Cızlavetli adam

21 Kasım 2014

Atilla İlhan'ın “Çocuk gözlerimle gördüm” deyişi gibi, bizde çocuk iken görmüştük; dedelerin, ninelerin ve babaların ayaklarında...Ve gelin olmuş kadınların...Rengarenk çeşitleri vardı... Pembe, kırmızı, mavi, yeşil, siyah ve beyaz... Erkekler için yapılanların büyük çoğunluğu siyahtı... Lastiktendi...İlk bakışta, araç lastiğine benziyordu... Kadınların giydiği ise naylondu... Çizmeleri de vardı, dışı siyah içi kırmızıydı...Cızlavet diyorlardı...Yani, Eski Türkiye'de köylerde ve kasabalarda yaşayan fakir fukaranın giydiği günlük ayakkabının adıydı...Yeni Türkiye ve Yeni Dünya'da bu ayakkabılar modernleştirilerek dünyanın en büyük markalarının vitrinlerinde çizme olarak yer alıyordu...Ve hala da almakta...Hem de iyi bir paraya... Tabii ki, kaliteli ve ayağı üşütmüyordu...***Meğerse, 1930'lu yıllardan beri kullanılıyormuş...Belki de, İsveç'te araba lastiği üreten Gislaved markasından ve araba lastiğine benzediğinden dolayı halk arasında adı Türkçe'ye uyumlu hale getirilerek Cızlavet denilmişti...“Kırsal kesimde fakir fukaranın giydiği ayakkabı” diye tarif ediyor dijital çağın ansiklopedisi; Wikipedia...Çıplak ayakla dolaşmak gibi bir şeydi. Biliyorum, çünkü bende ilkokul yıllarımda kış aylarında çizmesini giyerdim... Yün çorapla giymeme rağmen küçük ayaklarım içinde adeta donuyordu...Çünkü, izalasyon diye bir şey yoktu. Ayakları sıcak tutmadığı için halk arasında 'soğuk kuyu' diye alaycı bir ifadeyle anılırmış...Yılların eskitemediği ve klasikleşen Cızlavet hala fakirin ayağında...Rusya'da da çok kullanılırmış ama artık yok.***Yeni Türkiye önce fakir fukaranın ayağındaki Cızlaveti, sonra soğuk kuyulara canlı inen ve cansız çıkan insanların hayatını düşünmesi lazım.Çünkü, Yeni Türkiye'de artık her şey var...Araçlara kışlık lastik takma mecburiyetini devlet kanunlaştırırken, fakir fukaranın da ayağına kışlık ayakkabıyı temin etme görevini üstlenmesi lazım...Ve geri dönüşüm malzemesinden yapılan, belki de kanserojen içeren bu ayakkabıların üretimine de yasak getirmek lazım...Üşüyen ayakları taşıyan insanlar büyüdükçe romatizma ve böbrek rahatsızlıklarına yakalanıyor...Ermenek'teki maden ocağı kazasında oğlunu kaybeden Recep Amca'nın ayağındaki yırtık Cızlaveti görünce içimiz 'cız' etti.Valilik, yeni bir Cızlavet göndermiş ama Yeni Türkiye'nin göndereceği ayakkabı da bu olmamalıydı...Cızlavet, Yeni Türkiye'ye yakışmıyor!

Devamını Oku

Yalnızlaşınca...

