Asileşen kentler üzerine...

9 Mayıs 2014

Şehirler büyütülmüş, büyütüldükçe insanlar küçülmüş... Mahalleler, sokaklar kaybolmuş...Ve komşuluk, esnaf kültürü erozyona uğramış...Gökyüzüne meydan okurcasına yükselen gökdelenler, hayatı otelleştirmiş...AVM’ler, cafe’ler, mega marketler ve oteller, “buluşma ve gezi” merkezlerine dönüşmüş... İşe gidiş, eve dönüş yolunda geçen hayat rutinleşmiş... Ve insan “rutinleşen ikilem” arasında sıkışıp kalmış...Rutinleşen ikilemin vazgeçilmezine trafik kendiliğinden dâhil olmuş... Kaos üçgeninde geçip giden bir hayat artık şehir insanlarının kaderi olmuş...Büyükşehirleri kaoslaştıran tek amaç ise; para...“Yok olmak ve kaybolup gitmek korkusuyla” yaşayanların suç dosyalarının kabarık olmasının nedeni, kazanma hırsına yenik düşüşleridir...Statülerini eşitleyebilmek uğruna sosyal kutuplaşmaların esiri olmuş insanlar gittikçe kalabalıklaşıyor!***Statülerini eşitleyebilmek uğruna kentleri anlamsızlaştıran, kimliksizleştiren ve yaşanmaz kılanlar yüzünden, şehirler yorgun düşürüldü...Büyükşehirlerde yaşam üçgen bir akvaryum içerisine sıkışmış... Ve büyükşehirler, “tutunamayanlar veya tuttuğunu kopartanların” adresine dönüşüvermiş... Soruyorlar;- Bu kentler hangi medeniyetten besleniyor?***Yeni Türkiye’nin yeni kuşaklarının ruhunu lüks yaşamak arzusu işgal etmiş... Ve bu arzu ruhlarında, nirvanalaşmış...Ve gittikçe, yetinmeyenler topluluğuna dönüşmekteler... Hayalleri zirveden başlıyor...Büyük kentler, hayalleri de büyütmüş...İhtiyaç listeleri her geçen biraz daha kabarıyor...Tüket, tükettikçe tüken...Diyorlar ki;- Dünyada statülerin eşitlendiği bir çağ olmayacaktır!Eşitlik, bir masaldır...Ve bir ütopya...***“Kentler, kâr ve sermaye birikiminin adreslerine dönüşmüş” diyen Prof. David Harvey, “Asi Kentler“ kitabında diyor ki;- Hedefim, maruz kaldıkları kent yaşamının niteliklerine ve siyasi ve ekonomik iktidarın, insanların ihtiyaçlarını tatmin etmek yerine kendi arzu ve ihtiyaçları doğrultusunda (kâr ve sermaye birikimi için) şehirler inşa etmeye dair hegemonik bir hak iddiasında olma yöntemi göz önünde tutulursa, ortaya çıkan sınırlı seçeneklere dair ciddi soruları olan herkes için bir kitap yazmaktı.Ve bu gidişle kentler ve insanlar asileşiyor!

