ABD Büyükelçisi Ricciardone, Batı demokrasilerindeki gibi tartışmak yerine suni bir yabancı müdahalesine odaklanılmasından şikâyet ediyor ve diyor ki;- Eğer elinizdekiyle tatmin olup en iyisini isteme azminizi kaybederseniz demokrasiniz ölümcül bir sarmala girer!***Mısır, Suriye, Lübnan ve Irak’ta demokrasiyi ölüm sarmalına kimlerin soktuğuna değinilmiyor...528 idam cezasından bahsedilmiyor...S. Arabistan, Kuveyt, Katar, Yemen’de demokrasinin rafa kaldırılma gerekçeleri açıklanmıyor!***Orta Doğu’da mahremiyetin bütün perdeleri kaldırılıyor... Haritalar yeniden çiziliyor... Aktörler değiştiriliyor... Mısırlı Nobel ödüllü yazar Necip Mahfuz’un hikâyesindeki cümleler etrafımda bağıra bağıra dolanıyor:- Aklın gitmesi felakettir... Hiçbir felaket bundan daha kötü olamaz!Zekâ değil, akıl...***Orta Doğu’da ay tutulmasından daha beter bir akıl tutulması yaşanıyor... O toprakların insanları, kendi insanını katlediyor!Ve belki de daha nice savaş sınır kapılarında bekletiliyor...Katledilen milyonca insan ve çocuklar... Her evde bir acı büyütülüyor, bir çocuk gibi... Ve yüreklerde asırlık tarifsiz acılar, ihtiyar bir ağaç gibi... Her yuvada bir yangın var şimdi...Kurşun yaraları geçip gitti belki, ama acısı hiç dinmedi...***Irak üçe bölünmüş gibi...Savaş gemileri eşliğinde giden demokrasinin bilançosu; bir milyon Iraklı insan ölümü, cezaevlerindeki vahşete dair milyonlarca resim...Acının, işkencenin, zulmün üzerine oturtulmak istenen sözde demokrasi ve keyfini sürmek ha...Yaralı bir halk, kanla yazılmış bir demokrasi ve savaşla büyüyen bir nesil, iflah olacak mı?Bilinmiyor ki...***Aynı senaryo Mısır’da, Suriye’de filme çekiliyor...Demokrasi yeşerecekti güya...Ve Suriye’de iç savaşın dördüncü yılı...125 bin ölü... 2 Milyon 553 bin kişinin göç edişi... 128 kişinin açlıktan ölüşü... 1.2 milyon çocuk mülteci durumunda... 2 milyon 945 binanın yıkılışı... Bütün bunlar 2 bin 500 varil bombasının atılmasıyla gerçekleşti!***Bize demokrasi masallarını anlatanlar, Mısır’da darbe yaptırıp, darbecileri destekliyor!Ve 528 idam kararı, 28 Nisan gününü bekliyor...Kahire’deki ABD Büyükelçisi demokrasinin ölüm sarmalına girdiğini hiç söylemiyor... Dünyayı yöneten efendi devletlerden ses yok!Mısır, firavunların ülkesine dönüştürülüyor!Nil kana boyanmış sanki...Asırlık bir zulmün açık hava müzesi gibi duran piramitler inadına direniyor ve inadına kahkahalar atıyor...Buzdağından inşa edilen demokrasi, menfaatler söz konusu olduğunda bir gecede eritiliyor... Ve bize hâlâ demokrasi masalları anlatılıyor!