18 Kasım 2014

Balzac diyor ki;- Felaketin bir iyiliği varsa hakiki dostlarımızı tanıtmasıdır.Felaket günleri gelip çattığında ise, büyük bir kentin ortasında ağaç gibi hissediyor insan kendisini...Baltalanmış, budanmış, kırılmış, kesilmiş, yakılmış, vurulmuş ve kurutulmuş bir ağaçtan farksızlaştığını anlıyor.Elbette, bir gün kuruyacağız, kesileceğiz gerçeğinden değil; kurutanların, kesenlerin “dost eli” olduğunu görünce insan yıkılıyor.Bir yoldan başka bir yola geçerken her şey hatıradan sayılıyor. “Unutmalısın” diyenlere inat unutmayacağız işte.Anlamsız duruşlara sessiz kalışların nedeni bir ekmek uğrunaysa ve tarifsiz şüphelere yenik düşülüyorsa kentin ortasında ağaç olmak en güzeli.Ne acılar çekildiğini belki de hiç anlamayacaksınız çocuklar!***Ruhları sarmış zehirli sarmaşıklar...Kentler, yormuş bizi...Bir çocuğun çığlığı karışıyor, düşüncesiz geçip giden zamanlara...“Güçlerin birlikteliğinden daha büyük güç doğarmış” diyorlar. Ya, doğan her büyük güç daha büyük savaşlara imza atıyorsa?Doğanların beşikleri kadar mezarlar çoğalıyor. Topluca gömülüyor insanlar modern çağda.Ve “asgari müşterek” diyorlar bunun adına.Selamsız başlayan sabahsız biten ve kimsesiz uğurlanan güneşlere inat savurganlığa yelken açıyoruz daima.Kara kutuların karşısında geçen zamanlarda seyredilen filmlerdeki kahramanlara özenişler, mağdurlara gözyaşı döküşler ve darağacında yitip gidenlere methiye dizişlerle etrafındakileri avutarak tüketilen bir hayat yaşanıyor.Ve kimse alışkanlıklarına veda edemiyor.***Ve biz gideceğiz evler kalacak. Gökdelenler, paralar, eşyalar, arabalar, yatlar, uçaklar, trenler, pırlantalar, altınlar kalacak...Kazandıklarımızın hepsi burada, kaybettiklerimiz de avuçlarımızda olacak... Taşlar, topraklar adımızı anmayacak...Ve dua etmeyecek...Ancak; konuşan, yazan, düşünen ve dua eden dostlar veya evlatlar bırakıldığında yaşamanın ve ölmenin büyük bir anlamı olacak...Oysa, “Bir adın kalmalı” ydı diyor şair... Dünya bir felaketin eşiğinde... Kim dost ve kim düşman belli değil, yalnızlaşınca...

Devamını Oku

Kafadan vurulmuşuz...

14 Kasım 2014

Murathan Mungan'ın “Küçük alınganlıklardan büyük dargınlıklara” diyerek özetlediği günleri yaşıyoruz. Bir yabancı gibi kentin sokaklarında dolaşıyoruz.Ve her sabah şüphelere yelken açıyoruz... Kirli denizlerde akşam olmuyor... Saniyeler geçmiyor kara haberlerin üzerinden... Birine ağlarken, diğerinin acısı boğazda düğümleniyor...Ve sahipsizlik; düşündürüyor, korkutuyor... Kentler kalabalıklaşıyor, gittikçe yalnızlaşıyoruz, düşüyoruz, çekiliyoruz usulca kentin sokaklarından, evlere kapanıyoruz, aslında hayattan kopuyoruz...İnzivaya çekilmeyi kurtuluş sayıyoruz... Gazeteleri okuyamıyoruz... Televizyonları seyredemiyoruz... Kandan, şiddetten ve skandallardan başka bir şey yok...İyi insanların hayatları; yoksulluklarına rağmen tavizsiz duruşları, fikirleri ve direnişlerinin hikayesi yazılmıyor... Anlamsızlaşıyor, anlamsızlaştırıyoruz... Kötüler ve kötülükler manşetlerden inmiyor... Bir cerrah dostumuzun feryadı hala kulaklarımda çınlıyor;“Manşete çıkmak için ne yapmalıyım? Uyuşturucuyla yakalanmalı mıyım, ya da skandal bir aşkla”Yüzyıllardan beri; düşünen, yazan adamlara bir iş yapmıyor gözüyle bakıyoruz...***Ve asırlardan beri savaşıyoruz... Bütün cinayetlerin sırrı kazanabilmek uğruna, altı ateş ve bir avuç toprakta bitecek olan hayatı; adam gibi yaşayamıyor, paylaşamıyoruz...“Kanla sulanan toprak mahsul vermez” diyen Hugo'yu bir kez daha hatırlıyoruz... Lakin, savaşlardan geçinen büyük bir kalabalığın arasında yaşıyoruz...Sıradanlaştırıldı sıradışı olaylar... Son bir haftada olup bitenler dahi düşünmemize, ağlamamıza ve susmamıza büyük bir gerekçe...- Manisa'da termik santral uğruna 6 bin zeytin ağacı sökülüp atılıyor..- Mersin gümrüğünde 1040 ton kaçak et yakalanıyor...- Burdur'un Gölhisar köyünde atları kesip 250 kg etle yakalanan kasap, ucuzdu gerekçesine sığınabiliyor...- İstanbul Kartal'da 2 yıldan beri iş yerlerine giren hırsız sadaka kutularını çalıyor... Ve at yarışlarında yakalanıyor...- Kayseri'de 17 yaşındaki genç, tesbih satarak geçimini sağlamaya çalışan babasını dört kurşunla bağ evinde öldürüyor...- Kırklareli'nde karısını boğup iki yıl buzdolabında saklayan adam, daha sonra İstanbul'da bir ormanlık alana gömüyor...Bu resimler bu ülkeye yakışmıyor!***Umutla, hayalle yaşayan topluma dönüştük... Herşeyi yarınlara erteliyoruz... Oysa, Hugo diyor ki;- Yarınlar hep güzel olacak, denilir. Oysa bugünler, dünün yarınları değil mi?“Kimseyi suçlamayalım; bu tablo bizim eserimiz” diyen Can Dündar, marazi toplum haline dönüşümüzün hikayesini şöyle özetliyor;- İyi bir kalça sahibi olmanın, iyi bir kafa sahibi olmaktan daha fazla prim yaptığı bir ülkeden ne bekliyordunuz ki? Kafasını çalıştıranların kafasını koparırken, kalçasını çalıştıranları baş tacı eden bir toplumda nasıl çocuklara “Göğsünü değil, kütüphaneni büyüt” öğüdü verebiliriz ki?Aslında prim yapmayan bir ülke de kalmadı ya!“Velhasıl onlar vurdu biz büyüdük kardeşim” diyen şair, bugün yaşadıklarımızın resmini çizerek gitmiş...Lakin, bizi kafadan vurmuşlar...Düşünemiyoruz, düşünceden yoksun yaşıyoruz!

