70’li yıllardı... Ve bir zamanlar toprak sahalarda futbol maçları oynanmaktaydı... Yeşil sahaları çok sonraları görmeye başladık...Yaz günlerinde toz-toprak, kış günlerinde çamur içinde oynanan futbol maçlarındaki manzarayı anlatmaya gerek dahi yok...Elazığspor maçlarını kaçırmazdık... O dönem; Mehmet Ekşi, Ulvi ve Hamit gibi futbolcular oynamaktaydı... Daha sonra BJK, Trabzon ve diğer takımlara giden Elazığlı futbolcular Mİlli Takıma seçildiklerinde çok sevinirdik...***Dün Türkiye Futbol Fedarasyonu tarafından Riva’da yaptırılan Merhum Hasan Doğan Milli Takımlar Kamp ve Eğitim Tesisleri’nin törenindeydik...190 bin metrekarelik alanda 14 ay gibi kısa bir sürede inşa edilen tesiste 18 bin metrekare kapalı alanda antreman tesisleri, rehabilitasyon ve konaklama alanı bulunan tesisin açılış töreninde konuşan TFF Başkanı Yıldırım Demirören, bu tesisleşmenin artık sportif başarılara dönüşmesi gerektiğini belirterek şunları söyledi;- Bu tesisler, yeni yıldızların yetişmesine vesile olacaktır... 30 milyon dolara malettiğimiz bu proje, yılda 15 milyon lira tasarruf etmemizi sağlayacaktır...***Demirören, spordaki şiddetin hala kanayan bir yara olduğunu belirterek şunları ifade etti;- Finansal anlamda tarihinin en güçlü dönemin geçiren federasyonumuz futbolun gelişimine katkı sağlayan bir yönetim anlayışını ilke edinmiştir. Ülkedeki gergin futbol ikliminin oluşturduğu suni gündemler nedeniyle futbola yapılan hizmetlerin çoğu maalesef gözardı edilmektedir.***Başbakan Erdoğan ise konuşmasında “güçlü mekan güçlü insanları doğurur” sözünü hatırlattıktan sonra şunları söyledi;- Şimdi bu Dünya Kupası’nı seyrederken üzülüyoruz. Bakıyoruz kimler var ama Türkiye orada yok. Şimdi onların yanında bizim olmayışımız hakikaten bizi olumsuz istikamette etkiliyor.Başbakan Erdoğan, gelecekteki Avrupa Kupası’nı hatırlatarak, Türkiye’nin katılmasını temenni etti...***BJK yönetimine yeni seçilmiştim... Başbakan Erdoğan ile Ankara’da canlı yayın programımız vardı... Programın ilerleyen saatlerinde BJK’nın bir türlü yaptırılamayan stadyum konusunu sordum ve desteklerini istedim...Ve kendisi Başkan Demirören ile beni Brezilya seyahatine çağırdı, yeni projeyi de alın gelin dedi...Çünkü, dönemin Bakanı Ertuğrul Günay kendince komik gerekçeler uyduruyordu... Güya, Dolmabahçe Sarayı kayıyormuş, yok deniz seviyesinin altındaymış gibi...Şimdi görüyoruz ki, BJK Stadyumu yapılıyor...Stadyumun yapılmasında da Başkan Demirören’in büyük bir emeği ve gayreti vardır... Dün de, Türkiye Milli Takım’ın ilk defa modern bir tesise kavuştuğunu gördük...Demek ki, istenince oluyormuş, yapılıyormuş ve yaptırılıyormuş...Ve dün bir daha kendi kendimize, nereden nereye diyebildik...***Törenden şirkete dönerken yolda Erdoğan Demirören eski futbolcu olarak bir hatırasını anlattı...BJK Başkanı olması için kendisine teklif getirildiğinde iki şart ileri sürdüğünü anlatan Erdoğan Demirören;- Bir, futbolcunun eğitim garantisi. 2, futbol hayatı bittikten sonra ki süreçte yaşam garantisi... Bu ikisi olmadan bu işlere girmem, dedim... Türkiye’nin bu hususta bir çalışma yapması lazım...Aksi halde futbola futbolcu ve diğer branşlarda sporcu çıkartabilmenin zorluğundan bahseden Erdoğan Demirören, Türkiye’nin bu faturaları ödeyecek güçte olduğunu söyledi...Ve bize göre de haklıydı...
