Geçtiğimiz günlerde biyoloji ve yaşam bilimleri alanında saygın ve hakemli bir bilimsel dergi olan BioScience’de yayımlanan iklim değişikliğiyle ilgili altıncı yıllık rapor, ABD’de Oregon Eyalet Üniversitesi bilim insanlarının liderliğindeki uluslararası bir koalisyon tarafından kaleme alındı. Raporda, dünyanın 34 hayati belirtisinden 22’sinin, yani gezegenimizin sağlığı hakkında anlık görüntü veren sinyallerin, rekor düzeyde ‘kırmızı yanıp söndüğü’ ortaya çıktı. Bunlar arasında atmosferde sera gazlarının birikmeye devam etmesi, deniz buzu ve buzullarının kaybı, kara ve deniz sıcaklıklarının yükselmesi, fosil yakıt kullanımı ve okyanus asitlenmesi yer alıyor.İnsan nüfusu artık sekiz milyarı aştı ve bu durum gezegene daha fazla yük bindirirken, diğer endişe verici hayati belirtiler arasında dünya yüzeyindeki sıcaklık, okyanus asitliği (düşük pH) ve daha yüksek deniz seviyeleri yer alıyor. Rekor seviyelerde olmayan 12 hayati belirtiden birçoğu ise ağaç örtüsünün ve Arktik deniz buzunun azalması… Aslında bunlar da çok önemli ve yavaş yavaş rekor seviyelere yaklaşıyor. Raporda ayrıca dünyanın ciddi şekilde hastalandığına ve tamamen yıkıma doğru gittiğine dair 12 aylık kanıt sıralanıyor. Örneğin bu yıl ağustos itibarıyla Avrupa Birliği’ndeki orman yangını sezonu, bir milyon hektardan fazla alanın yanması ile kayıtlara geçen en kapsamlı dönem oldu. Türkiye de son yıllarda orman yangınları ile mücadele ediyor. 2024 ve 2025 yıllarında ölümcül ve maliyetli hava felaketleri de arttı; Teksas’taki sel en az 135 kişinin ölümüne, Güneydoğu Asya’da Yagi Tayfunu ise 800’den fazla kişinin ölümüne yol açtı. Yılbaşında Los Angeles’ta yaşanan orman yangınlarında toplam hasar 250 milyar doları aştı.Tüm bunlar dışında geçtiğimiz yıl kayıtlara geçen en sıcak yıldı ve muhtemelen 125 bin yılın en sıcak yılı olacak; ancak 2025 bu rekoru bile kırabilir. Dahası, yazarlar, Atlantik Meridyen Okyanus Devir Daim Sirkülasyonu (AMOC) olarak bilinen dünyanın ana okyanus akıntıları sisteminin zayıfladığını belirtiyor. Bu sistemin belirli bir noktadan sonra zayıflaması durumunda, Avrupa ve Kuzey Amerika da dahil olmak üzere kuzey yarımkürenin büyük bir bölümünde sert, dondurucu soğuk kışlar yaşanabilir. Küresel ölçekte yaşanacak bir AMOC çöküşü, Türkiye’yi de doğrudan etkilemese bile, dolaylı etkileri oldukça yıkıcı olabilir. Konuyu İstanbul Aydın Üniversitesi Öğretim Üyesi Meteoroloji Uzmanı Dr. Güven Özdemir’e danıştığımda bu konuda ciddi uyarılarda bulundu:“Atlantik Meridyen Okyanus Devir Daim Sirkülasyonu akıntısının hızında ve yönünde değişimler çok önemli. Tüm bu değişiklikler, daha ağır iklim değişimlerine ve felaketlere yol açma potansiyeline sahip. Ayrıca, küresel ölçekte tüm yerkürenin hava dengesinde değişimlere sebep olabilir.” Rapordaki kaygı verici bulgulara rağmen yine de Paris Anlaşması’nda belirlenen sıcaklık azaltma hedefine ulaşılamasa bile, hasarı sınırlamak için henüz çok geç değil. Yapılması gerekenler ise çok net: Fosil yakıt kullanımını azaltmak, yenilenebilir enerjiye geçişi hızlandırmak ve doğayla uyumlu politikalar geliştirmek. Bilim, bu sürecin yönünü değiştirebilecek tek yolun kararlı, küresel ve acil bir eylem olduğunu her raporda hatırlatıyor.