Devamını Oku

Göç yolunda

6 Mayıs 2014

Türkiye, “köprü bir ülke” konumuna düşürüldüğü günden beri tehlike çemberinin eşiğinde.Yüzyıllardan beri süren savaşlar, iç isyanlar, darbeler, dış dizayn oyunları yüzünden milyonlarca insan hayatını kaybediyor...Ve sağ kalanlar, doğdukları topraklardan kaçıp kurtulmak için kaçak yollardan göç edebilmenin yollarını arıyor...Göç yolunda çoğu hayatını kaybediyor...Yüzyıllar öncesinde kalan göç hikâyelerini bugün yazmaya ve ortalığı yangın yerine çevirmeye çalışanlar yaşanan günümüzdeki drama sırt çeviriyor...***Daha iki gün önce, Ege Denizi açıklarında yelkenli bir tekne aşırı rüzgârın etkisiyle alabora oluyor, 22 kişi ölüyor ve 36 kişi yaralanıyor... 8 kişi ise hâlâ kayıp...Özgürlüğe gidiyorlardı...Yaşamak uğruna...Göç yolunda bütün umutlarını suyun derinliğine bırakan insanlar, doğduğu topraklardan kaçıyor.Doğduğu yerde büyüyemeyen, ölemeyen milyonlarca insanın dramı kimseyi ilgilendirmiyor...Twitter ve YouTube kadar önemsenmiyor...***Yüz binlerce insan ayakta kalabilmek uğruna kendilerini sınırların dışına atarak kaçmaya çalışıyor...Ege Denizi özgürlüğe doğru kaçıp gitmek isteyenlerin ölüm yolu...Varını yoğunu satıp insan kaçakçılarına verenlerin hayatları bir balık gibi sulara bırakılıyor... Ağaçlar, parklar, balıklar, kuşlar, köpekler, kediler kadar o insanların değeri yok!Değersiz yalnızlıklara terk edilmiş çocuklar, bebekler, anneler ve babaların dramı yazılmıyor...Bebeğiyle denize düşen ve bebeğini kaybederek denizden çıkartılan bir annenin acısını hangi ressam çizebilir?Ve kim tarifini yapabilir ki?***İnsan, değersizleştiriliyor!Ve her geçen gün materyal daha değerli hâle getiriliyor...“Herkesin zulüm karşısında başka ülkelere sığınma ve bu ülkelerde sığınmacı işlemi görme hakkı vardır.”Kim diyor?İnsan Hakları Evrensel Bildirisi sığınma hakkını böyle tarif ediyor...Lakin, ne sınırların dışına çıkmalarına ve ne de başka yere göç etmelerine izin veriliyor...Yurtsuzlar, yani yuvasızlar; hukuki bir statü olan mültecilik hakkını elde edebilmek için ne tarifsiz acılardan geçiyor...Türkiye, artık bu acılara son verecek adımlar atmalı ve sorunu uluslararası platforma taşımalı...

Devamını Oku

Deli gömlekleri

2 Mayıs 2014

Karıştırılıyoruz...Karıştırılarak, “ayrışçı”laştırılıyoruz!Belki de, yüzyıllardan beri...Bu ülke, karıştırılarak küçültülüyor...Farklılıklar, aykırılılıklar, direnişçi bir kalabalığa dönüştürülüyor!16 Türk devleti “karıştırılarak” batırıldı!Ve elde kalan 17. devlet; Türkiye Cumhuriyeti ise yüz yıldan beri karıştırılıyor...Ve işte bu yüzden sular durulmuyor!***I. Dünya Savaşı’nın birinci nedeni; Osmanlı Devleti’ni tasfiye etmek...II. Dünya Savaşı’nın birinci nedeni ise; Osmanlı Devleti’nin varlıklarının paylaşımında çıkan anlaşmazlık!Elbette, başka nedenleri de vardır...Lakin, savaş oyunlarının oynandığı dünya sahnesindeki perdeler önünde yığınla gerekçe “neden” gibi gösteriliyor ama bize anlatılan masalların hiçbiri savaşların birinci nedeni değil...Birinci neden daima perdenin arkasında!Tarihçiler, o perdeyi aralamak yerine, perde önündeki gerekçelerle tarih yazıyor...***Osmanlı Devleti’nin tasfiyesine dair ilk işaret fişeğini Almanlar atmıştır... Bağımsız kalışımızdan rahatsız olan Almanya, Fransa ve İngiltere karşısında zafer elde etmek için müttefik postuna bürünerek bizi büyük bir ateşin içerisine atmayı başarmıştır...Osmanlı Devleti’ndeki İttihatçı kadrolar Almanya’nın bu oyununa düşmüştür... Kuşatılmış ve “siyasi yalnızlığa” itilmiş Osmanlı Devleti’ndeki hayalist ittihatçılar, ülkeyi bu durumdan ancak savaşa dâhil ederek kurtarabileceklerini hayal etmiş...Ve sonuç; büyük bir parçalanma...***Almanya Cumhurbaşkanı Gauck‘un ülkemizde yaptığı açıklamalara alkış tutanlar tsunamiye eklenen bir dalga olduklarının farkında değil!Dışişleri Bakanı Davutoğlu, 1 Mayıs gösterileri ile ilgili “algı operasyonu” derken haklıdır...Çünkü, çoktan beri bu ülke kaoslar eşliğinde siyasi bir yalnızlığa itilmek istenmekte...***Karıştırılıyoruz...Karıştırılarak, aykırılıklar belirginleştiriliyor!Belirginleştirilen aykırılıklar üzerine senaryolar yazılıyor...Bu ülkeyi yüzyıllardan beri “yüzyıllık” bir yalnızlığa sürüklemek isteyenlere inat bir arada yaşamanın yollarını keşfetmeliyiz...İzm’ler, rejimler, hareketler, fikirler yüzünden yüzyıllardan beri kavga ediyoruz... Her kavga bizi biraz daha büyütmüyor, aksine küçültüyor, bölüyor...Cemil Meriç‘in sözünü bir kez daha hatırlatıyorum;- İzm’ler, bizlere giydirilmek istenen deli gömlekleridir!Artık, herkesin üzerindeki deli gömleğini çıkartıp bir yere asması gerekiyor...