Ortadoğu’daki İslam ülkelerinde başka çare ve yollar arayanların içine düştüğü vahşeti seyrediyoruz... Ertuğrul Özkök, İslam ülkelerinin içine düştüğü durumu özetliyor, yığınla soruyu da Başbakan Erdoğan’a sormuş;- İslam alemi neden bu cehennem ateşine düştü? Irak’ın 93 yıllık iddiası neden çöküyor? Suriye neden bu insanlık dramını yaşıyor? Libya neden Kaddafi’den beter günler yaşıyor?Ve kendince bütün bu soruların cevabını bulmuş;- Mezhepçilikten çöküyor arkadaş...***Ve biz de diyoruz ki, filmin son resim karesinden yola çıkarak olayları yorumlayacağına filmin başına neden hiç dönmüyor?İslam coğrafyasındaki bu vahşi tabloların tek nedeni, Özkök’ün yere göğe sığdıramadığı Batılı efendilerin ülkeleridir...Vehhabiliği, İngilizler... Şiiliği, Yahudiler kurmuş ve yaymıştır... Mezhepçiliği, izmleri, ırkçlığı, silahlanmayı, bölünmeyi, parçalanmayı da başlatan, sürdüren yine Batılı efendilerin ülkeleridir!Yani, yıllardan beri yere göğe sığdıramadığı zihniyettir...***“Barzani, Kerkük için elime silah almaya hazırım!” diyor, kimseden artık ses dahi çıkmıyor... Birileri de tepki ayağına kuru gürültü yapıyor...Birileri de çıkıp dünden bugüne gelişin hikayesini yani filmin başını hatırlatmıyor... Kalabalıklar, gamsızlaşıyor... Kerkük’ün kendisi verilmiş, yetmemiş, Musul, Mekke, Medine, Kahire, Şam, Halep, Bağdat, Basra, Amman, Kudüs verilmiş, ağlayan olmamış...İhanetin hesabı sorulmamış ki! Sorulmadığı gibi, hainlerle sürekli yoldaş olmak başarıdan sayılmış...Yol; yoldakilerden daha değerli olduğu için, bu kadar ihanete, sadakatsizliğe rağmen ayakta duruyor...***IŞİD teröristlerinden biri twitter’daki hesabında, S. Arabistan’ı fethedeceklerini ilan ediyor ve diyor ki;- Mekke taşlara ibadet edenleri öldürecek ve Allah’ın yerine ibadet edilen Kabe’yi yıkacağız!Şia, Vehhabi geleneğinin kalabalıkları götüreceği son nokta işte burası; Kabe’yi yıkmak...Müslüman, taşlara ibadet etmek için Kabe’ye gitmiyor ki... Allah’ın evine misafir olmanın mutluluğunu, huzurunu, sevincini yaşamak, af olunmak için gidiyor... Ve Yaradan’ın küçük bir merhametine sığınıyor...***Ürdün’de büyükelçilik yapan Feridun Cemal Erkin belki de yüzyıllar boyu unutulmayacak bir hatırasını naklediyor... İhanetin pişmanlığını anlatan ibretlik bir belge...İngilizlerin, babası Abdullah’ın Osmanlı’ya isyan etmesi karşılığında Hicaz kralı yapıldığını belirten Kral Hüseyin;- Babam, Hicaz’a kral oldu ama Vehhabiler kendisini düşürdü... Yerine Kral Suud getirildi... Babam da ingilizlerin himayesinde Kıbrıs’a yerleşti... Hastalanınca, Amman’a getirttim...***Ve bir dönemin ihanet perdesini aralayan Kral Hüseyin daha sonra büyükelçi Erkin’e diyor ki;- Havanın çok sıcak olduğu bir gündü... Sarayın bütün pencereleri açıktı... Saray bandosunun ise her ikindi vaktinde bahçede konser vermesi adettendi...Bando, bir ara İzmir Marşı’nı çalmaya başladı... Babamın yüreğindeki yaraların yeniden kanamaması için camı kapatttım... Ve pencereyi açmamı istedi, ardından dedi ki;‘Ben, velinimetime ihanet etmiş asi bir kulum. Günahım büyük... Kral olacağımı sandım, Allah beni sürgünlüğe düşürdü... Hasta olup buralara sığındım... Aç pencereyi, marşı dinleyeyim, duyduğum vicdan azabının şiddeti, o eski hatıraların canlanması ile daha da artsın’***İslam coğrafyasında toprakların sınırlarını çizmek, İslam dininin kurallarını yeniden yazma projesi asırlardan beri birilerinin büyük bir hayali...Lakin, yolun sahibi Allah, izin vermeyecektir...Yoldakiler sapıtsa, unutsa, gaflete düşse, şaşırsa ve satılsa dahi, YOL kıyamete kadar yıkılmayacak...Yola bakmak lazım, yoldakilerine değil!
