Yüzlerce kişi sınır tellerini yıkıp Kobani’ye geçti. 1 saat sonra dönmek istediler Günlük yaşanan hayatın telaşında o kadar çok şeyler kaçırıyoruz ki... Yaşadığımız çağdaki savaşların sonuçlarını bazen bir fotoğraf yeterince bizlere anlatıyor...Ve o bir fotoğraf isyan edercesine bütün insanlığa haykırıyor... Lakin, öyle bir çağda yaşıyoruz ki; günümüz insanının yüreğini, aklını, vicdanını hareketlendirmeye bazan bir fotoğraf değil milyonlarca görüntü yetmiyor...PR ajanslarının devreye girmesi, sosyal medyadaki paylaşım ratinginin zirvelerde olması gerekiyor... Uluslararası medya kuruluşlarında gündeme getirilmesi, kısaca dramın sanatlaştırılması, reklamlaştırılması veya büyük bir kampanyaya dönüştürülmesi şartı ilk sıraya yerleşiyor...Hollywood sektörünün beyaz perdeye, televizyonların renkli camlara ve tiyatro oyunlarına yansıt ması gerekiyor...Yoksa, yoksunuz...Hikayenizin değer kazanabilmesi için güçlerin değerlendirmesi şart... Ne acıdır ki, yüzyıllar öncesinin savaşlarını, göçlerini, dramlarını renkli camlara dizi, beyaz perdeye film diyerek pazarlayıp milyarlarca dolar para kazananlar, günümüzdeki savaşlara, sonuçlarına seyirci kalıyor...***Geçen Çarşamba günü Milliyet’in birinci sayfasında Burcu Ünal’ın “Krizden istifade her şeye zam” haberi ve AFP’den Bülent Kılıç’ın fotoğrafı yaşadığımız çağın içine düştüğü buhranı özetliyor...Kobani’den gelen ve sayıları 140 bini bulan Suriyeli Kürt, Arap, Türkmen ve daha başka ırklara mensup insanlar sınır boylarında büyük bir dram yaşıyor...Şanlıurfa’nın Suruç ilçesine kurulan açık hava göçmen kamplarına bir battaniye ile varmayı başaranlar; evini, ülkesini terk etmiş ve canını zor bela kurtarabilmiş kadın ve çocukların dramına dair fotoğraflara bakıldığında her şeyi daha iyi anlaşılıyor...Kırmızı pantolon ve kırmızı kazaklı sarı saçlı küçük kızın korkusunu, gözyaşlarını, acısını- dostça bir dokunuşla bitirmeye çalışan Türk polisinin şefkatini- bir fotoğrafla yaşadığı çağın tanığı olan Bülent Kılıç’a teşekkürler...Ve Suruç’taki esnafın fırsattan istifade fiyatları artıran toptancılardan şikayetini gündeme taşıyarak yetkililerin dikkatini çeken Burcu Ünal’a da teşekkürler...Bağımsız Milletvekili Aysel Tuğluk’un polise taş atan fotoğrafı ise insanı çileden çıkartıyor... O duygusal sahnelerin üzerine adeta çimento döküyor...Başbakan Davutoğlu’nun “vicdanımızı taşlamayın” sözünü hatırlatarak diyoruz ki, bırakın da o fotoğraflara bakıp biraz düşünelim, ağlayalım ve ellerimizi uzatalım...***Yine, geçen Çarşamba günü Vatan Gazetesi’nin birinci sayfasında ‘40 bin planı’ başlığıyla yayınlanan haber ve fotoğraflar; yaşadığımız çağın merhametsizliğini, savaşların çirkin yüzünü ve sonuçlarını o kadar güzel anlatıyordu ki...Ve iç sayfada mavi kazaklı bir çocuk, kucağında küçük kız kardeşini taşıyor... Sarı saçlı, pembe kazaklı ve ayakları çıplak küçük kız çocuğu uyuyor... Kardeşini kucağında taşıyan çocuk ise oldukça düşünceli...Ve tedirgin...Arkalarında ise ellerinde battaniye ile yürüyen anneler... Ve çocuklar... 70 kilometre yürüyen kadın ve çocuklar sınırı geçtikten sonra oturup ağlıyor...Vatan Genel Yayın Yönetmeni İsmail Yuvacan ve ekibine teşekkürler...Ellerini kana bulaştıran erkekler ise insan öldürmeye devam ediyor... Erkekler; coğrafyayı ve dünyayı kana boyarken, o kadınlar ve çocuklar büyük bir acının kucağına itilmiş...***Kara kış kapıda bekliyor... Şehirler boşaltılmış ve binlerce insan doğdukları yerde yaşayamadan, büyüyemeden ve ölemeden göç edip gelmiş...Yüz binlerce kadın ve çocuk, yurdunu kaybetmiş adam durumuna düşmüş... “Tanı bunları, tanı da büyü” diyen Ahmed Arif’in mısralarını hatırladıkça, ekmeğe, toprağa göz koyan engerekler ve çıyanları daha iyi tanıyabiliyor...Yazık, o göç çocuklarına, kadınlarına...***Adı; Ortadoğu...Lakin, hiç bir şeyin ortasını bulamayan ve her şeyi uç noktalarda yaşayan, vahşetin ortasında kalan büyük bir kalabalık, insanlık ve merhamet bekliyor...Sarı saçlı, elleri çamurlu, kırmızı kazaklı ve kırmızı pantolonlu o küçük kız çocuğunu hiç unutmayacağım, ve sizler de bakıp unutmayın...Yüz binlerce çocuk ve kadın o göçün hikayesini ömrünün son nefesine kadar yüreğinde bir kurşun gibi taşıyacak...
