Tutunamayanlar...

1 Ağustos 2014

Bin yıl süren savaşların, ihanetlerin, yıkılışların, yolculukların, göçlerin ve meşakkatlerin sonunda aylardan Ağustos, günlerden bir Cuma günü varmışız Anadolu kapılarına...Bu topraklara girmek, bin yıldan beri bu topraklarda ayakta kalabilmek ve ağaçlarına tutunabilmek...İşte bin yıllık bu öyküyü yazmak kolay değil...Ve bu son kapı...Başka kapı artık yok...Bu yüzden tutunmak zorundayız...Çünkü, uzun bir yolculuktur yaşamak...Ve tutunmayı bıraktığımızda yaşamın çok uzağında bir yerlerde olacağımız aşikar...Uzak bir yerlerde, izbe ve terk edilmiş bir istasyonun durağında asırlardan beri bekletilen, bekleyen bizleri ötelere taşıyacak, belki de bir sırrı sürükleyerek gelecek son trendir...Belki de son kez duracak...Ve bir tufandan kurtarıp da alıp götürecek...Bekliyoruz...***Kavurucu bir Ağustos sıcağında, az sonra daracık, çıplak ve kurumuş kavak ağaçlarına çıkmayı karanlık hücresinde bekleyen prangalı mahkumlar gibiyiz...Etrafımız ateş çemberi...Yangın yerine dönmüş Irak, Afganistan, Pakistan, Suriye, Mısır, İran, Lübnan, Yemen ve Filistin...Beklemek ve tutunmak zorundayız...Yoksa, nerede, ne zaman yakamıza yapışılacağını bilmediğimiz meçhul ölümleri bekleyeceğiz...Ya da; puştların zulasını, hainlerin intikamını, kalleşlerin pusularını, münafıkların fitnesini, namussuzların kahpeliklerini...Düşeceğiz, yıkılacağız ve bir selvi ağacı gibi kesileceğiz...Ve belki de uçurumlara itileceğiz...Bağlanacak ellerimiz, kollarımız...Tutunmak zorundayız...***Yüzyıl önce Osmanlı Devleti’ni tasfiye edenler yeni bir tasfiye planı peşindeler... Bin yıllık mezarlıkları dolaştığımızda bize çok şey anlatacaklar...Ve bin yıllık ezberlediğimiz oyun yine sahnede...Kavgasını yanında götüren adam olmanın kimseye bir faydası yok...Dar vakitlere sığamayacak kadar uzun bir hikayedir... Bilinmelidir ki büyük felaketler kapımızın eşiğinde bizleri bekliyor...Çünkü, ne zaman kenetlensek, dik dursak, bir arada yaşasak, huzura kavuşsak, güçlensek ve dışımızdaki dünyaya karşı dik duran bir efe bulsak, içimizde asırlardan beri uyuyan, uyutulanlar uyandırılıyor...Ne zaman karşılıklı sevmeyi keşfetsek çok uzağına düşüyoruz hayatın...Ve ülkenin...***Eski Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, uyandırılanlardan... Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi halinde ülkenin felakete doğru gitme ihtimalinin çok kuvvetli olduğunu belirtiyor...Felaket tellallığının Nirvana’sıdır Ertuğrul Günay...Felaket dağının zirvelerinde gezinen Günay, BJK yönetiminde olduğum zamanlar stadyumun yapılmasına karşıydı ve ‘Dolmabahçe Sarayı Kayıyor!’ diyerek felaket senaryoları yazıyordu...Başbakan Erdoğan, felaket senaryolarını çöplüğe atıp stadyumun yapılmasına karar verdi... Ve bugün stadyum artık bitmek üzere... Kayan sadece Ertuğrul Günay oldu...Bugün söylediklerinin ciddiyetini bir daha düşünmek lazım...***Batılı efendilerin oyuncağı olmak istemeyen, ticaret anlamında her türlü ortaklığa evet diyen, komşu ülkelerle sıfır sorun politikasını benimseyen ve bunun dışındaki zulüm ortaklıklarına, vahşete, savaşlara, sömürge zihniyetine, emperyalizme direnen Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilecek olması ülke için büyük bir dönemeçtir...Niçin felaket olsun?Ve bu dönemeçten rahatsız olan batılı efendiler, dağları yollara dökmek için her türlü pis oyunu oynamaktan çekinmiyor...O kadar gerilere gitmeye gerek yok... 13 yıl öncesine döndüğümüzde, 5 milyar dolar paranın çıkmasıyla ülke felaketin eşiğine gelmişti...Unuttuk mu o günleri?Spekülatörlerin, batılı efendilerin kumar masasına dönüştürülen ülkenin göbeğinden bağlanan bütün iplerini kopartan Başbakan Erdoğan, ‘Güçlü bir Türkiye’ sözünü bu yüzden ısrarla söylüyor...İşte bu yüzden Kurtuluş Savaşı’dır...Ve gafletten uyanma vakitleridir...Son 13 yılda ülkenin geldiği noktanın bilançosunu çıkartamayanlar, muhasebesini yapamayanlar bilmelidir ki, o kalabalıklar o son trene binecek...Çünkü, binmeyip istasyonda kaldıklarında asıl felaket o zaman başlayacak...Tutunamayanların artık son istasyonu, son treni ve son umududur Başbakan Erdoğan... Yoksa tutunamayanlara biçilen rol daima fukaralık, uşaklık ve bir lokma ile bir hırkadır...Geçti artık o günler...Bir lokma ve hırka ile Çetin Altan’ın dediği uzaya gidilmiyor...Yolsuzluk senaryolarıyla, yoksulluk edebiyatıyla iktidar değiştirmenin kör kuyularına artık kimse düşmemeli...En büyük yolsuzluğu ABD ve Batılı efendiler yapıyor...Yeşile, kırmızıya boyanmış trilyonlarca dolar, euro ve sterlin dünya piyasalarında dolanıyor... Karşılığı sıfır... Maliyeti bizim parayla bir kuruş dahi değil...Ve ben, elli yaşındayım, 30 yıldan beri gazeteciyim... Yaşayarak öğrendim acı gerçekleri...Diyorlar ki;- Dalından düşen yaprak rüzgarın oyuncağı olurmuş...Üzerinde kuruduğumuz, yeşerdiğimiz bin yıllık Anadolu ağacının dallarına sıkıca yapışmak gerek... Yoksa Eylül kapıda... Yani sonbahar... Ve yaprak dökümü dediğimiz günleri fırtınalar bekliyor...Bu yüzden diyoruz ki, tutunmayı artık öğrenmeliyiz...Ve içimizdeki kavgalara, öfkelere yenik düşmemek gerek... Yoksa, rüzgarın oyuncağı olacağımız felaket vakitleriyle işte o zaman yüzleşeceğiz...Yıkıla yıkıla buralara geldik... 16 devlet böyle yıkıldı... Artık bu son devlet, son ülke, son bayrak, son tren ve son gemi... Birlik olmalıyız, kendimizle savaşmayı bırakmalıyız artık...Çünkü, Cemil Meriç haykırarak söylemiş;- Batıdan gelen hiçbir izm masum değildir!Evet, aylardan Ağustos...