Ve bugün Mübarek Ramazan ayının ilk günü...Oruç, aç kalmak değildir... Susmak, durmak, düşünmek ve geçen bir yılın muhasebesini yapmaktır...Ne acıdır ki; İslam coğrafyası bu duygulardan çok uzak bir yerlere savrulmuş, belirsizliğin kucağına oturmuş, fitne oyunlarına yenik düşmüş, yetmiş üç fırkaya bölünmeyi başarmış, yaşadıklarından ders çıkartamamış, güçlerin iplerini elinde tutan efendilerin kuklası haline gelmiş ve asıl gayenin ötelerinde gezinmeye başlamış...Ve İslam coğrafyası, Afrika’daki safari merkezine dönüştürülmüş... Av mevsimi denilen günler yaşanıyor... Silahlar böylesine kutsal günlerde dahi susmuyor...Düşmanını dahi tanıyamayacak kadar körleştirilen kalabalıklar, camileri, türbeleri yıkıyor... Bebekleri, çocukları, kadınları ve insanları katlediyor...***Güçlerin, terörize ettiği kalabalıkların ellerine tutuşturulan silahlarla kentler yağmalanıyor...Suriye’nin Rakka kentinde Veysal Karani Hazretleri’nin türbesi IŞİD militanları tarafından bombalanıyor, kimseden ses çıkmıyor...Ve bazı istihbarat kaynaklarının iddiaları ortalığa saçılınca kafalar karışıyor... İddialardan biri de, IŞİD teröristlerinin Rakka kentindeki sorumlusunun İngiliz ajanlarından Ebu Seyf lakaplı Racksee’nin olduğu...Yani, Ortadoğu’da Lawrence günleri hiç bitmiyor ki!***Osmanlı Devleti’ni tasfiye edenler, mallarını paylaştı yetmedi, şimdi de bölgedeki halkları birbirine düşürme operasyonu yaptırıyor...Bin yıldan beri İslam coğrafyası; sadıkları ihanete, hainleri sadakate davet etme hastalığından kendisini kurtaramıyor!Batılı efendiler, kendilerine yeni açık pazar ülkeleri arıyor... Silah, kurşun, bomba, füze, tank, uçak, helikopter, mayın fabrikaları para kazanıyor...İnsanlar öldükçe, kentler yağmalandıkça, bombalandıkça, evler yıkıldıkça, araçlar yakıldıkça batılı efendiler para kazanıyor...Petrol fiyatları yükseliyor...İnsanlar herşeyini bırakarak sınır boylarına kaçıyor... Aç ve susuz yüzbinlerce insan hudut boylarında yaşıyor, belki de ölümü bekliyor...Yaşamanın kıyısında yaşamanın ne olduğunu, kaç insan anlayabiliyor?Batılı efendiler, her geçen gün kendi aralarında birlik ve beraberliğe yeni adımlar atarken, İslam coğrafyası her geçen gün daha da birbirinden kopuyor ve nehirler kan akıyor...***Ve bugün Mübarek Ramazan ayı... Bin asırlık tarihin muhasebesini yapma günü...İftar sofralarına otururken, sokaklarımıza kadar düşmüş Suriyeli çocukları, anneleri ve İslam coğrafyasında öldürülen insanları düşünmek lazım...Oyun içindeki oyunlara aldanmak gelenekselleştirildi... Ve ayakta kalan, son ülkenin kıymetini bilmek lazım!Nehirlere bırakılan mektuplardaki feryatları okuyan var mı?
