İnternet yasası tartışmaları aldı başını gidiyor... Herkes farklı pencerelerden bakıyor...Ne acıdır ki, internet pusulasız yola benziyor...Adeta mayın tarlası...Altı yıl önceydi...1962 yılında “bilgisayarlar birbirleriyle iletişim kurabilirler!” dediğinde kendisiyle dalga geçilen, daha sonra interneti bulan Prof. Leonard Kleinrock Baş Başa programıma konuk olmuştu... Kendisine, buluşunuz internetten kaynaklanan suçlar, yani günahlarınızla yüzleştiğinizde pişman oluyor musunuz? diye sorduğumda demişti ki;- Virüs ve spam’ler internetin karanlık yüzünü oluşturuyor. Buna terör, kumar, dolandırıcılık, porno, yalan, infaz, intikam gibi daha başka suçlar eklenebilir. İnternetin kötü yanlarından insanlığı, devletleri ve şirketleri koruyabilmek oldukça zordur... Ama öncelikle kendini koruyamayan insanları korumak gerekiyor... Aksi hâlde büyük bir bataklıkla karşı karşıya kalan bir dünyada yaşamak zorlaşır!Ve ilave etmişti:- Çok pişman oluyorum... Ama umudum iyi insanlarda!***İnsanlığın yararına piyasaya sürülen buluşların artık olağanüstü bir denetime ve hukuki altyapıya muhtaç olduğu gerçek... Hukuki dayanaktan yoksun birçok buluş büyük felaketlere yol açabiliyor...Daha düne kadar internetin terörize edilmesinden şikâyetçi idik... Demirel’in “dün dündür” deyişini hayatımızın her alanına bir virüs gibi bulaştırdık!***Çarşamba günü İzmir’deydik...Eski Ulaştırma Bakanı ve İzmir Büyükşehir Başkan adayı Binali Yıldırım ile birlikteydik... İnternet yasasını sordum...Yıldırım, Baykal’a ve bazı siyasilere karşı kurulan çirkin tuzağın görüntülerine erken müdahale edilmeyişinden dolayı yapılan eleştirileri hatırlattı ve şunları söyledi;- Kanuni yetkimiz olmadan müdahale edip görüntüleri kaldırmıştık...Oysa, kaldırılmasına ancak mahkeme karar verebilirdi! Mahkeme ise karar verene kadar mağduriyet büyüyor!İşte yeni yasa, benzeri olaylarda yapılacak acil müdahalenin hukuki altyapısıdır...Bu ülkede her sorun siyaset meydanına taşınıyor...Veya izm’leştiriliyor...İnternet-izm günleri başlayacak galiba!
Geçen yıl bu zamanlardı...Bir öğlen vaktiydi... İstanbul’a kar yağıyordu... ‘Hayat hayaldir’ diyen ‘Ağabey’ gün ortasında hayaletleştirilen dünyayı terk etmişti... Yetmiş dört yıl önce şubat ayının soğuğunda küçük bir evde doğmuş ve yine şubat ayının soğuk bir gününde, bir hastanenin soğuk bir köşesinde çileye veda etmişti... Kent, yangın yerine dönmüş gibiydi... Oysa, avuçlarımızda daha nice yarım kalan kavgalar duruyordu... Lakin, telaş bitmişti...Yılların hüznünü, acısını, öfkesini dört duvar arasına bırakıp da uzaklaştım... 30 yıl önce bir ağaç gibi dikildiğimiz bahçeden alıp başı gitme vakti gelmişti... Atillâ İlhan’ın “Cinayeti ben gördüm... Hiç biriniz orada yoktunuz!” deyişindeki kör bir kayıkçı gibi günlerce kör kuyulara bağırmıştım... Kimseler yoktu... Ve sanki kaybolmuştu herkes... Artık, barut kokuyordu vakitler... * * * Geçen yıl bu zamanlardı... Kahır yorgunluğuna hayal kırıklığı bulaştırılınca, usulca çekip gitmişti o güzel dost... O’nsuzluğun ertesini hiç düşünmeyen ben, kanatlarında bir deli rüzgârın öyküsünü taşıyan çalı kuşları gibi hür ve başını dik tutarak darağacına doğru yürüyen mahkûm gibiydim sanki...Bin umudun çiçeği avuçlarımda kalmıştı, yani avutulmuş küçük bir çocuk gibi... Giden mi suçludur, yoksa kalan mı? Bilmiyordum ama artık kimseyle muhasebeleşmeyeceğime dair söz vermiştim kendime... Denizlerin hırçın çocukları diye bilinen martılar gibi hiç uslanmayacağımı da biliyordum... İçinden nehir geçen kentlerde yaşamayı seviyordum ama 30 yıldan beri yaşamaya çalıştığım kentin ortasından denizler geçiyordu... Bu ülkede, bir kurşuna bir adam denk düşüyorsa ve yine bir kurşunun bir kurşunla buluşması mutlak şart koşuluyorsa, örümcek sabrıyla vakitleri örmeye devam edecektik! Soğuk dağların ardındaki ötelerde karıncanın hakkı dahi sultanlardan soruluyorsa, hesap gününü beklemek gerek! Ve kızıl sümbüller ölmüş... Soğuk dağların eteklerindeki yaşanmaya çalışılan hayat toz duman içinde... Diyorlar ki; “Aldatanlar bir yangın borçludur tarihe!” Ve bir yangın borçlu değilim artık hiç kimseye... * * * Geçen yıl bu zamanlardı... 30 yıl sonra farklı bir adresteydim... 20 yıllık bir dostluğu incitmeden bugünlere kadar taşıyabilmenin vefasına yakışırcasına kapılarını açan ve dostça elini uzatan Erdoğan Demirören Bey'le geçen yıl bu zamandan beri birlikteyiz... Bir arada yaşamanın sırrını keşfetmiş bir coğrafyada yedi düvele karşı birlikte ölmesini bilmiş ama birlikte yaşamasını unutmuşuz galiba... Yine akşam olmuştu... Usulca evin yolunu tutarken radyoda eski bir şarkı çalıyordu; “Acı çektim günlerce Acı çektim susarak” Ve şimdi yazma vakitleri... Uzaklara giden bir vapurun yuvarlak penceresinden hayatı seyreden ve ekmeğimize kan doğrayanlara inat, ağaçlar gibi ayakta ölüp gitmek avuçlarımda kalan tek hayal... “Yaşayanlar bir gün ölür elbette” diyerek kendini kutsallaştırmaya çalışanlar kentin meydanlarına dikilen kulelerdeki saatlere hiç bakmıyor gibi... * Artık çarşamba ve cumartesi günleri birlikteyiz...