Geçenlerde, dünya gaz piyasasını yakından takip eden ve piyasanın devleriyle işbirliği içinde olan bazı dostlarla bir yemekte buluştuk...Dünyayı yöneten güçlerin, yeni senaryolarını filme çekmeye başladıklarını söylediklerinde şaşırdık...Dünyanın nereye gittiğini görmek gerektiğini söyleyen dostlar, kamuoyu önünde oynanan oyunun perde arkasındaki gerçekleri bir çok kimsenin bilmediğini belirtti...Çünkü, oyun içinde oyun var...Diyorlar ki, devler bir oyun oynayacak ve ertesi gün kamuoyu oynandığı gibi fark edecek... Filmin nasıl biteceğini henüz kimsenin bilmediğini belirten dostlar, bilindiği zaman oyun olmaktan çıkar diyerek şu uyarıda bulundu;“Ukrayna krizi bir bahanedir...“Gizli bir oyunun sadece başlangıç noktasının Ukrayna krizi olduğunu ifade eden dostlar; “ABD ve Rusya arasında gizli bir ittifak var” iddiasını ileri sürdü...***Başka neler dediler?“Devler, Avrupa’yı batırmaya karar vermiştir...” diyen dostlar daha da ileri giderek “Ve batırılacak!” uyarısında bulunan dostlar;“Mesaj açık; Ortadoğu, Hindistan, Pakistan ve Afganistan’dan uzak durun! Avrupa, sürekli devlerin oyunlarını bozup büyük bir güç olmak istiyor... Devler, üçüncü bir rakip veya ortak istemiyor...”***Ve kış yaklaşıyor...“Rusya yakında Avrupa’nın gazını kesebilir...” diyerek senaryoları anlatmaya başlayan dostlar; “Amerika kaya gazını bulması nedeniyle elinde büyük bir doğal gaz stoku var... Ve elindeki rezervi pazarlayacak, satacak yer arıyor... Kış ortasında gazı kesilen Avrupa, Amerika’nın kucağına oturacak... Ve ABD, büyük pazarlıklar sonucunda Avrupa’ya gazı gönderecek... Fiyatlar ikiye katlanacak... Rusya ise elindeki gazını Çin’e pazarlayacak...”Bu senaryo ile elde edilecek kazanımın ne olacağını özetleyen dostlar;“Devler, bilançolarını düzeltip kasalarını dolduracak, biz hala Ukrayna krizini konuşuyor olacağız...”***Türkiye ne yapıyor ya da yapmalı? Sorumuza ise gülerek cevap veren dostlar;“Türkiye kendini güçlü bir aktör olarak oyunu seyretmek yerine, oyunu yönetmenin kavgasını veriyor... Bu yüzden devlerle savaşıyor gibi... Belki de tarihte ilk defa jeopolitik, siyasi istikrar konumunu yönetilebilir bir stratejiye çevirmekte” olduğunu söylediler...“Irak’ın kuzeyindeki Kürtlerin kurduğu devlet, personel maaşlarını dahi ödeyemez haldedir. Ve Türkiye bu anlamda önemli yardımlar yapmaktadır...” diyen dostlar;“Suriye ve Irak’tan IŞİD’in zulmünden kaçıp Türkiye’ye sığınan Kürtlerin ardından , bölge daha da çok hareketlenecek... Ve olası bir operasyonla bölge yeniden dizayn edilecek.. Artık, yakın bir zamanda Ortadoğu’nun haritalarında büyük değişiklikler bekleniyor... Ve Türkiye bu haritanın çizilmesinde elinde kalem olan taraf güçlü bir konumda olacak!”***Yeni Türkiye beklentisi bu mudur? Diye sorduğumuzda ise dostlarımız şunları söyledi;“Bütün oyunların nedeni Türkiye’yi paylaşım masasından uzaklaştırmaktır! 30 yıl boyunca PKK, Hizbullah, El Kaide saldırıları, ekonomik krizlerle karşı karşıya kalmaların asıl nedeni; Türkiye’nin başını eğip masadan uzaklaştırmayı hedefleyenler belki de ilk defa zorlanıyor... Lakin, Türkiye o masadan artık almadan kalkmayacak... Çünkü, eski Türkiye artık yok...”Belki de bu yüzden bir kaç günden beri PKK, çözüm sürecinin bittiğine dair tehdit içeren açıklamalar yapıyor... Ki ABD’de masaya oturan Türkiye köşeye sıkışabilsin...Başbakan Yardımcısı Dr. Yalçın Akdoğan ise Kürt siyasetinden farklı açıklamaların gelmesini tabloyu doğru okuyamamalarından kaynaklandığını söyleyerek durumu özetliyor...Ve dün Kürt siyasetinden bazı milletvekilleriyle yaptığı görüşmede tablonun perde arkasını anlattığına inanıyoruz...Anlaşılan, karşımızda büyük bir Matruşka duruyor... Her senaryonun altında gizlenmiş başka bir senaryo bulunuyor... Ve asıl senaryo filmin sonunda anlaşılacak gibi...