Bir zamanların yakıtı, ekonomik büyümenin taşıyıcısı olarak görülen kömür, bugün insanlığın geleceğini karartan başlıca tehditlerden biri. Özellikle yenilenebilir enerjideki büyük sıçramalara, temiz enerji teknolojilerindeki hızlı gelişmelere rağmen, dünya hâlâ karbondan arınmak bir yana, adeta kömüre geri dönüyor. Bu gidişata dur denilmedikçe, Paris Anlaşması’nın 1,5 derece hedefinin sadece bir ideal olarak kalacağı artık çok net! Geçtiğimiz günlerde yayımlanan İklim Eylemi Durumu Raporu, karanlık tabloyu bir kez daha gözler önüne serdi. Rapor, dünyanın iklim değişikliğinin giderek artan etkilerinden kaçınma şansına dair yine kasvetli bir tablo çizdi. Ülkeler, sera gazı emisyonlarını azaltmak için koydukları hedeflerin gerisinde kaldı ve emisyonlar, eskisine göre daha düşük bir oranda da olsa artmaya devam etti.Raporu hazırlayan Dünya Kaynakları Enstitüsü düşünce kuruluşunda araştırma görevlisi olan Clea Schumer, “Büyük ölçüde doğru şeyleri yaptığımıza şüphe yok. Sadece yeterince hızlı hareket etmiyoruz. Değerlendirmemizin en endişe verici bulgularından biri, üst üste beşinci raporumuzda, kömürü aşamalı olarak kullanımdan kaldırma çabalarının rayından çıkmış olması” ifadelerini kullandı.Paris İklim Anlaşması’nda belirtildiği gibi, küresel ısınmayı sanayi öncesi seviyelerin 1,5 derece üzerinde sınırlamak için, dünya 2050 yılına kadar net sıfır karbon emisyonuna ulaşmak istiyorsa, daha fazla sektörün petrol, gaz veya diğer fosil yakıtlar yerine elektrik kullanması gerekiyor. Bunu da dengeli bir şekilde yapmanın çok önemli olduğunun altını çizeyim…Fakat çoğu hükümetin 2021’de verdiği taahhütten sonra kömür kullanımını “aşamalı olarak azaltmayı” hedeflemesi beklenirken, bazıları en kirletici yakıtla ilerlemeye devam ediyor. Örneğin Hindistan Başbakanı Narendra Modi, bu yıl 1 milyar tonu aşan kömür üretimini kutladı. Sanırım Modi, dünyanın en kirli şehirlerinin Hindistan’da olduğunun farkında değil… ABD’de Donald Trump da kömür ve diğer fosil yakıtlara desteğini açıkça belirtti.Hatta Trump’ın yenilenebilir enerji projelerini durdurma ve düşük karbonlu enerji kaynaklarına geçiş için finansman ve teşvikleri kaldırma çabaları henüz daha yüksek sera gazı emisyonları şeklinde kendini hissettirmedi. Ancak rapor, bu çabaların gelecekte bir etki yaratacağını söylüyor. Fakat bu noktada Çin ve AB gibi diğer ülkelerin yenilenebilir enerji kaynaklarını tercih etmeye devam ederek bu etkiyi azaltabileceğini de söyleyebiliriz. En azından doğru tarafta olan bir blok var. Raporda en ilgi çekici detaylardan biri de dünyanın karbon yutakları olan ormanlar, sulak alanlar, okyanuslar ve diğer doğal karbon depolayıcıların durumu hakkında uyarıların olmasıydı… Ülkeler ormanlarını koruma sözü vermiş olsalar da, bazı bölgelerde orman kaybı daha yavaş da olsa devam ediyor. 2024 yılında, 8 milyon hektardan (yaklaşık 20 milyon dönüm) fazla orman kalıcı olarak yok oldu. Bu rakam, 2017’de kaydedilen yaklaşık 11 milyon hektarlık zirvenin altında olsa da 2021 seviyelerine yakın.
