Çarşamba günü ‘Sahipsiz isyanlar’ başlıklı yazımızda, ‘Teneke fakülteleri’nden dert yanan Prof. Dr. Hasan Serdaroğlu’nun açıklamalarına değinmiştik...Ve perşembe günü Av. Osman Ataman dostumuzun düzenlediği Bab-ı Ali Toplantıları’nın konuğu Sağlık Bakanı Dr. Mehmet Müezzinoğlu’na konuyu sorduk...Bakan Müezzinoğlu ‘Soru doğru cevabı zor!’ dedikten sonra şunları söyledi;- Evet, dünyanın gelişmiş ülkelerinden sayılan İngiltere ve Fransa’da tıp fakültesi sayısı 37. Ve bizde ise 84. Çünkü, uzun vadeli planlama ve araştırma yapmaktan mahrum bırakılmış bir ülkeyiz.***Bu plansızlığın nedenlerini kısaca özetleyen Bakan Müezzinoğlu diyor ki;- İngiltere’de demokrasi 150 yıl boyunca kesintiye uğramadı... Bizde ise 10 yılda bir kesintiye uğramıştır! Haliyle kurumsallaşma sürecinden daima uzak kalmışız... Daha yeni 2023 projeksiyonu oluşturmaya çalışıyoruz ama yine kesintiye uğratma çabaları ile karşı karşıyayız!Ve bakan son sözlerini şöyle noktaladı;- Biz, şeytan taşlamaktan abdest almaya vakit bulamadık!***Yunanistan’dan doktor getirilmesi projesiyle de ilgili bilgi veren Bakan Müezzinoğlu;- Biz bu projeye sıcak baktık ama Yunanistan’da doktorlar günde 4 saat çalışıyormuş! Bizde ise 12 saat çalışıyor doktorlarımız... Bu yüzden gelip çalışacaklarını zannetmiyorum...Sağlık hizmetlerinde son on yılda sessiz devrim gerçekleştirdiklerini belirten Bakan Müezzinoğlu:- 2002 yılında sağlık için bütçeden ayrılan pay 170 trilyondu. Bugün ise eski parayla 1 katrilyon 700 trilyon! 2002 yılında 20 bin vatandaşa 1 poliklinik düşerken, bugün 2 bin vatandaşa 1 poliklinik düşmekte...Ayrıca bulaşıcı olmayan kronik hastalıklar yükünün ise gittikçe arttığını ifade eden Bakan Müezzinoğlu:- Yaş grupları, yaşlılığa bağlı hastalıklar büyük rakamlara ulaşmakta... Obezite, romatizma gibi hastalıklar artık ülkenin gündeminden düşmüyor...Can boğazdan gelir diyorlar ama canın boğazdan çıktığını da unutuyorlar!***Ve toplam 50 bin yataklı şehir hastaneleri projesinden bahseden Bakan Müezzinoğlu hayata geçirildiğinde ülkenin sağlık alanında önemli bir noktaya geleceğini ifade etti...Yani, kesintili demokrasi sadece ülkenin sağlığını değil, uzun vadeli planlarını ve kişilerin de sağlığını bozuyor! Dün Tıp Bayramı idi... Nice sağlıklı yıllara...