Geçen hafta Başbakan Erdoğan’ın Karadeniz gezisindeydik... Rize, Artvin ve Trabzon’daki açılış ve mitingleri takip etme fırsatımız oldu...Halk, “Cumhurbaşkanı kim olacak?” sorusuna hiç düşünmeden “Başbakan Erdoğan” diye cevap veriyordu...Ve ardından da endişelerini sıralıyordu...- Yukarı çıkmasında problem yok, mesele aşağıda kimin kalacağıdır!***Hemen herkesin kafasındaki düşünceler endişeye dönüştüğü zaman, geçmişte Özal ve Demirel’in yaşadıkları hatırlanıyor...Olası bir uyumsuzluğun faturasını ödemekten korkan halk, özellikle yatırımların ve ekonomik istikrarın bozulmasından endişe ediyor...Ve daha da önemlisi halk, Başbakan Erdoğan’ın Köşk’e çıkması halinde, Anayasa değişikliğinin yapılamaması gibi bir engelle karşılaşılması, yani, evdeki hesabın çarşıya uydurulamaması durumunda nelerin yaşanabileceğini tahmin dahi etmek istemiyor...***Ve geçici sürede Başbakan’ın kim olacağını, sonra AK Parti’nin olağanüstü genel kurul toplantısında Genel Başkan olarak kimin seçileceğini, 2015 genel seçimlerinde nasıl bir sonuç alınacağını düşünüyor...Başbakan Erdoğan ise adeta bu endişeleri ileri süren herkese diyor ki;- Kim ‘Ben olmazsam bu dava olmaz.’ diyorsa büyük bir kibir içindedir. Kim ‘Şu olmazsa dava olmaz.’diyorsa o da büyük bir yanılgının içindedir.Evet, bizler bu sözlerin ne anlama geldiğini elbette biliyoruz... İnsan, Yaradana karşı bu şartı ileri sürdüğünde kibir ve yanılgı içine düşer diye düşünüyoruz...Ve Başbakan Erdoğan’ın bu görüşü olması gerekenin tarifidir...Ama mutlak öyle olacaktır diye bir beklentiye girmekte büyük yanılgılardan biridir... Çünkü, bu tarife uyabilecek insan kaç yılda bir geliyor ki bu ülkeye...O halde biz de şu soruyu soralım;- Osmanlı tahtına oturan herkesin ünvanı Osmanlı Padişahı idi... Dava aynı, amaç, hedef aynı idi... Ama o tahta oturan herkes Fatih, Kanuni, Yavuz olamadı... Niçin?Elbette, dava kişiler üzerine inşa edilemez...Lakin, kişilerin davayı inşa etmeye kalkışması ve yürütmesi daima aynı sonuçları doğurmaz...***İş dünyasında dahi aile şirketleri üç kuşak sonra ortadan kayboluyor... Hele, siyasete gelince sabah olur!Özal, Köşk’e çıktığında da dava geçerliydi... Ama aşağıdakiler davayı sürdüremedi... Ve bugün ANAP, parti mezarlığında...Demirel, Köşk’e çıktığında da dava geçerliydi... Ve bugün DYP, parti mezarlığında... Daha da ötesi Demirel, Köşk’te Cumhurbaşkanı olarak oturduğunda aşağıdaki siyasi iktidar Egebank’a el koymuş ve yeğen Murat Demirel’i iflasa götürmüş ve cezaevine göndermişti...Ve Demirel bir şey yapamamıştı...***17 ve 25 Aralık’taki operasyonlarda Başbakan Erdoğan, Köşk’te olsaydı, acaba süreci değiştirebilir miydi?Ve Başbakan Erdoğan dahi, ATV’deki canlı yayında operasyon sürecinde bir çok bakanın ve milletvekilinin suskun kalmasından, olayların seyircisi olmasından dolayı rahatsızlığını ifade etmişti...Ve biz de bu suskunluğun ve korkaklığın şahidiydik...Bekle, gör politikasını o süreçte kimlerin hayata geçirdiğini de biliyorduk...***Halk, kafasındaki bu sorulara net cevap bulamadığı için ısrarla diyor ki;- Aynı koltuğa oturan herkesin de Erdoğan olması mümkün değil! Ve olmasını beklemek de büyük bir yanılgıdan ibarettir...Gerçekten de bu örnekleri çoğaltmak mümkün...Kısacası, en kötü senaryolara karşı olası bir plan, çözüm olarak masada yoksa problem var demektir... Ki mutlaka Başbakan Erdoğan bütün bu olası senaryoları düşünmüş ve tedbirlerini almıştır diye düşünüyoruz...Seçilmiş olmak ayrı, seçilmişin seçtiği olmak daha ayrı bir farktır... Mesele bu farkı anlayabilmektir...Özetle, son söz Başbakan Erdoğan’ın kafasında... Ve bu son sözü de Salı günkü grup toplantısında açıklayacak...Bekleyip, göreceğiz...
