Hemingway'in “Silahlara Veda” deyişinin üzerinden seksen beş yıl, “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” un ardından ise yetmiş dört yıl geçip gitmiş...Vedalara rağbet edilmemiş...“Çanlar Kimin İçin Çalıyor” oyunu daha çok sevilmiş...“Aymazlığın ölçütüdür savaş, açlığın soğuk yüzü” denilmiş ama yine de kurşunlar susmamış... Nice hayatlar tükenmiş... Ve kentler yağmalanmış, bombalanmış...Çocuklar, kadınlar ve bebekler katledilmiş...Oysa, savaşların çok gerilerde kaldığını düşünmüştük...Umut etmiştik... Toprak uğruna, insanlar toprağa gömülüyordu... Ve bu günlerin sona erdiğini sanmıştık...Biz, umutlandıkça... “Sanarak” yaşamaya devam ettikçe, her gün yeni bir savaşın sabahlarına uyandık...Yalanmış... Savaşlar asla bitmeyecekmiş...Ve barış; bir insan gibi çoktan vurulmuş ve gömülmüş...***Akıl oyunlarının sonu, savaş oyunlarına yenik düşmüş... Yetinmeme duygusu, daha fazla kazanabilme arzusunun sığındığı tek liman, savaşlar olmuş...Gökyüzünden aşağıya atılan bir bombanın; kaç çocuğun, bebeğin ve kaç insanın hayatını söndüreceğine dair hesap yapılmamış... Aksine, daha fazla kaç kişiyi öldürebileceğinin ihtimalleri hesaplanmış...Sözde, modern ve aydınlanmış bir çağda yaşıyorduk...Ve hala karanlık çağlarda kalmış kafalar silahlara sarılıyor...***ABD, uçaklardan silah atmış...Ve gazeteler “14 bin ton silah” diye başlık... Silahların namlularından çıkan kurşunlar tükendiğinde ise; Kaç ton insan öldürüldü? Sorusunun cevabı aranacak... Ve bu gidişle;- 50 ton insan öldürüldü! diye duyurulacak...Modern çağ, hesap-kitap devri... Küresel ekonomi böyle bir şey olsa gerek... Barışı simgeleyen güvercinlerin takla atanlarına “oyun kuşları” denmiş...Ve çocuklar, bebekler barışın geleceği ve oyun kuşlarıydı...***Eric Paul Remark, 'Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok' eserinde “Savaşlara katılan insanların bir kısmının bedenen öldüklerini, geri kalanların ise ruhen öldüklerini” savunmaktadır. Remark'a göre;- Sonuçta, savaşlara katılan herkes ölür, bedenen ya da ruhen, kimse savaştan sağ çıkamaz. Savaşın gerçeği işte budur.Ve Ortadoğu'yu savaş bataklığına çeviren, ırk, mezhep ve her türlü çatışmayı körükleyen, bölen, parçalayan ve yönetmek isteyen batıdır...“Savaşacağına savaştır” stratejisinden sürekli kazanmış ve beslenmiş, ipleri elinde tutmuş ve bırakmayan batılı efendiler, bu oyunu çok sevmiş...Bizler ise oynamayı...Oyun kuşları gibi...