Ülke yoğun bir gündem yaşıyor...Ve yoğun tartışmalar arasında dikkatlerden kaçırılan başka şeyler de yaşanıyor... Kaset savaşları ve siyaseti yeniden dizayn etme çalışmaları arasında yapılan ve söylenen her şey gözden kaçırılıyor!Gündem; siyaset ve hukuk tartışmaları arasında sıkışıp kalınca hayatın başka alanlarındaki isyanlar da sahipsiz kalıyor...İki adam konuştu son dört günde...Birincisi Türk Jinekoloji Derneği eski Başkanı Prof. Dr. Hasan Serdaroğlu, ikincisi Savunma Sanayii MüsteşarıMurat Bayar...***Birinci adam; Prof. Dr. Hasan Serdaroğlu...Erzurum’da gerçekleştirilen Kadın Doğum Kongresi’nde konuşan Prof. Serdaroğlu, dünyanın gelişmiş ülkelerindeki tıp fakültesi sayısının aynı olduğuna dikkat çekerek şunları söylüyor:- Fransa’da 34, İngiltere’de ise 37 tıp fakültesi var. Türkiye’de 84 tıp fakültesi bulunmakta...Ve bu bilgileri verdikten sonra sahipsiz kalan isyanı:- O kadar ‘Teneke fakülteler’ var ki. Kars’ta tıp fakültesi açıldı. İnanın ayda 1 hoca geliyor, 2 gün kalıp gidiyor. Bununla oradan çıkan öğrenci nasıl doktor olacak? Her yere tıp fakültesi kurmak doğru değil.Ve Prof. Serdaroğlu çözüm yolunu gösteriyor:- Yeni fakülte açmak yerine altyapısı çok sağlam olan Erzurum’daki tıp fakültesinin kapasitesini artırmak daha doğru bir yol!***Yarın akşam dostum Av. Osman Ataman’ın organizasyonu olan Babıali Toplantıları’na Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu katılacak... Bu sahipsiz isyanı kendisine soracağım...***İkinci adam; Murat Bayar...Savunma alanında faaliyette bulunan dev firmalara ağır eleştirilerde bulunan Savunma Sanayii Müsteşarı Murat Bayar, Türk özel sektörünün kendilerine güven vermediğini ifade ederek şunları söylüyor;- Biz bu projeleri firmalara iş çıkaralım, ihale dağıtalım diye yapmıyoruz. Biz bu ihaleleri TSK’ya stratejik yetenekler kazandıralım ve bunu da Türkiye’de yapalım diye yapıyoruz!Ve bunları söyledikten sonra sahipsiz kalan isyanı: - Özel şirketlerde her zaman aradığımız kaliteyi bulamıyoruz. Özel sektörle çalışmamızı genişletelim dedikçe çok ciddi amatörlüklerle karşılaşmaktayız. Müteahhit kültürlü iş sektörümüz var. Çok fazla sanayi, ar-ge, uzun vadeli yatırıma henüz sermayedarların aklı ermiyor!TSK’ya karşı çok zor durumda kaldıklarını ifade ediyor...Ve çözüm yolunu gösteriyor:- Bence yapısal düzenlemeleri özel sektör dâhil gündemimize almamız lazım. Dünyada bunun modelleri var... Yeni bir şey keşfetmemiz gerekmiyor.***Yoğun bir gündeme endekslenen Türkiye, sahipsiz kalan bu iki isyana sahip çıkmalı...
Çarşamba günkü yazımızda Ukrayna ve Kırım’daki krizin derinleşeceğine ve Rusya’nın Kırım’dan vazgeçmeyeceğine dikkat çekmiştik...Ve perşembe günü Kırım Parlamentosu oy birliğiyle Rusya’ya katılma kararı aldı. 16 Mart’taki referandumun sonucu ise bugünden belli...***Tarih sürekli tekrar ediyor...‘Unutmak ihanettir!’ diyenlere inat edercesine hayatlarını bir masal gibi sürdürenler kendilerini dünya gerçeklerinden uzaklaştırıyor...Ve geçmişi unutarak yaşayan kalabalıklar kendilerine yeni bir slogan buluyor:- Hatırlamak ihanettir!Leylekler gibi kendilerini dünya vatandaşı ilan edenler; tarihi, milli ve manevi değerleri; sınırları, ilkeleri, stratejileri silerken barışın dünyaya hâkim olduğunu iddia ederek yaşıyor!Lakin, son yirmi yılda yapılan savaşlar, işgaller ve terör yüzünden ölen çocuklar ve bebekler unutuluyor!Unutulan her şey tekrarlanmaya mahkûm!***Soljenitsin, Gulag Takım Adaları’na sürgün edildiğinde Moskova’da büyük isyanlar çıkıyor... Stalin, isyanları bastırabilmek için bir albayını gizlice adaya gönderiyor... Albay, Soljenitsin’e diyor ki:- Stalin sizi affedecek... Yalnız bir şartı var, geçmişi hatırlayanın bir gözü kör olsun!Soljenitsin biraz düşündükten sonra şunları söylüyor;- Teklifi kabul ediyorum... Lakin, unutanın da iki gözü kör olsun!Ve dünya iki gözün kör olduğu günleri yaşıyor...***Kürenin efendileri, iki kutuplu dünya günlerini bitirdiğinde dünyaya demokrasi ve barışı getirdiğini iddia ediyordu... Rusya‘yı, Balkanlar‘ı karıştırıp parçaladıktan sonra kendilerine yeni açık pazar ülkeleri oluşturduklarını saklıyordu...Irak, Afganistan ve Arap baharıyla sürdürülen yeni pazar arayışlarının ardından başarısız bir Gürcistan denemesiyle kürenin efendileri dinlenmeye çekiliyordu... Ve ardından kapalı kutu pozisyonundaki İran‘ın kapağı Cenevre’de açılıyor...Mısır’da darbe yaptırılıyordu... Suriye ise kana boyanıyordu...Ukrayna ve Kırım senaryosu yeniden sahneye konulmak isteniyor, kürenin yeni efendisi olmak isteyen Rusya ise oyunu bozmaya çalışıyor...***Türkiye’yi de karıştırmak isteyen kürenin efendileri bu ülkenin çocuklarına ve büyüklerine ardı arkası kesilmeyen hayali masallar anlatıyor...Bin yıllık büyük bir tarihin sayfalarındaki bütün ihanetlerin ve çöküşlerin hikâyesini unutarak yaşayanlar, bin yıldan beri sadıkları ihanete, hainleri sadakate davet etme hastalığından kendini kurtaramıyor!Hatırlamayı ihanetten sayarak hayatın keyfini sürenler kürenin efendileri tarafından anlatılan ‘Binbir Gece Masalı’nı ezberletmeye devam ediyor... Bize ait masalları da unutturmaya çalışanlar ise ‘ezber bozan adamlar‘dan sayılıyor...***Lacivert bir gülümseyişle anka kuşu çatılara konmuyor!Ve Kırım’daki kırılma çatışmaya ve efendilerin savaş arenasına dönüştüğünde ise en çok zararı Türkiye görecek gibi görünüyor...Dünya; Karadeniz’de barut kokan vakitleri durdurmak zorunda!
Bir savaşın kırk nedeni var... Asıl mesele birinci nedeni bulmaktır!‘Turuncu Devrim’le başlayan süreç gittikçe büyük bir yangına dönüşüyor... Uluslararası bir krizin eşiğinde geleceğini bekleyen Ukrayna ve Kırım için olası bir Rus işgalinden ve krizin büyük bir savaşa dönüşmesinden endişe ediliyor!Batılı efendiler ile Rusya arasındaki büyük çekişmenin nasıl sona ereceği bilinmiyor... Ukrayna’yı Avrupa’nın arka bahçesi hâline getirmek isteyen Almanya yine bir dinamitin fitilini ateşliyor!Daha önce birinci ve ikinci dünya savaşının fitilini ateşlediği gibi...