Seçim bitti, çelişkiler ve yankıları hâlâ sürüyor...İktidar, önümüzdeki iki seçimi kazanabilmenin hesaplarını başlatırken, muhalefet ise hâlâ kaybedişine nedenler arıyor!Ve her yerde suçlu aranıyor...Suç, Anadolu Ajansı’na atılmaya çalışılıyor...Seçmenler, oylarını AA’nın sandıklarına atmadı ki!AA, istediği kadar verileri manipüle etsin, sonunda YSK’daki rakamlar geçerli değil mi?Bütün veriler YSK’nın otomasyon sistemine gönderiliyor ve kesin sonuçları da aynı kurum açıklıyorsa AA’nın manipülasyonu ne işe yarar ki?Muhalefet, simülasyon ile manipülasyonu karıştırıyor galiba!***Eskişehir’de elektrik kesilince Prof. Yılmaz Büyükerşen televizyonların canlı yayınına bağlanıp feryat etti...Ne oldu?CHP’li Prof. Büyükerşen kazandı!Peki, elektrik niye kesilmişti?Kazanması için mi?***Fıkra gibi yaşıyoruz...Nasreddin Hoca, bir gün komşularını toplar ve “Altınlarımı bahçede kaybettim!” der...Komşular gün boyunca bahçeyi arar. Gün, akşam olunca ve karanlık çökünce komşuları Nasreddin Hoca’ya sorar;- Hocam, altınları bahçede kaybettiğinize emin misiniz?- Yok, kömürlükte kaybettim.- İyi de madem kömürlükte kaybettin ne diye bize bahçede altın aratıyorsun?Hoca, güler ve;- İyi ama orası çok karanlık!***Muhalefet ise günışığında kurulan sandıklarda kaybettiği oyları kömürlükte yani karanlıkta arıyor, aratıyor!Ve sandıklara atılan oyların kömürlükte bulunduğunu iddia ediyor...***Seçimlerin ardından kör bir kuyuya düşmüş gibi içine düşülen çelişkiler, sıradağlar gibi...Ve çelişki dağlarına her gün bir yenisi ekleniyor!***YSK’ya gelince...Her seçimin ardından sandıklara düşürülen gölgeden, karalamalardan ve şaibelerden kurumu kurtaracak bir sistem geliştirilmesi gerekiyor...Hindistan’da seçimler elektronik oylama sistemiyle yapılıyor...Kısaca, seçim sonuçları artık tartışılmayan bir alana çekilmeli... Aksi hâlde “çelişki dağları” arasında sıkışıp kalan büyük bir ülkeye dönüşürüz...
Yine bir seçimin sonuna geldik, kavgalar bitti ve herkes evine döndü derken, şimdi de gündemi cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmaları işgal etti...Gündemi “siyasi kaos” senaryolarıyla meşgul edenler “seçim edebiyatı ve ekonomisi” üzerinden geçinmeye çalışıyor...Ve ayakta durmaya...***Meğer, siyaseti ne kadar da çok severmişiz...Mesele, AK Parti iktidarını devirmek...Devrilmiyorsa, bölmek...Bölünmüyorsa, karıştırmak...Karışmıyorsa; köprüleri, yolları, ormanları, ağaçları, hayvanları bahane etmek!Yani, sürekli terörize hâli...Başka hiçbir dert yokmuş gibi...***2002 yılından itibaren her seçimin ardından mağlubiyetin gerekçesini -büyük bir felaketin eşiğine gelinmiş gibi- bir cümleye sıkıştırma alışkanlığı başladı;- Toplum, karpuz gibi ikiye bölündü!Toplumu ısrarla bir karpuza benzetenlere diyoruz ki:- Toplum, bir karpuz değildir!***ABD’deki seçimlerde iki parti kıran kırana savaşır; Demokrat ve Cumhuriyetçi Parti...Ve yüzde 51 oy alan kazanır, yüzde 49 oy alan kaybeder...Ama, ABD’de hiçbir yazar ve muhalefet;- Toplum, karpuz gibi ikiye bölündü! Gerekçesine sığınarak uçuk bir uyarıda bulunmaz...***Bu ülkenin seçim sandıklarından her ne zaman tek başına iktidar çıksa; muhalefetin, yazarların, gazetecilerin, aydınların ve sanatçıların sonuçlardan çıkarttığı tek cümle;- Toplum karpuz gibi ikiye bölündü!Velev ki, toplum karpuza benzemiş olsun, bizdeki karpuz ikiye değil sekize bölünmüş durumda...İşte 2014 yerel seçimlerine giren partiler;- AK Parti, CHP, MHP, SP, BDP, HDP, BBP, LDP...Sekiz, ikiye nasıl iniyor?***Tek başına iktidar sonucuna hazırlıklı olmayanların kafasında daima koalisyon hesapları var...Bu ülkenin ve siyasetinin güçlü olmasına kimse tahammül etmiyor... Demokrasi, tahammül sanatıdır...Seçim manifestolarını daha akıllı yazmak gerekiyor! Demokrasi, uçuk manifestolar eşliğinde gelmiyor...
