Ülkemiz orman yangınlarıyla mücadelede zorlu bir haftayı geride bıraktı. İzmir ve Antalya başta olmak üzere pek çok şehrimizdeki yeşil alanlarımız ne maalesef yangınlara teslim oldu. Geçtiğimiz günlerde İletişim Başkanlığı’nın sosyal medya hesabından yapılan açıklamadaki ifadeler ise tehlikenin ne kadar büyük olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Yapılan açıklamada bu yıl şu ana kadar 1351’i ormanlık alanda, 1830’u orman dışı alanda olmak üzere toplam 3181 yangın çıktığı belirtildi. Acı olan ise bu yangınların dörtte birinin son 10-12 günlük sürede gerçekleşmiş olması...Ancak tehlike tam olarak geçmiş değil. Bu hafta başlayan sıcak hava dalgasının artarak devam edeceği öngörülüyor. Özetle asıl risk şimdi başlıyor!Bu bağlamda vatandaşların zamanında uyarılması büyük önem taşırken, alınabilecek önlemler de tartışılmaya başlandı. Özellikle sosyal medyada alınacak önlemler konusunda en çok konuşulan ise sıcak hava dalgası öncesi sulama yapılması… Peki bu doğru bir yaklaşım mı?Bu soruyu çevre ve ekoloji alanında Türkiye’nin en güvenilir isimlerinden biri olan İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Toprak İlmi ve Ekoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Doğanay Tolunay’a sordum.İlk söylediği şey, elimizdeki su kaynaklarının sınırlı olduğu ve tüm ormanları sulayarak yangınları önlememizin mümkün olmadığı oldu. Ayrıca önemli bir detayın da altını çizdi: “Temmuz sonu ve ağustos başında 45 dereceyi aşan sıcaklıklarla karşılaşmamız oldukça olası.”Bu gibi aşırı sıcaklık dönemlerinde vatandaşların doğrudan ve etkili şekilde uyarılması büyük önem taşıdığını da belirten Prof. Dr. Tolunay, “Geçtiğimiz hafta Giresun’daydım; orada AFAD tarafından cep telefonlarına sel uyarısı gönderilmişti. Benzer bir uygulamanın, sıcak hava dalgaları ve orman yangını riski için de devreye alınması gerekiyor” uyarısında da bulundu.Şimdi hangi şehirler tehdit altında?Prof. Dr. Doğanay Tolunay’a göre önümüzdeki süreçte en büyük risk, özellikle Doğu Akdeniz Bölgesi’nde yoğunlaşıyor. Adana, Mersin, Osmaniye ve Hatay illeri başta olmak üzere; bu bölgelerde yangın riski oldukça yüksek olduğu konusunda uyarıyor.
Bu konularda çalışmaları olan pek çok uzmana göre sıcak hava her yıl tahmini yarım milyon insanı öldürüyor. Ortalama yıllık ölüm sayısı savaşlardan veya terörizmden daha fazla, ancak arabalardan veya hava kirliliğinden daha az. Buna rağmen, sıcaklık nadiren doğrudan ölüm nedeni olarak kaydediliyor. Çünkü aşırı sıcaklıklar genellikle dolaylı etkilerle ölümün sebebi oluyor. Sıcak havalarda kötüleşen kalp, akciğer ve böbrek hastalıkları gibi rahatsızlıklar da çoğunlukla sıcaklık kaynaklı ölümlere neden olabiliyor.1- Sıcak hava dalgaları sağlığınıza nasıl zarar veriyor?Yüksek sıcaklık insan vücudunu strese sokuyor. Bu konuda yapılan pek çok araştırma bulunuyor. Günler işlev görmeyecek kadar sıcak olduğunda ve geceler iyileşmek için yeterince serin olmadığında, kalp ve böbrekler vücudu serin tutmak için aşırı çalışmaya başlıyor. Bunun dışında uzmanlara göre yüksek ısının ikincil sağlık etkileri de bulunuyor. Sıcak hava dalgaları daha fazla kazaya, daha kirli havaya, daha büyük orman yangınlarına ve daha sık elektrik kesintilerine yol açıyor. Bunların hepsi sağlık sistemleri üzerindeki yükü de artırabilir.2- Aşırı sıcaklardan kimler daha fazla risk altında?Kavurucu havalarda dışarıda olmak zorunda kalan kişiler (inşaat işçileri, çiftçiler vs.) ısı bitkinliğinden ve ardından gelen sıcak çarpmasından en çok muzdarip olan kişiler. Ancak yaşlılar ve özellikle altta yatan hastalıkları olanlar, ısıyla ilişkili ölümlerin büyük kısmını oluşturuyor. Kadınların ısıyla ilişkili nedenlerden ölme olasılığı erkeklerden daha yüksek. 