Mevlana yıllar önce sormuş;- “Nerelisin?”diye sordum ona...Şakacı bir gülüşle dedi ki; Benim yarım Türkistanlı, yarım Ferganalı, yarım sudan, topraktan, yarım candan, gönülden, yarım deniz, yarım baştanbaşa inci...“Arkadaş olalım o zaman, yabancı değil, akrabayız” dedim...Gülümseyerek dedi ki; Ben akrabamla yabancıyı, tanıdıkla tanımadığımı ayırt etmiyorum...Sen bensin, ben senim işte...Öyleyse bu kavga niye?***Ve Irak’taki vahşet büyüyor... Savaş, her geçen gün farklı kentlere dağılıyor... Kış uykusuna yatmış, adeta çırılçıplak duran gölgesiz ağaçların altında saklanan çocukların kanları kum tanelerine damlıyor...Kerkük, Musul, Telafer, Selahaddin, Basra, Necef ve Kerbela sokaklarında ölüm korkusu kol geziyor... Halk yollara düşmüş, kurtulabilmek için belirsiz bir hayata koşuyor...Ve ağlayan adamlar; kadınları ve çocuklarının feryadı karşısında sahipsizliğin tam ortasına düşmüş, tükenmişliğin acısıyla yüzleşiyor...Ne yaman bir yalnızlıktır, anlayan var mı?Ölümden ölüme kaçıyor milyonlarca insan...***Aaaah Amerika...Ve İngilizler...Bildiğimiz ve bilemediğimiz daha nice kimler...Yüzlerine, pis bir duvar gibi örülmüş gibi duran puşulu, eli silahlı kara cahiller, puştluğun zirvesinde geziniyor...Ve Mevlana’nın toprağın insanoğluna feryadını hatırlatıyoruz;- Üzerimde; haram yiyorsun!İçimde, yalnız kalacaksın...Üzerimde; herkesle berabersin!İçimde, yalnız kalacaksın...***Uçurum kenarındaki hayatlar, mum gibi eriyip giderken, bir gün o toprakların altındaki karanlığa kara cahiller de gidecek...Ve üstünde beraber olduğu herkes, kendilerini kurtaramayacak...Bağıra çağıra kez daha söylüyoruz ki;- Mükemmel olan İslam’dır...Müslümanlar değil!Ve hele de yoldan çıkmış, sapıtmış, delirmiş, elini kana bulamış, vahşeti ve tetikçiliği kendilerine parola yapmış kara cahiller, hiç değil...Peki, bu kavga, savaş niye?Güç, para ve iktidar uğruna...Bilinmelidir ki; her iktidarın saltanatı, her paranın gücü ölüme kadar...
