Tahta takozlar...

29 Ağustos 2014

Yıllar geçer gider...Ve insan; geçip gittiğinin farkına vardığında bir köşeye çekilip derin düşüncelere dalmak ister...Hatıralar, zamanın acımasız değirmeninde ufalanmıştır... Ve hatırlayabilmek için hayata dair bütün defterlerin sayfaları çevrilmeye başlanır...Dönemeçler, kırılma noktaları ve rüzgarların estiği günlerin muhasebesi yapılır... Ayaklarına bir çelme gibi takılan tahta takozları düşünür...Pervane gibi bir ömür boyu etrafında dönüp duran kapıların neden açılmadığının sırrını çözmek ister...O kapılar bir fırsat mıydı, yoksa imtihan mıydı?Aldanan ve aldatanların ayıpları, ihanetleri, hayat defterinde karşısına yeniden çıkınca bir kez daha düşünür...Ve uçup giden fırsatları...Başarısızlıkları...Aldandığı günleri...Ya da aldattığı...Farkında olduğu, ya da olamadığı dost yüzlü dostların iki yüzlülüklerini...Yitip giden yılları, umutları ve suçları o tahta takozlara yükleyerek vicdanı rahatlatmak kolay bir yoldur...Şeytanların fısıltılarıyla kendilerine hayat çizgisi çizenleri gördükçe yıllara hayıflanır...***Küçük bir ışık için düşülen yolda; hainlere, iki yüzlü adamlara, pozisyon kapmak ya da korumak peşinde kürek çekenler, ceketiyle yola düşen ve sonra yolu unutup yolsuzluklara bulaşınca itibar gören, kendilerini kırık bir pula satanlara inat, yürümek ve yolun sonunda belki de bir kurşuna denk düşmeyi göze almak gerek...Firavun ve peşine düşenler elbette Musa’nın “Peygamber” olduğunu biliyordu...Lakin, görünüşe aldanmışlardı... Çünkü, Hazreti Musa’nın elinde kuru bir odun parçası, Firavun’da saraylar, hazineler ve olağanüstü bir gücü vardı... Musa’ nın peşine düştüklerinde bunlardan yoksun ve aç kalacaklarına inanmışlardı...O kuru odun parçasına Firavun’un yenik düşeceğini kimse hayal dahi edememişti...Musa’nın peşine düşenlerle dalga geçmişlerdi! O kuru odun parçası Kızıl Deniz’i ikiye ayırdığında ve boğulacaklarını anladıklarında artık inanmak için çok geç bir vakitti...O saatten sonra yapılan tövbeler ve pişmanlık anlamsızlaşmıştır...Çünkü; iman gaybadır...*** Ve o ışığa kavuşabilmek öyle kolay değilmiş... Çileymiş...O ışıklı yolda adeta mülteci çocuklar gibi kentin arka sokaklarında taşlananların ekmeğine göçün haritası çizilmişti sanki...Ve küçücük avuçlarıyla dilendiğinden habersizce dilenen küçük dilencilere bakmadan geçip gidenlerin yüreği betonlaşmış...Sarı saçlı, mavi gözlü...Yüzündeki çocuksu gülümseyiş...Parklardaki ağaçların altında, sokakların yıkık kaldırımlarında, köprü altlarında ve çadırlarda emzirilen bebekleri gördükçe, batmakta olan bir şehrin en güzel resimleri bu olsa gerek diyor insan...Utanmak artık çok uzaklarda...Küçük bebekler ve çocuklar bilmedikleri bir kentin ortasında küçük bir merhamete sığınmışlar..,Ayakta kalabilme uğruna, zehir gibi bir yokluğu içine çekmenin, sokak aralarında taşlanıp, parklarda yatıp güne uyanabilmenin dramı kentin açık hava tiyatrolarında sergileniyor...Durgun sulara türküler söylemek...Uzaklarda kalan memlekete bir daha dönememek...Ve bütün beklentileri sıfıra indirgemek...Umutsuzluğun kör kuyularına bağırabilmek...Bütün çocuklar göçlerden nefret eder...Ve o nefret yürekte her geçen gün büyür, yanardağa döner usulca...Büyüdükçe, büyür yürekteki yangın...Ve göç edilen yerden tek hatırlayabildiği iki güzel yüzlü adam, onlarda kentin bir tepesinde saltanatın ve dünyanın peşinde koşanları seyrediyor...Ve yığınla insan kopyası tahta takozları...