Ve seçimler sona erdi.Kavgalar bitmedi...İtirazlar sürüyor...Bir seçim, anatomisi yapılmadan arşive gönderildi...Hastayla ilgilenen çok, hastalıkla ilgilenen yok gibi...CHP neden kaybediyor? sorusunu düşünmek yerine AK Parti niye kazanıyor? sorusu gündeme taşınıyor!Kazanmak suçmuş gibi...***Muhtar adaylarının yakınları arasında çıkan çatışmalarda 9 kişi öldürülüyor ve 47 kişi yaralanıyorsa, seçme ve seçilmeyi hâlâ bilmiyoruz demektir!Kan damlatılıyor demokrasinin üzerine...***Bir seçimin yorgunluğu yeni bitmiş iken, daha şimdiden önümüzdeki iki seçime dair senaryolar yazılıp konuşulmaya başlandı...Seçim öncesi yapılan yorumların, yazılan yazıların; analizler, anketler ve hayali senaryoların hepsi unutulup gitti...Ve yerini karalama, mazeret ve ağır analizler içeren yeni senaryolara bıraktı...Düşüncenin uzağında geziniyoruz...Muhasebe fukarasıyız!***Fildişi kulelerde yapılan yüzde hesapları ‘sandık çarşısına’ uydurulamadı... Çünkü; bilgilerin değil, duyguların ışığında seçim planları yapılıyor...Öfkelerini, kinlerini, ideolojilerini ve beklentilerini seçim analizinden sayan aydınlar; ‘Halkı aydınlatıyoruz’ gerekçesine sığınarak sürekli kamplaşmanın fitilini ateşledi...Öfkesine yenik düşenler kaybetmenin de demokrasinin kaçınılmaz bir gerçeği olduğunu kabullenmek istemiyor...***Tilkiye ‘kaç şarkı biliyorsun?’ diye sormuşlar;“40” demiş...Ve tilki bildiği şarkıları okumaya başlamış... Bakmışlar ki, 39’u tavşan üstüne bestelenmiş...Muhalefet, yıllardan beri hep aynı şarkıları söylüyor!Farkında değil mi?***Bir seçimin ardından Rauf Tamer dahi ‘780 bin kilometrekare büyüklüğündeki bu tımarhanede seçim yapabildiğimize şükür’ diyerek sandığa giden 52 milyon insanı deli yerine koyabiliyorsa, sözün bittiği yerde değil miyiz?Yani tersi durum olsaydı tımarhane olmaktan çıkacak mıydı?***Bir seçimin ardından en doğru analizi Twitter feylosoflarından biri yapıyor;- Millet, muhalefet kendini değiştirene kadar iktidarı değiştirmemeye karar verdi!***Nietzsche de diyor ki;- Gerçeğin dağlarına, ümitsizlikle çıkılmaz...Bizde ise sürekli fildişi kulelere çıkılıyor...Artık oralardan inme vakti değil mi?