Yıllarca devlet üniversitelerinin kapılarında birikerek bekleyen 'sessiz kalabalıklar' üniversite sayılarının artışıyla bu şansı elde etti ama şimdi de başka bir tehlike kapıda bekliyor..Yakın bir gelecekte büyük bir sıkıntı ile karşı karşıya kalınacak gibi...Yaklaşık, 182 üniversiteye ulaşan Türkiye, yüksek öğrenimi gittikçe vakıf üniversitelerine bırakıyor ... Hindistan'da 8.407, ABD'de 5.758, Meksika'da 1.341, Arjantin'de 1.705 üniversite var... Bunların durumları çok iyi incelenmeli...Vakıf üniversitelerinin önü açıldı ama hepsi de bir şirket gibi çalışıyor...Kime sorsak; işletme, ekonomi, iktisat, gazetecilik, hukuk, siyaset bilimi okuyor... Sermaye ise; bir apartman, bir sınıf, bir tahta, bir tebeşir ve bir hoca...Üniversitelerin yıllık ücreti ise 20 ila 40 bin lira civarında...Beş yıl sonunda bir diploma... Diyorlar ki; git nereyi işletebiliyorsan işlet, nerede hukukçuluk yapabiliyorsan yap, nerede siyaset yapacaksan git yap...Bu politikayla mezun edilen yüz binlerce öğrenci, işsiz ve sokaklarda dolaşıyor...***Beş yıllık bilanço;150 bin lira... Ve 100 bin lira da, öğrenci harçlığı, giyim ve kitap giderleri ile birlikte Toplam, 250 bin lira...Eğer, ana sınıfından itibaren 13 yıllık temel eğitimini de paralı yapmışsa, 260 bin lira da özel okula ücret ödenmiş demektir...Ve 600 bin lira harcayarak hayata başlayan öğrenci, bir iş bulduğunda ise alacağı aylık maaş 1.500 lira... İyi bir ücrete çalışabilmesi için en az 5 yıl gerekiyor...Masraflarını çıkartabilmesi için ise 10 yıl...Ülkenin kalkınabilmesi, eğitimli bir kadronun oluşabilmesi ve devletine faydalı biri olabilmesi için bir ailenin 600 bin lirası olması lazım...Çok başarılı öğrenci, devlet ya da özel üniversitelerde burslu okuyabilme şansını elde ediyor... Gerisi, parası varsa okuyabiliyor...Bu gençlik kim için yetişiyor? Bu ülkenin geleceği için...Bir öneri; devlet, paralı okuyan bütün öğrencilerin eğitim masraflarını karşılasın... İşe girdiklerinde de ölene kadar maaşlarından kesinti yapsın ve ailelerin üzerindeki bu sıkıntıyı alsın...Yoksa, baba parasıyla okuyup diploma alan, yiyip içen, mezun olduklarında da her işte gidip çalışmayan, sabah işe gidip akşam eve müdür olarak dönme arzusuyla dönenlerin sayısı çoğalıyor..5 yılda 8 iş yeri değiştiren büyük bir kalabalıktan söz ediyoruz...Böyle giderse 'sesli kalabalıklara' dönüşecekler...***Hacettepe Üniversite Rektörü Prof. Dr. Murat Tuncer diyor ki;- Türkiye'de vakıf üniversiteleri şirket üniversiteleridir, vergi ödemeleri lazım. Onlardan toplanan ve ortak bir havuzda biriken paralar ise devlet üniversitelerine aktarılmalı.Üniversitelerin bütçelerinin öğrencinin lehine dönüştürülmediği müddetçe sıkıntıların büyüyeceğini belirten Prof. Tuncer yine diyor ki;- Öğrenciye burs veremiyoruz ama lüks makam aracı alabiliyoruz. Burs verebilirsek başarı çok yükselir.
