yayınlanan açık mektup aslında içine düştüğümüz hali tarif ediyor...O mektubu herkesin bir daha okuması gerekiyor...Kendimizi nasıl gördüğümüzün önemi yok, başkalarının gözünde nasıl gözüktüğümüzün de hesaba dahil edilmesi gereken bir yanı olmalı...Aynalara bakmak gibi...Dünyayı gören göz, kendini görmekten aciz...İşte, medya bu görevi üstlenmeli...Bizdeki medya ise, yüzyıldan beri Ankara'daki siyaseti dizayn etmenin peşinde...Ve sosyal medyamız her geçen gün küfür bataklığına dönüşmekte...Biri Fuzuli'den bir beyit paylaşıyor, üç yüz kişi hakaret ediyor ve dalga geçiyor...Meğerse, herkesin ruhunda saldıran, karalayan, aşağılayan gizli bir canavar uyuyormuş...Ülkemizdeki yazarlar, aydınlar, gazeteciler ve sanatçılar ayna olmaktan çok propagandist kalmayı tercih ettikçe, küfür korosu gittikçe kalabalıklaşıyor ve çok daha büyük olaylara imza atılacağı korkusu bizi düşündürüyor...***Dünya ile barışmaya çalışıyoruz...Eskişehir'e kadar gelen Yunanlılarla, Gaziantep ve Kahramanmaraş'a kadar gelen Fransızlarla, Çatalca'ya kadar gelen Ruslarla ve daha kimlerle barışmayı başarmışız...Ve sınırları, yani vizeleri kaldırmışız...Herkese dost elimizi uzatmışız ve barış için çabalamaktayız...Sıfır sorun politikasını bu yüzden yıllardan beri savunmaktayım...Lakin, içerde sonsuz ve anlamsız kavgalara tutuşmuşuz... Bu yaman çelişkiyi izah etmekte zorlanıyoruz...