İklim değişikliği çok uzun yıllardır tüm dünyanın gündeminde ilk sıralarda yer alıyor. Çünkü küresel ısınmanın etkileri; artan sıcaklıklar, buzulların erimesi, yükselen deniz seviyeleri, ekstrem hava olayları ve biyoçeşitlilik kaybı gibi sonuçlarla her geçen yıl daha da şiddetli bir şekilde görünür hale geliyor. En somut örneğini son yıllarda biz de yaşıyoruz. Yaz mevsimi eylül sonuna kadar uzuyor, (Bu yıl da böyle oldu) adeta sonbaharı yaşamadan kışa geçiyoruz. Ancak bugüne kadar birçok etkiden “geri döndürülebilir” olarak bahsediliyordu. Bilim dünyası, iklim krizinde tehlike çanlarını çalsa da hâlâ umut ışığı olduğunu sıklıkla dile getiriyordu. Maalesef artık o ışık ciddi biçimde sönmeye başladı! Neden?Yeni yayınlanan Küresel Dönüm Noktaları Raporu, insanlığın ilk kez geri dönüşü mümkün olmayan bir sınırı geçtiğini açıkça ortaya koydu ve bu durum büyük bir endişeye de neden oldu. Bu sınır, sadece bir istatistik ya da bilimsel gösterge değil; dünya denizlerindeki yaşamın kalbini oluşturan sıcak su mercan resiflerinin çöküşü…MİLYONLARCA YILDIR OKYANUS YAŞAMINI DESTEKLİYORDUAvustralya’daki Büyük Set Resifi’nden Karayipler’e, Hint Okyanusu’ndan Pasifik’e kadar uzanan bu canlı yapılar, milyonlarca yıldır okyanus yaşamını destekliyor. İnsan kaynaklı ısınma, onları eşi benzeri görülmemiş hızla yok etmeye başladı. Uzmanlar, sıcak su mercanlarının artık “termal dönüm noktasını” geri dönüşsüz biçimde geçtiğini ve bu durumun deniz canlılarının yaklaşık dörtte birini, kıyı toplumlarının ise geçim kaynaklarını tehdit ettiğini söylüyor.Son 10 yıla bakıldığında iki kez olmak üzere dört küresel mercan beyazlaması kayda alındı. Sadece Büyük Set Resifi 2016-2025 yılları arası tekrar tekrar beyazladı. Bunun en büyük nedeni de dünyanın son iki yılı 1,5 °C ortalama sıcaklıkta geçirmiş olması… Bu, dünya çapında mercanların yüzde 80’inin eşi benzeri görülmemiş şekilde beyazlamasına yol açtı. Bu çöküşü sadece bir ekosistem kaybı olarak da okumamak gerek. Bu durum aynı zamanda iklim sisteminin kontrolsüz bir sürece girmeye başladığının en net göstergelerinden biri…TEHLİKE ÇOK DAHA BÜYÜKMevcut rapor, iklim politikalarının bu şekilde devam etmesi halinde 21. yüzyıl sonuna kadar 2,5 ila 3 °C ısınmaya yol açacağını kesin bir şekilde ifade ediyor. Peki, bunu nasıl yorumlamak gerek?En basit ifadeyle bu, Batı Antarktika ya da Grönland buz tabakalarının çökmesi gibi geri döndürülemez süreçlerin tetiklenmesi demek. Özetle tüm bu süreç kısa vadede deniz seviyesinin hızla yükselmesine, uzun vadede ise birkaç metre artmasına yol açabilecek şeklinde yorumlanabilir.
Mikroplastikler; kullandığımız diş macunundan giydiğimiz kıyafetlere, hatta yediğimiz yiyeceklere kadar hayatımızın her alanında karşımıza çıkan, pirinç tanesinden bile küçük parçacıklar. Bu zararlı parçacıkların sağlığımız üzerindeki olumsuz etkilerine daha önceki yazılarımda da sık sık değinmeye çalıştım. Yapılan pek çok çalışma, mikroplastiklerin yalnızca üreme, sindirim ve solunum sistemlerini etkilemekle kalmadığını; aynı zamanda kolon ve akciğer kanserine de yol açabileceğini ortaya koyuyor.En son Brezilya’da yapılan yeni bir araştırma ise mikroplastiklerin zararlarını bambaşka bir boyuta taşıdı. Bu çalışmaya göre, mikroplastiklerin iskelet sistemi üzerinde de geniş kapsamlı etkileri olabileceği öne sürüldü. Araştırma, mikroplastiklerin kemik zayıflamasına, deformitelere ve kırıklara yol açabileceğini ortaya koydu.Brezilya Nefroloji Mineral ve Kemik Çalışmaları Laboratuvarı Koordinatörü Rodrigo Bueno de Oliveira, çalışmalarıyla ilgili yaptığı açıklamada “Mikroplastiklerin kemikler üzerindeki potansiyel etkisi bilimsel araştırmaların konusudur ve göz ardı edilemez. Kemik dokusu hücreleri üzerinde yaptığımız çalışmalar, mikroplastiklerin hücre canlılığını bozduğunu, hücre yaşlanmasını hızlandırdığını ve hücre farklılaşmasını değiştirdiğini, ayrıca iltihabı teşvik ettiğini gösterdi” ifadelerini kullandı.Bu araştırmada dışında bilim insanları önemli bir detaya da dikkat çekiyor; mikroplastiklerin kemik iliği gibi kemik dokusunun derin bölgelerine ulaşarak metabolik bozulmalara neden olabileceğini gösteren çok sayıda çalışma bulunuyor! Bu önemli bulgular, saygın tıp dergisi Osteoporosis International’da yayımlandı.Son araştırmayla bir kez daha kanıtlandı ki; mikroplastikler yalnızca çevre kirliliği değil, bedenimizin derinliklerine kadar inen sessiz bir tehdit. Gecikmeden harekete geçmezsek, kemiklerimize kadar işlemiş bir sorunla baş başa kalabiliriz. Bireysel olarak atılacak adımlar da belli: Tek kullanımlık plastik şişeler yerine cam ya da metal alternatifler tercih etmeliyiz, polyester içerikli kıyafetlerden kaçınmalıyız ve musluk suyunu filtreleyerek kullanmalıyız.