3- Sıcak hava dalgaları neden daha da sıcaklaşıyor?Bir asırdan fazla süren fosil yakıt kirliliği atmosferi tıkayarak güneş ışığını hapsetti ve tüm gezegeni ısıttı. Ortalama küresel sıcaklıklar sanayi öncesi zamanlardan bu yana yaklaşık 1,3 derece arttı. Hatta kara sıcaklıkları daha da fazla arttı. Bu da taban çizgisini çok yukarı taşıdı ve aşırılıkları çok daha yaygın hale getirdi. Ayrıca, iklim değişikliğinin jet akımını zayıflatarak sıcak hava dalgalarını daha da kötüleştirdiğine dair bazı kanıtlar bulunuyor. Bilim insanları bunun, bir bölge üzerinde günlerce hatta haftalarca kalan yüksek basınç ve ısı alanları olan ısı kubbelerinin oluşumunu artırdığını düşünüyor.4- Sıcak hava dalgalarına nasıl uyum sağlayabiliriz?Sıcak hava dalgalarının daha da artmasını önlemek için atılabilecek en büyük adım, fosil yakıt kirliliğini azaltmak, aynı zamanda atmosferden karbondioksiti emen ormanları ve sulak alanları korumak. Şehir planlamacıları ayrıca şehirlerin daha az beton ve daha az araba ve su olacak şekilde yeniden tasarlanması çağrısında bulunuyor. Bu, şehirleri kırsal çevrelerinden daha sıcak yapan kentsel ısı adası etkisini ortadan kaldırabilir. Klima veya pasif soğutma sistemine sahip binalar, güçlü sağlık sistemleri ve hızlı acil durum uyarıları da ölüm oranlarını düşürebilir.
Plastiklerin çevre ve sağlık üzerindeki zararları uzun zamandır bilinse de son araştırmalar bu sorunun boyutlarını daha net bir şekilde ortaya koyuyor. Örneğin geçen yıl Avusturya’daki Danube Private Üniversitesi’nde yapılan araştırma, plastik şişelerden su içmenin mikroplastiklerin kan dolaşımına geçişine ve bu durumun kan basıncını yükseltmesine (tansiyon) yol açabileceğini ortaya koymuştu.Artık plastik şişelerin zararlı olduğunu biliyoruz ve alternatiflere yöneliyoruz. Örneğin cam şişeler…Ancak geçtiğimiz günlerde Journal of Food Composition and Analysis dergisinde yayımlanan çarpıcı yeni bir araştırma, cam şişelerin de problemli olduğunu kanıtladı.Fransız gıda güvenliği gözlemcisi ANSES’in araştırma direktörü Guillaume Duflos, yaptığı açıklamada “Fransa’da satılan farklı içecek türlerindeki mikroplastik miktarını araştırmak ve farklı kapların yaratabileceği etkiyi incelemek” amacıyla yola çıktıklarını söyleyerek “Limonata, buzlu çay ve soda gibi cam şişelerdeki içeceklerin, plastik veya metal muadillerine göre 5 ila 50 kat daha fazla mikroplastik içerdiklerini keşfettik” açıklamasında bulundu.Araştırmacılar, kapaklarındaki boyaya iliştirdikleri bu cam şişelerde litre başına ortalama 100 civarında mikroplastik parçacığı buldular. Bu oran oldukça endişe verici…Çalışmanın ortak yazarı Iseline Chaib, “Camda, numunelerden çıkan parçacıkların aynı şekil, renk ve polimer bileşimine sahip olduğunu fark ettik. Bu da parçacıkların aynı plastikten, yani cam şişeleri kapatan kapakların dış yüzeyindeki boyayla aynı malzemeden olduğunu gösteriyordu” dedi.Araştırmacılar ayrıca, “Çıplak gözle görülmeyen ve muhtemelen kapakların saklanması sırasında oluşan sürtünmeden kaynaklanan küçük çiziklerin, kapakların yüzeyine parçacıklar bırakabileceği” teorisini ortaya attı.Yine de çalışmanın bazı bulguları hâlâ açıklığa kavuşmuş değil. Ekip, cam ve plastik şişelerde sırasıyla litre başına yalnızca 4,5 ve 1,6 mikroplastik parçacığı buldu. Buna karşın, bazı içecek türlerinde çok daha yüksek miktarlarda mikroplastik bulundu: örneğin, bazı içkilerde litre başına 60, limonatada 40 ve meşrubatta 30 adet mikroplastik parçacığına rastlandı. Çalışmanın lideri Guillaume Duflos, bu tutarsızlığın ardındaki nedenin açıklanması gerektiğini kabul etti.Mikroplastiklerin sağlık üzerindeki tam etkisi henüz net olmamakla birlikte, yapılan araştırmalar bunların iltihaplanma, hormon bozuklukları, DNA hasarı, solunum yolu hastalıkları, kalp sorunları ve bazı kanser türleriyle bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor.