New York Times, Türkiye’den IŞİD örgütüne katılımlarla ilgili haberinde kullandığı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Başbakan Davutoğlu’nun yer aldığı fotoğraf hala tartışılıyor...Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu söz konusu habere sert tepki gösterince, gazete haberdeki fotoğrafı kaldırdı ve yanlışlıkla konulduğunu ve bir algı operasyonu olmadığını belirtiyor...“Türkiye’den IŞİD’e militan akıyor, bugüne kadar 1000 kişinin örgüte katıldığını, katılım noktasının da Hacıbayram Mahallesi olduğunu” iddia eden haberinin ise arkasında durduklarını açıklıyor...Habere tepkiler çığ gibi büyüyünce de gazete yönetimi muhabiri Ceylan Yeğinsu’nun hedef gösterildiğinden şikayet ederek konuyu başka bir alana taşımaya çalışıyor...Haberinin arkasında duramayacağı bir noktanın olmadığını belirten Yeğinsu, fotoğraf seçimindeki sorumluluğun da kendisinde olmadığını vurguluyor...***Gazetecilikte bir kural var; iyi bir fotoğraf bin kelime anlatmalı! Haberin fotoğrafı seçilirken, klişeleşmiş bu formül uygulanır...Eğer söz konusu bir mahalle ise, devletin en tepesindekilerin camiden çıkarken çekilen fotoğrafı neden seçiliyor ve yayınlanıyor? Gazetedekiler, fotoğraftakilerin kimler olduğunu bilmeyecek kadar cahil olmadığına göre, ne anlatılmak isteniyor?Dünyaya gazetecilik dersi veren ve mesleğin zirvesinin kendileri olduğunu ilan eden köklü ve deneyimli bir kuruluşun, 5N1K kuralını hiçe sayacak kadar büyük bir yanlışa imza atıyorsa, bunun adı;Dezenformasyondur...Ve bir iftiradır, yani algı operasyonudur... Amaç, psikolojik çöküntüyü sağlamaktır...***Ne yapmak isteniyor?IŞİD’e katılımlarda devletin gizli parmağının olduğunu ısrarla vurgulayanlar, bununla yetinmeyip daha önceleri de G.Antep, Hatay ve Ş.Urfa’da IŞİD kamplarından bahseden yayınların yapılması psikolojik bir savaşın belirtileridir...Adana’da TIR’ın durdurulmasıyla başlayan süreç, üç gün önce Lahey Adalet Divanı’na verilen şikayet dilekçesinin içeriği ve New York Times sayfalarına kadar uzanan bir fotoğrafın hikayesini bir araya getirdiğimizde içinde Firavunların yattığı büyük bir piramitin karşımıza çıktığını görüyoruz..Yani, şeytan üçgeni...Sonuçları önceden hesaplanmış zemin hazırlama operasyonları durmayacak, aksine devam edeceğinin de bir göstergesi...Bir son değildir...Ve büyük oyun daha yeni başlıyor gibi...***Çünkü, IŞİD örgütünün yaralı militanlarının ülkemizdeki farklı illerdeki hastanelerde tedavi edildiğine dair haberler hala yayınlanmaya devam ediyor...IŞİD’in silahlandırılmasında, eğitilmesinde ve örgüte katılımlarında Türkiye’nin parmağının olduğunu hala iddia eden gazetecilerimiz var...Yani, New York Times’a gelene kadar daha sabah olur...Amaç belli, Türkiye’yi uluslararası savaş suçlusu ve büyük tazminatlara mahkum etmektir... Daha da ötesi Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ekibini Lahey’de uluslararası savaş suçlusu gibi yargılatmayı sağlamaktır...İçerideki gayrı meşru hukuki yolların tükenmesiyle istediğini elde edemeyenler, Lahey’deki hukukun kapılarını zorluyor...***Çekiç Güç’ün Silopi’ye karargah kurduğu günden itibaren bölgede Kandil’i ve Kuzey Irak’taki Kürtleri silahlandırarak PKK’yı başımıza bela eden ABD ile ilgili kimse kalemini oynatmıyor...30 yıl boyunca 30 bin insanını kaybeden bu ülkenin medyası terörün sadece sonuçlarını ve eylemlerini yazıp çizerek gazetecilik yaptığını zannediyor...Arkasındaki gizli ellerin peşine asla düşemiyor...Psikolojik çöküntü operasyonlarıyla direnci kırıp sonra da kafamıza vurup istediklerini almaya alışanlar aynı senaryoları yazıp çizmeye devam ediyor...Batılı efendilerin ajanları bölgede cirit atıyor...Biz ise ülkemize sığınan milyonlarca mülteciye bakmakla meşgulüz... Değil göndermek...