Yaz geldi, güneş kavurucu sıcak yüzünü göstermeye başlıyor... Arada bir gökyüzü karanlığa bürünüyor, gün ortasında... Geceleri şimşek çakıyor, gök gürlüyor ve gökyüzü aydınlanıyor...Mevsimler adeta karışıyor...Karışan, sadece mevsimler değil, ülkedeki siyaset ve bölgedeki dengeler de gittikçe karışıyor...Kızgın bir tava gibi...***“Şeyh uçmaz, mürid uçurur” diye bilinen ve artık ezberlenen oyunu, toplum mühendisleri sürekli oynamaya bayılıyor...Muhalefet, aylar sonunda “Çatı” adayını açıklıyor; Prof.Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu.Kendisiyle son görüşmemiz Ürdün’de olmuştu... Dünya Ekonomik Forum Toplantısı nedeniyle bulunduğumuz Ürdün Ölü Deniz’de buluşmuş ve baş başa programıma konuk olmuştu...Kim olduğuna dair, iki günden beri medya yazıyor, çiziyor... Ben, sadece hocanın bu teklifi nasıl kabul ettiğine şaşırdım...***Detaylardan ibaret küçük resimlere göz attığımızda ve sonra dönüp büyük resime baktığımızda projenin “global” boyutunu daha iyi anlayabiliyoruz...Kemal Derviş, Süleyman Demirel ve adı bizde saklı duracak olan daha nice isimlerin bu süreçte ön plana çıkması, İhsanoğlu’nun Arap dünyası, ABD ve Avrupa ülkeleri ile olan ilişkilerinin boyutu hesaplanarak düşünülmüş olduğunu gösteriyor... Ki proje bir “uçurtma” dan ibarettir...Kısacası, daha şimdiden ‘Çatı” esecek olan rüzgarlara karşı dirençsizdir...Ve “Çatı” uçmuştur. Uçmasa da meydanlarda uçurulacaktır...***Bir inşaat şirketi reklamlarında dairelerini tanıtırken, ayrıcalık ve lüks vurgusuna şu sözlerle karşı çıkıyor;- Yaşadıkları metrekarelerle ölçülenler vardır!Siyasi aktörler de belirlenirken genellikle geçmişteki kariyeri ile ölçülüyor... Yani, paraşüt yöntemi kullanılmaya devam ediyor...Uçurtma ya da uçan balon festivali düzenlemeyi çok seviyoruz... Uçurtma, gökyüzünde meydan okurcasına havasını atarken, ip aşağıda küçük bir çocuğun elinde olduğu gerçeğini herkesten saklıyor...***Uğur Mumcu bir defasında bana demişti ki;-Sağın ömrü sola yaranmakla geçmiştir... Sol ise sağı daima sıfır gibi bir değerden saymıştır... Yönetim olarak ise, sağ uçan balonla, sol uçurtma ile çalışır!Yıllar sonra durum değişti... Artık, solun ömrü sağa yaranmakla geçiyor... Sağ, ipi başkasının elinde olan uçurtmalarla, uçan balonlarla bir yere varılamayacağı gerçeğini gördü ama sol siyasi istikbalini çatılarda arayarak uçurtma şenliği düzenlemeye devam ediyor...***Bu ülkenin siyasi aktörlerinden Menderes, Özal, Demirel, Türkeş, Erbakan, Ecevit ve Erdoğan gibi portrelerin siyasi hayat hikayelerine baktığımızda görüyoruz ki, halka rağmen bir yere gelinmiyor, gelinse de anlamsızlaşıyor...Ayrıcalık elde etmek, yukarılara tırmanmak, güç koridorlarında daha güçlü olabilmek delice bir sevdadır... Tutkudur...Mesele; gelmek değil, iz bırakmaktır...Karışan sadece mevsimler değil, siyaset de karışıyor... Şimşek çakıyor arada bir... Gök gürlüyor... Lakin, çok karıştırılmak istense de, halkın aklı karışmıyor...Ve karışmayacak da...