Yıl 1974. Kıbrıs Barış Harekâtı başlamıştı...Ve küçük bir çocuktum...Savaşın çok uzağında kalan Doğu Anadolu bölgesinin küçük bir kasabasında ayın tutuklu kaldığı yani karartma gecelerinin yaşandığı günlerdi...Anneme sorardım: Düşman bizi karanlıkta bulamaz mı?Ve gaz lambasının ışığı altında annemin üzgün hâlini, korkulu ve tedirgin bakışlarını, rahmetli dedemin, pille çalışan koca radyoyu sabahtan gece yarılarına kadar karıştırıp durduğunu dün gibi hatırlarım..***Kasabaya hüzün çökmüş gibiydi...Biz çocuklar, sokak aralarında oynamaya dahi korkardık... Küçük birer çocuktuk ve çocuk gözlerimizle dünyayı tanımaya çalışırdık...O savaş; neşemizi, çocukluğumuzu ve umutlarımızı alıp Kaf Dağı’na götürdü sanki...Ve rahmetli dedem sürekli söylenirdi;- Dertsiz bir aş yemedik gitti!***Ve o günden beri ‘dertsiz bir aş’ yiyeceğimiz günleri hasretle bekleyerek büyüdük... Büyüdükçe, dertlerin de büyüdüğüne şahit olduk...Mutluluğun yollarını -bir kahramanı bekler gibi- gözleyip durduk... Savaş bittiğinde rahat bir nefes almıştık ama bu defa sağ-sol kavgalarıyla, adını bildiğimiz anlamını bilmediğimiz siyasi savaşlar başlamıştı...Sokaklar kan gölüne dönüştürülmüştü...Birbirimize düşürülmüştük!‘Kurşun adres sormaz’ denilen günlerden geçiyorduk...***Ve 12 Eylül İhtilali...Uğruna gözyaşı döktüğümüz askerlerin süngüleriyle bir sabah karşılaşınca büyük bir hayal kırıklığı ile tanışmıştık...İkiye bölünmüş bir adam gibiydik sanki...Duygular, hasretler ve hayaller ikiye bölünmüştü...***Ve 2014...Yarın seçim var...Kavgalar, ihanetler, şantajlar, kasetler, küfürler arasında tahta küçük bir sandıkta demokrasi arayışındayız... Yedi düvel ile Rum ve Yunanistan dâhil barışıyoruz...Kendi içimizde ise; iktidara giden yol uğruna savaşıyoruz!***Kardeşlik, türkü söylemekle olmuyor...Kardeşçe yaşamanın çok uzağında bir yerlerde geziniyoruz... Orta Doğu’da kazanlar kaynatılıyor... Kum denizleri kana boyanıyor... Kentler yıkık ve dökük... Camiler, türbeler bombalanıyor... Bebekler öldürülüyor... Ve devletler bölünüyor, parçalanıyor ve ardından yönetiliyor...Ve kimse ibret almıyor...***Yine, karartma gecelerinden geçiyoruz...Ve kavgaları derinleştiriyoruz...Şairin dediği gibi:- Derine, hep derine kazıyoruzNerde çağımızın o altın kalbiÇağımızın altın kalbini arıyoruzÜzerimizde ağır bir yeryüzüGökyüzünde uzakta çok uzaktaDerine, hep derine kazıyoruz...***Demokrasi, hesap vakti değildir!‘Üzerimizde ağır bir yeryüzü’ var ama eninde sonunda yeryüzünün altındaki iki metrelik çukura gireceğiz... Ve mezarlar o kadar derin kazılmıyor...Ve artık ‘dertsiz bir aş yeme’ vakitleridir!