Devamını Oku

Düşerken...

29 Temmuz 2014

Bir bayram daha geçip gitti...Geçen bir ayın muhasebesini yapan var mı?Türkiye’de dahi iftar sofralarına giden para 300 milyon lira...Eski parayla 300 trilyon...Lokantalardaki iftar sofralarından çöpe giden yemeklerle 1,5 milyon Suriyeli göçmen doyardı...Lakin, onlar sokaklarda dilenmeye devam ediyor...İftar sofraları, israf sofralarına dönüştü...Afrika’ya gıda yardımları düzenleyen derneklere sesleniyorum; Suriyeliler insan değil miydi?Molla Gürani demiş ki;“Önünü görmeyenlerin öteleri görme hakkı yoktur!”Övündüğümüz misafirperverlik bu muydu?***Bir bayram daha gelip geçti...Kentler denize dökülmüş gibi...İstanbul terk edilmiş bir diyara dönüşmüş sanki...Anlayan var mı?Bilinmez ama dünyayı yöneten ‘koca kafalı’ adamların bir şey anlamadığı kesin...Durup düşünme vakitlerini şeytanlara ayıranlar, şeytani oyunlarına devam ediyor...Kentlere bombalar yağarken geceler boyu, aşağıda bebekler ve çocuklar ölüyor...Ve utanmadan, sıkılmadan ‘koca kafalı’ adamlar böbürlenerek savaşın bilançolarını açıklıyor...İnsan öldürerek devleti yaşatma ve iktidarını uzatma oyunu asırlardan beri oynanıyor...Oysa; kan bulaşan, ihanet karışan, zulümle ayakta durmaya çalışan her devlet ve her iktidar tarihin köhnemiş ve unutulmuş mezarlıklarında toprak olup çürüyor...İbret alan var mı?Düşerken dahi vicdanları sızlamıyor, kararmış yüreklerin sahipleri...***Ve ölüm, bir gün herkesi tahtından düşürecek...Bu kaçınılmaz gerçek dahi kimseyi ürkütmüyorsa, aslında söylenecek ve yazılacak bir şey kalmamış demektir...Saddam, darağacında dahi devlet başkanı edasıyla dünyaya meydan okuyordu...“Bu bela benim başıma niye geldi?” Sorusunun muhasebesini yapmadığı belliydi... Sadece kendi başını değil, bir milletin başını büyük bir belaya soktu...Bugün ölen her Iraklı bebeğin ve çocuğun hesabı Saddam ve onun gibi kara cahillerden sorulacak...Ve dünyaya medeniyet pazarlayan ABD ve müttefiklerinden de bu vahşetin hesabı sorulacak!Kaddafi, IŞİD, El Kaide, Taliban ve PKK’nın da bunlardan bir farkı yok...Çünkü, insanlığın, Allah’ın kirli ve kanlı zaferlere ihtiyacı hiç yoktur...***Ölüm bütün zaferlerin üstündedir...Ve onu mağlup edecek kimse yoktur...Ama liderler ve etrafındakiler öldürerek yaşayabileceklerini zannediyor...Ve defalarca Irak’a gittiğimde, Bağdat, Tıkrit, Kerbela, Musul, Kerkük, Necef ve Zaho ile Dohuk kentlerini gördüğümde büyük bir felaketin kapıda beklediğini ben görüyordum ama Saddam ve etrafındakiler görmüyordu...Liderin etrafındaki kadrolar “düşmanlık” tesis ederek aslında kendi istikballerini koruyor ve iktidarlarını uzatıyorlardı...Kudüs, Tel Aviv kentlerinde de aynı tablo geçerliydi...400 bin devrim muhafızı ile övünen ve kendisini terk etmeyeceğini düşünen Saddam körden farksız biriydi... Çünkü, Amerikan askerlerini görünce kendisi gibi muhafızları da devrimin elbisesini çöplüğe atıp bir deliğe kaçmıştı...Bu düşüş ve kaçış tablosundan kimse bir ders çıkartabildi mi?Sanmıyorum...***Dünyayı fazla ciddiye alan devletler bir arada yaşamayı sanatlaştırmadıktan sonra daha çok kan akacak...Ve dünya böyle yıkılacak...Necip Fazıl bu yüzden demiş ki;“Hayatı fazla ciddiye almayın, nasıl olsa içinden sağ çıkamayacaksınız!”Bu kaçınılmaz gerçek kimseyi titremiyor...Düşerken, pişmanlık fayda etmiyor...Ve bir bayram daha gelip geçti...Kana bulanarak...İnsanlığımızdan utanmayarak!