90'lı yıllardı... Saddam, Kuveyt'e girmişti... Yani, Amerika'nın daha önceleri onay verdiği girişe, daha sonra karşı çıkıp ve bölgeye gelip çöreklendiği ve tuz fırtınasının yaşandığı yıllardı... Ortadoğu'ya filin girdiği gibi girdiği yıllarda Türkiye'de de işler karışmıştı... Genelkurmay Başkanı Org. Necip Torumtay istifa etmiş, yerine Org. Doğan Güreş gelmişti...Türk Ordusu'nun K.Irak'a girmesini isteyen Özal'a tepki olarak Org. Torumtay'ın da istifa ettiği bilgisi gündeme düşmüştü...Daha sonraları yaşananları Baş Başa programıma konuk olarak doğrulayan Doğan Paşa'ya sormuştum... Demişti ki;- Komutanları toplayıp durum değerlendirmesi yaptım... Özal direnmeye devam ederse benim de istifa etmem gerektiğini anladım... Ve Özal'a gittim... Ne düşünüyorsun Paşa? Diye sorunca, “fikrinizde değişiklik yoksa istifam cebimdedir, değişmişse düşüncelerimi söyleyebilirim” dedim... Kararlı olduğumu gören Özal, vazgeçtiğini söyledi...Yani, Org. Güreş Paşa'nın “ tak der, şak yaparım” sözünden yola çıkarak adını Tak-Şak Paşa'ya çıkartanlar, ne demek istediğini bir türlü anlamak istemedi...***Ve Saddam, Kuzey Irak'taki 300 bin kadar Kürt'e helikopterlerle saldırı başlatmıştı... Ve Türkiye sınırına bugünkü gibi olağanüstü bir yığılma başlamıştı... Mehmetçik ekmek taşıyor ve her türlü yardımı yapmasına rağmen o dönemde bir Fransız gazeteci 'Mehmetçik peşmergelerin ekmeklerini çalıyor” diye haber yapmıştı...Biz de, Zaho, Süleymaniye, Sersengi, Dohuk bölgelerinde savaş muhabirliği yapıyorduk... Haberleri ve fotoğrafları Habur'dan giriş yapıp Silopi'deki otobüslerle istanbul'a gönderirken, batılı gazeteciler otellerdeki telefonlara bağladıkları dizüstü bilgisayarlarıyla haber ve fotoğraf geçiyordu...***Ve Çekiç Güç Silopi'de karargahını kurmuş, başında Amerikalı bir albay vardı... Güreş Paşa, batı basınında çıkan haberler üzerine, Uğur Mumcu, Güneri Civaoğlu, Şakir Süter, Yavuz Donat, Yalçın Doğan ve çok sayıda gazeteciyi bölgeye getirmiş bütün gerçekleri yerinde izlettirmişti...Tabii ki,batı basının büyük bir yalanı da ortaya çıkartılmıştı...Tıpkı bugünlerdeki gibi...Çekiç Güç karargahına geçmiştik... Doğan Paşa ve beraberindeki komutanlar içeriye alındı ama heyetteki gazeteciler ve bizler Amerikalı subaylarca içeri alınmayınca, “Kimin toprağında kimi içeri almıyorsunuz?” Diyerek çok sert tepki gösterdiğini unutamıyorum...***Demokrasinin sınırları içinde kalabilmeyi başarabilmiş, sonra da siyasette hizmet etmeyi düşünmüş Doğan Paşa'nın ismi 28 Şubat'lı yıllarda kışladan silindiğinde üzülmüştü...Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel'den, Doğan Paşa'nın adını yeniden aynı kışlaya vermesini bekliyoruz... Ve Doğan Paşa geçtiğimiz gün vefat etti... Yani, iyi bir adam daha atına binip gitti...Ne gariptir, yine ülkemizin sınırına dayanmış yüzbinlerce Kürt var... Savaş kapımızda bekliyor... Yine, birileri Türk Ordusu'nu bataklığa çekmeye çalışıyor... Tuz fırtınalarına bizi dahil etmek istiyor, kimbilir belki de toz olabilmek için...Oyuncular farklı, senaryo ve film hep aynı...