Devamını Oku

Matematiksiz demokrasi!

30 Nisan 2014

Amerika nasıl kalkınmış sorusuna belki de binlerce cevap verilebilir... Amerika tarihine yön verenlerin hikâyelerini okuduğumuzda “sırrı” anlamakta zorlanmıyoruz...Bunlardan biri de, Benjamin Franklin’dir...Franklin, Amerika’da insanların yaygın olan şöminenin önünde bir türlü ısınamadıklarına ve sırtlarında bir battaniye ile oturduklarına şahit olmuş... Bir gün döküm fabrikasını gezdiğinde, dev fabrikanın içinin sıcak olduğunu fark etmiş... Döküm kazanından çıkan dumanın fabrikanın içindeki borulardan dolaştırılarak tahliye edildiğini öğrenmiş...Ve bu sistemin minyatürünü yaparak sobayı keşfetmiş... Adına ise Franklin sobası denilmiş...Bu sistem, zamanla kalorifere dönüşmüş...***Amerika’da ilk zamanlar kentler ahşap evlerden inşa edilirmiş... Ama her fırtınada yıldırımlar yüzünden büyük yangınlar çıkarmış...Ve ilk gönüllü itfaiye teşkilatını da Franklin kurmuş...Franklin, elektrik yüklerindeki artı ve eksi uçlarını keşfetmiş ve elektrik yükünün korunumu ilkesini ortaya atmış... Fırtınalı bir havada uçurtma uçurarak gerçekleştirdiği deneyi sonunda şimşeğin elektriksel bir olay olduğunu keşfederek büyük kâbuslara son vermiş!***Franklin, Paris’te diplomat iken, Fransızların gece geç saatlere kadar çalıştıklarına, eğlendiklerine ve sabahları da çok geç uyandıklarına şahit olmuş... Ve gün ışığından daha fazla yararlanmak için saat uygulamasını keşfetmiş...Franklin’in diğer keşifleri ise, kalpazanlığı önleyen banknotun basımı, bifokal gözlük ve cam armonikadır...ABD daha sonraları Franklin’in resmini 100 doların üzerine basmıştır...***Bu ülkeye de Benjamin Franklin gibi insanlar gerekli...Erdoğan Demirören’i de Franklin’e benzetirim... 23 yıldan beri süren dostluğumuz sürecinde ve her buluşmamızda, Harran Ovası’nın modern bir tarım üssü olması gerektiğini, Orta Doğu’nun gıda deposu olabileceğini anlatırdı...99 yılında Baş Başa programımda, ülkenin bunalımlı durumdan çıkması için İstanbul’a “İkinci Boğaz” projesine ihtiyaç olduğunu ve hâliyle milyarlarca dolarlık bir rant getirisiyle borçlanmaya son verileceğinden söz ettiğinde, belki de birçoklarına hayal gibi gelmişti...Ayrıca, ülke envanterinin yeniden çıkartılması gerektiğini ısrarla söylerdi...***Bugün görüyoruz ki, Başbakan Erdoğan İstanbul’a kanal projesini kazandırmakta bir hayli kararlı... Ve ülkenin kanal projesiyle büyük kazanımlar elde edeceğini artık dünyaca ünlü ekonomistler bile söylüyor...Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın Konya’daki güneş enerjisi santrali için yaptığı toplantının haberini izliyorduk... Erdoğan Bey, büyük bir ovanın güneş enerji panelleriyle donatıldığını görünce şunları söyledi;- O güneş panellerin altındaki toprağı keşke boş bırakmasak... Ve altında tarım yapmaya devam edilecek bir projeyi hayata geçirsek!***Bu ülkenin kendi ayakları üzerinde durması gerektiğini, bunun için de yeni bir şeyleri keşfetmenin şart olduğunu söyleyen Demirören;- Müstemlekesi olmayan tek devletiz... Tarih boyunca da hiç olmamış... Artık, dünya ekonomiyle yönetiliyor... Güçlüysen, demokrasin, huzurun var demektir... Yani, matematiksiz demokrasi olmuyor... Afrika’ya demokrasiyi götürseniz ne olur ki? Çünkü, insanları aç ve susuz... Demokrasiyi inşa etmek için büyük bir altyapı lazım... Bunun da yolu matematikten geçer... Zenginleşmeyen hiçbir ülke, demokrasiyle kendi kendini yönetemez... Fakir ülkeler daima zengin ülkelerce yönetilir...***Sıfırı bulan matematikçi Harezmî’nin Türk olmasıyla övünmekle yetinirsek gelecekte bir gün sıfırlayacağız! Batılı devletlerin son on yıldan beri Türkiye’den rahatsızlığı her zorluğa rağmen kalkınıyor oluşumuzdandır... Nükleer enerji santrali, metro, hızlı tren, köprü, havaalanları, yerli otomobil ve uçak projelerini hayata geçirdikçe batılı efendiler, sürekli “gizli dizayn” peşine düşmekte...Sayıları 200’e yaklaşan ve “bilim kaleleri” diye kabul edilen üniversitelerimizin artık bir araya gelerek dünya ekonomisine yön verebilecek yeni şeyler keşfetmesi gerekiyor!***Yarın 1 Mayıs İşçi Bayramı...Bayram, Taksim’e çıkıp slogan atmakla gelmiyor...İş bularak işçileri mutlu etmekten geçiyor...