Devamını Oku

Nokta atışı...

25 Temmuz 2014

Ve yarın arefe günü... Bayramı müjdeleyen bugüne kimse sevinemiyor... Çünkü, her geçen gün biraz daha büyük savaşların habercisi sayılan arefe günlerindeyiz sanki...Silahlar susmuyor...İslam coğrafyası kana bulanıyor...İsrail, bebek, çocuk ve kadınları yani Filistinlileri katletmeye devam ediyor...Açıklamasında da “nokta atışı” diyor...Bakan Kerry, ekranda “savunma hakkı, nokta atışı” gibi gerekçeleri ileri sürerek yalan söylüyor, daha sonra canlı yayın arasında danışmanı ile yaptığı telefon konuşmada İsrail ile dalga geçerek “amma nokta atışı” diyor...Dünya geri zekalı bir tek Amerika ve İsrail ileri zekalı ya... Ve diplomatik bir üslupla dünyaya bilimsel gerekçeler izah ediyor...***Ve yarın arefe günü...Türkiye’ye giriş yapan Suriyeli göçmenlerin sayısı 1,5 milyonu bulmuş, sokaklar, parklarda küçük çocuklar dileniyor...Sahillerde denize girme keyfiyeti devam ediyor...Filistin, Suriye’deki vahşet kimsenin umurunda değil... Esad zalim ama yanıbaşımızdaki parklarda ve sokaklarda, kaldırımlarda yatan Suriyeli çocuklara, bebeklere ilgisiz kalmak da zalimliğin başka bir boyutu...Gezi Parkı’ndaki üç beş ağaç kadar kıymeti yok muş Suriyeli bebeklerin, çocukların...İstanbul her geçen gün biraz daha New Yorklaşıyor!Vurdumduymazlaşıyor...Sağırlaşıyor...Ve körleşiyor...***Ve yarın arefe günü...Avcılar-Küçükçekmece arasındaki bir kilometrelik yol bir saatte geçiliyor... Cehennem yoluna döndü... Uğursuz bir yol, insanoğlu öfke krizine yakalanıyor... Lakin alternatif bir yol da yok...Bir yıldan beri Küçükcekmece üzerindeki bir köprü yapıldı ama trafiğe açılamıyor... Nerdeyse üçüncü köprü bitecek ve biz her sabah bu cehennem yoluna dönen yerden geçmek zorundayız...Dostum Başkan Topbaş’a buradan sesleniyorum, bürokratlarını bu hususta uyarsın artık... Ben bu ve çileyi bir buçuk yıldan beri çekiyorum...Ve Bakırköy, Avcılar, Beylikdüzü ve Büyükçekmece halkı bu cehennem yolunu her sabah gidip ve dönmek zorunda...AK Parti bu ilçeleri niçin kazanamadığını acaba biliyor mu?İki ağaç için yeri göğü yıkan gezi zekalılar, her gün iki saat bu çileyi çekenlerin bir tweet attığı bile yok... Avcılar, Bakırköy, Beylikdüzü ve Büyükçekemece belediyeleri de uyumaya devam ediyor...Ve hangi kafa bin kamera ile bu kenti izliyor olmasına rağmen ve hala trafiği çözmüyor ve tıkalı yolları açmıyor..***Ve yarın arefe günü...Bayramın sevinci herkesin gözünde kalmış, savaşlar, cinayetler, çirkeflikler, yalanlar, dolandırıcılar, simsarlar arasında sürüp giden bir hayatta herkes ölümünün arefe gününde adeta...Ve herkes palazlanabilmenin, kazanabilmenin, öldürebilmenin nokta atışını yapmakla meşgul...Yine de, hayırlı ve güzel bayramlar...