Devamını Oku

Dijital çöplük

5 Aralık 2014

Dünya dijitalleşiyor... Taş devrinden bugünlere... Dijital devirlere gelişin öyküsü ve teknolojik değişimin tarihi yazılmaya çalışılsa Everest Dağı kadar söylenecek söz bulunur.Dünyayı gözetleyen "büyük gözler" yani, uydular hiç uyumuyor...Ve her gün uzaya yeni bir uydu daha fırlatılıyor. Olağanüstü bir değişim yaşanıyor...Kentler modernleşiyor vs. Lakin, suçların tarihi yazılsa, vahşi çağlardaki insanlar günümüzdekilerin yanında çırak kalıyor...Dijital çağın oyuncaklarını elinden düşürmeyen kalabalıklar kafasını kumdan çıkartanlardır...Herkes, adalet diye feryat ediyor ama kime de sorsak ayrıcalık peşinde koşturuyor...Eşitlik koca bir yalandan ibaret...Devletler dahi eşitlik ilkesini sürekli çiğniyor...Eşitlik, herkes zengin olsun demek değildir...Eşitlik, yalnız adalet önünde ve fırsatlar için geçerlidir...Dengedir...Ve huzurdur...***Bedelli askerlik gelenekselleştiriliyor gibi...Ve devlet, eşitlik ilkesini sürekli bozuyor...Haliyle toplum terörize ediliyor...Vatan, Millet ve Sakarya'ya olan aidiyet duygusu zayıflatılıyor...Birileri vatanı görevini 20 yaşında canıyla bedelini ödüyor, birileri de 28 yaşına kadar o görevden kaçıp ve parasıyla ödüyorsa, eşitlik ilkesi devletin çıkardığı yasalar yoluyla çiğnenmiş demektir...Dünyada böylesine tutarsız, ilkesiz, kuralları yap-boz tahtasına çeviren, istediğini elde etmek için kanunları maymuna çeviren kaç devlet var, sayısını bilmiyoruz ama bizdeki kadar fırıldağı daha zor bulunur...Devlet bunu sürekli yapıyor...Kime yapıyor?Vergisini zamanında ödeyenlere, canıyla bedelini ödeyen Mehmetçiklere, eline silahı alıp dağlara çıkmayan namuslu vatandaşa, yani, terörist olmayana, trafik cezasını dahi vaktinde ödeyenlere, çalmayanlara, propagandist olmayanlara...***İçine düştüğü hastalık yeni değil...Bin yıldan beri böyle gelmiş böyle gidiyor işte...700 bin kişi bedelli askerlikten faydalanıyormuş... Kanunu çıkartan devlete laf söylemeyi artık abesle iştigalden sayıyoruz... 700 bin kişi 8 yıldan beri askerlikten nasıl kaçmayı başarmış?Genelkurmay, bedelli askerlik için "karşıyız" deyip hükümete topu atıp duracağına, 8 yıl boyunca bu asker kaçaklarına neden göz yumduğunu ve askere neden almadığını açıklamalı...Aidiyet duygusunu zayıflatıyorsunuz...Eşitlik ilkesini çiğniyorsunuz...Parası olanın her şeyi yapacağını ilan ediyorsunuz...Vatan kelimesini gittikçe anlamsızlaştırıyor ve içi boşaltılmış bir kelime haline getiriyorsunuz....Birileri parasını verip askere gitmiyorsa, bari, birilerine de para verip profesyonel ordu sistemine geçmeyi sağlayarak eşitlik ilkesi korunmalı..Dünya dijitalleşiyor...Dijital silahlarla ülkeler yıkılıyor, bahar geliyor ve domino etkisine girip bir günde on devlet yıkılıyor...Bizde ise sınırlarda saatlerce tüfekle nöbet tutturarak vatan koruduğumuza ve düşmanları içeri sokmadığımıza inanıyoruz... Oysa, dijital çağda bir hareketle vatanın parası üç saniyede dünyanın öbür ucuna gidiyor... Düşman sınır tanımıyor artık... Milyarlarca düşman içimizde...Ve nasıl olsa otuz yıl savaşıyor sonra da oturup barışıyorsunuz...Artık, kime ne ayrıcalıklar verildiğinden vazgeçtik, bari namuslu kalmak için hayatla mücadele edenlere daha fazla işkence etmeyin, dalga geçmeyin ve daha fazla kafa bulmayın... Dijital çağda, dijital askerliği keşfedin...