Plastikler artık hayatımızın her alanına nüfuz etmiş durumda. Kullanım alanları her geçen gün daha da artıyor ve artık çevre sorunu olmaktan çıktı. Geçtiğimiz günlerde İngiltere’de yayımlanan endişe verici yeni bir araştırmaya göre, sularda yüzen mikroskobik plastik parçalarının kalp krizi, felç ve diyabet riskini artırdığı ortaya çıktı. Uzmanlar, mikroplastik olarak bilinen küçük plastik parçaların içme suyu ve çevre yoluyla vücuda girebileceğini ve dokulara zararlı toksinler bırakabileceğini öne sürüyor.Çalışmanın kıdemli yazarı ve Massachusetts, Burlington’daki Lahey Hastanesi ve Tıp Merkezi’nde sürdürülebilirlik tıbbi direktörü olan Dr. Sarju Ganatra, “Bu, mikroplastiklerle yoğun şekilde kirlenmiş suların yakınında yaşamanın kronik sağlık sorunlarıyla bağlantılı olabileceğini öne süren ilk geniş çaplı çalışmalardan biri” ifadelerini kullandı.Uzmanlar sadece ABD eyaletlerini incelediklerini ancak İngiltere’nin batı kıyısına komşu olan Atlas Okyanusu kıyısında yaşayanların çok yüksek düzeyde kirliliğe maruz kaldığını ve bunun da bir dizi hastalıkla bağlantılı olduğunu tespit etti. Çalışmaya göre, bu bölgede bir küvet dolusu her deniz suyu örneğinde 10’dan fazla plastik parçacık bulunabiliyor.Ayrıca çalışmada, mikroplastik kirliliğinin çok yüksek olduğu ilçelerde yaşayanların felç geçirme olasılığının yüzde 9, kalp krizi de dahil olmak üzere kalp hastalığı riskini iki katına çıkardığı bilinen tip 2 diyabet hastalığına yakalanma olasılığının ise yüzde 18 daha fazla olduğu bulundu.Yine bu kıyı bölgelerinde yaşayan kişilerde, atardamarlarda plak birikmesiyle oluşan ve felç veya kalp krizine yol açabilen koroner arter hastalığı (KAH) riskinin yüzde 7 oranında arttığı görüldü.İşin ürkütücü tarafı şu: Bu parçacıklar artık sadece denizde değil. İçtiğimiz suda, soluduğumuz havada ve yediğimiz yiyeceklerde de varlar. Bu araştırmadan da görüyoruz ki özellikle deniz ürünleri bu kirlenmenin taşıyıcısı haline gelmiş durumda. Yani “organik besleniyorum” diyerek deniz mahsullerine yönelen biri, farkında olmadan mikroplastik deposuna dönüşmüş olabilir.Peki birey olarak ne yapabiliriz?Öncelikle evlerde kullandığımız plastikleri acilen cam, metal ya da doğal malzemelerle değiştirmemiz gerekiyor. Tek kullanımlık plastikleri ise hayatımızdan tamamen çıkartmamız şart.Ancak asıl çözüm, toplumsal farkındalık ve politik düzeyde atılacak ciddi adımlar…
Copernicus İklim Değişikliği Servisi’nin (C3S) yeni verilerine göre, 2025 Mayıs ayı, dünya genelinde şimdiye dek kaydedilen en sıcak ikinci Mayıs oldu. Farkındaysanız bu gibi değerler neredeyse her ay güncelleniyor. Özetle gezegenimiz günden güne biraz daha ısınıyor.Açıklanan yeni verilere bakacak olursak en dikkat çekici olanı, ortalama yüzey hava sıcaklığının 15,79°C’ye ulaşması. Bu, 1991-2020 ortalamasının 0,53°C üzerinde yer alıyor. Sanayi öncesi döneme göre ise fark 1,4°C. Bu verileri sadece meteorolojik kayıt olarak okumamak gerekiyor. Çünkü bu veriler adeta insanlık tarihine yazılmış açık uyarılar!Problem sadece Avrupa ile de sınırlı değil. Mayıs 2025’te, Kuzey Amerika’dan Afrika’ya Güney Avustralya’dan Orta Asya’ya kadar birçok bölge ortalamanın altında yağış aldı. Türkiye’nin güneyi de bu kurak coğrafyalar arasında yer alıyor.Bunun sonucunda neler oluyor? Öncelikle toprak susuz kalıyor, ürün yetişmiyor, denizler ise hiç olmadığı kadar ısınıyor. Hatta Copernicus’a göre, Kuzeydoğu Atlantik’te deniz yüzeyi sıcaklıkları rekor seviyelere ulaşmış durumda…Peki tüm bu sıcaklık rekorlarının ve kuraklık dalgalarının içinde bizler neler yapıyoruz? Hiçbir şey! Hâlâ iklim değişikliğine karşı verdiğimiz mücadelede kararsız adımlar atılıyor. Yeterli su yönetimi, etkili tarım politikaları, yeşil enerji yatırımları, bireysel sorumluluklar gibi çözüm yollarını önemsememeye devam ediyoruz. Halbuki bunların hiçbirini ertelememiz gerekiyor.
