Bab-ı Ali Toplantıları’nın geçtiğimiz salı günkü oturumuna konuşmacı olarak katılan Başbakan Yardımcısı Prof.Dr. Emrullah İşler ile birlikteydik...TİKA’nın çalışmalarını anlatan Prof.İşler diyordu ki;“Bizler kitabi bir medeniyetin çocuklarıyız. Bu bakımdan eğitim her işin başıdır. Bu yüzdendir ki eğitim altyapılarını destekleyen dev projelere ağırlık veriyoruz!”***120 ülkede aktif olan TİKA’ nın faaliyetlerini anlatan Prof. İşler, son on yılda Asya ve Afrika ülkelerinde binden fazla su kuyusu açtıklarını, Osmanlı Medeniyeti’ne ait köprü, medrese, türbe ve camileri restore ettiklerini, ayrıca 308 okul ve tadilatı ile çok sayıda hastane yaptıklarını belirtti...Evet, belki bir çokları için bir şey ifade etmeyebilir ama Somali, Sudan, Moğolistan, Makedonya, Arnavutluk, Filistin, Suriye, Kosova, Bosna-Hersek, Etyopya, Afganistan, Sırbistan ve Senegal’de yaşayan insanlar için içme suyu, okul, sağlık projeleri çok şey ifade ediyor...Yaşanmadan anlatılamayacak bir dram...***Afrikalıların içinde bulunduğu kötü şartların dramını dergilerine kapak yapıp duran batılı efendiler, bu ülkelere sadece safari turu yapmanın ötesine geçemedi ve geçmeye de niyetleri yok!Sömürge zihniyeti ile bu ülkelere giden batılı efendilerin dış politika stratejisi, fakirden alıp zengine veren modernleştirilmiş ve değişime uğratılmış Robin Hood anlayışı üzerine kurulu...***Yıllardan beri AK Parti’nin dış politikasını eleştirenlere cevap olarak TİKA’nın yaptıklarını örnek gösteren Başbakan Yardımcısı Prof. Dr. Emrullah İşler;- Çıkar amaçlı dış politikadan uzağız... Çıkar ilişkileriyle nereye kadar! Biz insan odaklı dış politikayı benimsiyoruz...***TİKA’nın yurtdışında yaptırdığı okul, hastane, poliklinik gibi binaların estetiği medeniyetimizi anlatan eserlerin olmadığına dair eleştiride bulunan Prof. Ahmet Vefik Alp ise haklıydı...Oysa, kitabi bir medeniyetin yansımalarının da kitabi olması gerekirdi... Yani, artık standart bir çizgi yakalamak gerekir...Örnek modeller geliştirilmeli...İstanbul Erkek Lisesi binası model alındığında mesele çözümlenmiş olur... Çeşme, hastane binaları da buna dahil...TİKA Başkanı Dr. Serdar Çam ise bu modellerin neden yapılamadığını, gittikleri ülkelerdeki bürokratik engelleri anlatınca, anladık ki, öyle kolay değilmiş...Ama aşılamayacak mesele de değil...Aksi halde, kitabi bir medeniyetin çocuklarının bizler olduğuna kimse inanmayacak!Bir yanda yüzyıllar önce yapılan Drina Köprüsü diğer yanda derme-çatma bir okul binası gibi duran yapılar bizi büyük bir tezat kuyusunun içine atacaktır...