Devamını Oku

‘Sıradan bir insan’

26 Ağustos 2014

Başbakan Erdoğan ‘Cumhurbaşkanı’ seçilince, Dışişleri Bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu’nu AK Parti’nin yeni Genel Başkan adayı göstermesiyle girilen yeni süreç, bugün yapılacak genel kurul sonrası başlamış olacak...Yeni bir lider...Ve Yeni bir Türkiye...‘Stratejik Derinlik’ adlı eseriyle bir hayli gündeme gelmiş ve sayısız eleştiri almış Prof. Davutoğlu’nun ileri sürdüğü ‘Komşularla sıfır sorun’ tezini anlamakta hala zorlananlar var...Esed zalim çıkmışsa, yüz binlerce insanı katletmişse, Kaddafi diktatörlüğünden vazgeçmemişse, Saddam dünyaya meydan okuyarak milyonlarca müslümanı ateşe atmışsa, yani etrafımızdaki komşular kendini sıfırlamışsa, İsrail bebek ve çocuk katliamlarına devam etmişse ve barışa, sevgiye ve insanlığa giden bütün yolları tıkamışlarsa, köprüleri yıkmışlarsa bunun sorumlusu barış ve dostluk politikasını benimseyenler midir?Düşman kazanma sanatından uzaklaşanlar mıdır?Yani, komşularla yığın sorun dosyaları mı açsaydı?Medya baronları ağır eleştirilerde bulunuyor ve geleneksel alışkanlıklarını sürdürmeye devam ediyor... Prof. Davutoğlu ise sanki bu eleştirilerden etkilenmiyormuş gibi davranıyor... Sevimli ciddiyetini daima koruyor...Her soruya cevap veriyor...Karşısındakini bilgisiyle, deneyimiyle aşağılamıyor aksine samimi olarak görüşlerini paylaşıyor ve ikna etmeye çalışıyor...***Altı yıl önceydi..Başbakan Erdoğan ile Pakistan ve İran gezisindeydik... Dışişleri Bakanı Prof. Davutoğlu’da vardı... O sırada Azerbaycan ile aramızda bayrak krizi yaşanıyordu...Davutoğlu’nun diplomatik çabalarının sonucu kriz çözüldü ve akşam geç saatlerde Dışişleri Müsteşarı Büyükelçi Engin Soysal, Bakan Davutoğlu’nun gazetecilerle sohbet etmek istediğini söyledi...Ve otelin bir köşesinde başlayan sohbet gece yarısına kadar sürmüştü...Başbakan Erdoğan’la yaklaşık kırka yakın ülkeye yaptığımız seyahatlerde kendisini tanımış ama derinlemesine bir sohbetine de ilk defa Pakistan’da katılmıştım...Dünyaya farklı bir pencereden bakan Prof. Davutoğlu’nu dinlemek bir şanstı... Savaşarak değil, barışarak zafer elde etmeyi bilen, karşısındakini ikna edebilen Prof. Davutoğlu yön veren fikirleriyle hayali değil, realist bir dış politika analizi yaptığına şahit oldum...Prof. Ahmet Davutoğlu için Amerikalı ünlü uluslararası hukuk profesörü Richard Falk bir yazısında diyor ki; “Dünya siyasetinde güç ve çatışma ile nasıl başa çıkacağına yönelik ileri derecede bir anlayışa sahipti.”Siyasi çatışmaların uzağında kalan Prof. Davutoğlu’na ‘hangi doğal yeteneğe sahip olmak istersiniz?’ diye sorduğumuzda şu cevabı vermişti;“Savaşmaya hazır tarafları durdurabilecek bir ikna yeteneğine.”***‘Var oluşuna anlam verememeyi’ mutsuzluğun tarifi olarak yorumlayan Prof. Ahmet Davutoğlu, ‘Kahramanınız kim?’ sorusuna ise; “Üzerinde herhangi bir kul, hayvan, bitki hakkı olmadan ruhunu teslim eden sıradan bir insan...” cevabını vermişti...Evet, o kendi tabiriyle “Sıradan bir insan” olmayı arzularken halktan kopuk yaşayan biri olmak istemediğini anlatıyordu...“Yara varsa onunla yüzleşmeliyiz!” diyen Prof. Davutoğlu biriktirilen öfkeye yenik düşülmemesi gerektiğinin altını çiziyor ve asırlık yaraları kaşımak yerine iyileştirme yolunu seçiyor, samimiyetini yüzünde gezdiriyordu...Yani, şairin dediği gibi; “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın” anlayışı ile yapılan siyasete artık kimsenin itibar etmemesi gerekiyor...Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu ile Yeni Türkiye dönemi başlıyor...Her iki lider de ‘sıradan insanların’ sırdaşı olduğu için buradalar...