Devamını Oku

Bin rakımlı tepe...

26 Nisan 2014

Bin rakımlı tepeye kimin çıkacağının derdiyle meşgul ediliyor bu ülke... Bin rakımlı tepeye kim çıkacak veya kimin çıkması gerekir tartışmalarıyla gün tüketilirken, Rusya, Kırım’ı sınırlarına dâhil etti...Putin, Kırımlı Tatar Türklerin efsane lideri ve milletvekili Mustafa Cemiloğlu’nun Kırım’a girişini yasakladı... Yani, Cemiloğlu kendi yurduna giremeyecek!Güç demokrasisi dedikleri galiba böyle bir şey...***Dünyaca ünlü Kırımlı roman yazarı Cengiz Dağcı’yı hatırladık... Londra yakınlarında yaşıyordu ve üç yıl önce evinde öldü...Bakan Davutoğlu’nun çabalarıyla Kırım’ın Yalta şehrindeki doğduğu köy Kızıltaş’a götürülmüş ve defnedilmişti...“Yurdunu Kaybeden Adam” romanıyla büyük bir zulmü dünyaya anlatan Dağcı, yurdunda ölmek istiyordu ama yurdundaki mezarına zor kavuşabilmişti!Kimseler bilmedi...***1915 olayları için Başbakan Erdoğan, 9 dilde taziye yayınladı... Artık, geçmişte kalan ve biriktirilen öfke ve kini bugünlere taşımanın dünya barışına bir katkısı olmayacağını anlatmaya çalıştı...Anlamak istemeyenler yine çoğunluktaydı...Başta, diaspora...***Erivan’da ise Türk bayrağı yine yakıldı...ABD Başkanı Obama yine “büyük felaket” dedi...İkinci Dünya Savaşı’nda 73 milyon asker ve sivilin öldürüldüğünü hiç kimseye hatırlatmıyor!Atom bombasını Japonya’nın iki kentine biz mi attık? Kimse, Amerika’yı soykırım yapmakla suçlayamıyor...İkinci Dünya Savaşı’nda 23 milyon Rus’u biz mi öldürdük?Asala terör örgütünü biz mi kurdurduk?Sarıkamış’ta 90 bin askerimiz buz adamlara dönüşürken ve dağların eteklerinde şehit düşerken, kim bizden özür diledi?Ağaç mıydı, robot muydu onlar?Yığınla soru askıya alınmış!***Biz ne kadar ezber bozuyorsak, bozmaya çalışıyorsak, onlar da o kadar ezberledikleri şarkıları inatla söylemeye devam ediyor...Dert başka...Dert, bin rakımlı tepe...Ve 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkmak... Ülkeyi biraz daha karıştırmak!***Prof. Justin McCarthy, iki defa Baş Başa programıma konuk olmuştu... Ölüm ve Sürgün eseri üzerine konuşmuştuk... Demişti ki;- Ermeni soykırım iddialarını kabul etmiyorum... Ermenilerin öldürüldüğünü kabul ediyorum ama çok daha fazlası Türk ve Osmanlı öldürülmüştür... Bunu da eserlerimde belgeler ışığında ispatladım... Kısacası, 1915 her iki millet için de acılı bir dönem olmuştur...***Bizi 1915 yılına götürmek isteyenler, Irak’taki savaşta 1 milyon Müslüman öldürüldü... Suriye’de yüz binlerce insan katledildi... 1957 yılında Paris’teki olaylarda binlerce Cezayirli sokaklarda öldürüldü ve cesetleri Sen Nehri’ne atıldı...Sırpların yakın dönemde yaptıkları katliam ne çabuk unutuldu?Filistin’de 20 bin askerimizi krizol havuzlarına atıp da kör eden İngilizlerin yaptığı vahşetin filmi niçin çekilmiyor?Bunlar, soykırım değil de nedir?***Sahi, bin rakımlı tepeye kim çıkıyordu?