Amerika’da başkanlık seçimlerinde yüzde 51 oy alan başkan seçiliyor... Lakin, yüzde 49 oy alan muhalefet liderinden beş yıl boyunca tek kelime kimse duymuyor...Al Gore, John Kerry ve Geogre W. Bush gibi... ***“Diyorlar ki” diye başlayıp sonu gelmeyen kabus senaryolarının hiçbiri Amerika’da yazılıp, konuşulmuyor... Ve seçim sonuçlarından kimse şu sonuçlara varmıyor;- Halkın yüzde 49’u başkanı istemiyor... ABD halkı karpuz gibi ikiye bölündü... Obama halkı kucaklamıyor, çünkü halkın yarısı istemiyor... ***Psikolojik savunma mekanizmalarının her türünü deneyen muhalefet; gündemde kalabilmek, başarısızlığı unutturmak adına sürekli, iktidarın aldığı oy oranını gündeme taşıyarak olmayan tehlikelere dikkat çekmeye çalışıyor... Böylelikle, gücünü koruduğunu sanıyor oysa davranış bozukluğu gösterdiğinin farkına varamıyor... Artık politik savunma mekanizmalarını harekete geçirmeli...***Diyorlar ki, iktidar yüzde 43, muhalefet ise yüzde 57... O halde halkın yüzde 57’si iktidarı istemiyor!Oysa, yüzde 57’nin açılımı yapıldığında görülecektir ki, muhalefet 7’ye bölünmüş durumda... Sonuç doğru ama gerçek ayrıntılarda saklı... Yani, toplanmış bir sonuçtan siyasi bir strateji üretmek doğru bir yol değil... ***Demirel, Özal ve Sezer cumhurbaşkanı olduğunda ANAP, DYP ve DSP’nin oy oranı neydi?Denilecek ki, parlamenter sistem seçti...Peki, parlamenterleri kim seçti? Halk... “Bu seçim farklı ama” söylemine karşılık diyoruz ki, bu defa da halkın kendisi seçecek...Kenan Evren’i kim seçmişti? Anayasa oylamasıyla birlikte, geçici bir madde sayesinde...***Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay birkaç gün önce AK Parti’nin adayının Başbakan Erdoğan olduğunu açıkladı gibi...Başbakan Erdoğan, Çankaya’ya çıktığında, bu defa ülkenin gündemine kimin başbakan olacağı, daha sonra yapılacak olağanüstü genel kurul toplantısında genel başkan koltuğuna kimin oturacağı konusu girecek...Beşir Atalay’ın, “Abdullah Gül’ün ikna edilmesi gerekir” açıklamalarından anlıyoruz ki, Cumhurbaşkanı Gül henüz aktif siyaseti düşünmüyor gibi... Belki de şartların oluşmasını bekliyor...Ki kendisi “Bugünkü şartlar çerçevesinde benim gelecekle ilgili bir siyaset planımın olmadığını burada paylaşmak isterim” açıklaması göz önünde bulundurulduğunda anlaşılıyor ki, henüz ikna edilmiş değil...***Ve sonuç...AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, Başbakan Erdoğan’ın 2023 yılına kadar başkan olacağına dair açıklamalarından anlaşılıyor ki, başkanlık sisteminin yol haritası çiziliyor gibi... Muhalefete gelince, olayı kişiselleştirmekten uzak durmalı... Mesele, Büyük Türkiye olabilmektir!
Cumhurbaşkanı kim olmalı? Sorusuna aylardan beri cevap aranıyor... Muhalefet ‘çatı aday’ arayışlarına devam ediyor...Ve ‘çatı aday’ senaryosuna göre tek bir aday üzerinde anlaşma hala sağlanamamış gözüküyor...***Ak Parti ise istişare sürecini devam ettiriyor... Kanaatimce, Başbakan Erdoğan aday olacak gibi... Ki partiyi çok iyi organize ederek, yukarıya çıktığında çökmeyecek, dağılmayacak, ihanet etmeyecek bir çalışmanın altyapısını tamamladı diye düşünüyorum...1,5 yıllık süreçte başbakanlığa ise Mehmet Ali Şahin, Bülent Arınç, Ahmet Davutoğlu ve Numan Kurtulmuş isimlerinin ön plana çıktığı da artık aşikar...4 yıl İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı, 11 yıldan beri Başbakanlık yapan deneyimli bir siyasi liderin cumhurbaşkanı olmasına artık kimsenin diyeceği bir şey olmamalı...