Devamını Oku

Eski Türkiye’den manzaralar

22 Ağustos 2014

Eski ve Yeni Türkiye kavgaları sürüyor...Bu kavga hayatın her alanında yaşanıyor ve bu durumdan kaçmak zordur...Elbette, birileri gidecek ve birileri de gelecek...Gidenler üzülmeyecek... Çünkü, bilecek biri gitti ki kendisi geldi... Gelenler de fazla sevinmeyecek... Çünkü, bilecek ki bir gün kendisi de gidecek!Mesele, nasıl geldiğin ve nasıl gittiğin değil...Asıl mesele; geldiğin ve gittiğin yerdeki duruşundur! Yeni’yi savunanlar bilmelidir ki, kendileri de bir gün eskiyecek! Eski’yi savunanlar da bilmelidir ki kendileri de gidenlere Eski demiş ve kendilerine Yeni demişti...Kısaca, her giden Eski ve her gelen Yeni’dir...***TRT 1 kanalında Tanıklar ve Adnan Kahveci filmini izleyince Eski Türkiye günlerini hatırladım... Çünkü, o yıllar da Eski Türkiye günlerine başkaldırı gibi bir siyasi hareket çıkmıştı... Özal ve ANAP’tı... İhtilalden daha yeni çıkmış bir ülkenin çalkantılı yıllarıydı... Yani, Özal ve arkadaşları Yeni Türkiye diyordu...Bunların başında da rahmetli Adnan Kahveci geliyordu... Yüreğimde iz bırakan çok kişi var ama iki dostumu unutamıyorum...Biri Adnan Kahveci...Diğeri Vali Recep Yazıcıoğlu...İkisi de trafik kazası geçirdi ve hayata veda etti... İkisinin de ölümünde şüpheler vardı... İkisi de sıra dışı adamlardı...Kahveci o dönem Özal’ın emriyle yeni bir parti kurmanın hazırlıklarını yapıyordu... Bu da birileri için tehlike çanlarının çalmaya başlaması demekti...Yazıcoğlu’da aykırı bir bürokrattı... Devletin eskimiş, köhnemiş, vicdan da yoksun, odağında vatandaşın olmadığı her kanuna ve kararnameye isyan ediyordu...Denizli Valisi iken güya MİT Müsteşarı olmak için Ankara’ya gittiğine dair iddialar vardı... Ayrıca, Uranyum arama çalışmalarına bölgesinde direndiğinden dolayı kazanın gerçekleştirildiğine dair iddialar vardı ama her iki iddiayı da doğrulayan çıkmadı... Bu iki durum da birileri için tehlike çanlarının başlangıcı olabilirdi!İkisi de Trabzon’un Köprübaşı ilçesine bağlı Yılmazlar köyündendi... Aynı ilkokulu okumuşlardı... Kahveci bir gün evinde bana okulun resimlerini göstermişti... Okul demeye bin şahit isterdi...***Adnan Kahveci Özal’ın danışmanı olduğunda Ankara’dan İstanbul Kartal’daki evine daima trenle gelir giderdi... Maliye ve Gümrük Bakanı olduğunda da aynı tavrını sürdürdü...Bir gün beni aradı, hafta sonu için evine davet etmişti... Kartal’da Neyzen Tevfik Caddesi’nde bir apartman adını vermişti...Bir hafta sonu evine gitmiştim... Kapıyı kendisi açmıştı. İçeride büyük bir gürültü vardı... Marangozlar salonda çalışıyordu... O zamanlar ilk defa bir firma hazır ve pratik ofis ve ev mobilyaları üretimine başlamıştı...Meğerse, tadilatı yapanlar aynı firmanın elamanlarıymış...Evin salonu çalışma ofisine dönüştürülüyordu... Duvarda geniş bir ayna... Önünde büyük bir çalışma masası ve bilgisayar montajı yapılmaktaydı...Ben, eskimiş ve yeşil bir kadife kumaştan yapılmış koltuğa oturdum... Eşi Füsun hanım ve çocukları da evdeydi...Adnan Bey yanıma oturup anlatmaya başladı;- Oturduğun şu yeşil koltuğu bir yakınım yıllar önce kullanmam için vermişti... Şimdi onu yaptırıp kendisine geri göndereceğim... Yıllardır evde bir tadilat yaptıramadım... Şimdi gördüğün gibi salona el koydum ve kendime çalışma ofisi yaptırıyorum... Bu yüzden çok sevinçliyim...Ve bu işte öncü olan firmaya yaptırdığını anlattıktan sonra;- Bu firmanın sahibine hazır mobilya yapmasını ben söyledim... ABD’de gördüğümü anlattım onlar araştırdı ve bu işe başladı... Gördüğün gibi ülkenin sayılı markası oldu... Artık, marangozlarda aylarca bir koltuk, masa bekleme devri bitti gibi...***Kahveci yanlış bir anlaşılmanın önüne geçebilmek için sözlerine devam etti;- Firma, para almak istemedi... “Sizin verdiğiniz fikirle çok para kazandık, hediyemiz olsun” dediler... Lakin, kabul etmedim... İndiriminizi yapın gerisini ödeyeceğim dedim...Kahveci’ye “Neden?” diye sorunca bana unutamadığım o sözünü söyledi;- Sen, sen ol kimseden bedava bir şey alma... Çünkü ömrünün sonuna kadar ödesen dahi yine de “Sana şey vermiştim?” derler...***Recep Yazıcıoğlu ise Aydın’da Vali olarak görev yapıyordu... Aykırı duruşuyla Ankara’nın sürekli tepkisini çekiyordu... Aradan bir zaman sonra Erzincan’a tayini çıkartıldı... Orada da köprü kavgasıyla ülkenin gündemine oturdu... Bir gün Baş Başa programıma konuk olmak istediğini ve anlatacak çok şey olduğunu söyledi...Programda öyle şeyler söylemişti ki... Tanıdığım, ezber bozan adamlardan biriydi... Demişti ki;- Ben, başarısız bir Vali isem beni Aydın’dan sürüp Erzincan’a neden gönderiyorsunuz? Erzincan sürgün yeri midir? Ya da Erzincanlı’nın suçu nedir? Bugünkü mevzuata göre bir köye okul, sağlık ocağı yapmak mümkün değildir... Ben mevzuatın dışına çıkarak yaptırıyorum, görevi kötüye kullanmak suçundan soruşturmalar geçiriyorum... Bıkıp usandım ya!Eski Türkiye’de böyle manzaralar ve böyle adamlar da vardı... Yeni Türkiye günlerine öyle kolay kavuşulmadı... Eskilerin çok emeği, mücadelesi var...Rahat uyuyun Eski’ler...Hoşgeldiniz Yeni’ler...