Dünya, savaşla başlamış ve savaşla bitecek gibi... Ve dünya durdukça kurdun gözü koyunlardadır...ABD, yine sınırlarımızın az ötesini bombalamaya başladı...Seyirci ülkelerin seyirci halkları da bombalamayla meselenin çözüleceğini sanıyor... Oysa bilmiyorlar ki, yeni bir süreç başlıyor...Yeni süreci okuyabilmek için, eski süreçlerin eski defterlerini açıp bir daha bakmak gerekir...Ve bölgedeki geçmiş alacak verecekleri olanların yaptıklarını iyi analiz etmek lazım... Yoksa, gelecek süreçleri anlamakta zorlanırız...Keyfiyelerin renginden aidiyet bağlarını çözmek gerekir... Keyfiyelerin sırrını çözemeyenler; çıranın köre, davulun sağıra faydası yok durumuna düşer...Osmanlı Devleti 1877 yılında bölgeyi; Halep, Beyrut, Şam, Deyr-i Zor, Cebel-i Lübnan ve Kudüs olmak üzere altı idari bölgeye ayırmıştı...1920 yılında Kral Faysal'ı mağlup ederek Şam'a gelen Fransız General Henri Gouraud ise bölgeyi; Şam, Alevi, Büyük Lübnan, Halep, Cebel-i Dürzi ve İskenderun Sancak Devleti (Hatay) diye altı farklı devlete ayırıp Birleşik Suriye fikrini hayata geçirmişti...Ve Haçlı Seferlerini etkisiz hale getiren Selahaddin Eyyübi'nin türbesine giden General Gouraud sandukayı tekmeledikten sonra;- Biz yine geldik. Haçlı Savaşları bizim zaferimizle bitti!demiştir...***Hatay, Türkiye sınırlarına dahil edildikten sonra Halep ve Şam birleşerek günümüzdeki Suriye Devleti kurulmuştur... Osmanlı'nın arkadan hançerlenip eve gönderilmesiyle bölgenin rahatlayacağını hesaplayan batılı efendiler, bölgede üniversiteler açmış ve kendileri gibi düşünecek yeni nesiller yetiştirmeyi hayal etmiş...Ve büyük oranda da başarmışlar... Beyrut Amerikan Üniversitesi mezunlarına bakıldığında ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır...Biri, Lübnan'daki Durzi'lerin lideri... Dağın laik şeyhi diye bilinen Velid Canbolat Beyrut Amerikan Üniversitesi'n-de siyaset bilimi okumuş. Vaziyete göre pozisyon almış ve özellikle anlaşmazlıkların zirveye tırmanma süreçlerinde farklı politikalar izlemiş biri... Daha sonraları da demiş ki;- Osmanlı devrinde işler daha iyiydi. Şimdi işler karışık. Bu ulus devletler bir felaket!***İki, Corc Habaş'-tır...Filistin'in Lidda kentinde Grek Ortodoks kökenli tüccar bir ailenin çocuğudur... Beyrut Amerikan Üniversitesi'nde Tıp Fakültesi okumuştur...Filistin Halk Cephesi'ni kurmuş, Arafat'a muhalif olan Habaş, Asala terör örgütünün de kurucuları arasında... Orly katliamı dahil bir çok terör eylemlerinde aktif olarak yer almış...Üç, Antun Sadi...Şam'dan Beyrut Amerikan Üniversitesi'ne gitmiş ve orada öğrencileri etkileyerek örgüt kurmuş. Osmanlı dönemindeki idari sisteminin altı bölgesinden oluşan Büyük Suriye Devleti'ni yeniden kurmak için siyasi faaliyetlerde bulunmuş...Çıkan iç çatışmalar sonrası Suriye'de vatana ihanetten yargılanıp idam edilmiş...Dört, Ürdünlü siyasetçi Vasfi Tel... Beyrut Amerikan Üniversitesi mezunu... Başbakanlık, Savunma Bakanlığı yapan Tel, 1971 yılında Filistin direniş hareketini Ürdün'den çıkartmış... Ve daha sonra Kara Eylül Örgütü'nce Kahire'de öldürülmüş...***Eğitim, insanlığın aydınlatılmasında her zaman geçerli bir metot değil... Kimlerin ve ne amaçla eğittiği daha çok önemli...Bizde de durum pek farklı değil... Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden iki isim dikkat çeker. Biri Abdullah Öcalan, okulu terk edip PKK'yı kurmuş... Diğeri Hüseyin Velioğlu, okulu terk edip Hizbullah terör örgütünü kurmuş...Büyük bir çelişki değil mi? Kamuyu yönetmek için eğitilen iki adam terör örgütü yönetmişler...***Ve 1948 yılında İsrail ile girdiği savaşta Golan tepelerini kaybeden Suriye, Amerika'ya karşı kendisini Rusya'nın kucağına bırakmış, daha sonraları Çin ve İran ile yakınlaşmıştır...Ve uzun yıllar Fransa mandasıyla idare edildiğini ve etkisinde kaldığını da unutmamak şartıyla...Osmanlı'dan sonra coğrafya “kurtların öldürdüğü, kargaların yediği” diyarlara dönüşmüş... Kardeşlik, Sedir Dağları'nın altına gömülmüş...Araplar, içine düştüğü durumu şöyle özetliyor;- Yaralı kartala sormuşlar “Niye bu denli hüzünlüsün?” “Beni vuran okun arkasında kardeşimin tüyleri var”Kısacası, nasıl indireceklerini bilmedikleri eşekleri dama çıkartan batılı efendiler, yedi dervişin bir posta oturacağını ama iki hükümdarın dünyaya sığamayacağını akıl edemiyor...Keyfiyelerin aidiyet uzantıları bulunmadıkça ve kökünden kurutulmadıkça coğrafyaya 'huzur' zor gelecek!
Birileri, yüzyıllık yalnızlığımıza nokta koyup bizi bitirmek istiyor... Savaşları, kavgaları körüklüyor...Birileri ise sürekli virgül atarak silahlara fısıldıyor... Ortadoğu insanının yakın geçmişi yıkıntı çiçeklerinden oluşan büyük bir çöplüğe benziyor...Dünyanın en kötü hayatlarının yaşandığı bir coğrafya haline dönüşmesi için yüzyıldan beri verilen uğraşın sonuna geliniyor...Osmanlı Devleti'nin coğrafyadan sürgün edildiği, hançerlendiği günden beri, geçmişinden ve kendisinden habersizce büyüyen bir kalabalığın varacağı yer burasıydı...“Bir yanı bahar bahçe” olan dünyanın diğer bir yanını silahlarla kana boyayanlar yüzyıldan beri bölgede; şiddete, baskıya, muhaberata ve diktatör liderlere dayalı güvenlik rejimlerinin yetiştirdiği kalabalıklardan istediği buydu, kontrolsüzlük...***Büyük bir duvarın ardında baskı rejimleriyle öfkeli büyük bir kalabalığa kavuşunca 'demokrasi' adı altında Arap Baharı senaryosu devreye sokuldu...Ve ardından o kalabalıkları terörize edecek hareketler örgütlendi...Artık, kimin eli kimin cebinde belli değil...Kaç devletin, kaç istihbaratın oralarda ne oyunlar oynadığını kimse bilemiyor...Kurşunlarla oynanan bir satranç tahtasına dönüştürülen coğrafya; ırk, mezhep ve aşiretlerin çatışmalarından besleniyor...***Arapça'nın yaşayan büyük şairlerinden sayılan ve sağduyu çıkışlarıyla bilinen “kaçaktır yurdumda yurdum” diyen Suriyeli şair Adonis, başlangıcında büyük heyacan duyduğu Arap Baharı'nın geldiği noktayı görünce temkinli bir noktaya sürüklendiğini söylediğinde herkes kendisine gülüyordu...Guardian Gazetesi'ne verdiği röportajında diyor ki;“İlk defa Araplar batıyı taklit etmiyor... Ancak buna rağmen baharın meyvesini yiyenler tüccarlar ve Amerikalılar oldu”Askeri diktatörlüklerin düşünceyi kontrol ettiğini belirten Adonis, “Batı illa Arapları kurtarmak istiyorsa, o zaman Filistinlilerle başlasın. 