***Muhalefet kenetlenerek koro halinde ‘istemezük’ demeye devam ediyor görüntüsü veriyor ama bu görüntü evde yapılan ve çarşıya uyarlanmaya çalışılan bir hesap... Lakin, kafalarındaki hesaba göre ise, kendileri de Başbakan Erdoğan’ın yukarıya çıkmasını istiyor gibi...Neden?Erdoğan gibi güçlü bir siyasi liderin varlığından kurtulduklarında, yani 2015 genel seçimlerinde daha rahat edebileceklerini düşünüyorlar...***Nasıl bir cumhurbaşkanı olmalı? Sorusuna muhalefet kanadı şu gerekçeleri sayıyor;- Kucaklayıcı, halkın içinde olan, çatışmayı önleyecek, uluslararası alanda Türkiye’yi temsil edebilecek, toplumdaki gerilimi düşürecek...***Ve muhalefet kafasında başka hayaller kurarken, kamuoyuna da Erdoğan’ı istemiyormuş gibi bir görüntü vermeye devam ediyor...Ve ileri sürdüğü gerekçelerdeki özelliklerin Başbakan Erdoğan’da olmadığını, olduğunda ise ülkenin başına nelerin geleceğini vurguluyor...Yıllardan beri gelenekselleştirdiği, korku ve gerilim üzerine kurguladığı senaryo taktiğinden bir türlü vazgeçmeyen muhalefete sormak lazım;- Ahmet Necdet Sezer yedi yıl boyunca kimi kucaklamış? Halkın içine ne kadar karışmış? Toplumdaki gerilimi ne zaman düşürmüş?***Kendisini köşke taşıyan Ecevit’e dahi Anayasa kitabını fırlatan, büyük bir ekonomik krize yolaçan Sezer değil miydi?Ve beş milyar doların kağıt üzerinde ülke dışına havale edilmesiyle devalüasyon günlerinde yoksullaşan bir Türkiye tablosuna Sezer neden olmamış mıydı?Kapılarına kilit vurulan kuruluşlar, işsiz kalan yüzbinlerce insan, 100 bin dolar borcun karşılığı 40 milyar lira iken, bir sabah 180 milyara çıktığında intihar edenlerin, evini, arabasını satanların, iflas edenlerin hallerine kimler neden olmuştu?Polisin siyasi linçten ibaret hayali operasyonlarıyla itibarsızllaştırdığı kurum ve kişilerin akıbetini unuttmuş gibiyiz...O yedi yıl boyunca hafızalarımızı zorladığımızda öyle garip ve mahsun resim karelerine rastlıyoruz ki!Ve her rastladığımızda ağlamamak için kendimizi zor tutuyoruz...***Ve mahşerin beş atlısı...Üniversitelerin kapı önlerinde başörtüsü kontrolü yapacak kadar görev dışına çıkanların polis, asker, yargı, basın ve siyaset beşlisinin oyunlarına şahit olmadık mı?Dış güçlerin tezgahlarını ise ayrı bir tarafa bırakıyoruz...***Ve altı defa gelip yedi defa giden Demirel, hangi halkı kucaklamış?En büyük destekçisi olan ‘benim halkım’ dediği o halka sırtını dönüp, ‘Arabistan’a gitsinler, orada okusunlar’ deyişini unutmuşuz gibi...Başörtüsü yüzünden Merve Kavakçı’yı TBMM’den atmadılar mı?Unutuldu mu o günler?***Ne oldu?Başbakan Erdoğan ve kadrosu 12 yıldan beri iktidarda... Yapılanları, değişimleri saymakla bitiremeyiz... Bir dolara takla atılan günlerden bugün farklı bir yerdeyiz...Üniversitelere artık başörtülü gidiliyor... Kıyamet mi koptu? Ülke mi yıkıldı? Döviz mi arttı? Borsa mı çöktü?Türkiye Cumhuriyeti Devleti mi yıkıldı?Demek ki, dostça, kardeşçe ve farklıları kucaklayarak ve tahammül ederek yaşamak oluyormuş...Lakin, bu süreci son üç yıldan beri dinamitlemeye çalışan dış ve içerdeki uzantılar yüzünden farklı bir Türkiye oluşturma ve kurma çabası yüzünden ortam sürekli terörize ediliyor...Ve bu korku ve gerilim senaryolarının ışığında çekilen filmlerin sinema salonlarına gitmekten, izlemekten, aldanmaktan ve aldatılmaktan bıkıp usanmadık mı?- Çarşamba günkü yazımızda devam edeceğiz..