Devamını Oku

İçimizdeki sıra dağlar

11 Kasım 2014

Alman İstihbarat Örgütü BND'nin aslında CIA'nın yavrusu olduğunu ve Türkiye'de birçok gazetecinin BND ve CIA'ya çalıştığını söyleyen Ulfkotte, A Haber'deki Yaz Boz programına ilginç açıklamalarda bulundu;- Milyarlarca dolarla finanse edilen ve yabancı gazetecileri etkilemeye yarayan, Amerikan Savunma Bakanlığı'nın programları vardır. Bu gazetecilere Türk gazeteciler de dâhildir.ABD'nin istediği konularda yazı yazanlar 5 bin-20 bin dolar arasında para kazanır.Bu programlar Türkiye'de de bulunmakta. CIA için çalışmış 100'den fazla Alman gazeteciyi ismen biliyorum.***“Dünya gündemine yön veren önemli tv kanalları ve gazetelerin yaptığı haberler CIA tarafından çarpıtılıp yönlendiriliyor”Bu sözleri biz değil, Frankfurter Allgemeine Gazetesi'nin eski yayın yönetmenlerinden ve Ortadoğu uzmanı diye bilinen Alman gazeteci Udo Ulfkotte söylüyor... Russia Today TV' ye de konuşan Ulfkotte diyor ki;- Amerika yanlısı haberlerimde hep CIA'den yardım gördüm. Alman Gizli Servisi BND, CIA tarafından kurulmuştur. Kaddafi ve Libya üzerine bir haber yazdırmak için bana geldiler. Kaddafi'ye yönelik hiçbir bilgim olmamasına rağmen haberi yaptım. Ama bana her şeyi verdiler, sonuçta onların hazırladığı haberin altına sadece benim adımın konması gerekiyordu.***Ulfkotte diyor ki;- Kaddafi'nin Rabtha'da kimyasal gaz üretimi için fabrika kurmasına yönelik bir haberdi. Bu haber Frankfurter Allgemeine'da çıktıktan sonra tüm dünyanın televizyon ve gazetelerinde de yer aldı. Büyük ihtimalle böyle bir fabrika hiç olmamıştı.Aynı senaryolar Irak'ta Saddam Hüseyin için de yazılmıştı... Ve İran... Şimdi de Türkiye üzerine pis oyunlar oynuyorlar... İçimizdeki sıra dağlar gibi duran gazeteci ve yazarlar da bu oyunların oyuncuları olmaktan bıkıp usanmadı...Ulfkotte, CIA ve istihbarat örgütlerinin güdümünde olan Türk gazetecilerinin kimliklerini açıklamalı... Aksi halde Türk basını bu kara lekeyi üzerinde taşımaya devam edecek...Gazeteciler Cemiyeti ve Basın Konseyi'nin yapacağı açıklamaları ise merakla bekliyoruz...