Sırlar artık korunamıyor...Ve bütün sır kaleleri yıkılıyor... Devletlerin sırları ifşa ediliyor... Ve kişilerin mahremiyet perdeleri kaldırılıyor...Prof. Nilüfer Göle diyor ki;- WikiLeaks skandalıyla birlikte küresel düzlemde devlet sırlarının çözülebileceğini gördük, Amerikan diplomasisinin bilmediğimiz yönlerini öğrendik. Bilgi çağında medyanın bilgi verme yükümlülüğü artıyor, hakikat ve haber, sır ve mahremiyet arasındaki duvarlar kalkıyor. Yeni bilgi çağı ve iletişim teknolojileri kişileri, haneleri ve devletleri gözaltına alabiliyor, dinliyor, kaydediyor, dosyalıyor, verileri dolaşıma sokabiliyor...***Prof. Göle daha sonra en anlamlı soruları soruyor:- Sırlar muhafaza edilemeden nasıl bir devlet yönetimi olacak? Mahrem alanın kalmadığı bir toplumda nasıl kişisel özgürlüklerden söz edebiliriz?*** Kendi topraklarında başlayan iç savaşlarda yenilgiye uğrayan Cengiz Han kaçıp Çin kralına sığınır. Bir gün Çin Seddi'nin ne işe yaradığını krala sorar... Kral;- Zamanla anlarsın! der...Ve Çin adına zaferler kazanan Cengiz Han, artık topraklarına dönmek ve kendi devletini kurmak istediğini krala söyler. Kral der ki;- Yıllar önce, Çin Seddi'nin ne işe yaradığını sormuştun, yanıtını bulabildin mi?Cengiz Han 'hayır' deyince, kral güler ve der ki;- Bu gördüğün set bize ait olan şeylerin dışarı, bize ait olmayan şeylerin içeri girmesine engel olmak için yapılmıştır... Artık sen içeridesin ve dışarı çıkamazsın!Cengiz Han, kralın bu sözlerine karşılık daha çok güler ve der ki;- İçeriden çıkılmayacak ve dışarıdan girilmeyecek kale yoktur!Olağanüstü bir planla büyük bir isyan başlatan Cengiz Han savaşarak çıkar, kendi topraklarına döner ve kendi devletini kurar...*** Ve artık kendi teknolojilerimizi ve güvenlik duvarlarımızı inşa etme zamanıdır!Prof. Göle önemli bir noktaya dikkat çekiyor:- Türkiye'de ortaya çıkan yolsuzluk skandallarını bilgi verme yükümlülüğünün izdüşümünde değerlendirebiliriz. Ancak eşzamanlı olarak Müslümanlar arasında bir fitne ortaya çıkması, farklı bir garabete neden oluyor. Masumiyetini ispatlamaya girişenler ile iftiralara maruz kaldığını söyleyenler arasında bir ölüm-kalım savaşı post modern iletişim çağının metotlarıyla yapılıyor.*** Arap Baharı diye başlattıkları ve demokrasi rüzgârları diyerek estirilmeye çalışılan senaryolar küresel efendilere ait... Kendilerine yeni, bakir ve açık pazar ülkeleri arıyorlar... Kendi içlerinde sıkışan ekonomiler artık kendilerini doyurmuyor...Savaşlar çıkartmak için bahaneler üretiyorlar...Ve bu yüzden sır kalelerini siber oyunlarla düşürmek istiyorlar...Yoksa, demokrasi çok da umurlarında değil...Suriye'de, Mısır'da, Filistin'de; Afganistan, Pakistan, Irak'ta binlerce kişi, binlerce bebek katledildi... Binlerce Suriyeli sınır boylarımızda prefabrik kentlerde yaşıyor... Diktatör Esad hâlâ iktidarda! Bizi düşündürenlere inat, biraz kendimiz olup düşünmeliyiz!