Devamını Oku

Damdaki topçular...

22 Temmuz 2014

‘Damdaki Kemancı’yı bilmeyen, okumayan ve seyretmeyen kalmadı...Yahudi asıllı Rus yazar Solomon Naumovich Robinovich’in Yidiş dilinde yazdığı eserinde; 1905 yılında Rus Çarlığı, topraklarındaki bir Yahudi köyü olan Anatevka’da yaşayan fakir, geleneklerine bağlı Sütçü Tevye ve onun kızlarının başından geçen hikayesi ve Yahudilerin sürgün edilmesiyle ‘yıkılan hayatlar’ anlatılıyor...***İsrail; Filistin halkını, bebek, çocuk, kadın demeden yıllardan beri katlediyor... Eşkiyalaşmış, vampirleşmiş bir devlete ne acıdır ki kimse dur diyemiyor...İslam coğrafyasının kalbine bir akrep gibi yerleşen İsrail’in Damdaki Topçuları, son on beş günden beri 590 Filistinliyi katletti... 3 bin 660 Filistinli’yi yaraladı...Ve sonra da askerleri, zıvanadan çıkmış fanatik vatandaşlarıyla bir araya gelip dans etti...Filistin halkının katliamına dair müzikal sahneleniyor...Müzikalin adı; Damdaki Topçular...***‘Şimon’un listesi’ yazımıza gelen tepkilerin çoğu, İsrail’in, yani küçük bir devletin eşkiyalığına dünyanın neden sessiz kaldığını anlamaya çalışanlar bize soruyor;- İsrail’in elinde atom bombası mı var?Ya da sessizliğin gerçek nedenini bilmek istiyorlar...Kimileri de bizi ırkçılıkla suçluyor... Yani, Yahudilerin iletişim lobisi hemen çalışıyor...Ve belki de son kez yazacağım, ırkçı değilim... Yaradan’ın ırkçılığı yasaklayan emri var... Ama ırkıma, dinime mensup insanlara, ülkelerine ve dünyanın her neresinde olursa olsun her millete, her ülkeye ve her ırka yapılan katliamlara da seyirci ve suskun kalmayacağımı belirtmeliyim...Ve nasıl ki Hitler’i zalim olarak bildim ve yazdıysam, Saddam, Kaddafi, Esed, İŞID’ın yaptıklarına da zulüm dedim... Ve yapanlara da zalim dedim...***30 yıldan beri bu toprakları kana bulayan ve 30 bin insanımızın hayatının kaybetmesine yol açan PKK’lılara da ve APO’ya da zalim dedim...Demeye de devam edeceğim...Kürtçe konuşabilmek uğruna binlerce Mehmetçik şehit edildi... Aileler, bebekler, çocuklar katledildi... Binlerce dul ve yetim geride kaldı... Bu kanı dökenleri de hiç unutmayacağım...Ne hikmetse PKK’lılara kimse ırkçı diyemiyor...Ben demeye devam edeceğim...***ABD’de İkiz Kuleler vurulduğunda, İspanya’da, İngiltere’de bombalar patlatıldığında da eylemi yapanlara zalimler dedim...Kim, hangi devlet olursa olsun, ne adına yaparsa yapsın günümüzde namertçe yapılan her savaşa, terör eylemlerine, suikastlere ve kalleşce yapılan saldırıların hepsine karşıyım...Kandil Dağı’ndaki eli kanlı teröristlerin İsrail askerlerinden ne farkı var? Gazete arşivlerine girip o resimleri bir daha bulup bakalım bir fark bulabilecek miyiz?Ve ben kimin neye inandığıyla ilgili değilim, neyin doğru olduğuyla daha çok ilgiliyim...Damdaki Topçular bilmelidir ki bu gece Kadir Gecesi...Allah azametini elbet gösterecektir...