Eskiden yaz, güneşiyle ve sıcağıyla heyecanla beklenen bir mevsimdi. Şimdi ise şehirlerde yaz, karabasan gibi üzerimize çöküyor. Betonlar daha çabuk ısınıyor, geceler bile serinlemiyor. Giderek daha fazla insan, sadece hava yüzünden hasta oluyor, hayatını kaybediyor. Ama bu durum herkesi aynı şekilde etkilemiyor.Bazı evlerde klima çalışıyor. Başka evlerde ise pencere açmak bile yetmiyor. Teneke çatılar, ince duvarlar, havasız odalar… O evlerde yaşayanlar için sıcaklık artık sadece bir rahatsızlık değil, bir tehlike! Ve ne yazık ki, sıcak hava dalgaları daha da sıklaşıyor ve uzuyor.35 DERECENİN ÜZERİNDEKİ ORTALAMA GÜN SAYISI BAZI ŞEHİRLERDE ÜÇE KATLANDIUluslararası Çevre ve Kalkınma Enstitüsü (IIED) tarafından yapılan genel bir değerlendirmeye göre, dünyanın en kalabalık 43 başkentinde 35 santigrat derecenin üzerinde geçen gün sayısı, 1994-2003 yılları arasında yıllık ortalama 1062 gün iken, 2015-2024 yılları arasında 1335 güne yükseldi.Artış dünya genelinde görüldü ve 35 derecenin üzerindeki ortalama gün sayısı Roma ve Pekin’de ikiye, Manila’da (Filipinler'in başkenti) ise üçe katlandı. Madrid’de eskiden 25 olan 35 derecenin üzerindeki gün sayısı artık yılda ortalama 47! Nispeten serin bir iklime sahip olan Londra’da ise 30 derecenin üzerindeki gün sayısı ikiye katlanmış durumda…Fosil yakıt tüketiminin neden olduğu küresel ısınma artık her sıcak hava dalgasını daha yoğun ve daha olası hale getiriyor. Aşırı sıcakların son otuz yılda milyonlarca insanın erken ölümüne neden olması muhtemel ve bu durumdan en çok etkilenenler, hızla büyüyen şehirlerdeki yaşlılar ve yoksullar.IIED araştırmacısı Anna Walnycki bu konuyla ilgili çok güzel bir noktaya değindi: “Küresel sıcaklıklar, hükümetlerin beklediğinden daha hızlı artıyor. Uyum sağlanamaması, milyonlarca şehir sakinini kentsel ısı adası etkisi nedeniyle giderek daha rahatsız edici ve hatta tehlikeli koşullara mâhkum edecek.”Walnycki’nin söyledikleri çok doğru. İster Londra’da ister Luanda’da (Angola’nın başkenti) veya Lima’da (Peru’nun başkenti) olsun, en çok etkilenenler muhtemelen en yoksullar olacak. Düşük kaliteli konutlar nedeniyle dünyanın güneyindeki düşük gelirli veya plansız topluluklar daha sert etkilenecek. Gezegenimizdeki şehir sakinlerinin üçte birinin gecekondu mahallelerinde yaşadığı da bilinen bir gerçek. Bu nedenle iklim değişikliği yani ‘yeni gerçeklik’, hükümetlerin birinci gündem konusu olmalı…FOSİL YAKIT KAYNAKLI EMİSYONLAR AZALMIYOR DAHA DA ARTIYOR!Fosil yakıt kaynaklı emisyonlar, Paris Anlaşması’nın öngördüğü 1,5 derece hedefini tutturmak için 2030’a kadar yüzde 45 oranında azaltılması gerekirken, ne yazık ki hâlâ artmaya devam ediyor. Bu artışın sonucu olarak, 2024 yılında dünyanın dört bir yanında rekor sıcaklıklar yaşandı. Muhtemelen 2025 yılı verileri de yeni rekorlarla tarihe geçecek. Örneğin Japonya, temmuz ayında 41,2 dereceyle tarihinin en yüksek sıcaklığını gördü; 10 binden fazla kişi hastanelik oldu. Avrupa’da ise sadece haziran ve ağustos ayları arasında en az 16 bin 500 kişi aşırı sıcaklar nedeniyle hayatını kaybetti. Artık bu soruna karşı önlemler alınmalı ve gerekli hedeflere ulaşmak için adımlar atılmalı…