Devamını Oku

Aaah ihtiyarlık

19 Ağustos 2014

“Akıl yaşta değil baştadır” diyor herkes ama insanın aklını başından alıp götüren bir yaş var...Yaş haddi diyorlar...Yaşamın sınır boyudur orası...Mayınlı bir tarlaya ayak basmak gibi...Hatıralar unutulup gidiyor...Kimileri yaşlanınca hayatın ipine daha çok sarılıyor... Kimileri ellerini gevşetiyor... Ya da istese de eski zamanlarda olduğu gibi tutunamıyor...***O yaş haddine gelen her insan için kaçınılmaz bir gerçek... Çünkü, insanın direnemediği bir yaş engeli var...Yenik düştüğü...Başedemediği...Hatırlamayamadığı...Takatinin yetmediği...Dermanının tükendiği...Bağıramadığı...İçine atamadığı...Taştığı...Ve sözünün yerde kaldığı...Yorgun düştüğü...Ve yürekte birikmiş yüzbinlerce geçen saatlerin yarasının acısı, ihaneti, mutluluğu ağır bir yük gibi dururken “şimdi saat yokluğunun belası” denilen günler başlamıştır artık... O başı dumanlı ve karlı dağlara benzeyen ihtiyarlarımıza, yani büyüklerimize öyle bakalım...Çünkü biz daha o dağın eteklerindeyiz... Gördüklerimiz daha çok eksik..Ve daha çok uzun bir yol var...***Ve o yaş sınırının mayın tarlasında yaşlanan insan en büyük kötülüğü, kahrı kendine uzak düşenlerden değil, yakınındakilerden görüyor...Ve kahroluyor...Tıpkı, şu hikayedeki gerçekle yüzleşmek gibi...85 yaşındaki bir baba, 45 yaşındaki oğluyla sohbet ederken camın kenarına bir karga konar. Baba, oğluna bu ne? diye sorar. Oğlu, karga der. Baba tekrar sorar bu ne? Oğlu cevap verir karga der. Baba üçüncü kez sorar bu ne diye? Oğlu kızarak der ki; “Baba sen beni deli mi edeceksin? Görmüyor musun, karga!”Baba gülümser ve yerinden kalkar, geri döndüğünde elindeki eski bir defteri oğluna uzatır.Oğlundan gösterdiği yeri yüksek sesle okumasını ister... Oğlu okumaya başlar;- Oğlum üç yaşında her şeyi soruyor ve öğreniyor. Dün camın kenarına konan kargayı tam elli defa bana sordu. Ben kızmadan, sabır ve sevgiyle onun bir karga olduğunu kendisine söyledim...***Krallar yaşlanınca başta saraydaki uşaklarına söz geçiremezmiş...Yaşlılar, ölümün sınır boylarında gezindiği için gençler bu gerçeğin getirdiği rahatlık ve sorumsuzlukla bildiğini okumaya devam eder... “Yaşlılık bütün hastalıkların limanıdır” sözündeki gerçekle karşı karşıya kalındığında artık açık denizlere çıkamayan bir gemi gibisinizdir...Hükmünüz yoktur...Yolcunuz, yoldaşınız yoktur...Sessizce öteki tarafa gitmeniz beklenir...Ama herkesin gözünden kaçırdığı ve içine düştüğü gaflet şurasıdır;- Eden bulur!Bir dostum diyordu ki;- Yaşamak bir ağaçtır, daima dik duramazsın!Ve doğruydu... Hep yeşil kalamazsın... Bazen kurursun, kırılırsın, kesilirsin, budanırsın, yakılırsın, yeşerirsin...Ve bazen de iki metrelik çukura bir beyaz kefenle uzanırsın... Üzerine örtülen toprak, yaşadığın yaş kadardır...Aaah ihtiyarlık...Belki de hayattaki en değerli varlıklarımızdır, hazinemizdir!Ve belki de durup geçmişi düşünmek vaktidir...***“soytarılık etmeden güldürebilmek seniekmek çalmadan doyurabilmekve haksızlık etmeden doğan güneşebütün aydınlıkları içine süzebilmek gibimülteci isteklerim oldu ara sıra, biliyorsun.şimdi iyi niyetlerimibir bir yargılayıp asıyorum.bu son olsun be... bu son olsun!”Yusuf Hayaloğlu’nun kelimelere döktüğü hayatı yaşayabilmek ve o son gün gelip çattığında başı dik alnı açık gidebilmek için her yaş dönemecinde durup düşünmek lazım...