Devamını Oku

Şimon’un listesi...

18 Temmuz 2014

II. Dünya Savaşı sırasında Naziler’in uyguladığı soykırımdan binin üzerinde Polonya yahudisinin kurtarılışında rolü olan Oskar Schindler’i ve kurtarılmanın hikayesini Steven Speilberg, Schindler’in Listesi adıyla filme çekmişti...93 yılında Oscar ödülü alan filmi, 2004 yılında ABD Kongre Kütüphanesi “kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli” filmler arasına seçerek ABD Ulusal Film Arşivi’nde muhafaza edilmesine karar vermiş...Yahudi sermayenin elinde ve tekelinde bulunan Hollywood ve Amerikan medyası ne acıdır ki, yıllardan beri İsrail’in Filistinlilere, yani müslümanlara yaptığı katliama kör ve sağırmış gibi davranıyor...***İsrail’in yaptığı zulme direnen Filistinliler hala dünya kamuoyunda terörist olarak gösteriliyor... Asırlardan beri, müslüman olmayanlardan büyük zulüm gören, fırınlara atılan, ülkelerden sürülen yahudi halkın bu katliama seyirci kalmasını anlamakta zorlanıyoruz...Filistin’de yani Kudüs’te ilk toprağı satın aldığı günden beri İsrail, devletinin tarihini kanla yazıyor...İlk toprağı satan müslümanın açtığı yara yıllardan beri kanıyor...Farkında mıyız?***Dünyanın bir çok yerinde soykırım müzelerini gezdik ve fırınlara atılan Yahudilerin dramını üzülerek izlemiştik...Artık üzülemiyorum...Günlerden beri Gazze’ye bomba ve kurşun yağıyor... Mübarek Ramazan ayında dahi silahlarını susturmayan eli kanlı katiller, top oynayan çocukları, bebekleri ve masum bir halkı her geçen biraz daha öldürüyor...Dünya seyrediyor...Müslümanlar ise dünyanın keyfini sürmekte...Zeytin dağları ise toz duman içinde...Siyonizm amacından vazgeçmiş değil...Piyonizm ise hala vazgeçilmeyen bir alışkanlık...***Piyonizme hizmet edenler ise ne acıdır ki yine müslümanlar... Başbakan Erdoğan’ın dediği gibi Filistin’in bu durumuna sevinen İslam ülkeleri var...Dubai’de çölün ortasına Palmiye şeklinde villa kentler, dünyanın en büyük gökdeleni ve otellerini inşa etmekle, lüks jeeplere binip çölde safari yapmakla, kırk tane ne idüğü belirsiz çıplak kadınları yatlara doldurup alem yapmakla, evlerinde aslan, kaplan besleyip ve onların üstüne binip gezmekle, lüks uçaklara sahip olmakla müslüman olunmuyor...Bütün bu azgınlıkların mutlak bir hesabı var ötelerde... Fitil fitil herkesin burnundan çıkacak, zulmün de, israfın da, sorumsuzluğun da ve akan kanın da hesabı görülecek...***Bir kentin sokaklarını yıllardan beri bombalamak, insanları katletmek nasıl bir duygudur? Ki vurdukça, ellerini kana buladıkça daha da azgınlaşıyor!Çöl kahramanlığından öteye geçmeyen ve hükmü bulunmayan İslam ülkelerinin kralları, emirleri, şeyhleri, başkanları, teröristleri de Şimon’un Listesi’ni filme çekse ya!Sahipsiz isyanlara sahip çıkabilseler ya?Ortadoğu her geçen gün cehenneme dönüyor... Ve belki de üçüncü bir dünya savaşı kapıda bekliyor diyebiliriz...ABD Kongre Kütüphanesi’nin bu gerçeklerin filmini neresinde saklayacağını da ayrıca merak ediyorum...Dünya bir kez daha büyük bir sona doğru gidiyor... İşte o vakit son pişmanlık fayda etmeyecek!Ne; saltanata, mala, mülke, makama, paraya, kadına, içkiye, uyuşturucuya, hırsızlığa, kibre, küfre ve şirke düşmüş müslümanlara, ne de yangın yerine döndürdükleri ve belki de bir daha ateş topuna dönüşüverecek dünyanın Şimon’a ve katil askerlerine bir faydası olmayacak...Ve tufan günlerinin yakın olduğunu hissediyorum...Gemi yapacak bir peygamber de artık gelmeyecek...