Bu ülkedeki basının, son yüz yıllık tarihi incelenmeye muhtaç... Muhasebesiz savaşlardan kendini bir türlü kurtaramadı...İletişim fakültelerinin sayısı artıyor ama adalet ve merhamet duygusundan yoksun hazırlanan sayfaların anatomisi yapılmıyor...Ve kara propaganda stratejisine her gün farklı bir yenilik ekleniyor... Bu yüz yıllık anatominin muhasebesi yapılmadıkça, basının ahlakını daha çok konuşur ve yazarız...***Dünyanın her yerinde insanoğlu; yalana, dedikoduya ve iftiraya ne yazık ki çabuk inanıyor...Bilgiyi teyit etme kültüründen çok uzak bir yerlerde yaşanıyor...Yüzleşmelerden kaçılıyor...İtibarsızlaştırma kültürü gittikçe gelenekselleştiriliyor...Pusu kurma alışkanlığından vazgeçilmiyor...***Çifte standart duygusu ruhunun zirvesinde yaşanıyor... Bild Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Kai Diekmann, Başbakan Erdoğan‘ın Almanya’nın Köln şehrinde düzenleyeceği miting öncesi, “Hoş gelmediniz, burada istenmiyorsunuz” manşetini atabiliyor...Ama, bu ülkenin basını Almanya Cumhurbaşkanı Gauck‘u eleştirdiğinde, bir bardak suda fırtına kopartılıyor...Neden?Siyasi iktidarı devirme stratejisi uğruna insanlığa dair bütün ilkeler kaybediliyor...***Yalan makinelerine dönüşen sayfalardaki yargısız infaz anlayışı hâlâ hüküm sürüyor...8 sütuna manşetten karalama, tek sütun tekzibi yayınlayarak objektif, bağımsız gazetecilik yapıldığına kim inanıyor ki!30 yıllık meslek hayatımızda yaşamadığımız süreç kalmadı... İftira, yalanlar “Binbir Gece Masalları” na dönüştürülüyor...Ve masal hiç bitmiyor...***Merhum Menderes‘i darağacına götüren anlayış, bugün torunu Prof. Adnan Menderes‘i Cumhurbaşkanlığı’na taşımayı düşünüyor...Merhum Özal‘a yapılan iftiraların hepsi unutulup gitti... Hani, milyarlarca dolar parası vardı?Öldüğünde bankalarda çıkan parasının miktarını öğrenildiğinde, kimse kamuoyu önünde pişman olduğunu açıklamadı...Ve kimse özür dilemedi...Demirel, Çiller, Yılmaz iktidarları döneminde de yığınla operasyon yapılmadı mı? Eski bakanlardan Cengiz Altınkaya, Safa Giray, Koray Aydın Yüce Divan’da yargılanmadı mı?Ne oldu?Beraat...Peki, kaç gazeteci vicdan azabı çekti?Ve yanlışını düzeltti!***Siyaset lekeleme sanatına dönüştürülmüş...Yargı kararını açıklamadan herkes masumdur prensibi çöpe atılmış... Seri hâlinde yapılan her operasyona daima şüphe ile bakmış ve gizli bir amacının olduğuna inanmışımdır...Ergenekon, Balyoz, Şike operasyonlarına da ve 17 Aralık operasyonlarına da daima şüphe ile bakmış biriyim...Ve altında büyük bir hesaplaşmanın olduğuna inanmış biriyim...Ne acıdır ki, emniyet, yargı ve basın arasında kurulan üçgen yıkılmadığı müddetçe, üçü arasındaki gizli ittifak bitirilmedikçe, bu konuları daha çok konuşuruz...***Basın, insan öğüten yel değirmenlerine dönüşmüş... Siyasetin de bundan geri kalır yanı yok...Artık, derin ve bağımsız düşünmek gerekli...Muhasebesiz yapılan savaşlar bu ülkenin gelecek nesillerine büyük bir kavgayı miras bırakıyor...Vazgeçmeliyiz, bitirmeliyiz... Birlikte yaşamayı hayata geçirmeliyiz...