50 yıldan beri sistematik bir şekilde bastırılan ve imha edilen bu halk için bir şeyler yapsın... Bu konuda ikiyüzlülük yapılmamalı.”Ve dış müdahale isteyerek mücadele olmaz diyen Adonis noktayı koyuyor;- Arap dünyası bana göre kayıp!***Paris'te yaşayan Adonis'in bir çok fikrine katılmamakla birlikte başlayan sürecin nerede biteceğine dair öngördüğü düşüncelerine de katılmamak mümkün değil...Mesele daha derin...Biraz düşünmek lazım...Ve Kudüs, Bağdat, Şam, Halep, Musul, Kerkük ilim ve bilim diyarları iken bugün geldiği noktaya bakıp ağlamak lazım...Gözyaşını bedenin kaybettiği savaşa, yoksulluğu yeryüzü üzerinde hareket eden mezara benzeten Adonis'e, o coğrafyayı bu hale kimler getirdi? Sorusunu sormak lazım...Sorabilmek için tarihe bakmak lazım... Tarihi de kör bir davulcuya benzeten Adonis'e, o gözleri kim kör etti? Diye hatırlatmak lazım...Aç, susuz ve cahil bırakılan büyük bir halkın tek sermayesi silah ve örgütlerin sığınaklarına sığınma zorunluluğu altında silahların gölgesinde büyüyen, kalemin ve defterin çok uzağında gezinen çocuklar, yüzyıldan beri öfke ile besleniyor...“Kollarında bir güneş ölür” diyen Adonis'e, insanların kucağında kendi çocukları öldüğünün resimlerini bir daha göstermek lazım...Çölün yalnızlığında ilerleyen yüzyıllık yalnızlığa terk edilmiş o kalabalıklar, her gün başkalarının yerine ağlıyor, mutluluklardan uzak...Adonis soruyor;-Nedir mutluluk?Dilin kıyısındaki bir mezarlıktaMezar taşı...***Silahlara fısıldayan adamlar yine büyük bir sahnenin arkasında...Ve önünde insanlar katlediliyor...Savaşı bize taşımak isteyenler bizi bataklığa çekmek istiyor...Ve içimizi yakıyor...
Bu ülkede;Kendisine gittikçe yabancılaşan...Değerlerine başkaldıran...Ve dört nala kendinden kaçan...Kendine özgü bir ‘sanatçı’ topluluğu var...Ne zaman, ne yapacaklarını kimse kestiremiyor...Durup dururken bir anda ülkenin gündemine oturabiliyorlar...Düşünmeden, düşüncesizce ileri sürdüklerini ‘düşünce’ zannedip söyleyenler sürekli ortamı terörize ediyor...Hesaplanmadan söylenen cümleler tezat yüklü...Barışın, kardeşliğin şarkılarını söyleyenler sahneden indikten sonra başkalaşıyor...Şayet sanatçılar, halkın sanatçısı olduklarını iddia ediyorsa, halkına hakaret etmekten de vazgeçmeli...Değerlere hakaret etmekten yorulmamış... Bıkmamış...Ve usanmamış sanatçı topluluğu “İlla” adres sormayan bir kurşun gibi sessizliği bozmayı marifet sayıyor...***Değerlere ve inançlara karşı sanki savaş ilan edilmiş gibi...‘Özgürlük’ sevdalısı, haksızlığa başkaldıran cesur bir topluluk olduğunu iddia etmek başka bir şey, davranabilmek başka bir şey...Kimden mi bahsediyoruz?Sanatçı Leman Sam’dan!***Ne demişti?“Benim için IŞİD ile bıçağını masum bir hayvanın boğazına dayayan aynı duygudadır”Bu söze ne gerek vardı?Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın dediği gibi, insan bile sayılamayan cellatların yaptığı işle kurban kesenleri bir araya getirmek akıl tutulmasından başka bir şey değil...Şimdi, kasapların hepsi cellat mı?Sucuk, salam, piliç firmalarının reklamlarına çıkmaktan çekinmeyenler, bir yıl boyunca tavuk, balık, et, ördek yerken akıllarına getirmedikleri duygular eğer dini bayram günlerinde geliyorsa, bunun tek adı var; dine düşmanlıktır...Bir yıl boyunca o balıkları, tavukları, etleri sanki leylekler getiriyordu!