Devamını Oku

Karanlık geceye yolculuk

15 Temmuz 2014

Özal diyordu ki; - Gün gelecek herkes ekonomi konuşacak!Önceleri, liberalizme giden yolun bir sloganı gibikulağa gelen anlamsız gelen sözün üzerinden yıllar geçtikçe ne demek istediğini daha iyi anladık...Anladık ki, bizlere “Yeni Dünya” ve “Yeni Türkiye” nin gelecekte nasıl şekilleneceğinin işaretlerini vermiş...“Alın teri, göz nuru, kemer sıkma, tasarruf” türü stratejilerle yeni dünyanın aktör bir ülkesi olamayacağımızı anlatmaya çalışan Özal’ı yeni anlıyor gibiyiz...Evet, artık herkes ekonomi konuşuyor!***ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Almanya, Fransa, İsrail, ekonomik gücün getirdiği küstahlığın vermiş olduğu rahatlık yüzünden dünyaya parmak takmış oynatıyor...Dünya onlar için bir çocuk parkı...Ülkeler birer oyuncak...İnsanlar, plastikten kurşun asker...Özal’dan bugüne Türkiye ve dünyanın nereye geldiğini anlamak için büyük bir muhasebeye ihtiyaç var... Ve bağımsız bir göze sahip olmak ve daha da önemlisi insafa gerek var!***Değişim rüzgarlarını kaçıran ülkeler köleleştirilmeye mahkum... Ama rüzgara kapılınca da unutulan tek şey; orjinal kalamamak...İnsan, kullandığı araçları, yatları, katları, teknik cihazları değiştirdikçe değişimi yakaladığını sanıyor...Bilinmeli ki; şekillerle uğraşanlar şekillerde kalmaya mahkumdur... Mana adamı olamadıktan sonra şeklen değişmenin sonucunda varılacak yerin son durağı iki metrelik çukurdur...Orjinalitesini kaybeden sıradanlaşır...***Fikir, şiir, roman ve düşünce adamı kalmadı...Varsa yoksa polemik...Ve siyaset...Üzerinde yıllarca düşünülmüş düşüncelerini piyasaya süren dava adamları son otuz yıldan beri adeta uzaklara yelken açmış... Hemen her gün etrafımızdakilerin orjinalitesini kaybettiğine şahit oluyoruz... Orjinalitesini kaybeden sahteleşir, değersizleşir gerçeği bilinmeli...Bu ayrıntıyı daima unutmaya çalıştık...12 Eylül darbesinden bu yana 34 yıl geçmiş...Güya, darbelerle hesaplaşıldı...34 yıldan beri bu topraklarda bir Necip Fazıl, Cahit Zarifoğlu, S.Ahmet Arvasi, Tarık Buğra, Ahmet Kabaklı, Cemil Meriç, Fethi Gemuhluoğlu, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Ömer Lütfü Mete, Oğuz Atay ve Nazım Hİkmet, Cemal Süreyya, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Atilla İlhan, Ahmet Erhan, Nevzat Çelik, Hasan Hüseyin Korkmazgil gibi kendisini bir davaya adayan şair ve fikir adamı yetişmemişse ekonomi herkesi teslim almış demektir...Yetişmiyor, yetişmez de... Her iki tarafın kalabalıkları sokaktaki ekonomik piyasaya yenik düşmüş... Dışarıda gürül gürül akan bir dünyada ayakta kalabilmek, namerde muhtaç olmamak için çuvalla para kazanmak gerek...Yiğitlik para etmiyor...***Cemil Meriç hasta yatağında feryat ederek demişti ki;-Boşuna bağırıyorum sağ okumuyor!Bugünleri görebilseydi sözlerine solu da ilave ederdi...“90’larda muhafazakar kesimde düşünce ortamı daha canlıydı” diyen Fehmi Koru ise;- İktidar olup güç elinize geçtiğinde farklı bir insana dönüşürsünüz... Muhafazakar kesimde gücü gördükten sonra bocalayanlarda var, kendini hala mağdur hissedenler deVe bugün içerisine düşülen çıkmaz sokağı tarif ediyor;-Sosyolojik bir dönüşüm yaşanıyor!Bu dönüşüm, değişim içerisinde artık “mağdur” kalmadı... Dram kalmadı... Tutanamayanların yokluğu, açlığı, sefaletinden de iki satırlık bir şiir çıkmıyor...Rakamlara teslim olan akıl ve ruh sürekli ekonomi ile meşgul...Kelimeler bu yüzden tutsak...***“ İktidara yapılacak en önemli eleştiri kültür siyasetini ihmal etmeleri. Yollar, köprüler yapmakla ilgilendiler ama kültürle hiç ilgilenmediler.” diyen Fehmi Koru yeni yapılan camilere dikkat çekerek şunları söylüyor;-Estetik açıdan çoğu felaket durumda...Fehmi Koru haklıdır ama estetik kaygısından uzaklaşmamızın tarihi yeni değil iki yüz yıl öncesine dayanır... Pertevniyal Lisesi, Sultanahmet Cezaevi, Çırağan Sarayı, Dolmabahçe Sarayı, Hidiv Kasrı, İstanbul Erkek Lisesi’ne, Süleymaniye, Selimiye, Sultanahmet ve Ayasofya’ya bakıp da bu kadar estetikten uzak düşünceyle yapılanları gördükçe felaketin boyutu daha iyi anlaşılıyor...Kaybettiklerimizi aramalıyız...***Prof. İlber Ortaylı’ya Baş Başa programımda sormuştum;- Osmanlı’nın geri kalmasına matbaanın geç keşfedilmesi neden olmuştur, iddialarına ne diyorsunuz?Canlı yayında bir kahkaha atıp bence tarihe geçen şu sözlerini söylemişti;-Şimdi keşfetmişsiniz de ne basıp ne okuyorsunuz?Evet, kısacası karanlık geceye yolculuk devam ediyor...Biter ve geçer elbet diye umut ediyoruz...