Devamını Oku

Ağlayan ülke

2 Aralık 2014

Akkuyu Nükleer Santral'in ÇED raporuna onay çıkınca ortalık yine karıştı... Eğri oturup doğru karar verilemiyor...Bulgaristan'da, Ermenistan'da var... Hem de çok eski bir teknolojiyle... İsrail'de var... Daha ötesi Almanya, Fransa ve Rusya'da var...Bizde kurulmaya çalışıldıkça birileri ortalığı dağıtıyor... Anlamsız sorularla itiraz korosuna katılanların aklına diğer ülkeler hiç gelmiyor...Ve komşu ülkelerdeki nükleer santrallerin bir faciaya neden olması durumunda, yani olası bir felaketten nasıl etkileneceğimize dair itirazlar yapılmıyor...Diğer yandan, ülkedeki enerji açığı her geçen gün büyüyor... Doğal hayata dönüş projesi başlatanlar ise, enerjisiz yaşamanın çok uzağında geziniyor...Her konuda kavga çıkartmak gelenekselleştiriliyor...Oysa, sağ-sol kavgası adı altında yeteri kadar kamplaştık, kutuplaştık ve savaştık...Ders almıyoruz!***Dışımızdakiler güçlü Türkiye istemiyor!dışımızdakilerin oyunlarına yenik düşüyor... Bir arada yaşama alışkanlığımız unutturuluyor... Tahammülsüzlük gelenekselleştiriliyor ve her gün biraz daha zirveye tırmanıyor...Kavga ile geçen yılların anatomisi yapılmıyor... Sadece sonuçlardan çıkartılan hikayeler anlatılıyor... Biz niye kavga ettik, kim ettirdi? Hala bütün çıplaklığıyla bilinmiyor...Davaların anatomisini yapmadan tabutlara koyup mezarlıklara gönderiyoruz... Daha sonra 30 yıl boyunca “Devlet” PKK terör örgütüyle savaştı... mesele müzakere yoluyla çözülmeye çalışılıyor...30 yıl önce ve 30 yıl boyunca masaya neden oturulmayışın muhasebesi yapılmıyor... Biz halk olarak sadece olayların başlangıcı ve sonucundan haberdar olabiliyoruz...***Dışımızdakiler güçlü Türkiye istemiyor!Bin yıldan beri bu topraklardayız... Vardığımız yer; Sağ, tüccar... Sol, pazarlamacı. Sağ, müteahhit. Sol, içinde oturmaya bayılan kiracı.93 yılında, Sultan Galiyef ve Türk Sol Hareketleri adı altında belgeseli hazırlarken Atilla İlhan'la konuşmuştuk... Demişti ki;- Türkiye'de sol asla olmadı... Sosyalist olanlar da Fransız solcusuydu... Bizdeki sol, asla Rus solcusu olmadı... Nazım'ın solculuğuna Stalin bile inanmamıştır... Hastalığında sanatoryuma yattığında yanına KGB ajanı yatmıştır... Zaten, Nazım'ın Stalin ile olan kavgası da bu yüzdendir, inançsızlık!Stalin, Nazım'ın bir Türk ajanı olduğuna inanmıştır...Bu gerçekler bilinmiyor...***Birileri, Güçlü Türkiye istemiyor...Sürekli kavga ettiriliyoruz...Bu ülkenin kendi ayakları üzerinde durması, kimseye muhtaç olmaması istenmiyor...Küresel kavgalardan habersizce yaşıyor ve kendimizle savaşmaktan başımızı kaldıramıyoruz...Sağ, elli yıldan beri Necip Fazıl'a sırtını dayamış keyif çatıyor... Sol, Nazım şiirleriyle kendini avutuyor...Kavgalarımız, mahrumiyete dönüştürülüyor...Ağladıkça, dağlarımız yeşermiyor...Ağlayan ülke konumuna düşürmek isteyenlere inat, asırlardan beri bekletildiğimiz psikolojik eşiği artık geçmek gerekiyor...

Devamını Oku

Akıl tutulması

28 Kasım 2014

Cumhurbaşkanı Erdoğan “iş hayatında hamile bir kadını erkekle aynı şartlara tabii tutamazsınız” deyince bir bardak suda fırtına kopartılıyor...Cumhurbaşkanı Erdoğan, kadınların; doktor, hakim, savcı, avukat, siyasetçi, bilim adamı, mühendis, öğretmen, avukat, eczacı, iş kadını, ressam, bakan, pilot, gazeteci ve yazar olmasına bir itirazı yok ki!Diyor ki;- Çocuğunu emzirmek zorunda olan bir anneyi, bir erkek ile eşit konuma getiremezsiniz. Kadınları erkeklerin yaptığı her işi yaptıramazsınız, komünist rejimlerde olduğu gibi. Eline ver kazmayı küreği çalışsın, olmaz böyle bir şey. Onun narin yapısına ters düşer. Anadolu’da da böyle yapılmadı mı? O garibim analarımız ne çileler çektiler be, kamburları çıktı. Erkekte kahvede pişpirik oynasın zar atsın.***Ve bu sözlere kadın yazarlardan şöyle bir itiraz geliyor;“Ülkemizde Cumhurbaşkanlığı makamının Türkiyeli kadınlara reva gördüğü 2. sınıf vatandaşlık...”Böylesine bir yorum çıkartmak, akıl tutulmasından başka bir şeyle izah edilemiyor...Erdoğan’ın sözleri bu ülkenin hala içinde bulunduğu ve yaşadığı bir dramın özetidir... Ve bu sözlerin altına da imza atılmalı...Kadınların içinde bulunduğu dramı yıllarca; filmlere, şiirlere, türkülere, dizilere taşıyanların suskun kalışına da anlam vermekte insan zorlanıyor...Yeşilçam filmlere, gazeteler manşetlere, televizyonlar kadın programlarına ve haberlerine bu konuyu yıllarca taşımadı mı?Ve hala da taşımaya devam ediyor...***Erdoğan’ın, kadınların okumasına ve çalışmasına bir itirazı yok ki...Ki öyle olsaydı kendi kız çocuklarını okutmazdı...Cumhurbaşkanı Erdoğan “eşitlik” ilkesini açıklarken kadınların daha ayrıcalıklı olmasını arzuluyor...Kadınlarımızın tarlalarda ve ağır koşullarda çalıştırılmasını istemiyor...Ve asıl mesajı da erkeklere veriyor...Yıllarca, Kadının Adı Yok diyerek feryat edenlere karşı diyor ki, Kadının Adı Var olmalı diyor...