Forbes Dergisi, dünyanın en çok kazanan yazarlarını açıkladı... 90 milyon dolarla James Patterson birinci sırada... 28 milyon dolarla Dan Brown ikinci, Nora Roberts 23 milyon dolarla üçüncü...Patterson, reklamcılık sektöründen emekli olmuş ve zamanını roman yazarak sürdürmeye karar vermiş biri... Yılda 14 kitabı yayımlanıyor...Şifreler, gizemli dünyalar, derin devlet ve istihbarat kuruluşları, gizli teknolojiler ve gizli örgütler, politik ahlak ve yapılanmalar ile ilgili romanlarıyla dünyada büyük ilgi toplayan Dan Brown ise aslında İngilizce öğretmeni...Hukuk alanında kısa bir süre sekreterlik yaptıktan sonra; aşk, macera ve polisiye romanlarıyla en çok kazananlar listesine giren Nora Roberts ise aslında bir ev hanımı ve daha sonra bir kitapçı dükkanı açmış... Ve şimdi marangoz eşiyle birlikte bir otel işletiyormuş...İngiltere’de ise en çok kazanan yazarlar listesinde, E.L. James 62 milyon sterlinle birinci sırada... Ve kendisi bir ev hanımı...Harry Potter’ın yazarı JK Rowling ise ikinci sırada... Lakin 1 milyar dolarlık kazancıyla birinci sırada yer alıyor... Çalışma hayatına ise sekreterlik yaparak başlamış...***Britanya Yazarlar Birliği ise, profesyonel yazarların büyük bölümünün ‘asgari ücretin altında’ gelirle hayatını sürdürmeye çalıştığını açıkladı...Demek ki dünyanın hemen her yerinde profesyonel olarak yapılan yazarlık artık karın doyurmuyor... Kazandırmıyor...Geçinebilmek için yapılan profesyonel yazarlık bir meslek olmaktan çıkmış... Fildişi kulesine çekilip hep aynı şeyleri yazanlar tutunamıyor...Sürekli halkın içinde olan, halkın hayallerini yakalayabilen, ya da acılarını, günlük sorunlarını dile getiren, farklı bakış açılarıyla hayata bakan ve amatör ruhla işini yapan yazarların romanları daha çok okunuyor...***Ya biz?En çok kazanan yazarlar listesi yayınlanmıyor... Çünkü, kimsenin bir şey kazandığı yok...Eskiden toplumun acılarını sanatlaştıran yazarlar vardı... Kemal Tahir, Tarık Buğra, Orhan Kemal, Fakir Baykurt gibi... Günümüz romanları ise gerçeğin çok uzağında... Sokaktaki kalabalıkların hayal dünyasından ve acılarından habersiz...Dedikoduyu yaygınlaştırmayı daha çok seviyoruz... Kalemden, kağıttan ve kitaptan uzak duruyoruz...TV dizilerine ve programlarına bakınca daha iyi anlaşılacaktır... TV’lerin yayın prototiplerinde gündüz kuşakları kadın seyirciye endekslidir...Ve tamamen müzik, eğlence, magazin veya dedikodu programları ile doludur...TV’ler halkı okumaya, düşünmeye ve hayatın gerçeklerinden kesitler sunmaya alışık değil... Günü kurtar; reklam pastasından daha fazla pay al stratejisi hala hüküm sürüyor...***Bir köşeye çekilip yaşadıklarını, deneyimlerini, acılarını, hayallerini kitaplaştıran insan yok gibi... Herkes ya konuşuyor... Ya da seyrediyor...Yazan yok gibi...Ama kime sorsak çocuğunu okutmaktan bahsediyor... Tabii ki, diplomaya endeksli bir okuma aşkından öteye geçmiyor! Gazete ve kitap okuyan sayısı ise değişmediği gibi azalıyor... Seyirci olmak, seyirci kalmak ve her şeyi seyretmek, konuşmak daha güzel bu ülkede...Haliyle yaşadığı çağın acısını destanlaştıran yazar da yok gibi...Seyir halindeyiz!* Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk Bey bizi uyarmış... 03.09.2014 tarihli yazımızda “Vicdanıyla cüzdanı arasında sıkışan bir yargı” sözünün kendisine ait olmadığını ve kendisinden önceki Yargıtay Başkanı merhum Mehmet Uygun’a ait olduğunu belirtmiş... Düzeltir, özür dileriz... Mesele, sözün bir Yargıtay Başkanı tarafından söylenmiş olmasıdır...
12 Eylül 1980 İhtilali’nin üzerinden 34 yıl geçmiş... Bugüne kadar darbenin her yönü tartışıldı... En önemli iki kısım sürekli göz ardı ediliyor...Biri, darbedeki yabancı el, diğeri medyanın iki yüzlü duruşu... Yani, ifade bozukluğu... Ya da duruş ve davranış bozukluğu!Bir türlü masaya yatırılmıyor, tartışılmıyor...Analizi yapılmıyor... Neden?O kadrolar hala köşebaşlarını tutmuş da ondan...***Bu ülkedeki iletişim fakültelerinin sayısını ben bile unuttum... Her yıl binlerce gazeteci mezun oluyor... Lakin, eğitim kadrosu öğrencilerine, 12 Eylül öncesi ve sonrası basının duruşunu ve içine düşülen çelişkiyi anlatan ciddi bir çalışma yaptırmadı...Bu çalışma yapıldığında görülecektir ki, basın ülkedeki demokrasinin kaleleri değil... Aksine, gelene ağam gidene paşam diyen adresler olduğu görülecektir... Yani, rejimin bekçileridir...Hangi rejimin geldiği çok da önemli değil...Biri iktidardan, diğeri muhalefetten geçinmiş!