Devamını Oku

Mor dutlar...

11 Temmuz 2014

Batılılar; İslam coğrafyasını mor dut ağaçlarından oluşan büyük bir bahçeye çevirmiş durumda... Ne üzerinden iniyor, ne de doymak biliyorlar... Ellerinde ise milyonlarca masumun kanın lekesi var...Mor dut yemiş yaramaz çocuklardan daha vahşiler...İsrail, Gazze’de katliama devam ediyor... Afganistan’da bombalar patlıyor, Irak üçe bölünüyor, Suriye felakete sürükleniyor...Şeytanların bağlandığı bu mübarek ayda dahi, İslam coğrafyası şeytanlıklara, şeytanlara teslim olmuş...Her şeyin susması, bitmesi gerekirken; susmuyor ve bitmiyorsa akıl dışı bir çizgide ilerleniyor demektir...Yavuz Bahadıroğlu, “gavur” alışkanlığına asırlardan beri kapılan müslümanlara haykırırcasına sesleniyor;- Öyle ya, biz Müslümandık! Müslümanın kavgası da “Müslümanca” olmalıydı.***“Rekabet yeni buluşların kaynağıdır” deniliyor ama varılan noktada gerçeklerle yüzleşildiğinde görülüyor ki, rekabet birbirini yok etme stratejisine dönüşmüş...Batılılar, demokrasi masallarını anlatmaya bayılıyor... Batının ikiyüzlülüğüne isyan edenler diyor ki;- Eski Doğu Bloku ülkelerinde çok kısa sürede yüzünü gösteren “serbest piyasa” vahşetinden sonra, dolaşım özgürlüğünün yalnızca malların dolaşımı anlamına geldiğini anlamayan kaldı mı?***İşgalci stratejiden bıkıp usanmayan batılıların eski çağlardan bu yana egemenlerin kullandığı “bölerek yönetme” kolaylığının devam ettiğine dikkat çeken Amin Maalouf diyor ki;- Batı’nın yüzyıllardan beri, dün olduğu gibi bugün de içinde bulunduğu dram, dünyayı uygarlaştırma arzusu ile ona egemen olma isteği iki uzlaşmaz dilek- arasında sürekli bocalamasından kaynaklandı.İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez yıllar önce Kudüs’te Baş Başa programıma konuk olduğunda sormuştum;- Nobel Barış Ödülü almış biri olarak, bölgedeki bu vahşi savaşa neden isyan etmiyorsunuz?Perez, olayın yanlışlığını anlatmıştı ama kendince de haklı gerekçeler ileri sürmüştü...***“Batının çekiciyle doğuya vurmak” oyunu asırlardan beri devam ediyor... Ve biz kutuplaşmaya, bölünerek yönetilmeye ısrar ediyoruz... “Kazanmak için düşman gerek” politikasını sürdürüyoruz...Mor dut ağaçları gibiyiz, sürekli karşımızdakilerin ellerini lekeliyoruz...