Devamını Oku

Generalin kızı...

22 Nisan 2014

General Engin Alan’ın kızı Tülin Alan, babasının hala cezaevinde tutulmasına isyan ediyor;- Çocukluğumdan beri güvendiğim koca koca general amcalar, abiler meğer kağıttan kaplanmış!***İsyan edilen bu duruş, sadece “general amca ve abilere” mahsus bir durum değildir!Artık, bütün sektörlere sirayet etmiş mikroplu bir duruştur...Ruhları işgal etmiş bir hastalıktır...Toplumlara bu mikroplu duruş bulaşınca iflah olunmuyor... Ve öyle bir noktaya gelip dayanılmış ki, kalabalıklar bu mikroplu duruşun adeta bir taşıyıcısı haline geldiğinin farkında bile değil!Mikroplu duruş, bir salgın misali insanların ruhuna ya az ya da çok, ama mutlaka biraz bulaşmış...Bu yüzden ciddi bir karantina programı uygulamak lazım...***“Vefa, İstanbul’da bir semt adıdır” deniliyorsa işte bu mikroplu duruşun sonucudur... Basın, siyaset, finans, eğitim, hukuk, turizm, sanat ve sinema dünyasında durum çok mu farklı?Ve toplumları her geçen gün ruhsal bozuklukların bataklığına sürükleyen bu felaketi bize, bir generalin kızı haber veriyor... Toplumları aydınlatması gereken kişilikler de, bu mikroplu duruşun esiri olmuştur...Generalin kızının isyanındaki gerçeklik, küçük bir çoçuğun “Kral çıplak!” deyişindeki masumiyetine ne kadar da çok benziyor...***Yeni dünya düzeni ve “değişim” denilerek yola çıkılan ve adına kimi zaman “globalleşme”, kimi zaman “küreselleşme” denilen bu kapital sistemi besleyen ve büyüten işte bu mikroplu duruştur!Yeni düzen, kalabalıkların kulağına yükselmenin formülünü, birinin ceketinden tutup aşağı çekmeyi, ya da birini arkadan vurması gerektiğini fısıldıyor... Zafere giden her yol mübah sayıldığı günden beri, ayrıcalık statüsüne ve statünün simgelerine kavuşmak isteyenlerin sayısı gittikçe kalabalıklaşıyor!Adalet diyerek feryat edenlere inanmayalım!Herkes, ayrıcalık peşinde koşturuyor...***“Krallar, boş kovan taşımaz”mış!Kendini vazgeçilmez zanneden kurşundurÖGünümüz dostlukları da “Kral ve kurşun” ilişkisine dönüşmüş...Kralın yanında sürekli olmakla varlığını sonsuza kadar koruyabileceğini düşünenler, bir gün namludan fırlatılacağını ve içi boşaltılmış bir kovana dönüşeceğine ihtimal dahi vermiyor...***Generalin kızı, “Geçti dost kervanı eyleme beni” ve “Adamın adam sevmesi geçti gayri zaman oldu” türkülerini daha dinlememiş demek...Bugün 23 Nisan... Ulusal Egemenlik Çocuk Bayramı... Geleceğin adamlarını ‘Adam gibi adam’ olmaları için, bu mikropları hiç değilse onlara bulaştırmayalım...