Uzmanlara göre bu çöküş, önümüzdeki birkaç yüz yıl içinde küresel deniz seviyesinde 4 metreye kadar yıkıcı bir artışa yol açabilir. Norveç Araştırma Merkezi’nden David Chandler, “Derin okyanuslarda günümüzdekinden 0,25 derece kadar az bir ısınma bile çöküşün başlamasına neden olabilir” diyor. Bu, mevcut iklim koşulları altında bile yavaş bir süreç olsa da ek küresel ısınma durumunda çok daha hızlı gerçekleşebilir.Gelecekte deniz seviyelerinin yükselmesi, şehirlerin ve kasabaların daha kolay sular altında kalmasına neden olacakken, insanların evlerini terk edip daha iç kesimlere göç etmesi gerekecek. Küçük ada ülkeleri de yavaş yavaş tamamen sular altında kalabilir, bu da sakinlerinin göç etmesine yol açabilir. Bunlar sürekli konuştuğumuz ve olmasını beklediğimiz senaryolar…Dünya’da sadece iki büyük buz tabakası bulunuyor: Grönland ve Antarktika. Batı Antarktika Buz Tabakası, deniz tabanının üzerinde yer alması sebebiyle iklim değişikliğinden daha fazla etkileniyor. Buzul kalınlığı 3 km’yi aşabiliyor; en kalın yerlerinde ise 4,9 km’ye ulaşıyor.Chandler, Batı Antarktika’nın önemini vurgularken, “Buzulların çok küçük bir kısmı bile erirse, deniz seviyesinde yıkıcı bir artış meydana gelecektir” diyor. Ayrıca, bu buz tabakasının erimesi, iklimi de etkileyerek Avrupa gibi uzak yerlerde bile değişikliklere yol açabilir.Chandler, “Antarktika Buz Tabakası, geçmişte iki istikrarlı duruma sahipti, biri mevcut durum, diğeri ise çökmüş durum” diyor. Okyanus tarafından sağlanan ısının bu çöküşü tetiklemesi, iklim değişikliğinin en büyük endişelerinden biri haline geliyor.Eğer bu devasa tatlı su rezervuarındaki buz kaybı gerçekleşirse, bu durum kıyı topluluklarını ve küresel ekonomiyi tehdit edebilir. Buz örtüsü çökmüş duruma geldiğinde, geri dönüşü için birkaç bin yıl boyunca düşük sıcaklıklara ihtiyaç duyulacak.Sonuç olarak, buz örtüsünün tamamen erimesi, dünya genelinde deniz seviyelerini 5,3 metre yükseltecek kadar su salınmasına neden olabilir. Ancak bilim insanları, yüzyılın sonuna kadar bu yükselişin sadece 1 metre kadar olmasının muhtemel olduğunu öngörüyor. Bu durum hem doğal yaşamı hem de insanları derinden etkileyecek zorunlu değişimlere işaret ediyor.