Bu ülkede, 5 milyon gazete satışının üzerine neden çıkılamıyor? Ve Japonya‘da 78 milyon günlük gazete satışı nasıl gerçekleşiyor?Dünyada en çok satan ilk 100 gazete arasında Türk basını neden yok? Dünya Gazeteler Birliği, WAN’ın açıkladığı tablolara baktığımızda ilginç detaylara rastlıyoruz...***Ya biz?Kurumsallaşmanın bin menzil ötesinde gezinmeye hâlâ devam ediyoruz... Eski zamanlarda basın; aynı fikre mensup dava adamlarının buluştuğu adreslerden sayılmaktaydı...Ve her şey dava içindi... Davalar, erozyona uğradıkça, globalleştikçe, paralandıkça, farklı fikirlere sahip olanların sayısı çoğaldıkça, ilk önce davanın adamları ve kadrolar değiştirildi...Plazalara taşınmayı, pahalı bir teknik altyapıya kavuşmayı kurumsallaşmanın tamamlanması olarak görenler zamanla davanın bin menzil uzağına düştüklerinin farkına varamadı...Çelişkiler yumağında geçen her gün davayı ticaret denizinin kıyısına taşıdı... Kadrolar, doldur boşalt mantığıyla yürütülmeye, siyasi iktidarlar sayesinde büyüme ya da küçülme hedeflerine endekslendi...Ve basın, yani davanın adresleri sürekli el değiştirmeye başladı...Kurum, bir davayı savunuyor ama içeridekiler kırk farklı düşünceye sahip... Profesyonelleşme adı altında başlatılan değişim rüzgârları, amacı uzaklarda bir yerlere uçurdu... Ve unutturdu... Araçlar, statüler, simgeler, güçler, şirketleşmeler, holdingleşmeler, halka arzlar, sermaye piyasalarına açılımlar, dış ortaklıklar, farklı alanlarda büyümek davanın asıl amacı hâline getirildi...Amaç uçup gidince, avuçlarımızda araçlardan oluşan anlamsız bir amaç kaldı...***Neden, yerimizde sayıyoruz?Birinci neden, güven...İkincisi, aşırı siyaset...Okuyucuyu bilgilendirmekten çok, yönlendirmek isteyen basın, bu yüzden kan kaybediyor... Siyasi partilerin propagandistleri hâline geldikçe, sosyal medya daha çok güçlü bir platform oluyor... Fikirleri, doğruları genelleştirmek yerine, duyguları, kini, nefreti ve yalanı genelleştirmeyi tercih ettikçe, basın diye bir şey kalmayacaktır...***Bizde, reklamlar arası haberlere sayfa zor bulunurken, Japonya basınında haberlerin arasında reklamlar yayınlanıyor! Çünkü, gazetelerin asıl amacı halka bilgiyi, fikri ulaştırmak ve bilgilendirmektir...***Ya bizde?Ve işte bir gazetenin açılımı...Yaklaşık, 52 sayfa... Sayfa içeriklerine bakıyoruz...52 sayfanın 42 sayfası reklam ve seri ilana ayrılmış...Kaldı 10 sayfa... Bu sayfaların içeriği de şöyle;4 sayfa spor ve 1 spor köşe yazarı... Ve diğer sayfalarda 11 köşe yazarı... 60 resimli ve resimsiz haber...Birinci sayfada dahi iki reklam var... Arka sayfada ‘güzel kadın‘ resmi var...Ve diğer yarısı da reklam...***İşte Türk basını...Filler Yetimhanesi’ne benzeyen basın, bu gidişle Filler Mezarlığı’na dönüşecek gibi...
21 Mayıs 1864...Büyük bir halkın; toprağa, dağlara ve sulara gömüldüğü günlerdir...Ve şairin;- Kafkas dağlarıdır barut kokar vakitlerVakitler ki, bir güle hasret vaktin türküsüdürBir sürgünün içinden, bir dağ, bir deniz geçerVe bu sis, bu duman kurda yaramış gülüm!Deyişindeki günler bir film şeridi gibi yaşlı gözlerin kirpikleri arasından geçip gidiyor...***Ve “Toprakta dağılmak” sözü düşüyor aklımıza... “Yarınlara geçit yok” diyerek dağlara, denizlere sürülerek “Yurdunu Kaybeden Adamlar” tarihin en büyük soykırımına uğrayan Kafkasyalılar, ya da Çerkesler için ünlü Rus yazar Puşkin diyor ki;- Savaş artığı ‘yüzen mezarlar’ olan gemilerden kaç tanesinin battığı bilinmiyor... Sadece Trabzon sahillerinde 53 bin Çerkes öldü!***“Karadeniz en çok bize karadır” denilen o kara günlerin 150. yıldönümünde, aydınlık günlerin değerini anlayabilmek için bir daha düşünmek gerekiyor...Birlikte yaşamak anlayışının reddedildiği günden beri topraklar; kanla ve zulümle sulanıyor...Salgın, soğuk, açlık ve sefalet yüzünden ölen insanların sayısı kaç “kayıp şehir” eder, hesaplayan var mı?150 yıllık bir sürgünün içinde öyle derin hikâyeler var ki!