Devamını Oku

Ve şairlerin yokluğunda...

15 Ağustos 2014

Yaşadığı çağın dramını, acısını, savaşlarını, ahlaksızlıklarını, bunalımlarını, feryadını, zulümlerini, ihanetlerini, aşklarını, kahramanlıklarını ve pusuların öykülerini bir kurşun gibi satırlara dökerek ‘sanatlaştıran’ şairler vardı, eski zamanlarda...Ve artık yoklar...Hayatın, acımasızlaştırdığı düzene yenik düştüler...Kelimelerin efendisi şairler belki de eski zamanlardaki gibi zindanlarda bir ömür tüketmiyor, yani hür yaşıyor olabilirler ama, “dışarıda gürül gürül akan bir dünya”nın tüketim stratejisine boyun eğdiler...Kimse artık o acımasızlığa dayanamıyor... Yiğitlik kar etmiyor... Kelimelerin bir hükmü yok. Kalabalıkların peşine düştüğü tek efendi var o da; para...Ve güç...Hür yaşamak sokaklarda dolaşmak değildir!***Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Ahmed Arif gibi şairlerin en büyük şansı, galiba çileymiş! Çilesiz, hücresiz, dertsiz, aşksız, feryatsız ve ihanetsiz kalmış olsalarmış, belki de kelimelere bu kadar hükmedemeyeceklerdi?Yürekte acı yoksa satırlara dökülecek kelime de kalmamış demek... Yaşadığımız çağ güya değişmiş... Modernleşmiş, uzaya gidilmiş, dijital çağ gelmiş ama duygular ve sihirli kelimeler de uçup gitmiş...Eski zamanlarda şairlerin mücadelesi, şiirlerini bir dergide, gazetede yayımlatabilmekmiş... Geçinme kaygısı bugünkü gibi zirvelerde gezinmiyormuş...Veya bir kitapta toplatabilmekmiş...Ya şimdi?Yazılan her şiiri, sosyal medya sayesinde dünyanın hemen her yerinde herkes okuyabiliyor...Lakin, şiirler eski zamanların şairlerine ait... Günümüzdeki savaşların dramını sanatlaştıran şair yok...***“Sevdiğim, tabutum, ak kefenim;Derin ve dar mezar çukurum benim.Yeni bir kalıba dök, beni arıt bir potada.Geçmişim saklı ama geleceğim ortada.” diyerek ülkenin gidişatından kendi geleceğini görebilen Metin Altıok yok...“ Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık.Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.” diyen Necip Fazıl’dan geriye sadece serseri kaldırımlar kalmış... Büyük Doğu’nun içini Büyük Batılı Efendiler doldurmuş, kimsenin haberi yok...***“Bunlar,Engerekler ve çıyanlardır,Bunlar,Aşımıza, ekmeğimizeGöz koyanlardır,Tanı bunları,Tanı da büyü...” diyerek ihanetin tarifini yapan Ahmed Arif’in dediği gibi tanıyarak büyüdük ama hala tanıyamadıklarımız var... Tanıyamadıklarımızı tanıyamadan göçüp gideceğiz belki de...Ve dost yok...“Kapalıydı kapılar, perdeler örtükSilah sesleri uzakta boğuk boğukBir yüzüm ayrılığa, bir yüzüm hayata dönükBu gün de ölmedim anne.” diyerek yaşamın başka bir yüzündeki acıyı anlatan Ahmet Erhan yok...“tut ki gecedirkatiller huzursuzhırsızlar sinirlihainler ürkekçedirelleri telefona kendiliğinden uzanıyorihanete gece müthiş bir gerekçedirihbarlar birer sansarbir telefondan bir telefona atlarihanet bir bilmecedir” diyerek hayatın bilmecelerini çözemeden sessiz bir gemi gibi usulca giden Atilla İlhan yok...***“Çıkacağız yolaHesap günü gelinceYağmur yüzümüze değinceGüneş bir mızrak boyu yükselince.” diyen Erdem Beyazıt’ın ısrarla vurguladığı hesap gününü ve çıkılacak yolu hatırlatan yok...“Memleket isterimNe zengin fakir ne sen ben farkı olsun;Kış günü herkesin evi barkı olsun.” diyen Cahit Sıtkı Tarancı’nın tarifindeki memleketin hala çok uzağındayız...“yıldızlar gibirüzgâr gibisu gibi bir türkü.Bu türkü diyor ki, ´Korkumuz yok!İnmedi bir gün bile gözlerimizebir kış akşamı gibi karanlığı korkunun.” diyerek kavgasını sanatlaştıran Nazım Hikmet yok...***Ve şairlerin yokluğunda geçip giden bir hayatın yaşanmışlıklarını geleceğe taşıyan kimseler yok...Kentlerin ortasına bir felaket gibi düşen geçinme kaygısından başını kaldırabilen ve düşünebilen yok... İnsan, fatura ödeme telaşından koca bir hayata yenik düşürülmüş...Artık en güzel şiirler; banka cüzdanlarında... Beton duvarlar arasında... Dört lastik üzerinde... Kıyafet markasında... Sigara paketinde... Gökyüzüne meydan okuyan gökdelenlerde... Uçaklarda, yatlarda... Deniz kıyılarındaki şezlonglarda... Şöhret ve güç koridorlarında... Gazete sayfalarında... Televizyon ekranlarında...Lakin şiir diyerek hariçten gazel okuyan hala çok...Parayı cebinde değil yüreğinde taşıyanlar çoğalıyor... O yürekten dökülen kelimeler bir araya geldiğinde akılda kalan bir mısra yok...Paslı borulardan gelen suyun kimseye bir faydası yok...Ve şairlerin adı yok!Ölü Şairler Yurdu’na dönmüşüz kimsenin haberi yok...