***Amerika’daki sanatçılar yılbaşında hindi kesenlere böylesine ağır bir hakaret etmiyor...Daha geçenlerde Amerika’da bir televizyon programında ilginç bir olay yaşandı... Yazar Sam Harris'in İslama yönelik sözlerini "ırkçı ve çirkin" olarak niteleyen ünlü oyuncu Ben Affleck ABD'nin 2003'te Irak'ı işgal etmesine atıfta bulunarak, "Biz Müslümanların öldürdüğüne oranla çok daha fazla müslümanı öldürdük..." diyerek büyük bir gerçeği haykırdı...Sanatçı duruşu böyle olmalı...Kimin neye inandığıyla değil, neyin doğru olduğuyla daha çok ilgili olmalı...Ne diyordu İlla şarkısında;“Gölgelemedim bağını bahçesini, günü güneşi örtmedim, yapılanlar söylenmez ki her zaman, sömürmedim illa” şarkısındaki gibi akla gelen her şey ‘illa’ söylenmez ki...Ve bu yüzden diyoruz ki, sen git şarkılarını söyle...
Ve bugün bayram...Lakin, gittikçe anlamsızlaştırıyoruz...Sadece, bir hayvanın kafasının kesildiği, kanının akıtıldığı, etinin dağıtıldığı ve bir kaç akraba ziyaretinin yapıldığı gün değildir...Telefon mesajlarıyla kutlanıp geçiştirilen...Klişeleşen sözler...Çalmayan telefonlar...Tatile çıkışlar...Ve yollara dökülüşlerden ibaret değildir bayram...***Ve bugün bayram...Lakin, gittikçe değersizleştiriyoruz...İslam coğrafyası kana bulanmış...Belki de büyük bir savaş kapıda bekliyor...Bir hayvanın kafasını keser gibi insanların başları kesiliyor...Şeytan taşlanır gibi kentlerin üzerine bombalar yağıyor...Ve aşağıda binlerce masum insan ölüyor...***Kurşunlanan camiler, türbeler...Tüyü bitmemiş yetimlerin hakkıyla yapılan köprüler, yollar ve okullar yıkılıyor...Nehirler kan akıyor...Necip Fazıl’ın deyişindeki gibi;“Ölüm ölene bayram, bayramda sevinmek var;Oh ne güzel, bayramda tahta ata binmek var”Ve o tahta atlara binildiğinde, gidilecek yeri bilmeyen var mı?O hesap gününü hatırlayan kalmadı mı?***Ve bugün bayram...Lakin, gittikçe gayesinden uzaklaştırıyoruz...Ramazan’a “Şeker”, Kurban’a “Et” bayramı diyerek gayeden habersizce yaşadıklarının farkına varabildiler mi?Zamanın keskin bir yüzünde söylenmemiş şarkılardan habersizce geçip giden hayatlar...Ve diğer yüzünde vaveylalar eşliğinde savaştan kaçanlar...Yüzbinlerce kadın ve kucağında bebekler ve kilometrelerce yol yürüyen çocuklar...Kendi topraklarına kavuşmanın heyacanı değil, kaçıp kurtulabilmenin sevinci yaşanıyor hudut boylarında...Bombalar düşüyor...Kurşunlar yağıyor...“Vurun ulan vurun ha” diyen Ahmed Arif’in sahipsiz kalmış isyanı...Vurarak, keserek insanların tükeneceğini sanıyorlar...Bilmiyorlar ki; kendi çocuklarının ölüm fermanlarını yarınıh meçhul günlerine postalıyorlar...Allah’ın böylesine vahşi, çirkin, hain, kalleşce yapılan savaşlara ihtiyacı yok...Ve İslamiyet’in...***Vuslat vakitlerinden tufana yakalananların ellerinde kuru bir ekmek...Cellat gözlü medeniyetler hüküm sürüyor hala...Ve vurulan bebekler, çocuklar...Belki de tükendi son umutlar...Yusuf Hayaloğlu’nun “Yoruldum anlamsızım” deyişindeki gibi anlamsızlaşıyor bayramlar...Ve bugün bayram...Biraz durup düşünmeli insan...Ve Müslüman!Tahta Atlar unutulmuş gibi...