***21 Mayıs 1864’teki, Büyük Çerkes Sürgünü diye tarihe geçen o günleri Prof. Kemal Karpat şöyle anlatıyor;- 1859-1879 arasında göçürülen Kafkasyalılar, çoğu Çerkes 2 milyon kişiyi buluyordu, Osmanlı Devleti’ne ulaşan muhacir sayısı ise 1.5 milyon kişiydi...***1915 olaylarını dünya kamuoyuna ‘soykırım’ diye kabullendirmeye çalışan Ermeni diasporasının bu yaşananlardan haberi yok, galiba!91 yaşındaki yaşlı bir Çerkes 1864 yılındaki büyük sürgününü şöyle anlatıyor;“Deniz kenarında yedi yıl boyunca atılmış insan kemikleri vardı. Kargalar erkek sakallarından ve kadın saçlarından yuvalarını kurarlardı...”***Bu inanç ve kararlılıkla haklı taleplerini haykırmak, soykırımda ve sürgün yollarında kaybettiklerini anmak için 24 Mayıs 2014 Cumartesi günü Kartal/İstanbul’da buluşacak olan Çerkesler ve Kafkasyalıların yaşadığı dramı Tolstoy ise şöyle yazıyor;- Acımasız bir savaştı... Yüzlerce Çerkes köyü ateşe verilmişti. Tarla ve bahçelerini atlara çiğnettik. www.21may1864.org***Rusya’nın soykırımından ABD hiç bahsetmiyor... Ve başkanları da “felaket” demiyor...ABD, İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya, Çin, Hindistan’ın yaptığı soykırımlardan da bahseden hiç yok...Kim güçlüyse yani...Bizler için “unutarak”, başkaları için “hatırlayarak” yaşamak alışkanlık olmuş! Ve 24 Mayıs akşamı Kartal’da bir araya gelecek olan Kafkasyalılar, Çerkesler denizlere bir şarkı söyleyin;- Boğazında düğümlenen hıçkırık olayımUnutma beni, unutama beniGözünden damlayamayan göz yaşın olayımUnutma beni, unutama beniVe yurdundan çok uzaklara düşmüş, dağların eteklerinde ölmüş, denizlerin dibinde mezarsız kalmış o insanları bir dua ile bir daha hatırlayalım...
Soma’daki felakette ışıklar sönünce...300’den fazla madenci kardeşimiz hayatını kaybedince... 120 madencimizin sağ olarak çıkartılmasını bekleyince...Ve sonuç, böylesine hüsranla bitince...“Kelimeler kifayetsiz’ kalınca...Yer altından notlar uzayıp gidince...Eski bir battaniyeye sarılmış ve canlarını yer altında bırakmış, yan yana kazılmış mezarları, tabutlarla giden kamyonları, soğuk hava depolarına konulan “kara yüzlü adamların” çekilen vesikalık fotoğraflarını görünce...Dur, bir dakika!Ağla benim için, diyorlardı sanki...***Onlar; namuslu kalabilmek uğruna ekmeğini taştan çıkartanlardı...Ve güneşten mahrum yüzlerce metre karanlık derinliklerden ekmeğini getirenlerdi...Yüzlerinin karası helal ekmeğin resmi belgesiydi... Ve bu yüzden masal yüzlü adamlardı...Ve onlar, bize eski bir şarkıyı adeta bir daha fısıldıyordu;- Almış kaçırmışlar seni,Çökertmişler ıssızaNamus belasına gardaşVerdiğimiz can bizim...***Ve “Çizmelerimi çıkartayım, sedye kirlenmesin!” diyen madenci kardeş, bir ülkeye o kadar çok şey anlattı ve hatırlattı ki!“Kirlenmek güzeldir” ama kirletmek değil...Kirlenirsin, yıkarsın, geçer gider...Ya kirletenler?***Ve geride kalan çocuklar;Onlar; başı dik, namus ve şeref uğruna yer altına inenlerdendi...Belki, sizlere bir kazma ve bir kürek dahi bırakamadılar ama namus, şeref ve ekmek uğruna hayatlarını bıraktılar...Ve öyle bir hayat ki, mezar taşına sığacak kadar kısa değil, uzun bir hikâyeden ibaretti...Anlayabiliyor musunuz?Ve bizler anlayabiliyor muyuz!***Orhan Veli’nin dediği gibi;- Yüz karası değil kömür karasıBöyle kazanılır ekmek parası.Onlar, kara yüzlü adamlardı, yüzü kara adamlardan değildi...Yeryüzünde, kolay para kazanan ve kolay para harcayanlar bir daha düşünmeliydi...***Sefiller romanı gibi...Jean Valjean ekmek çaldığı için beş yıl kürek cezasına çarptırılmış, birkaç kez kaçmaya kalkıştığı için cezası ağırlaştırılmış, on dokuz yıl hapiste kalmıştı...Ve yüzlerce hayatı çalanlar hayatta yaşamaya hâlâ devam ediyordu...Masal yüzlü adamlar bize hayatı anlatan yığınla masal bıraktılar ve bu masalı hayatlarını vererek yazdılar...Anlayabiliyor muyuz!Mezarları derin kazılan masal yüzlü adamların hikâyesini...