Devamını Oku

Sufle siyaseti

12 Ağustos 2014

Yeni Türkiye günleri başlıyor... Lakin, diğer yandan Eski Türkiye alışkanlıklarından da kimse vazgeçmiş değil gibi...Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden dolayı ortalığı yangın yerine çevirmek isteyenler; kural dışı oynamaya devam ediyor...Yeni Türkiye, sistemin hakim olduğu düzen demek...Kişilere endeksli bir siyaset hakim kılınmaya çalışıldığında ise Eski Türkiye aynen devam ediyor demek...Siyasetten geçinenler, işleri rast gitmeyince felaket senaryolarına sarılmaya başladı! Ve Ankara’da sıcak günler yaşanıyor...Kapalı kapılar ardında siyaseti yeniden dizayn etme oyunları sahnelenmeye çalışılıyor...Sufle ve Replik’çilerin kafaları gözükmeye başladı bile...Siyaseti bir meslek gibi yaşamına sokanlar, bir türlü siyasetten uzaklaşamıyor...Ve statünün simgelerinden kopamıyor...***Yeni Türkiye günlerinde ise; siyaset bir meslek olmaktan çıkıyor ve kendini sürekli yenileyen bir stratejiye doğru yolalacağa benziyor...İşte bu gerçek birilerini rahatsız ediyor...Mesele, pozisyon kapmak ya da korumak olmamalı...Aksi halde; Demirel, Erbakan, Türkeş ve Ecevit’e kimsenin söz söyleme hakkı olamıyor... Ve Demirel’e ‘Yedi defa gidip sekiz defa geldi’ diyerek yıllarca dalga geçenlerin söz hakkı kalmıyor...Siyaset, ülke için bir hizmet fırsatıdır...Zamanı geldiğinde ise bırakmayı, kenara çekilmeyi bilmektir...Ve genç insanlara devretmektir...***Yeni Türkiye günlerinde en önemli yenilik siyasetten geçinme günlerinin sona ermesidir...Siyaset nehir gibi olmalıdır...Ve sonunda bir denize dökülebilmek, siyasetin başarı göstergesidir...Nehirler, denizlere değil de bir göle dökülüyorsa, orada bataklık kaçınılmazdır...Siyaset, şirketleşme değildir...Şirketleştiği zaman bir dönem ülkenin sırtında kamburlaşan KİT’lerden farkı olmaz... Parti mezarlığına giden siyasi partilerin yokoluşlarının nedenleri bir daha incelenmelidir...***“Mahkeme kadıya mülk değildir” lafını söylemek doğru da, “Meclis siyasetçiye mülk değildir” sözü mü yanlış!Dışarıda halk sürekli kendini yeniliyor...12 yıl önce 6 yaşında olan bir çocuk bugün 18 yaşında...Ve üniversiteye başlıyor...Yıllardan beri hep aynı insanları görmekten bıkıp usandık... Kimse kendini vazgeçilmez, olmazsa olmaz ve pozisyonun bir parçası olarak görmesin, bu fikirde ısrar etmesin...Çünkü, “Mezarlıklar yeri doldurulamayacak kahramanlarla doludur” sözü boşa söylenmemiş...Yenilik, değişim lafla olmaz...Yenilenmekle, değişmekle ve değiştirmekle olur...Aksi halde Yeni Türkiye’yi, Eski Türkiye günleri bekliyor...Siyaset, unutulmuş oyunların, söylemlerin yeniden sahneye konulması sanatı değildir... Ülkenin elli yıllık gelecğeini belirleyebilen politikaları, hayalleri hayata geçirebilmektir...