***Ukrayna’nın batılı efendilerle ‘yoldaş’ olmasına ve aynı masaya oturmasına Rusya itiraz ediyor. Çünkü, asırlık stratejisine ve hayaline aykırı bir duruş...Ve bu duruştan rahatsız olan Rusya bir daha kaybetmeye razı değil!Batılı efendilere gelince, Ukrayna’yı AB’ye almak istemiyor... Ukrayna ve Kırım’ı Rusya’ya karşı ‘tampon ülke’ konumunda tutarak arka bahçesi olmasını istiyor! Bu stratejiyi de ABD destekliyor!Ama evde yapılan hesaplar, dünya çarşısına uymuyor!Rusya, Afganistan’da kaybettiği unvanını geri almak için yıllardan beri fırsat kolluyor... Dağılan Rusya yeniden demir perdeyi indirerek konumunu toparlamak istiyor... Rusya bu yüzden krizi tırmandırarak Ukrayna ve Kırım’ı geri almaya çalışıyor...***Ve yedi uyurlar; G-7 ülkeleri...Sürekli Rusya’yı uyarıyor!ABD dâhil batılı efendiler büyük bir telefon trafiği yaşıyor ama istihbaratçı Putin’i kimse ikna edemiyor!Askeri tatbikata son verdi ama bu, isteklerinden vazgeçtiği anlamına gelmiyor...‘Yedi Uyurlar’ misali her uyandıklarında büyük bir fırtınanın ıslığını çalan G-7 ülkeleri dünyayı yeniden iki kutuplu günlere geri mi döndürmek istiyor?Henüz bilinmiyor!***Bir tarafta batılı efendiler ve karşısında Rusya...İki taraf da, Ukrayna ve Kırım’da kendilerine ‘Truva atı’ bulmuş görünüyor... Batılılar muhalefeti, Rusya ise iktidarı harekete geçiriyor... Her iki tarafın kalabalıkları da sokaklarda birbirini düşman gibi görüp öldürüyor...Boşuna demiyorlar;- Kaleler içeriden yıkılır! Dışarıdakiler sadece işbirlikçidir!Büyük stratejik ortaklıkları kuramayan, iç barışını sağlayamayan ülkeler genellikle içeriden yıkılma senaryolarına yenik düşüyor!‘Kazanabilmek için düşman gerek!’ anlayışıyla yazılan senaryolar büyük bir felaketin kapısını aralıyor...***Kırım’da belki de büyük bir kırılmanın yaşanacağı günlere doğru hızla ilerleniyor... Ve kapıda bekleyen bir baharın tarihi daha kanla yazılacağa benziyor!Çünkü, asırlık hayalinden hiç vazgeçmeyen Rusya’nın ‘sıcak denizlere inme’ stratejisinin ilk durağı Kırım’dır...1944 yılında Stalin 1 milyona yakın Müslüman Tatar’ı trenlere bindirip Sibirya’ya sürgün etmişti... Kapıların sürgülendiği trenler, Sibirya’ya vardığında insanların büyük bir çoğunluğu açlık ve havasızlıktan ölmüştü...Dün böylesine bir katliama imza atan Rusya bugün dünden farklı bir yol izlemeden diyor ki;- Kırım için gerekirse savaşırız!***Batılı efendiler tırnaklarının söküldüğünü sandıkları Rusya’yı sıkıştırmaya devam ediyor... Ve Rusya’yı Budapeşte Memorandumu’nu ihlal etmekle suçluyor... Birleşmiş Milletler de gerçekleri bulma misyonundan gittikçe uzaklaşıyor ve ‘Birleşememiş Milletler’ topluluğuna dönüşüyor...Hukukçu bir dostun söylediklerini hatırlıyorum;- Yanlışlar söylenmedikçe meşrulaşır!BM, batılı efendilerin her küstahlığına sürekli susuyor!İki taraf arasında sıkışıp kalan Türkiye’ye gelince, gördüğümüz kadarıyla bu çıkmazdan en az zararla çıkacak bir formül arıyor...Her iki taraf da boğazlardan savaş gemilerinin geçirtilmesini istemiyor ve hâliyle, iki arada bir derede kalan ülke konumuna düşüyor durumundayız...Rusya demir perdeyi indirmek, batılı efendiler ise büyük bir savaşı başlatacak dinamitin fitilini ateşlemek için kendine haklı bir gerekçe arıyor... Ne acıdır ki, bugüne dek hiçbir savaşın gerekçeli kararı resmi olarak açıklanmadı...Demir perdesiz ve savaşsız günler dilemekten başka bir şey diyemiyoruz!