***Biz sadece 12 Eylül İhtilali’nden sonra ülkedeki büyük demokrat yazarlarımızın yazılarından sadece bir kaç satır paylaşarak basınımızın içine düştüğü hali hatırlatmak istiyoruz...12 Eylül İhtilali’nden sonra bakın kim ne yazmış?Günaydın’dan Bekir Coşkun;“Türk toplumu, hep demagoji süslü püslü konuşmalar dinlediğinden haksız da değil. Oysa, Evren Paşa’nın sade, halkın anlayabildiği, zaman zaman şaşırmalarla ayrı bir özellik kazanan öz bir konuşma üslubu var...”Hürriyet’ten Cüneyt Arcayürek;“Başkalarını bilmem ama kendime soruyorum bazen; Acaba Türkiye, ne zaman 12 Eylül Harekatı’nın komuta zinciri içinde yapılmış olmasının mutluluğunu benliğinde duyacaktır... Birbirimizi vuracaktık! Bunu hiç unutmayalım, hep düşünelim, bin şükredelim...”Tercüman’dan Yavuz Donat;* Eylül 1980.Her gün ortalama 127 olay.Eylül 1981.Günde ortalama 5.5 olay.Huzurun sürmesi ve Türkiye’nin bir süre sonra, çok partili parlamenter demokrasiyle yönetilen ülkeler arasında laik olduğu yeri alması dileğiyle...”Cumhuriyet’ten Oktay Akbal;“ Nasıl 27 Mayıs 1960’ta göz yummadılarsa, daha sonraki yıllarda nasıl zaman zaman uyarı mektuplarıyla, anımsatmalarla iktidarı ellerinde tutanları Atatürk devriminin yoluna çağırdılarsa, bir kez daha aynı kutsal görevi yapacaklardı. Bu kaçınılmaz bir gerçekti. Öyle de oldu...”Tercüman’dan Rauf Tamer;“Kenan Evren’in söyledikleri, her hukukçunun, her profesörün başucuna bir mukaddes kitap gibi asılacak cinsten sözlerdir. Öpüp öpüp başlarına koysunlar. Vazgeçtik istifalarından...”Hürriyet’ten Oktay Ekşi;“ Evren Paşa, son derece ağır bir sorumluluk altına girmiştir. Bu, Türkiye’yi yıllardır bunaltan anarşi, terör ve bölücülüğü tam bir tarafsızlıkla kökünden kurutmak ve ülkemizi aydınlık ve huzurlu günlere tekrar kavuşturmak sorumluluğudur...”***Ve darbe yönetimi yerini Özal’a bıraktıkça, bu defa hepsi ya liberal oldu ya da Özal muhalifi... Kimse, Özal’ın yanında üçüncü bir göz olamadı...Dışarıdakilerin, bürokratların ve halkın duygularını kimse taşıyamadı... Bağımsız bir üçüncü göz olabilecek yürekleri yoktu... Liderler de ne acıdır ki, gerçekten uzak yalan iltifatlara ve yanlış bilgi verenlere aldandı..Ve hele de Ankara gazetecilerine...Bulutların üzerinde geziniyorlar...Elbette çok güzel insanlar vardı ve hala da var... Saymakla bitmez... Öyle adam gibi adamlar vardı ki, bunlardan benim yakından tanıdığım, sevdiğim iki insanı unutamıyorum...Biri Dr. Yalçın Özer...Diğeri Mevlüt Işık...İkisi de hakkın rahmetine kavuştu..Lakin, fırıldakların, istikbal avcılarının ve siyasi cambazların akıl oyunları arasında kaybolup gittiler... Kahırlanarak, vurularak, ihanete uğrayarak...***Demokrasi elden gidince, askerleri...Askerler gidince demokratları...Velhasılı, kim gelirse her devrin bir numaralı adamları olup çıkıveriyorlar... Kurumsal düşünen ve kendini bir davaya adayan o kadar az kimse var ki!Evet, dün 12 Eylül İhtilali’nin 34. yılıydı...Sadece bir darbenin anatomisinin yapılmadığını anlatmaya çalıştım... Eksik kalan taraf var... Biri yabancı el... Diğeri basının iki yüzlülüğüdür...
Meğerse, soğuk savaş devam ediyormuş! Ve tehditkar günler...Bu defa müttefikler arasındaki savaşların farklı boyutları da gün ışğına çıkmaya başladı...Aslında, istihbarat savaşları hep vardı... Sadece dillendirilmiyor ve belgelenemiyordu...İki kutuplu dünya döneminde Türkiye’ yi, müttefik olarak yanına alan NATO, bizleri Rusya hedefine kilitlerken, gözümüzü kör ederken bir yandan da içimizi en çok karıştıran ve terörize eden güçmüş...80 öncesi ülkedeki terör örgütleri ve anarşi olaylarının arka sokaklarında ve eylemlerin dizaynında bizler Rusya’ya kilitlenmişken, aslında Almanya, Fransa, İngiltere yani Batılı Efendilerin olduğunu ünlü bir polis şefi söyleyene kadar bilmiyorduk!Ve hayal kırıklığına uğramıştık...Ama bugün duyduklarımıza artık şaşırmıyoruz...Suçlu bizleriz... Çünkü ders almamışız. Ki hala ihanet çukurlarına düşmeye devam ediyoruz...