Devamını Oku

Öfkeli kelimeler...

25 Kasım 2014

Filistin çıkışıyla Javier Bardem, Irak'ın işgaline karşı duruşuyla Sean Penn'den sonra Russel Crowe, İngilizlerle birlikte Çanakkale'de savaşan ülkesi için aykırı bir söylemde bulunuyor.Yüzyıl boyunca bizlerin bildiği ama karşımızdakilerden duymaya alışmadığımız gerçekler, hiç ummadığımız adreslerden büyük kalabalıkların akıl kutularına postalanınca insan şaşırıyor...Avustralya’daki Seven Network kanalında, çekimleri Türkiye’de yapılan ve 26 Aralık’ta vizyona girecek olan ‘The Water Diviner’ filmine değinen Russell Crowe, belki de yüzyıl boyunca söylenmemiş gerçeklere dokunarak diyor ki;- 100 yılın ardından, bu mitolojiye açıklık getirmenin zamanı geldi. Artık başkalarının söylemeyi engellemeye çalıştığı bir hikayeyi hesaba katacak kadar olgun bir ulus olmalıyız. Biliyorsunuz, biz bağımsız bir Türkiye'yi işgal ettik ve bu öfkeli kelimeyi hiç kullanmadık!***Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan'ın da oynadığı filmde; Birinci Dünya Savaşı sırasında Gelibolu’ya giden ve bir daha haber alamadığı oğullarını aramak için Çanakkale'ye gelen Avustralyalı bir babanın yaptığı yolculuk anlatılıyor.Crowe, “Kahramanlıklar hakkında istediğimiz kadar konuşabiliriz, biliyorsun, benim için daha önemlisi, boşuna harcanan o hayatlar. Bu mitolojinin kutlanmaması gereken yerlerini kutlamamalıyız” sözlerine, sunucu Mike Willesse’nin “Daha önce bunun söylenildiğini hiç duymadım” şeklinde itiraz edince Crowe, “Bence söylemenin zamanı geldi” diyor...***Crowe, yüzyıllık bir savaşa farklı açıdan bakarak rol-model bir duruş sergiliyor.Rol-model insanların bilimsel tarifini ise uzmanlar şöyle yapıyor; kişilikli, onurlu, iki omuzu üzerinde bir “baş” taşıdığının farkında olarak, taşıdığı başın tüm sorumluluklarının bilincinde bir düşünme ve karar verme kapasitesine sahip kişi.Crowe’un Gelibolu savaşları konusundaki yorumlarına ise Avustralya Ordusu’ndan Tümgeneral David McLachan, ‘Hikayenin diğer tarafının zaten bilindiğini ve Türkiye’nin Gelibolu’daki anma törenlerine izin vermesi de olgun ilişkinin göstergesidir”“Biz savaşı övmeyiz” diyerek Crowe’un tarih bilgisini de sorgulayan McLachan, “Sanırım, kendisi tarih dersinde uyuyordu. Biz savaştaydık ve savaşlarda yabancı ülkeleri işgal edersiniz”Öfkeli kelimeye dokunarak generalleri kızdıran ve kış uykusundan uyandıran Russel Crowe, inanıyorum ki gülüp geçmiştir...

Devamını Oku