Umutları yarınların sırtına yüklemiş, hatta sloganlaştırmış, yıllarca meydanlarda bağırarak demişiz ki;- Yarınlar bizim!Tarık Buğra da sürekli diyordu ki;- Yarın diye bir şey yoktur!***“Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’e” diyen Shakespeare kafasıyla uzaklardaki savaşlara isyan edercesine ‘hayır!’ deyip çığlık atmış ama içimizdeki savaşları da çılgınlar gibi alkışlamış ve hatta körüklemişiz!Yedi düveli, yetmiş iki milleti sevmiş ama birbirimizi sevmekten yorgun düşmüşüz... Bir arada kardeş gibi yaşamaktan bıkıp usanmışız!Bilinmelidir ki, öncelikle yanı başımızdaki savaşlardan sorumluyuz, uzağımızdaki savaşlardan değil...***Sabahın köründe kişilerin kapılarına medya ordusuyla dayanıldığında anlıyoruz ki, kişinin kalemi kırılmış!İddianameler daha hazırlanmadan polis fezlekeleri medyaya ve internetin cadı kazanlarına servis edilmiş... Yani, Yassıada’daki ‘sanıkların idamına, şahitlerin bilahare dinlenilmesine’ anlayışını gelenekselleştirmişiz!Batılı hukukçular ne diyor;- Yasa ölüdür, yargıç diridir!Ya bizde?***Birkaç gün önce, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne giden yüksek yargıçlardan bazılarıyla bir araya gelip sohbet ettik...Avrupalı hukukçuların bakış açılarından bazı kesitler anlattılar... Diyorlarmış ki;- Yasa çerçeve çizer, içini yargıç doldurur... Yasa 1950’de çıkmış olabilir, yasanın güncel yorumunu yargıç yapar!Türkiye’den giden davaları inceleyen batılı yargıçlar;- Hukuku ilkeler üzerine inşa etmezseniz, ilkelleştirirsiniz!***Ve ‘hukukun bürokrasisi olmaz!’ diyorlarmış...Ama bizde hukukçular bürokratlaşmış!Dilekçeler aylarca mahkemeler arasında gidip gelmiş... Adres tespiti, tebligatı derken dava zaman aşımına uğramış...Yani, hukuki boşluklar ve bürokratik süreçlerden istenildiği zaman çıkabilmek, kaçabilmek için yüzlerce açık kapı bırakılmış...Bir dilekçe bir mahkemede 11 ay bekletildikten sonra mücavir ildeki bölge idare mahkemesine gönderilmiş, oradakiler aylar sonra dosyayı iade etmiş ve gerekçesini şöyle izah etmiş;- Sen de mahkemesin, biz de... Sen bir üst mahkeme değilsin ve bunu bize gönderemezsin... Ve sonuçta süre-ret...Yani, süre aşımından ret kararı devreye girmiş... Davacı mağdur olmuş... Batılı yargıçlar AİHM’de bu dosyayı inceledikten sonra şu kararı vermiş;- Amaç mahkemeye erişmektir. Hâkim, önüne gelen davaya bakmak zorundadır. Aksi hâlde somut hak kaybı oluşur.***Dosyalar ve kararlar sürekli yarınlara ertelenmiş! Yıllarca bekleyen veya bekletilen davaların duruşması ise üç dakika sürmüş... AİHM’de binlerce benzeri dosya varmış!Yarınları düşünüyorsak, gelecek kuşakların kavga etmesini istemiyorsak bugünü çok iyi yaşamamız gerekir!Hukukun büyük bir resim olduğunu söyleyen batılı yargıçlar, duvarlara asılan her kötü resimden yargıçların sorumlu olduğunu ifade etmiş...Çünkü her dava bir tablo gibi hukuk müzesinde sergilenmektedir...Hukukta, yarın diye bir şey yoktur...Bugün vardır...