***İddiaları sıralayalım;- ABD’li ajan Edward Snowden’in ifşa ettiği NSA’ nın 2007 yılına ait çok gizli belgelerine göre, Türkiye’ nin Washington’daki Büyükelçiliği ve rezidansı dinlenmiş!- Der Spiegel Dergisi haberine göre, Alman istihbarat teşkilatı BND yıllardır Türkiye’yi dinlemiş!- ABD Ulusal Güvenlik Kurumu (NSA) ve İngiliz istihbarat kuruluşu GCHQ’ nun Türk bakanları, ABD’deki Türkiye Büyükelçiliğini ve Türkiye’ nin BM’deki temsilcilerini 2007 yılından bu yana takip etmiş...- Türkiye’nin en üst düzey siyasetçilerinin yazışmalarına sızmak isteyen NSA’ nın 2006’da başlattığı “Türkiye’ ye Yüklenme Programı” sadece 6 ayda başarıya ulaşmış ve bilgisayarlara sızıp, Türkiye’nin sırlarını ele geçirmiş!- ABD, Türkiye hakkında edindiği gizli bilgileri “Beş Göz” adı verilen anlaşma içinde olduğu Britanya, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda ile paylaşmış...***Dış ülkelerin Türkiye’yi dinlediğine dair bütün bu iddialar dünya basınında geniş yer bulurken, bizim ülkenin basını dizi ve magazin rüzgarına kendini kaptırmış gidiyor...Artık, sokakta kime çarpsak mutlaka ya bir dizide veya bir reklamda oynuyor... Veya sayılarını bizim dahi bilmediğimiz televizyonlarda boy gösteriyor...Basınımız, uluslararası skandalın üzerine gidip bu ülkelerin liderlerinden, istihbarat kuruluşlarından hesap sormak yerine, üzerine yatma yolunu tercih etmiştir...Ve yüzünü dışarıya döndüreceğine, içeriye dönüp siyasi iktidarı yıpratabilmenin, itibarsızlaştırabilmenin hesapları içine düşmüş... İç savaşlar nedense daha çok ilgisini çekiyor...Başımıza bir felaket gelse veya gelmişse, dış basından duyacağız gibi...***Ve tabii ki, Bakan Nihat Zeybekçi’ nin “Sende dinletmeyeceksin o zaman!” diyerek gündeme düşen bu haklı isyanı da boşlukta asılı kalmıştır...Bir de içeride 7 bin kişi dinlenilmiş!Ve belki de bugüne kadar 700 bin kişi olmuştur... Bu kadar insanı dinlemek için kim bilir kaç kişi istihdam edilmiştir, bilinmiyor...Velhasılı dinleyen dinleyene...Keşke, bu kadar enerjiyi bizi dinleyenlere karşı harcasaydık...***Ünlü bir istihbaratçı diyordu ki;- Bu ülkede bir adamı bir ay dinle, ne olduğunu anlarsın... Çünkü, konuşmayı seviyoruz, susmayı değil!Konuştuklarımızdan dolayı hesaba çekiliyoruz ve tehditkar günlere boyun eğiyoruz...Tabii, bir de kes-yapıştır oyunlarına yenik düşüyoruz ve işin yoksa git derdini anlat Marko Paşaya... Çünkü, bizler konuştuklarımızı kayıt etmiyoruz ki, kiminle ne konuştuk diye...Velhasılı, söz gümüş, sükut altınmış!Ve Ortadoğu’da tehditkar günler başladı... İç dizayn oyunları hazırlandı... Türkiye ise bu bataklığa ısrarla çekilmek isteniyor...
E-5 ve TEM karayolunda yine tanker ve kamyon kazası... “Dost acı söyler” sözünü herkes söyler, acıyı söyleyen dostlara da kimsenin tahammülü yoktur...İçine düşülen bu çelişki kuyusundan kimsenin çıkmaya da niyeti yok!“İltifat” illetine herkes kendini kaptırmış...Avrupa; kurallarla meseleyi çözmüş...Londra ve Paris’te gündüz vakti dolaştığınızda kentin ortasında TIR, kamyon, tanker göremezsiniz... Çünkü kente girişler gece yarısından sonra başlıyor...Bizde durum öyle değil...Gün ortasında; E-5 karayolunda kamyon, kamyonet, tanker, TIR, otobüs ve servis araçlarından geçilmiyor... Ve insanlar bu araçların arasında adeta canbazlık yaparak işine ve evine gidip gelmeye çalışıyor...Hafriyat, beton mikser kamyonları, TIR, otobüs ve minibüsler kentin trafiğini terörize etmiş durumda...Artık, E-5 gündüz vakitleri ağır vasıtalara kapatılmalı!***Gece evinde gidip yatacağına, gündüz ortalığı kan gölüne çevireceğine, gündüzleri evinde yatıp, gece de gidip işini yapsın...Yoksa daha çok üst geçit yıkılacak...Ve daha çok insan hayatını kaybedecek...İstanbul trafiğinin bütün yükü E-5 ve TEM karayolundadır... Zaten, başka da yol yok... Ve bu iki güzergahın altına metro yapılmadığı müddetçe insanlar özel araçlarını bırakamaz...Çünkü, alternatif bir yol yok...Metrobüs, düne kadar minibüs ve belediye otobüsleriyle işe gidip gelenlerin işine yaramıştır... Özel araç sahiplerinin değil...Bakırköy, Bahçelievler, Beylikdüzü, Esenyurt, Bahçeşehir, Avcılar, Büyükçekmece ilçelerini hem toplu konuta açılacak, hem gökdelenler diktirilecek, bir emsal 13 emsale çıkartılacak, hem de herkes E-5 karayoluna mahkum edilecek... Yetmezmiş gibi iki şerit de alıp metrobüslere tahsis edilecek...Ve ne hikmetse Mecidiyeköy’den Büyükçekmece’ye kadar E-5 karayolunda arıza şeridi dahi yok gibi... Bir araç bozulsa kentin trafiği kilitleniyor...