Devamını Oku

Saray hikayeleri...

7 Kasım 2014

Batı basını, son bir haftadan beri yeni yapılan sarayı ve uçağı yazıp çiziyor. Bizdekiler de, kronikleşen muhalefet anlayışı ile onların peşinden gitmeyi gazetecilik sanıyor...Kaybedilenlerin güçlü bir hatırlatıcısı olmadığı için, bir kez daha anlıyoruz ki, bu ülkede günlük yaşanıyor...Dün de çabuk unutulurmuş... “Yarınlar bizim” diyerek devrim şarkılarını söyleyenler sadece günü kurtarmanın, sokakta ise kime sorulsa, ayrıcalık peşinde koşturuyor... Lakin, ülkenin kazandığı ayrıcalıklara ise tahammülsüzlük zirvede...Merdiven altında basın açıklamaları yapıldığı, iki milyar dolar paranın çıkmasıyla dövizlerin fırladığı, hazinenin tam takır kaldığı ve IMF kapılarında dilenci pozisyonuna düşülen günler nedense unutuluyor...Göz sadece bugünü görüyor... Lakin dünü hatırlamıyor...Yarınlar şarkılarda kalmış!***Putin, Çavuşesku imajıyla sessiz çoğunluk harekete geçirilmek isteniyor... Ve sonra da büyük bir ayaklanma...Oysa, Irak’ta kentler yağmalanırken, çocuklar vurulurken, kadınlara tecavüz ve işkence edilirken, camiler bombalarla yıkılırken, Bağdat düşerken gazetelerin sayfalarında Saddam Hüseyin’in saraylarının ve saltanat simgelerine ait resimli haberler yayınlanıyordu...Ve paraların, kadınların, lüks araçların, uçakların haberleri hikayeleştiriliyordu... Algı operasyonu tek bir merkezden yönetiliyordu...***Pentagon, CIA, FBI, Beyaz Saray ve kamu kuruluşlarının o görkemli binalarından bahseden yok...Evet, hem yazmış hem oynamış ve hem de kazanmışlar... Bizler ise seyretmekle yetinenlerdeniz... Bize asırlardan beri biçilen rol; Seyirci...***Bu oyunun benzerleri, ülkemizdeki her sektörde oynanıyor... “Bir lokma ve bir hırkaya vatanı kurtarma” stratejisi adeta kutsallaştırıldı... Oysa; fukaralığı kutsallaştıranların, devrimcilik ruhunu aşılayanların ve körükleyen sermaye baronların ve köşebaşlarını işgal etmiş kalemşorların Petrus şarap parasına birileri yıllarca çalışıyordu...Ve hala da çalışıyor...Bu ülkedeki bütün kazanımların bin katı 30 yıldan beri güneyimizde kaynatılan terör kazanlarına aktı... Faturası; 400 milyar dolar...35 bin insan hayatını kaybetti...Bu ülkedeki bütün kazanımların milyon katına denk düşen parayı Batılı efendiler müslümanların kentlerine bomba atarak harcadı...Milyonlarca insan öldürüldü!Bu katliam neden yazılmıyor?Neylersiniz ki; İstanbul’u feth edip üzerinde keyif çatanlar bile hala Fatih ve Kanuni’nin saraylarından, saltanatından ve cariyelerinden bahsediyorsa, bugüne gelene kadar sabah olur!

Devamını Oku

Beş dakika, üç kelime...