Telekomünikasyon çağı diye diye övündüğümüz yıllardan bugün nerelere geldik... Artık, bilgi çağı kâbus çağına dönüştürülüyor!Malumun ilanı denilen günlerden mi geçiyoruz?Yoksa, melunun ilanı mı!Malum ise yazık...Melun bir oyun, bir tezgâh ise daha çok yazık!7 bin kişi dinlenilmiş ise 7 bin kişi de dinlemiş demektir!7 bin kişi günde on kişiyle konuşsa 70 bin kişi ediyor... 70 bin kişi günde on kişi ile konuşsa 700 bin kişi dinlenilmiş oluyor... Ve dinlenme serüvenine her geçen gün yeni sayılar ve skandallar ekleniyor...***Biliniyordu bilinmesine ama herkes, ‘galiba ben dinlenmiyorum’ diyerek durumdan kendini soyutluyor ve bunun getirdiği rahatlıkla konuşmaya devam ediyordu...Bir zamanlar, ‘Konuşamayan Türkiye’ deniliyordu ya, konuşmaya başlayınca ülke ne hâle geldi!***Demirel, 93 yılında Cumhurbaşkanı olmuştu ve Çankaya Köşkü’nde gerçekleştirdiğimiz televizyon programımda kendisine sormuştum;- Konuşan Türkiye diyerek iktidara geldiniz, şimdi de devletin en tepesinde oturuyorsunuz... Artık Türkiye konuşuyor! Sizce, Türkiye meselelerini konuşarak çözebildi mi?Demirel gülerek:- Biz, Konuşan Türkiye demiştik... Geveze Türkiye dememiştik! Galiba biraz gevezeleşti!***Üst düzey bir istihbarat yetkilisiyle telefon dinlemeleri üzerine sohbet ettiğimizde şunları söylemişti:- Bizim insanımız sürekli ve çok konuşuyor... Bir kişiyi bir ay dinle, nasıl bir adam olduğunu anlarsın. Ya da ilan etmek istediğin gibi bir kişiye dönüştürebilirsin... Bir aylık konuşmalarıyla olağanüstü bir yeni konuşma kaseti de hazırlayabilirsin... Teröristler ise zaten olağanüstü bir telefon disiplinine sahip. Çünkü, onlar bombaya boyacı, bombaya da boya diyor... Onların kelime kombinasyonundan bir şey elde edilmez... Ama normal vatandaşın konuştuğu kelimelerden muhteşem bir konuşma kaseti çıkartabilirsin!***Peki nasıl dinliyorlar?Dinleyenler, ya belirli bir merkeze veya kişilere odaklanıyor ya da çember daraltma metoduyla kişileri ve kurumları dinliyor... Yani, büyük kalabalıklar taranıyor ve tarama yapıldıkça dinlenilenlerin sayısı da azalıyor...Aslında, bir tür ‘gizli sorgulama’ yapılıyor! Ha binlerce insanı sorguya almışsınız ha telefonunu dinlemişsiniz... Fark etmiyor!Darbe yıllarında sorguya alınan insanların konuşması için işkence yapılıyordu... Şimdi işkencesiz herkes kendiliğinden konuşuyor... Kendiliğinden konuştuğu zaman itiraftan sayılıyor...***Peki, bunların ne kadarı gerçek, ne kadarı montaj, ne kadarı suç! Daha da ötesi ne kadarı yalan ve iftira...İşte, asıl mesele buradaki tasnifte...Ve bu tasnif süratle yapılmalı...***Hukuksuz yapılan dinleme kararlarının altında eğer bir hâkim imzası var ise: Yani, dürüst insanların itibarını koruması gereken adreslerden, itibarsızlaştırma operasyonu gerçekleştiriliyorsa daha çok kötü...***Kendi paramızla, kendi telefonumuzla kendi kendimizi dinletiyoruz!Bu gidişle Konuşamayan Türkiye yıllarına geri dönüyoruz gibi...Atalar boşuna mı söylemiş:- Söz gümüşse, sükût altındır!