Devamını Oku

Dönemeçteki adam

18 Nisan 2014

Özal’ın ölümünün üzerinden 21 yıl geçip gitmiş... Muhasebe fukarasıyız...Kaf Dağı’nın ışıksız manastırlarına saklanmış deliler gibiyiz...Dünü çoktan unutuvermişiz...Nereden nereye geldiğimizi oturup düşünemeyecek kadar yorgun düşmüşüz...***Seksenlerin Türkiye’sinde;Tüp kuyrukta...Yağ, şeker, petrol karaborsa...Fabrikalar grevde...Okullar boykot cenderesinde...“Kurşunların adres sormadığı” günler yaşanıyor...Elektrik sürekli kesiliyor...Ve mum ışığında geçip giden akşamlar...***Elektrik kesintileri gibi demokrasi kesintiye uğramış... Ve demokrasinin ışıkları bir gecenin yarısında kesilmiş...“Her on senede bir demokrasisi zedelenen bir ülke” olmaktan bıkıp usanmış bir milletin dramını sona erdirmek için yola çıkan Özal, darbelere son verilmesi gerektiğinin altını çizebilmek ve hatta silebilmek için siyaseti tercih ediyor...Ülke, bir dönemecin eşiğinde bekliyor...Ya karanlığa gömülecek ya da ışığa doğru yürüyecekti...Özal, ışığa giden yolu seçiyor...***Uzağındaki dönemecin eşiğine gelen Özal’a “Neden siyaset?” diye sorulduğunda diyor ki:- İki nedeni var. Birincisi, halka hizmet Hakk’a hizmettir. Bu benim şahsi inancımdır. İkincisi, oy kaygısıyla politikacıların hayal tacirliği yaptığını, seçmenlere gökyüzünü bile vaat ettiklerini gördüm. Bunca yaşanmış olaydan sonra başka ne yapacaktım?***Ve doksanların Türkiye’sinde;12 Eylül İhtilali’nin 12. yılında Marmaris’teki evinde yaptığımız belgesel çekimlerinde Kenan Evren’e sormuştum;“Eğer, Özal değil de Sunalp veya Calp iktidara gelseydi ve ülke daha da kötüye gitseydi sizler tarihin sayfalarına daha da kötü yazılmaz mıydınız? Yani Özal, sizin en büyük şansınız diyebilir miyiz? Bunun muhasebesini hiç yaptınız mı?”Kenan Evren biraz düşündükten sonra şunları söyledi;- Bu soruyu, ilk defa bir gazeteci bana soruyor... O da sizsiniz... Evet, Özal ülkeyi globalleşme yönünden çok ileri noktalara götürdü. Diğerleri Başbakan olsaydı, bugünden bakıp da söyleyebiliyorum, ülke o kadar kalkınamayabilirdi. Haliyle bu kötü gidiş bize yüklenirdi. Özal, aslında sadece bizim için değil bütün ülke için bir şans olmuştur!***Yüreğinin peşine düşmüş bir ülke sevdalısı artık bugün yok... Geriye dönüşlerden, hesaplaşmalardan uzak duran bir adam ve liderdi...Yanlışlıklarla, yalanlarla hep bir hesabı olan Özal derin izler bırakıp da gitmişti...“Benim iki gömleğim var, biri bayramlık diğeri idamlık!” diyen Özal 21 yıl önce idamlık gömleğini giyip usulca çekip gitti...