Bu ülkede darağaçları medya meydanlarında kuruluyor...TV ekranlarında, gazete sayfalarında ve adeta sokak duvarlarına dönüştürülen sosyal medyanın meydanlarında kuruluyor... Meydanlar darağaçlarıyla dolu ve bir günde binlerce insan idam ediliyor.Savunma hürriyeti gasbediliyor!Marjinal duruşu ve savunma metoduyla tanınan dünyaca ünlü Avukat Jacques Verges’ten bahsetmek istiyorum...Çakal Carlos, Tarık Aziz, Roger Garaudy, Miloseviç ve daha nice devlet başkanlarının avukatlığını yapan Verges, Filistin ve Kızıl Ordu militanları ve Alman Nazi subaylarının da davalarını da üstlenmişti... Verges, kopuş davaları kuramının ilk uygulamacılarından biri olarak bilinir ve sisteme karşı duran bir savunma anlayışıyla dünyanın dikkatini çeker...***Kimilerince ‘avukatların piri’ kimilerince de ‘şeytanın avukatı’ ya da ‘terörün avukatı’ olarak adlandırılır... Ve dünyada tanınmasına ise Cezayirli kadın direnişçi ve halk kahramanı diye bilinen Djamila’nın avukatlığını üstlenmesi neden olur...Djamila yani Cemile kimdir?1957 yılında Paris’te Cezayir için özgürlük isteyenlerin eylemlerinde cebinde iki mektupla yakalanan, ‘Direniş Çiçeği’ diye Arap dünyasında simge bir isme dönüşerek efsaneleşen yirmi yaşında genç bir kızdır...Fransız istihbaratınca 47 gün işkenceye alınan ama bir türlü konuşturulamayan ve sonunda idama mahkûm edilen Cemile’nin avukatlığını üstlenmesi ve idam cezasını müebbet hapse çevirtmesi Verges’in ilk hukuki zaferidir...***Verges, Cezayir’in bağımsızlığına kavuşmasının ardından özgür kalan Cemile ile 1962 yılında evlenir, Müslüman olur ve Mansur ismini alır... Daha sonra Cemile ile birlikte Çin’e giden Verges dostu Mao’yu ziyaret eder...Birkaç yıl sonra ‘Cezayir’deki devrimin çizgisinden çıkıp savrulduğu‘ gerekçesiyle Cemile’yi ve Cezayir’i terk eder...***Ve Irak, ABD tarafından işgal edildikten sonra Saddam Hüseyin’in avukatlığını üstlenmek isteyince gazetecilerin; “300 bin insanı öldürmekle suçlanan bir insanı savunmakta bir sorun görmüyor musunuz?” Sorusuna Verges;- Bu sayı beni şaşırttı. Ben Irak’ta ambargo yüzünden ölen 500 bin çocuk olduğunu biliyordum! cevabını verir...***Verges adaletin yerini bulabilmesi için büyük bir sessizliğe gerek olduğunu savunur ve der ki;- Bir suçluyu linç etmeden mahkemeye taşırsanız, onu bu suça yönelten unsurları, akıl sağlık durumunu ve gizli kalmış gerçekleri ortaya çıkarma şansınız vardır. Bir avukat ayırt etmeden herkesi savunmak zorundadır. Onun işi onları affetmek ya da gerçekleri değiştirmek değil, gerçekleri ortaya çıkarmaktır. Eğer canavar deyip geçersek, onun bu suçu neden işlediğini öğrenme fırsatını kaçırırız. Böylece aynı yoldan gitmek isteyen insanları durdurabilme şansımız kalmaz. Canavar deyip hemen asarsak, onu anlama fırsatını kaçırmış oluruz. Anlamak affetmek demek değildir. Anladıktan sonra da bir insanı sert bir şekilde cezalandırabilirsiniz.***Evet, bu ülkede ne acıdır ki, kimsenin kimseyi anlamaya niyeti yok... Ve her problemi siyasallaştırarak siyasi bir kavgaya dönüştürüp ötekileştirerek, kriz ve suçlar senaryolarından geçinerek siyasi zafer elde etmeyi sanatlaştırmaktayız!Kimilerine göre adaletin ilk görevi suçluyu, kimilerine göre de suçsuzu bulmaktır!Yargının bir adım ötesinde giderek ve ‘saldırarak savunma’ stratejisiyle bir ülkeye adalet gelmez aksine adalet ölür...Adalet gürültü değil sessizlik ister!