***Mahmutbey ve Bahçeşehir gişeleri hala duruyor...Başkan Topbaş ve dönemin Başbakanı Erdoğan 2009 yılında programımda gişelerin kaldırılıp Silivri’ye çekileceğini söyledi...Karayolları bir türlü yaptırmadı... Örnek, Basın Ekspres yoluna giren sürücü Bahçeşehir’e giderse 16 kilometrelik yol için gişeden geçip para ödemek zorunda... Yani, yol paralı...Ama Maslak’a gitmeye karar verirse 25 km yol için gişe yok...Yani, yol parasız...Bu haksızlığın önüne bir türlü geçilmiyor...Gişeler artık kaldırılsın!Gişe kuyruklarında geçen zaman ve akıp giden petrol ile kırk tane metro yapılırdı... Bu kadar zor mudur? Kanal projesinden bahsediyoruz, neredeyse üçüncü köprü bitecek ve havaalanı, lakin, hala kentin yarısının yaşadığı bu ilçelerin altından geçip giden bir metro yok... Denizlerin altından geçildi, bu güzergahın altından bir şey geçmedi...Anadolu yakasında yapılan metro hattı gerçekten bir devrimdir... Büyük bir projedir... Ama aynı proje kentin Avrupa yakasına yapılmıyor...***Paris’ten aracıyla yola çıkan adam bu kente iki yoldan girecek... Ya E-5, ya da TEM karayolu... E-5 karayolundan gelmeye kalksa Büyükçekmece yokuşuna vursa kendini, deve bağırtan yokuştan çıktığında şaşkına döner... Dünyanın en büyük kentinin girişinin iki şeritli deve bağırtan bir yokuş olması yakışmıyor...Anadolu’da dahi kentlerin girişi üç şeritli gidiş ve üç şeritli dönüş yoluna sahiptir... Biz de hala ilkel bir yol...Kışın bir araç bozulsa ve kaysa kentin giriş ve çıkış trafiği kilitleniyor... Kışın yokuş aşağı ve yokuş yukarı mutlaka her gün ve her saat mutlaka bir olay yaşanıyor... Yaz mevsiminde ise yazlıkçıların terörü başlıyor... Her gün gidip dönen, Cuma akşamları giden, Pazar akşamı ya da Pazartesi sabahı dönen bir kesim var... Kenti cehenneme çeviriyorlar...Günde dört saat trafikte geçen zaman herkesi bunaltıyor...Bakırköy, Bahçelievler, Büyükçekmece, Küçükçekmece, Esenyurt, Beylikdüzü, Başakşehir ilçeleri büyük bir kent ve hatta Avrupa’nın bir çok ülkesinin büyüklüğünde...Lakin, E-5 karayolundan bu kentlere giriş ve çıkış, tek şeritli bir köprü... Her akşam ve sabah trafik şişiyor ve E-5 tıkanıyor...***Biz, dostça uyarıyoruz... Kentin Avrupa yakasına artık ilgi gösterin... Metro devrimi yapın... Yoksa, Avrupalılaşmak kabusa dönecek! Aylık yakıta verilen paralarla kırk tane metro yolu yapılır...Ve inanın milyonlarca insanın duasını, oylarını alırsınız...Bu kentin altını Paris, Londra, Moskova, New York’taki gibi örümcek ağına çevirin...Yoksa kırk tane köprü de yapılsa da boş...Yeni Türkiye’ye; Pakistan, Hindistan, Mısır’daki trafik görüntüleri hiç yakışmıyor...Tek çözüm, Metro taşımacılığıdır!
Yargıtay Birinci Başkanı Ali Alkan, ‘Devlet işlerinde kişilerin geçici, makamların ise kalıcı olduğu gerçeği’ni hatırlatıp sonra da;“- Mahkeme kadıya mülk değil!” demiş...Peki, kadıların mahkemeyi mülkü gibi kullanmasına ne diyeceğiz?Unutmayalım ki, Menderes ve arkadaşlarını darağacına gönderen de bir mahkemeydi... Ve karara imza atanlar da yargıçtı...“Sanıkların idamına şahitlerin bilahare dinlenilmesine karar verilmiştir” diyen yargının bakışı gelenekselleştirilmiş ve aynı keyfiyet sürüyor...***Ve Başkan Alkan devam etmiş;“- Hukuk devletinde bir davranışın karsılığı, kamu görevlilerinin keyfi tutumlarına veya konjonktüre göre değil önceden belirlenmiş açık, anlaşılır ve herkese eşit uygulanan kurallar çerçevesinde görülür. Hukuki güvenlik ilkesi bu koşullar altında sağlanır.”Kuralların önceden belirlendiği doğru, ama bizde suçlular önceden belirleniyor ve insanlar yıllarca izleniyor, dinleniyor...Sorun da bu...Bir insanın gece yarısı evine kameralar eşliğinde polis ordusuyla girilecek, sonra yakasından tutup götürülecek, sorgulama ve soruşturma süreci devam ederken iddialar medyaya servis edilecek, sağlık kontrolü gerekçesiyle kameralar eşliğinde günlerce hastaneye kelepçeli götürülüp getirilecek ve operasyon oyunlarıyla günlerce kamuoyuna insanlar rezil edilecek...Ve ardından savcılığa sevk edilecek... Nöbetçi mahkemece tutuklayacak ve demir parmaklıklar ardına gönderilecek...Sonra?