Devamını Oku

Küçük bir araba

15 Nisan 2014

Sakıp Sabancı’nın ölümünün ardından 10 yıl geçmiş... Kendisi belki 20’ye yakın Baş Başa programıma katılmıştı...Atlı Köşk’te, Sabancı Kuleleri’nde ve bir çoğunda da stüdyoya gelmişti...Ve Sabancı ile her buluşmamızda merhum Tarık Buğra’yı hatırlıyordum... Çünkü, bir hayalini gerçekleştirmek için Sakıp Ağa’yı anlatan Patron adlı tiyatro eserini yazmıştı...Yazdığından dolayı çok rahatsız edilmişti, çünkü ağır eleştiriler almıştı...Ve rahmetli Buğra, eseri neden yazdığını ve hayalini anlattığında ise gözlerim ıslanmıştı...***94 yılında kaybettiğimiz Tarık Buğra; Küçük Ağa, Yalnızlar, İbişin Rüyası, Dünyanın En Pis Sokağı, Dönemeçte, Firavun İmanı, Akümülatörlü Radyo ve Osmancık, Gençliğim Eyvah, Yağmur Beklerken, Yarın Diye Bir Şey Yoktur, Yüzlerce Çiçek Birden Açtı eserlerini bırakıp da gitmişti...Ve bir yanı ‘hüzün’, bir yanı ‘yanlış anlaşılmak’, diğer bir yanı günlük hayatın telaşı içerisinde ‘geçinebilmek’ derdiyle geçip giden Tarık Buğra’nın hayalini Sabancı’ya bir türlü söyleyememiştim...***Kadıköy’ün daracık bir sokağında tarihi Baylan Pastanesi’nin küçük bir masasında buluşmamız 1988 yılıydı...İlk buluşmamız beş dakikada bitmiş, daha sonrakiler saatlerce sürmüştü...Anatomisi yapılmayan birkaç dönemi kendisinden dinleyebilmek için yığınla soru sormuştum...***Amerikalı dram yazarı Arthur Miller kendisinin tiyatro eserlerini okumuş ve ülkesine davet ettiğinden bahsetmişti...Tarık Buğra Amerika’ya gitmiş ve Miller’ın şatosunda bir hafta misafir olmuş... Bir gün şatonun bahçesinde akşam yemeğinde Miller, Tarık Buğra’ya demiş ki;- Üstadım, sizin Boğaz manzarasının yanında bu yemeğin aslında bir anlamı dahi yok... Şimdi sizin yalının balkonunda akşam yemeği ne kadar da keyifli olurdu!Tarık Buğra gülmüş ve demiş ki;- Ben, Kadıköy’de 80 metrekarelik küçük bir evde hâlâ kiracıyım!Miller, bir süre düşünmüş ve sormuş:- Osmanlı, sanata ve sanatçıya çok büyük değer verirdi... Size ne oldu böyle?Tarık Buğra, bir müddet sessiz kalmış ve sonra cevap vermiş:- Biz de hâlâ anlamaya çalışıyoruz!***Ve 13 Nisan 2000...Tarık Buğra’nın ölümünün üzerinden altı yıl geçmişti...Patron adlı oyun Devlet Tiyatroları’nda sahnelenmişti...Oyundan sonra verilen kokteylde ise tiyatro sanatçısı Ali Sürmeli sanat hayatı boyunca böyle bir kötü oyun görmediğini, bunun bir rezalet olduğunu söylemiş ve Sakıp Sabancı’nın önünde Kültür Bakanı İstemihan Talay’a bağırarak;- Bu oyun bir tiyatro oyunu değildir. Ben bu oyunda oynamak istemiyorum. 25 yıllık devlet memuruyum, Bakan’ın dayatmasıyla bu oyunda oynadım!Sakıp Sabancı ise, herkesin fikrini söylemekte hür olduğunu belirtmiş ve ‘demokratik bir ülkede yaşıyoruz’ diyebilmiş ama üzüntüsünü de yanına alıp götürmüştü...***Patron adlı eseri niye yazdığını ve hayalini Baylan Pastanesi’nin küçük arka bahçesinde anlatırken gözleri ıslanmıştı...- Biliyor musun, ömrüm boyunca, küçük bir arabam olmasını hayal ettim... Belki de en büyük hayallerimden biriydi... Yağmurda ıslanmamak, karda üşümemek için... Sevdiklerimi o küçük arabaya alıp onları uzaklara götürebilmek için yazdım...Farkında mısın, küçük bir arabaya sahip olamadan gideceğim gibi...Ve gitti de!Lakin, hiç kimse farkında değildi..

Devamını Oku