Irak'ta, Suriye'de cinayetler işleniyor...Ve dünya neden seyrediyor? Diye sormuyor muyuz?Mısır'da demokrasi darbeyle rafa kaldırıldı..Tahrir Meydanı'nda binlerce kişi kurşunlara dizildi...Filistin'de 16 gazeteci öldürüldü...Çocuklar ve kadınlar alçakça katledildi...Demiyor muyuz?***Birleşemeyen Milletler seyretti..Dünya, çifte standardın zirvelerinde gezinmeye devam ediyor... Küresel vicdan çürüdü mü? Diye sormuyor muyuz?Kararlar bir kaç efendi ülkenin iki dudağı arasına sıkışıp kalmış...Demiyor muyuz?Filistin'de 2 bin, Suriye'de 200 bin insan katledildi...Kimyasal silah kullanıldı...Çocukların cesetleri camileri doldurdu...Küçük elleri, küçük gözleri, küçük ayakları ve küçük kalpleri vardı onların...Büyüklerince korunması gereken o küçük yavrular katledildi...Demiyor muyuz?***Buda heykeli, aç kalan üç panda, kanadı kırılmış üç karga, petrole bulanmış beş kuş için dünyayı ayağa kaldırıp Afganistan'da, Irak'ta soluğunu alan ve ortalığı yangın yerine çevirenler, 200 bin insanın katliamı için derin düşüncelere dalanlar toplanıp toplanıp dağılmıyor mu?Ve ortada ciddi bir adım yok..Demiyor muyuz?Terörün dini ve milleti olmaz...140 bin mülteci sınıra dayanmış, 1,5 milyon Suriyeli göç edip topraklarımıza gelmiş, kentlerimize dağılmış...Dilencilikle güne başlayan binlerce çocuk sokaklarımızda, caddelerimizde dolaşıyor...30 yıldan beri terörden 30 bin canı yanmış bir ülkeyiz...Ve hala da yanmaktayız...Teröre göz yuman değil, terörden gözünü açamayan bir haldeyiz...Demiyor muyuz?***O halde, bütün dediklerimizi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan BM'de, Dünya Ekonomik Forum toplantısında herkesin gözünün içine sokarcasına, kulağını patlatırcasına söylemedi mi?Ve zulümleri...Katliamları...“Dünya beşten büyüktür!” diyerek beş kafadar devlete kafa tutmadı mı?Dünya basını neden körleşti?Ve sağırlaştı?Halkın ve halkların dramını, acısını anlatan, duyuran, karşı duran ve emperyalizme geçit vermeyen liderler aramıyor muyduk?Barış adamı ilan edilebilmek için, ayrımcılık karşıtlığıyla bilinen Mandela gibi 27 yıl hapishanede kalmak mı gerekiyor?***Biz, sabahtan akşama kadar kendi aramızda konuşup duruyoruz, yazıyoruz, çiziyoruz, bağırıyoruz, seyrediyoruz ve sorular soruyoruz...Lakin, birbirimize diyoruz...Başka kime diyebiliyoruz?Biri çıkmış dünyaya haykırıyor, niye hafife alıyoruz ki!Ne dediğimizin anlamı yok, kime ne diyebildiğimizin daha çok değeri var...Değersizleştirme, itibarsızlaştırma kafasıyla bir ömür tüketmenin kimseye faydası yok... Artık, doğruların buluştuğu asgari müştereklerde birleşmenin zamanıdır...Yoksa, beş kafadar devletin merhametine kalırız...