Devamını Oku

Ve hudut boylarında

8 Ağustos 2014

Ve yıllar sonra Siirt’teyiz...AB’den sorumlu ve Başmüzakereci eski Devlet Bakanı Egemen Bağış dostumuzun davetiyle sabahın erken saatlerinde Sabiha Gökçen Havaalanı’nda buluştuk... İşadamı Nihat Özdemir, Ethem Sancak ve Egemen Bağış ile birlikte geldiğimiz Siirt’e vardığımızda kentte fazla kalmadan karayoluyla 70 km uzaklıktaki Pervari ilçesine geçik.Yani Suriye hudutunda sükunet günlerini yaşayan Pervari’ye vardık...***Botan Vadisi boyunca yüksek dağlar arasından geçip giderken ‘bahar gelmiş ve daha da gitmemiş’ gibiydi.Pervari’ye vardığımızda gülen yüzlerin bizi karşılaması oldukça sevindiriciydi...Yıllardan beri terörün acısıyla hüzün dağına dönen yüzler artık gülüyordu...Kimse artık savaş istemiyor...Herkes acısını içine gömmüş sanki...Ve yüreklerinin mezarlığa dönüştüğünü belirtiyorlar ama artık barışın keyfine kimsenin dokunmasını istemiyorlar...İşadamı dostumuz Nihat Özdemir’in uçağıyla gelirken havadan bölgeye yapılan barajları gördük. Nihat bey bölgeye yaptığı yatırımları uçağın penceresinden izlerken dahi çok sevinçli olduğuna şahit oldum... ***Pervari denilince hepimizin aklına bal geliyordu...Daha önceleri ise Pervari, Botan Vadisi denildiğinde terör olayları akla geliyordu... Oysa bir zamanlar kültürlerin en yüksek yaşandığı diyarlarmış... Ve hala dağlarında eli silahla dolaşanlar barışın legalleşmesini bekliyor...İşadamı Ethem Sancak ise bal, peynir ve yöreye uygun ürünlerin artık pazarlanarak ekonominin canlandırılması gerektiğini söyledi...Eski Devlet Bakanı Egemen Bağış ise baba ocağı memleketi Siirt’in Pervari ilçesinde yaptığı konuşmasında;“Yiğit düştüğü yerden kalkarmış derler. Başbakan Erdoğan buradan kalktı ve bugünler geldi... 10 Ağustos günü ise önemli bir gün demokrasi adına. Yeni Türkiye yolculuğunda Siirt’in anlamı çoktur” dedi. ***Ve artık ağlaya ağlaya dağlara bahar gelmiş...Barış gelmiş...Arılar dağlarına dönmüş...Halk artık hudutların ötesindeki Suriye ve Irak’ta nelerin yaşandığını görüyor...

Devamını Oku

Islık çalma vakitleri...