4 Kasım 2014

Adalet nedir? Sorusuna bazıları “Her şeyin yerli yerinde olmasıdır” der... Bunun tersi ise zulümdür... Kimse, adalet peşinde değil... Ayrıcalık peşinde dört nala koşturan atlar gibiyiz...Ergenekon, Balyoz diyerek başlayan 'darbelerle hesaplaşma' sürecinde yapılan operasyonlar, duruşmalar dizi film gibi ülkenin gündemini yıllarca meşgul etti...Ergenekon ve Balyoz davalarına bakan mahkeme başkanlarına yapılan şantajlar ise olayın ayrı bir boyutu...Balyoz davasının ilk Mahkeme Başkanı Zafer Başkurt ve Ergenekon davasının Mahkeme Başkanı Köksal Şengün, askerlerin tutuksuz yargılanması yönündeki kararlarından dolayı başlarına gelmeyen kalmadı...***5 yıl boyunca Silivri'de derdini anlatmaya çalışanlar adeta sağır duvarlara savunma yaptı... “Sanıkların idamına şahitlerin bilahare dinlenilmesine karar verildi” zihniyetiyle çalışan Yassıada Mahkemeleri'nden farksızdı...Günlerce, iddianamelerden sürmanşet haberlere ve yazılara imza atanlar, televizyonlarda darbe uzmanı kesilenler ve bağıra çağıra analiz yapanlar velvele kültürüyle tellallık yapıyordu...Ne oldu? Bir sabah siyasi iradenin 'kumpas' deyişi ile olay başka bir boyuta taşındı... Ve gelinen süreçteki yaşananları, ihanetleri ve oyunları artık herkes öğrendi...***Balyoz davasında iki gün önce iki önemli isim tanık olarak ifade verdi... Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök ve Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Aytaç Yalman mahkemede 'duymadık, görmedik ve bilmiyoruz' diyerek 5 yıllık iddiayı 5 dakikada üç kelimeyle çözdü...Ve her ikisi de iddiaları basından öğrendiklerini söyledi... “Adaletin olduğu yerde kahramanlığa gerek yoktur” diyenlere inat herkes kahramanlığa soyunmuş...Kahraman savcı, hakim, polis, asker vs...Adalette nefise, kişiselliğe yer yoktur, yalnız ilkeler vardır...***Ve insanlar eşit değildir... Eşitlik yalnızca adaletin vereceği karardadır... Bu yüzden, 'adaletin geç tecellisi' bir ülkenin intiharı sayılır...Ne oldu şimdi? Suç yok, ceza var... Ceza ise peşin kesildi...O duvarlar arasında geçen yılları, itibarı ve yitip giden hayatları kim geri verecek?Belli değil...O iki mahkeme başkanlarının dediği, yani tutuksuz yargılanma olsaydı, “telafisi mümkün olmayan zarar” sonucunu yaşamazdık...

Devamını Oku

Firari saatler...

31 Ekim 2014

Sükut günlerine hasret kalmış gibiyiz...Kavgaların, bir gülle gibi içimizde patladığı günlerden kendimizi kurtaramıyoruz... Duvarların ardındaki şüpheli ölümlerin tarifleri karalanıyor mezar taşlarına... “Yüzüm yüzünden utanır” duygusu sahipsiz bir mektup gibi firari saatlerde akarsulara bırakılmış...Aşağıdakiler, bir akarsuyun içinde... Yukarıdakiler büyük bir telaşa gebe... Eli koynunda bekleyen anneler, gelinler ve çocukların feryadı, kurtarma çalışmaları sırasındaki velveleye karışıyor...“Ekmeğe kan doğrayanların” daha fazla kazanma hırsı bir yanardağ gibi yüreklere çökmüş... Bu dağ ne zaman yanacak ve infilak edecek belli değil...***18 madencimiz yeraltında... Gözyaşları akarsuya karıştı... Umudumuz, hepsinin sağ çıkması... Kış vakitleri yine dayandı kapıya... Rüzgar, ıslık çalıyor adeta... Bu ülkede, ekmeğe kan bulaşmak zorunda mı? Ve hürriyete... Anneler ağlamaya mahkum... İş adamı kazanacağı parayı, emekçi ise ekmeğini düşünüyor... Şairin dediği gibi;-Dün erkendi, yarın geçÖfkeler birikiyor, biriktiriliyor geceyarılarında...***Bir dost diyordu ki;- Bazen bir ihmal en büyük ihanettir!Bütün ihmallerin faturası emekçilere kesiliyor ve hesabı canlarıyla ödüyor...1983 yılından bugüne kadar Almanya’da 3 kişi ölürken, bizde yaklaşık 2 bin kişi maden kazalarında hayatını kaybetmiş...Daha dün, elma toplamaya giden kadın işçilerimizden 16 kişi öldü, 29 kişi yaralandı... Önceki gün Diyarbakır’da bir astsubay, evine ekmek götürmek isterken pazarda eşinin yanında vuruldu... Pusu kurmalar dışımızdaki ve içimizdekilerin kafalarında artık bir plan taslağı değil!Bu felaketler bir şeyler anlatıyor!Anlayan yok mu? Kavgalardan besleniyoruz... Kavga ediyoruz... Kavga ederek kazanıyoruz, ya da kaybediyoruz... Aşağıdakiler bağırıyor;- Demokrasi kaç kişilik bir oyundur?Hesaplayan var mı?“ Adamın adam sevmesi geçti gayri zaman oldu” türküsü bugünleri tarif ediyor!“Aynı gemideyiz” sözü kuru bir lakırdıya dönüştürülmüş... Oysa, mecburuz selamlaşmaya... Birarada yaşamaya... Ve gülümseyerek uzaklaşmaya...Körleşiyoruz... Körleştiriliyoruzfirari saatlerde...