Ve Boston’dayız...Klasik ve modern yapıların olağanüstü uyumuyla yeni çağın yaşanılacak şehir modeline en uygun adreslerden biri...Londra, Paris, Viyana, Berlin, Moskova, San Petersburg, Prag, Budapeşte, Madrid ve İstanbul gibi tarihi şehir kimliğine sahip...Kırmızı tuğlalardan yapılmış eski binaların arasında yürürken, insan kendine söylenmeden duramıyor; böylesi bir şehre kavuşabilmemiz artık bir hayal mi!Şehirlerin de bir rengi var...Bir tarihi, kimliği ve bir estetiği...Biz, “modernleşeceğiz, batılılaşacağız” diyerek yüzyıldan beri şehirlerimizi yıkıyoruz... Yağmalıyoruz... Ve adeta bombalıyoruz!Aslında, yıkılan, yakılan, yağmalanan bin yıllık bir tarih... Ve biz her gece o tarihe ait bir sayfayı yakmaya devam ediyoruz...***Estetik duygusundan yoksun belediye başkanlarına, mühendislere, mimarlara ve müteahhitlere teslim edildiği, ranta endekslendiği günden beri şehirlerimiz işgal altında...Yaşamak her geçen gün zorlaşıyor...Estetik kaygılar yerini siyasi kaygılara devrettiği günden beri şehirlerimiz kimliksizleşti... Şehrin her yerine çirkin apartmanlar dikildi, civarlarına da gecekonducular ve işgalciler yerleşti...Estetiğin çok uzağında geziniyoruz...Yerel seçimlerden daha yeni çıktık... Partilerin, başkan adaylarını belirlerken, onları bir estetik sınavından geçirdiklerini sanmıyoruz...Seçmenlerin de böyle bir şartı olmadığını görüyoruz...***Ve THY... Kırmızı beyaz gövdeli demir kanatlı kuşlar artık dünyanın her yerine uçuyor... THY stratejik hesaplamalarını ve uçuş noktalarını çok iyi tespit ediyor...Boston’a ilk seferi olmasına rağmen uçak doluydu...Çünkü, Boston üniversiteler şehri...Ve mezuniyet törenlerinin başlamasıyla, aileler çocuklarının bu mutlu günlerinde yanlarında olabilmek için THY’nin Boston’a direkt sefer düzenlemesinden çok memnun kalmışlardı...***Amerikalılar için Boston’un özel bir anlamı var... Çünkü bağımsızlık için İngiltere’ye karşı ilk ayaklanmaların başladığı yer Boston...Bu devrimin kahramanları ise İngilizlere vergi ödemek istemeyen çay kaçakçıları...Yaklaşık 70 üniversite var...Birinci sırada Harvard...Ve MIT.68 kütüphane...Ve binlerce üniversite öğrencisi...***Üniversite şehri Boston’da yazılı basının durumunu merak ettik... Eğitimli gençlerin yaşadığı bu şehirde ve Amerika’da yazılı basının durumu şöyle;- ABD’de ilk 25 gazetenin tirajı 15 milyon...Okuyucu, gazete okuma alışkanlığını dijital adreslere yöneltmiş durumda...http://amerikabulteni.com/2012/05/29/iste-abdnin-en-cok-satan-25-gazetesi/***Gelecek İletişim Araçları Başkanı Ross Dawson ise, yazılı basının 2040 yılına kadar 51 ülkede sona ereceğini söylüyor...Ve ABD’de 2017, İngiltere’de 2019, Almanya’da 2030, Türkiye ve Rusya’da ise 2036 yılında son bulacakmış... ABD’deki küçük ölçekli yerel gazetelerin tirajı ise küçümsenecek kadar az değil...***Boston’da kırmızı tuğlalar sadece bir tuğladan ibaret değil...Her bir kırmızı tuğla tarihin bir sayfası olarak kabul ediliyor...