On dört yıl önce...Bağdat’ta Saddam’ın Yardımcısı Tarık Aziz ile görüştükten sonra Tıkriti’ye geçmiştik... Saddam’ın yanında oturan sarışın, mavi gözlü, kızıl yüzlü generali ilk defa orada gördüğümde kim olduğunu sormuştum...İzzet El Duri, demişlerdi...Yani, Saddam’ın çocukluktan beri arkadaşı ve vekili imiş...Kutlamalarda, ABD’ye gözdağı mesajları verildi... ABD, Irak’a girdiğinde ise muhafızlar adeta yer yarılıp içine girdiler gibi...Ve on dört yıl sonra...5 bin kişilik bu terör örgütü IŞİD’I yönetenlerden biri de El Duri imiş... Savaşta kaçan ve bir günde ortalardan kaybolan devrim muhafızlarını yeniden toplayıp yönetmeye başlamış El Duri...***IŞİD kimlerden oluşuyor? Ve kim yönetiyor?Yığınla soru ve içinde birbiriyle çelişen yığınla cevap...Kimin eli kimin cebinde olduğu bilinmeyen, her geçen gün bu belirsizliğin daha da karışacağı günlere doğru yol alıyoruz.Batılı efendiler; 73 fırkaya bölünen müslümanların içinden kurtulacak olan Ehl-i Sünnet dışındaki sapıtmışlarla yol haritası çizmeye çalıştıkça, kuyuları kazdıkça Taliban, El Kaide, IŞİD ve daha nice kara örgüt ortaya çıkacak!İslam ülkelerini karıştırarak bozacağına inananlar, bir şeyleri bozmaya uğraştıkça hüsrana uğramaktalar...Kurtulamayanlarla yola çıkanlar dünya bataklığına saplanıp kalacaklar...***Musul’daki Başkonsolosluğa yaptığı baskın ve kaçırılma sonrasında yaşanan kriz ile bir kez daha dünya gündemine oturduk.Tuhaflıklar yaşanıyor...“Zor bir coğrafyadayız” gerekçesine sığınarak, “zor, iki gözüm” diyerek olayları geçiştirmekle meşgulüz... Suriye’de uçağımızın düşürüldüğü, pilotlarımızın şehit düştüğü günden beri Türkiye büyük bir savaşa çekilmek isteniyor...Diyarbakır’da bayrak indiriliyor...Birkaç gün sonra Musul’da başkonsolosluğumuza baskın düzenleniyor, diplomatlarımız ve polislerimiz esir alınıyor...Daha önce de ABD, askerlerimizin kafasına çuval geçirip esir almıştı...Kısacası, yaralanıyoruz...Kırılıyoruz...Ve gittikçe arsızlaşıyoruz...Aidiyet duygusu erozyona uğruyor...Din, Bayrak, Vatan, Millet içi boşaltılmış kelimelere dönüştürülüyor...***“İki kıçı kırık” siyah maskeli terörist 4.500 Iraklı askeri esir almış yürüterek götürüyor... Aidiyet duygusunun bitişiyle nelerin yaşanabileceğine bir kez daha şahit oluyoruz...Musul’u işgal eden IŞİD, uygulanacak kuralları açıklayınca, Taliban, El Kaide gibi kara bir örgüt olduğunun son sinyalini verdi.Kurallardan biri de, kentte ölüler için yapılan bütün türbelerin yıkılması... Yani, sahabe, evliya ve alimlerin türbelerinin yıkılması bir Vehhabi geleneğidir...Batılı efendilerce kurulan, kullanılan kara cahillerden oluşan bu kalabalıklar, düne kadar Suriye’de küçük çocukları dahi katlediyordu...Esad’a karşı savaşanların da, yanında yer alanların da ve Esad’ın da Firavun’dan bir farkı yok!***Vehhabi, Şii ve daha nice sapkın mezhepler İslamiyet adını kullanarak her türlü pisliğe bulaştıkça, yaşadığımız coğrafya daha çok yangın yerine dönecektir...Bilinmelidir ki; Mükemmel olan İslam’dır, Müslümanlar değil!Bozulanlar, yoldan çıkanlar, sapıtanlar, elini kana bulaştıranlar, dünyaya tapanlar, dünyaya kazık çakarak kalacağına inanarak yaşayanlar, iktidar hırsıyla yanıp tutuşanlar, çocukların kafalarını kesenler, kentleri bombalayanlar bilmelidir ki; Allah’ın vahşilerin kurduğu, kuracağı devletlere, bayraklara ve iktidarlara ihtiyacı yoktur...Çünkü, kurtulmaya ihtiyacı yoktur...S. Ahmet Arvasi yıllar önce bir iftaryemeğinde çıkıp demişti ki;-İslamiyet’i kurtarmayı bırakalım beyler! İslamiyet’le kurtulmaya bakalım...Biz kim oluyoruz ki?