Ülke gündemini yine basın savaşları işgal etti... Herkes birbirine soruyor: Hangisi doğru?Bilinmeli ki, basın da insana benzer...İnsan gibi yalan söyleyebilir, iftira atabilir, sözünde durmayabilir, ikiyüzlü davranabilir, hırsızlık yapabilir, dün beyaz dediğine bugün kara diyebilir ve vicdanı olmayabilir...Böylesine bir insan pek sevilmez...Peki, böyle bir basın sevilir mi?Bu ayrımı da okuyan ve izleyenlerin kendisi yapacaktır... Bir karar verecek artık; ya sürekli yalan okuyacak ve izleyecek ya da doğruyu arayıp bulacak!***Basın, kendi tarihi boyunca firari hayallerin delisi olmayı çok sevmiş! Sevdikçe en büyük sermayesi olan güveni zedelemiş... Ve sermaye dağını gittikçe eritmiş...Basın, izm’lerin kalelerinden sayılmış...Cemil Meriç ise demiş ki:* Sınıf kavgalarını körükleyenler kendi sınıflarına karşı savaşırlar... İzm’ler bizlere giydirilmek istenen deli gömlekleridir...Bu ülkede izm’ler uğruna ne kavgalar körüklendi ve kaç kişi delirtildi?Biliniyor mu?***30 bin kişi terörden hayatını kaybetti... Kandil dağını su yoluna çevirenlerden hiçbiri, o dağlarda şehit düşen -Anadolu’da bir köy mezarlığına sessiz sedasız gömülen- bir askerin hikâyesini daha yazmadı!Dağdakilerin yaşamını destanlaştıranlar bir şehit anasının elini dahi öpmedi! Basın, meçhulün sevdalısı olmuş! Cemil Meriç bu yüzden demiş ki:* Türk aydını her mevsim bir başka meçhulün sevdalısı...Yaşadığı çağın tanığından sayılan gazeteciler, yaşadığı çağı adeta mezarlığa çevirmiş...Ve çatışmaların dağıtım merkezi gibi çalışmaya devam ediyor!***Bir asırdan beri sansürden şikâyet ediliyor...En büyük sansürü kendi kendine uyguluyor ve adına da editoryal özgürlük diyor... Bir haber merkezine bine yakın haber gelir... Ama üçte biri ancak yayınlanır, gerisi çöpe gider...Peki, çöpe giden haberler neye uğramış oluyor?***Basın, sözünde durmuyor!Markalarına ait reklamlarda adeta bağırıyor ama bağırdığı yere bir şey koymuyor! Boşlukta duruyor! Markasını sloganlaştırıyor...Ne söz veriyor?-Bağımsız, objektif, dürüst, tarafsız!Bağımsızım diyor bağımsız değil... Objektifim diyor objektif değil... Tarafsızım diyor tarafsız değil! İçi boşaltılan ve anlamını yitiren kelimelerin duvarlara yazılan sloganlardan bir farkı kalmıyor...Sözünden, fikrinden, duruşundan, yani doğrulardan sürekli firar ediyor ve firari hayaller peşinde koşturuyor...Bu duruşuna da; değişim diyor!Evrensel basın İlkelerini reklam sloganlarına sıkıştırarak mesele çözülmüyor...Çözüm: Okuyan ve izleyenlerin duruşundan geçiyor...Okuyucu ve izleyici de bu yüzden firar ediyor...