Devamını Oku

Değişmeyen şeyler...

8 Temmuz 2014

“Değişim” masallarını ezberleyen sokaktaki çocuklar bağırıyor;-Dünya değişiyor!Sahiden, değişiyor mu?***Dünya mı, yoksa üzerinde yaşayan insan mı değişiyor? Paranın efendileri; arabaları, uçakları, telefonları, buzdolapları, televizyonları, vapurları, çarşıları, binaları, mobilyaları değiştirdikçe, sattıkça ve insanları ‘iş’ adı altında köleleştirdikçe dünya değişmiş oluyor!Suç hiç değişmiyor...Bu kadar modernizme, değişime ve uzaya gidilmesine rağmen; savaşlar, hırsızlıklar, yalanlar, iki yüzlülükler, siyasetler, iktidarlar, muhalefetler, bankalar, üniversiteler, öğrenciler, sendikalar, işçiler, memurlar, hastaneler, doktorlar, hakimler, savcılar, polisler, sporcular, taraftarlar, askerler, gazeteciler, okuyucular, sapıklar, katiller, şeyhler ve müridler değişmiyor...Neden?Oysa, herkesin dilinden düşürmediği bir değişim masalı var... Lakin, masallar o kadar farklı ve çelişkili ki!***Birinci masal, Çetin Altan’a ait... Diyor ki;“Geçmişin savaş, kan, vahşet dolu, buram buram ihtiras tüten ilkelliğinin sona ereceği çağın başındayız gibi görülüyor.İnsanlığın kabuk değiştirdiği bir çağ olacak bu.Bu çağı yaşayacak olanlar büyük bir değişimin gerçekleşmesine tanıklık edecek.Büyük ihtimalle ‘yeni insan’ denilebilecek bir insan tipinin çağı olacak gelecek yüzyıl.”Ortadoğu ile Afrika ülkelerindeki savaşlardan, terörden, göçlerden, açlıktan, Afganistan ve Pakistan’daki katliamlardan kimsenin haberi yok galiba...Yangın yerine dönmüş dünyadan bu kadar habersiz olmak düşünce derinliğinin yeni bir seviyesi mi!Ki çevirenler de Batılı efendiler, yani uzaya gidenler...***Son yüzyıldaki suçlar tarihine bakıldığında insan yani, “Yeni insan” belki de bu kadar vahşileşmemişti... Çünkü; atomu, bombaları, tankları, uçakları, savaş gemileri, denizaltılarını daha yapmamış ve uzaya gitmemişlerdi... Bu imkansızlıklarından dolayı belki de bu kadar vahşileşemedi... İnsanoğlu imkanlarını geliştirdikçe daha da vahşileşiyor...İnsan; her geçen gün biraz daha yoldan çıkmış medeniyetlerin yolcusu haline geliyor...Kimse farkına varıyor mu?***İkinci masal Amin Maalouf’a ait... “Pusulasız bir halde girdik yeni yüzyıla...” diyor ve devam ediyor;- Zaferler ve yenilgilerle, mücadele ve geri çekilmelerle geçen, ama hayallerinden, umutlarından, düşüp düşüp ayağa kalkmalardan hiç vazgeçmeyen bir yüzyılı arkadabıraktık. Ama yeni yüzyıl yaklaşırken, insanın elindeki pusulalar birer birer düşüp kırıldı sanki ve şu anda, yıldızsız bir gecede, bir cangılın içinde kaybolmuş gibiyiz. Peki pusulayı yeniden bulabilecek miyiz?***Evet, bu sorunun cevabı bilinmiyor...Değişen eşyalar, değişmeyen ise insanlar...Çünkü, farklılıklara yaklaşım hala düşmanca, barbarca ve küstahca...Ve tahammülsüzlük zirvelerde geziniyor...“Eski insan” ve “Yeni İnsan” arasındaki fark ne imiş? Kullandığı cihazlar, araçlar ve telefonlar ile gökdelenler mi? Yoksa uzaya gidişleri mi?Değişen bir şey yok aslında!

Devamını Oku