Bu ülkede, bir zamanlar uçmak belki de herkes için hayaldi... Uçakları, ancak gökyüzüne beyaz bir çizgi çizerken görebilenlerdendik... THY’nin son reklam filminde herkesin duygulanması, gözlerinin ıslanması da bu yüzdendir...Geçmiş yıllarda, Avrupa ülkelerindeki havaalanlarını gördüğümüzde üzülürdük... Ve artık bugün gelinen noktayı anlatmaya gerek dahi yok... Antalya, İzmir, İstanbul, Malatya, Erzincan, Elazığ ve daha nice Anadolu kentlerindeki havaalanlarımızı gördükçe seviniyoruz...Ve bugün, Avrupa’nın havaalanlarını gördüğümüzde “ne kadar da eskimiş” diyebiliyoruz...***Bu noktaya kolay gelinmedi...Daha düne kadar ülkenin başkenti Ankara’daki havaalanı “rezaletin simgesi” konumundaydı...Artık bu rezalete son verilmiş! Başbakan Erdoğan, dünyanın en büyük havaalanın temel atma töreninde diyordu ki;- Biz sadece havalimanı değil, milletin özgüvenini inşa ediyor, asırlar süren o mutsuzlukları, kırgınlıkları, karamsarlığı bugün artık tamir ediyoruz!***Başbakan Erdoğan haklıydı... Çünkü havacılık tarihimizin arşivdeki sayfalarına baktığımızda bunu daha iyi anlayabiliyoruz...*1930 yılı yıllık iznini 2 ay ücretsiz olarak uzatıp Kadıköy’de bir keresteci dükkânını kiralayarak, 3 ay içinde ilk Türk sivil uçağını, aslında ikinci uçağı Vecihi K-XIV uçağını inşa etmiştir. İlk uçuşunu 16 Eylül 1930’da Kadıköy Fikirtepe’de büyük bir kalabalık ve basın topluluğu karşısında yapmış. Uçak iki kişilik, tek motorlu spor ve eğitim uçağıdır. Uçağı ile birlikte uçarak Ankara’ya dönmüş, Ankara üzerinde bir gösteri yapmış, Başbakan İsmet İnönü ve bazı komutanlar tarafından uçağı incelenerek tebrik edilmiş. Uçabilirlik sertifikası verilmesi için İktisat Bakanlığı’na müracaat ederek müsaade istemiş. 14 Ekim 1930’da, “Tayyarenin teknik vasıflarını tespit edecek kimse bulunmadığından gereken vesika verilmemiştir” cevabını almış.Ve dünden bugüne gelişin muhasebesini yapabilmek için bu kayıtlara da ihtiyaç var... Bir sertifikayı vermekten acze düşen devlet, bugün dünyanın en büyük havaalanını yapıyor... Ve 1917 yılında ilk etabı tamamlanıyor...***Bugün; Atlanta 94 milyon yolcuyla birinci, Pekin 83 milyon yolcuyla ikinci, Londra 72 milyon yolcuyla üçüncü, Tokyo 69 milyon yolcuyla dördüncü, Paris 62 milyon yolcuyla sekizinci, Frankfurt 58 milyon yolcuyla on ikinci ve İstanbul 51 milyon yolcuyla 18.sırada...Havaalanı projesi bittiğinde ise Türkiye dünya birincisi olacak...***Güngör Uras ise, dünkü Milliyet’teki köşesinde; Yeni havalimanının suyu nereden gelecek? Diyen Ayşe Hanım Teyze’nin sorusunu cevaplamaya çalışmış... Ve demiş ki;- Bu yap-işlet-devret işinde de devletin kasasından bir şey çıkmıyor gibi görünüyor ama devlet 25 yıl süreyle kasasına girecek paradan vazgeçiyor. Maliye Bakanı “Devletin kasasından bir kuruş çıkmadı” diyor da, “Devlet kasasına girecek kaç kuruştan vazgeçti? Ondan söz etmiyor.”***Biz de, Ayşe Hanım Teyze’ye şu bilgileri verelim;- Devlete ödenecek kira: 22 milyar 152 milyon Euro.- Yatırım tutarı: 10 milyar 247 milyon Euro.- KDV: 4 milyar Euro.- Toplam: 36 milyar Euro. (47 milyar dolar, 86 milyar TL)- 120 bin kişi çalışacak...Bilmem ki, Ayşe Hanım Teyze anlamış mıdır?Ve artık tarihin altın sayfalarına beyaz bir çizgi çizen bir ülke konumundayız...