Hukuk, hiç kimsenin hesaplaşma alanı değildir... 97 yılında hesaplaşma operasyonlarını başlatan, dört yıl boyunca sürdürenler geri dönüşümü hiç hesaplamadı... Bumerangın gidişini alkışlayarak seyredenler yıllar sonra geri dönüş yolunda vuruldular...Kısacası, hukuk yoluyla yapılan her türlü hesaplaşmaya karşı çıkılmadıkça, bu ülkedeki adalet daima tartışılmaya gebedir...2001 yılında Harbiye’deki askeri müzenin salonunda ‘hukuk ve medya’ konulu konferansa konuşmacı olarak çağrılmıştık... Dönemin genelkurmay başkanı Org. Kıvrıkoğlu ve yüzlerce subay ve çok sayıda siyasetçi, bakan ve hukukçu da izleyiciler arasındaydı...***Konferansta demiştik ki:- Hukuk, kimsenin elinde bir kızılcık sopası değildir... Hukuk, hiç kimseyi yargısız infaz etmemeli... Önyargısız olmalı... İddianamelerden haber yapmak büyük bir cinayettir! Hukuk, siyasetten uzak durmalı... Hukuk yoluyla intikam alma metodu eğer benimsenirse bu metot artık gelenekselleşmiştir!***- Bu ülke ne zaman düzelir? sorusuna “Babasını incir ağacının dalına asıp sonra da oturup gölgesinde ağlayacak yargıçlara sahip olmadıkça düzelmez!” dediğimizde karamsar bir adam olduğumuzu düşünenler çıktı... ***Fatih, İstanbul’u fethedince mahkûmları affeder... Lakin, iki papazın zindandan çıkmak istemediğini öğrendiğinde huzura getirilmelerini ister... Bizans İmparatoru’nun kendilerini haksızca zindana attığını söyleyen papazlar “dünyaya adalet yeniden gelinceye kadar hücrede kalmaya yemin ettik!” deyince Fatih, iki papaza;- Bursa’ya gidin... Mahkemeleri izleyin... Eğer, kadılar adaletsiz davranıyorsa ve topraklarımızda adalet yoksa, gelin, ben de sizlerle birlikte kendimi hücreye kapatacağım! diyerek söz verir...***İki papaz İznik’e gider... Kadı, ilk davacıyı dinler;- Ben iki ay önce kırk yıllık komşumun tarlasını satın aldım. Tarlayı sürerken bir küp altın çıktı... Komşuma dedim ki ben tarlanın üstüne akçe verdim, altına değil... Komşum ise tarlanın altını da üstünü de sana sattım... Benim bir hakkım yok deyince size geldik...Kadı, olayı doğrulatır... Birinin kızı diğerinin oğlu olduğunu da öğrenir... Ve her iki tarafa kararını açıklar:- Çocuklarınızı evlendirip, bir küp altını da onlara düğün hediyesi verirsek anlaşır mısınız? diye sorar... Kadının teklifini her iki taraf da kabul eder...Papazlar, kadının verdiği karara hayret eder ve İstanbul’a döner Fatih’e durumu anlatır ve artık zindana dönmeyeceklerini söylerler...Tarihi bir hikâyedir bu tablo... ***Adaletin tecelli etmesini sadece yargıçların sırtına yükledikten sonra bir kenara çekilip seyretmekle, beklemekle bir ülkeye adalet gelmez... Tarladan çıkan bir küp altını tarlanın eski sahibine vermek isteyen ve bir küp altını da almak istemeyenlerin dürüstlüğüne herkes sahip olmalıdır ki, yargıçlar da bu durum karşısında adaletten şaşmasın.***Adalet, delil üreten ve delil yok eden bir kurum değildir... ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisiyle Osmanlı dönemindeki adaleti sorgulayanlar ‘Son Yüzyıl’daki adaleti tartışmaya açmalıdır...Gerçeğin pusulası diye bilinen yargıçlardan yoksunlaşan toplumlar büyük bir felaketin eşiğindedir... Aksi hâlde, pusulasını kaybeden adalet bir ülkeyi batırır! Kimin neye inandığı beni ilgilendirmiyor ama neyin doğru olduğu hepimizi ilgilendiriyor!Bir ülkenin yargıçları ‘İyi insanlar iyi atlara binip gitti’ demek gibisinden bir lükse sahip değillerdir!