Devamını Oku

Şüphe Dağları...

28 Ekim 2014

Şüphe; günümüz insanın vazgeçilmez tutkusu haline dönüşmüş... Hele de, büyükşehirlerde... Bir virüs gibi ruhları işgal etmiş...Herkes, herkesten şüphe eder hale gelmiş... Akıl, mantık ve duygular devre dışı bırakılmış...Ticari alanlardaki şüpheler, insanların günlük hayattaki ilişkilerine taşınmış... Çünkü, günümüz ticari ilişkilerinde, malın rayici, yani gerçek değeri bilinmiyor...Dolandırıcılığın bilimsel kılıfı; arz-talep dengesi oluşundan beri kimse ne kadar fazla para ödediğini bilmiyor...Çin'de 100 dolara yaptırılan telefon, Amerika'da 700 dolara, bizim gibi ülkelerde 1.400 dolara satılıyor... Daha sonra 1.400 dolara bulunmayan ve satış rekorları kıran telefonun 150 dolara tezgahlarda satıldığını görünce, gerçekle yüzleşiliyor ama yine de kimsenin ders aldığı yok...Peki, bu tutkudan vazgeçen var mı? Hayır...***750 liralık ayakkabı üç ay sonra yüzde elli indirimle 375 liraya, sezon sonu adı altında 175 liraya, fabrika outlet oyunlarıyla 125 liraya satılıyor... Gerekçesi ise hazır;- Satış teknikleri... Ya da, Moda...Yeni ve eski sezon oyunlarıyla alıp başını giden ahlaksızlık sektörlerin pazarlama oyunlarıyla ticaretin her alanına sirayet etmiş...Müşteri velinimet olmaktan çıkmış, yolunacak kaz gibi görülmüş...Ve bu ahlaksızlık manavlara kadar sıçramış...***Şüphe; ticari hayatın sınırları dışına çıkmış ve insanların dostluk ilişkilerine kadar girmiş... Babalar, çocuklardan, çocuklar, babalardan ve dostlar birbirinden şüphe eder hale gelmiş...Patron, çalışandan, çalışan, patrondan şüphe ediyor... Şüphe ikilemi içerisinde geçip giden bir hayat gittikçe kabusa dönüşüyor...Niye böyle olduk?Büyükşehirlerdeki kalabalık herkesin gizlenmesine ve ortadan kaybolmasına zemin hazırlamış... Çünkü, birbirlerini dolandıranlar bir daha birbirini göremediği ve birbirinin yüzüne bakacak saatlerden uzak bir köşede yaşanabildiği için...Kasabalarda ise durum böyle değil... Herkes, karakteri ile tanınıyor... Ve herkes birbirine yanlış yapmaktan korkuyor...Çünkü, sürekli günlük hayatın içinde herkes birbirinin yüzüne bakıyor...***Şüphe; Everest Dağı kadar insanların içinde büyümüş...Oysa, “doğru da, yanlış da bellidir, şüphelisinden sakınınız” kuralı piyasalara ve ruhlara hakim olması gerekirken, tam tersi olmuş ve insanlar kendilerini şüphe ile idare eder hale gelmiş... Herkes, karşısındakini sorguluyor ve herkes karşısındakinden şüphe ediyor...Ne acıdır ki, kimse kendisinden şüphe etmiyor...Ve “Şüphe” şeytandandır...Gerçek suçluyu bulmak için keşfedilmiş adli bir yöntemi hayatımızın her alanına sokmayı başarabildiğimiz için sabahtan akşama kadar şeytanlar kulağımıza fısıldayıp duruyor...Cumhuriyetimizin kuruluşunun 91.yıldönümü... 91 yıl öncesini ve Kurtuluş Savaşı yıllarını düşündüğümüzde anlıyoruz ki,Birlikte ölmesini bilmişiz yedi düvele karşı... Ama birbirimizden şüphe etmeden birlikte yaşamasını hala bilmiyoruz...

Devamını Oku