Doğanın bizlere gönderdiği uyarılar artık her geçen gün daha da belirgin ve yıkıcı olmaya başladı. Buzullar ciddi şekilde eriyor, deniz seviyeleri yükseliyor, hava kirliliği artıyor ve en önemlisi iklimler değişiyor. Farkında mısınız? Bu yıl ilkbaharı neredeyse hiç yaşamadık. Mart, Nisan ve Mayıs aylarının büyük çoğunluğunu yağışlarla geçirdik. Bu durum barajlarımız ve su varlığımız için sevindirici olabilir ancak, resme geniş bakıldığında iklim değişikliğinin dengesiz ve öngörülemez etkileri, tarımdan enerji üretimine kadar birçok alanda riskleri artırıyor. Artık şunun farkında olmamız gerekiyor: İklim değişikliği soyut bir kavram değil; Alpler’in eteklerinden Pasifik adalarına kadar hayatımızın tam ortasında! İsviçre’nin Valais kantonundaki Blatten köyünde yaşanan felaket ise bu acı gerçeğin yeni ve ürkütücü bir örneği oldu. Ülkedeki Birch Buzulu’nun büyük bir bölümü koptu. Bu kopuş yalnızca bir doğa olayı değil, bir köyün neredeyse tamamen yok olmasına sebep olan bir yıkıma da neden oldu. Alınan tüm önlemler, buz, çamur ve kayanın oluşturduğu devasa selin önüne geçmeye yetmedi. Köyün yaklaşık yüzde 90’ı toprak, buz ve kaya yığınlarının altında kaldı. İsviçre devlet televizyonu SRF’nin yayınladığı drone görüntülerinde, Blatten’in büyük bölümünü, içinden geçen nehri ve çevresindeki ormanlık vadileri tamamen kaplayan dev bir çamur ve toprak alanı net şekilde görülebiliyor.Yaklaşık 300 kişilik nüfusa sahip köy, jeologların uyarılarıyla 19 Mayıs’ta tahliye edilmişti. Ancak tüm uyarılara rağmen, köyde kayıp kişiler olduğu üzerinde duruluyor.Tüm bu yaşananlar, yalnızca Blatten’in trajedisi değil; iklim değişikliğinin sınır tanımayan etkilerinin de çarpıcı bir kanıtı. Sadece kutuplarda değil, Avrupa’nın kalbinde bile buzullar artık güvenli değil. Bu yıkım bize doğanın mesajını bir kez daha haykırıyor: Zaman daralıyor!
Gezegenimiz uzun bir zamandır 1800’lerin sonlarına kıyasla yaklaşık 3 derecelik bir ısınma yaşıyor. Bunun en büyük nedeni de insan faaliyetleri… 1,5 derecelik bir artış bile Grönland ve Antarktika’nın erimesinde pay sahibi olacak.Örneğin Durham Üniversitesi’nden buzul bilimci Prof. Chris Stokes, “Isınmayı 1,5 santigrat dereceyle sınırlamak büyük bir başarı olacaktır; ancak bu, deniz seviyesinin yükselmesini durdurmayacaktır” diyor. 2015 Paris İklim Anlaşması’nda dünya ülkeleri, küresel sıcaklık artışını 2 derecenin altında tutma konusunda anlaştı. Ancak 1,5 derecenin güvenli olduğu düşüncesi, bilim insanları tarafından uzun süredir eleştiriliyor.Yeni yayımlanan bir çalışmada ise 125 bin yıl önceki sıcak dönemlerde önemli erimelerin yaşandığına dair kanıtlar sunuluyor. Ayrıca, günümüzdeki karbondioksit seviyelerinin benzer olduğu dönemlerde deniz seviyeleri 10-20 metre daha yüksekti. Mevcut gözlemler de erime hızının arttığını gösteriyor.Prof. Jonathan Bamber, “Batı Antarktika ve Grönland’da oldukça dramatik değişimler yaşanıyor” diyor. Bu sözleri ciddiye almak gerekiyor. Öte yandan bilgisayar modelleri de deniz seviyesinin artışının yavaşlamadığını, aksine hızlanabileceğini öngörüyor. Bu noktada, insan kaynaklı ısınmanın erime üzerindeki etkileri ve buzul tabakalarının tepkileri kritik bir öneme sahip.Northumbria Üniversitesi’nden Prof. Andy Shepherd ise bu araştırmanın iklimimizin geçmişteki durumuyla benzerlik taşıdığını ve bunun kıyı toplulukları için yıkıcı etkileri olacağını vurguluyor. Günümüzde, mevcut gelgit çizgilerinin bir metre yakınında yaklaşık 230 milyon insanın yaşadığı tahmin ediliyor.Deniz seviyesindeki artışın, yüzyılın sonuna doğru yılda bir santimetre veya daha fazlasına ulaşması durumunda, zengin ülkeleri bile zorlayacak bir durum ortaya çıkabilir. Prof. Bamber, bu seviyeye ulaşıldığında büyük bir kara göçüne tanık olabileceğimizi belirtiyor. Geleceğimizi kurtarmak için çabalamaktan vazgeçmemeliyiz; her bir adım, deniz seviyesinin yükselmesine karşı atılmış önemli bir mücadele…