İddianame yazılacak, tanıklar çağrılacak, deliller araştırılacak vs...Altı ay sonra binlerce sayfadan oluşan iddianame, gizli tanıklar, kırpılmış, montajlanmış tapeler ve hayali senaryolarla kişiler suçlanacak...Tahliye şerhi düşen mahkeme başkanlarına kırk türlü yalan ve iftira oyunları tertiplenerek meslekten attırılacak ve o namuslu ve şerefli yargıçlar karalanacak...Aylar ve yıllar süren komedi duruşmaları arkası yarın oyunlarına dönüştürülecek... İnsanların bir ömür boyu biriktirdiği en büyük sermayesi olan itibarı, ahlakı, onuru, şerefi, namusu lekelenecek ve ömründen altı yıl çalınacak ve cezaevi köşelerinde, hücrelerde süründürülecek...Ve altı yıl sonra yürütme bu duruma isyan edecek...Yasa çıkartacak...Anayasa Mahkemesi, yanlış olmuş diyecek ve herkes özgürlüğüne kavuşacak...Kaç yıl sonra?Altı yıl...Modern çağın zirvesinde bu nasıl bir yargılama sürecidir ki, bir insanın suçsuzluğunu anlayabilmek için yeni bir yasanın çıkmasına ihtiyaç duyuluyor... Ve altı yıl sonra suçsuzluğu anlaşılıyor? Duvarların ardında geçen altı yılın ne demek olduğunu bilen yargıç var mı?Şimdi bu adalet midir?Yargı bağımsızlığından, dokunulmazlığından, sessizliğinden bunu mu anlamalıyız?İstediğini yap, sonra da adalet sessizlik ister de...***“Cüzdanı ile vicdanı arasına sıkışmış bir yargı” diyen Sami Selçuk’un sözlerini daha unutmadık!Lakin, o günden bu yana başka şeyler arasına sıkıştıklarını da anlamış olduk... İnsanlara kolay dokunulmamalı... Ve hele de itibara... Suçludan delile değil, delillerden suçluya giden hukuk sistemi bu ülkeye hakim olmadıkça daha çok insanın yılları kaybolup gidecek...“Babasını incir ağacının dalına asacak, sonra da oturup gölgesinde ağlayacak yargıçlara sahip olunmadıkça” bir ülkeye adaletin geleceğine inanmayanlardanım...Çünkü, yüzyıldan beri babasını incir ağacının dalına asacak, asan bir yargıç tanımadım... Yargı, siyaseti dizayn etme hastalığından ve siyasi kurumları düşman gibi görme alışkanlığından kendini kurtarmalı...Batılı hukukçular diyor ki;- Yasalar ölüdür, yargıçlar diridir!Ve yine diyorlar ki;-Hukukun bürokrasisi olmaz!Bizdeki hukukun bürokrasi sürecine takılıp da yıllar sonra suçsuzluğu anlaşılan binlerce mağdur insan var... Hukuk mağdur eder mi? Hukuk rezil eder mi? Hukuk çalar mı? Bir insanı peçete gibi kaldırıp insan çöplüğüne döndürülen cezaevlerine gönderir mi?***Yani, hukuk gürültü değil, sessizlik istiyor... Anlıyoruz da, yıllarca çıkarttığı bu gürültü ne? Kimse bunun hesabını sormayacak mı?Hukukun her yanlış hesabının Bağdat’tan dönüşünü mü bekleyeceğiz?“Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’e” diyen Shakespeare’nin isyanındaki duruma düşmek istemiyorsak, keyfiyet hukukuna, itibarsızlaştırma, dizayn, karalama ve linç operasyonlarına asla hiç bir yargı mensubu ve polis, asker bulaşmamalı...Çünkü, adaletin ipi yalnız hak ve vicdana bağlı olmalı... Mülke değil... Gelecek kaygısına, terfiye, başka yerlere aidiyet duygularına, pozisyon kapmak ya da korumak stratejilerine ve öfkeye değil... Hukuk, haktır... Hukukçular da pusula...Keyfiyete göre ne tarafa dönerse dönsün, döndüğü yeri kıble ilan ediyorsa orada hukukçu pusula olmaktan çıkmıştır... Sokaktaki bir insanın dahi yakasına dokunurken bin defa düşünmeli...Başkan Alkan diyor ki;- Özgür basının da varlığı başta olmak üzere aykırı düşüncelerin ifade edilmesi sağlıklı bir işleyiş için sigorta niteliğindedir...Evet, ben bu hakkı kullanarak belki de bir çoklarına aykırı gelecek bu düşüncemi yazdım... Lakin, iddianamelerden haber yapmak cinayettir, özgürlük değil... Karalamak, linç etmek, itibarsızlaştırmak için sekiz sütuna manşet atmak ifadenin hürriyeti değildir...Tutuklanmayı manşetten, tahliyeyi iç sayfada kayıp ilanı gibi verme alışkanlığı basının özgürlüğü olamaz... Özgürlük keyfiyet değildir...Yaşamanın tek adresi, adalettir... Bunu yok ettiğinizde unutmayalım ki bir ülke çöker...Osmanlı Devleti’nin pusulası adalete kilitlendiği için altı yüz yıl ayakta kalabilmiştir...