5 Ağustos 2014

Filistin ve Ortadoğu’da yıllardan beri katliam yaşanıyor... Kurşun ve bombalar yağıyor günlerce... Ve binlerce bebek ve çocuk ıslık çalamadan, oynayamadan, yaşayamadan, ayakta duramadan öldürüldüler...Ve bulutsuz gecelerde bombaları yıldız sanarak ötelere gittiler... İşaretlenmiş evlerde işaretlenmiş çocukların avuçlarında ince ve kesik bir hayat çizgisi, sanki kanla yazılmış talihsizlikleri...İsrail’in son aylarda yaptığı 1700 sivili öldürmesi ise vahşetin zirvelerinde sadece bir virgül...Nokta değil...Yıllardan beri işgal stratejisine sürekli virgül koyarak, ateşkes oyunlarıyla zaman kazanarak ilerliyor...Noktayı ise Filistin’i yok ettiğinde koyacak...Ve geride yığınla kana boyanmış soru işareti bırakarak...Okul, hastane, ambulans ve evlere bomba yağdıran İsrail’e kimsenin gücü yetmiyor... Obama dahi sözünü geçiremiyormuş görüntüsü vererek farklı bir siyaset izliyor...***Çığlığa hasret bir dünyadayız sanki...Ünlü İspanyol sanatçılardan Penelope Cruz ve Javier Bardem’in İsrail’in Gazze’ye yaptığı saldırıya isyan eden mektubu anlamlıydı... Bardem mektubunda diyordu ki;- Gazze’de yaşanan dehşetin karşısında mesafeli veya tarafsız durmanın HİÇBİR kabul edilebilir tarafı yok. Bu, hastane, ambulans ve terörist olduğu varsayılan çocukları da hedef alan, küçücük bir bölgeye suyu bile olmadan sıkıştırılmış çaresiz durumdaki bir halka karşı yürütülen bir işgal ve yok etme savaşı.***Bunu anlamanın ve meşrulaştırmanın imkansız olduğunu belirten Bardem, büyük bir tezata dikkat çekiyordu;- Ve, Batılı ülkelerin böylesi bir soykırıma izin vermesi utanç verici. Yahudi halkının geçmişte yaşadığı bütün korkunç olaylar göz önünde bulundurulduğunda daha da gaddar ve akılalmaz hale gelen bu barbarlığı anlayamıyorum.Bardem, fikirlerini açıklama hakkının kişisel saldırılarla itibarsızlaştırılacağını bildiğini belirterek şunları yazıyordu;- ABD, AB ve İspanya’nın utanç verici tavrını sadece jeopolitik ittifaklar, işdünyasının o ikiyüzlü maskesi, sözgelimi silah satışı açıklayabilir...***“Evet, ben Avrupalıyım ve sessizliği, mutlak utanmazlığıyla beni temsil ettiğini savunan Avrupa Birliği’nden utanıyorum” diyen Bardem, kendi ülkesi İspanya’ya da şu sözlerle sesleniyordu;- Evet, İspanya’da yaşıyorum, vergilerimi ödüyorum ve paramın, masum çocukları öldürerek zengin olan diğer ülkelerle birlikte silah endüstrisini ve bu barbarlığı destekleyen politikaların finanse edilmesi için kullanılmasını istemiyorum. Bu durum dehşet verici...***Ve Bardem’in itibarsızlaştırılma süreci başlatıldı... BM’nin UNİCEF iyi niyet elçisi olarak Afrika ülkelerinde üç-beş çocukla fotoğraf çektirerek reklam peşinde koşan Angelina Jolie’nin aktör babası John Voight ise Bardem çiftine ağır hakaretlerde bulunan bir mektup yazarak diyordu ki;- Şöhretinizi Ortadoğu’nun tek demokratik ülkesi olan İsrail’i korumak yerine onu aşağılamayı seçtiniz, bu davranışınızdan dolayı utanmalısınız...Ve işte sözün bittiği bir nokta daha...İsrail demokratikmiş!***Mısır’a demokrasi gelmişti...Ne oldu? Darbeeee! Kim yaptırdı? ABD ve İsrail...Hani demokrasi istiyordunuz? Sevsinler demokrasi anlayışınızı...Demo, örnek demek... Örnek olan bir ürün tanıtım yada deneme amaçlı kullanıma sunulmuş bir ürün... Şimdi, bizim gibi ülkeler ve İslam coğrafyası için ‘Demokrasi’ hala bir demo!Ve her defasında şekil değiştiren yeni bir ürün... Veya deneme amaçlı kullanıma sunulmuş bir rejim, işlerine gelmediği zaman geri alıyorlar...İsrail, ABD ve Batılılar vuruyor, öldürüyor, işgal ediyor ve sömürüyor. Adına; demokrasi diyorlar!***Mısır’daki darbenin lideri General Sisi’yi demokrasinin demosu diye tanıtıyorlar... Neymiş efendim, “Sisi eşofmanını giymiş bisiklete binmiş ve halkın arasına karışmış ve dolaşıyormuş!” Ve bu fotoğraflı haberi sosyal medya üzerinden servis edenler soruyor;- Başbakan Erdoğan’da bisiklete binip halkın arasına karışacak mı? Birileri de sormuyor;-Sisi, Mısır’da halk bıraktı mı? On binlerce masum vatandaşını katletti! Duyan, gören olmadı mı? Halkın arasına böyle mi karışılıyormuş!Demek ki, ABD, İsrail ve Batılıların kastettiği demokrasinin demosu Mısır ve Sisi...***İsponyol sanatçılar Bardem çifti dünyaya haykırıyorlar da, bizdeki sanatçılar daha kendine gelemedi...Kış Uykusu filmiyle Oscar’a aday olan Nuri Bilge Ceylan ödülü kazandığında bu zulmü dünyaya anlatır mı?Orhan Pamuk, Elif Şafak, Yaşar Kemal gibi uluslararası yazarlarımız Filistin üzerine bir roman yazar mı?Merak ediyorum sadece...Sanatçı ve aydının evrenselliği ve ezberletilen düşünce geleneğini bozma gücü bu noktayla başlıyor işte...Çünkü, dört bir yanımız ateş içinde...Farkında mıyız?Ve ağladıkça, vuruldukça dağlara bahar gelmiyor artık...Ve artık ıslık çalma vaktidir...

Devamını Oku