Ve Kırım, referandum sonucu Rusya’ya bağlandı. Kremlin Sarayı’nda parlamenterlere konuşan Putin, Batı’yı, Moskova’yı aldatmak ve Ukrayna konusunda ‘çizgiyi aşmakla’ suçladı. Putin daha sonra “Kırım’ın Rusya’ya bağlanmasını ve yeni bir federal bölge oluşturulmasını” öngören anlaşmayı dünyaya inat imzaladı.Rusya’nın Kırım’dan asla vazgeçmeyeceğini geçen yazılarımızda anlatmaya çalıştıkça, birileri; “Hangi asırda yaşıyoruz, öyle bir şey olabilir mi?” diye soruyordu...Veee diyoruz ki, oldu işte!***Sanki bizde olmuyor mu?Tezkerenin, TBMM’den geçmediği günden beri kürenin efendileri ya da tilkileri bir bela gibi üstümüze doğru gelmiyor mu? Akıl almaz oyunlar oynamıyor mu? İstihbarat savaşları arasında kaybolup giden asıl gündem gözden kaçıyor değil, kaçırılıyor mu?Ve kimse düşünmeye vakit bulamıyor!Okyanus dalgaları gibi adeta... Belanın biri geliyor ve tam bitti derken daha azgın bir bela dalgası ile karşı karşıya kalıyor bu ülke...Fırtına dinmiyor... Ve hâliyle dalgaların sona ermesini beklemek de hayalden ibaret oluyor!***Ve ‘Demir perde iniyor mu?’ yazımızda Soğuk Savaş yıllarının geri döneceğine dair işaretleri belirtmiştik... Milliyet Gazetesi’nin dünkü II. Soğuk Savaş manşeti de iddiamızı doğrular nitelikteydi...Soğuk Savaş’ın bittiği günden bugüne kadar bu ülke, kürenin tilkileriyle kapışmamak için kırk türlü oyunu bozuyor ve tam kazanacak iken kale içerden yıkılmak isteniyor...Ve dostu olmayan bir ülke olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüzleşiyor!***Ve bahar gelip kapıya dayanıyor...Bin yıldan beri devam eden kavga tuzaklarına her defasında düşülüyor... Umutlar başka baharlara erteleniyor...***İnsan; düşünce, düşünmeye başlıyor!Düşünmeye başladıkça oyunu bozabilecek düşünceler ortaya çıkartıyor... Tabii çıkartabilirse... Ve çıkartabildiğinde de düştüğü yerden ayağa kalkabiliyor!Düşenler, düşüncesizce hareket etmeye başladıklarında ise düştüğü yerden bir daha kalkamıyor!Akıl oyunları böyle bir şey işte...***Bir istihbarat kuruluşunun kapısında yazıyormuş ki;- Düşünün, çünkü düşünmek bedava!Bizde ise konuşmak paralı olmasına rağmen herkes dilediği gibi konuşmayı ve çalakalem yazmayı tercih ediyor! Medyanın gücüne sosyal medyada dâhil olunca kamuoyu meydanı düşüncesiz düşüncelere kalıyor... Okuyanlar da üzerinde bir saniye dahi düşünme gereği duymadan inanmaya ve hatta savunmaya başlıyor...Oysa, piyasaya sürülen her düşüncenin gizli bir gayesi olduğu unutuluyor...***Dedikoduyu stratejinin bir parçası sayanlar, kötülerin organize bir şekilde buluştuğu değirmene su taşıdıklarının farkına dahi varamıyor!Ve kavga seyrediliyor!Yığınla senaryo ve oluşturulan binlerce soru boşlukta asılı duruyor... Düşüncesizce düşünce üretenlerin etkiledikleri kalabalıklara karşı düşünerek düşünceler anlatılması gerekiyor...Artık, küresel tilkilerinin oyunlarını anlama ve anlatma vaktidir!Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi;- Bugün ağla çocuğum, yarın ağlayamazsın! Şimdi anladığını yarın anlayamazsın! Ve Kırım’da, Ukrayna’da, Sudan’da, Irak’ta, Suriye’de, Afganistan’da, Pakistan’da ve Türkiye’ye karşı oynanan oyunları düşünme ve anlama vakitleridir...