Çevreye ve insan sağlığına yönelik ciddi tehditler oluşturan, yok edilmesi son derece zor olan perfloroalkil ve polifloroalkil maddeler (PFAS) ya da bilinen adıyla “sonsuz kimyasallar”, bilim insanlarının yıllardır çözüm aradığı en inatçı toksik maddelerden biri. Ancak İngiltere’de yürütülen yeni bir araştırma, bu zararlı bileşiklere karşı umut verici bir gelişmeye işaret ediyor. Araştırmacılar, farelerde PFAS'ı emerek vücuttan atılmasını sağlayabilen özel bir bağırsak mikrop ailesi keşfetti.Geçtiğimiz Salı günü Nature Microbiology dergisinde yayımlanan çalışmaya göre, Cambridge Üniversitesi MRC Toksikoloji Birimi’nden Kiran Patil ve ekibi, insan bağırsağındaki bazı bakterilerin çevrelerinden yüksek oranda PFAS emebildiğini ve bu zararlı kimyasalları hücreleri içinde kümeler halinde depolayabildiğini ortaya koydu. Patil, bu sayede bakterilerin kendilerini de toksik etkilerden koruyor olabileceğini belirtti.Araştırmayı yürüten bilim insanları bu bakteri türlerinden dokuzunu farelerin bağırsaklarına enjekte ettiğinde, bakteriler farelerin yediği PFAS’ı dakikalar içinde topladı. Daha sonra fareler PFAS’ı dışkıladılar. Farelerin tükettiği kimyasal miktarı ne olursa olsun, bakteriler toksinlerin yüzde 25 ila yüzde 74’ünü toplamayı başardı.Şimdi ise araştırmacıların bu bakteriyi insanlarda test etmesi gerekiyor. Benzer sonuçlar elde edilirse, bağırsaktaki bu faydalı mikropların seviyelerini artırmak için probiyotik takviyeleri geliştirmeyi planlıyorlar. Bu da PFAS konusunda oldukça umut verici bir gelişme…Bu yılın başlarında yayınlanan başka bir çalışma ise yulaftaki beta-glukan gibi belirli lif türlerinin sindirim sisteminde PFAS’lara bağlanabileceğini ve bunları vücuttan atabileceğini öne sürdü. Kalıcı kimyasallar üzerinde araştırmalar devam ederken, çalışmanın yazarları PFAS kaplı pişirme kaplarından kaçınarak ve iyi bir su filtresi kullanarak maruziyeti azaltmayı öneriyor.
Bilim insanlarının yeni analizlerine göre, bu yıl yaz aylarında yaşanan aşırı hava olayları Avrupa’ya 43 milyar Euro’ya mal oldu. Üstelik uzmanlar, iklim değişikliğinin şiddetinin artmasıyla birlikte bu rakamın önümüzdeki yıllarda daha artacağı endişesini taşıyor. Analizlere göre 2029 yılına kadar 126 milyar Euro’luk bir maliyetten bahsetmek mümkün!Ekonomi alanında saygın ve uluslararası hakemli bir akademik dergi olan European Economic Review’de yayımlanan araştırmanın sonuçları bu yılın haziran-ağustos ayları arasındaki hava durumu verilerine dayanıyor. Analiz, İspanya, İtalya, Portekiz, Yunanistan ve Güney Fransa gibi yerlerin kötü etkilendiğini ortaya koydu. Avrupa genelinde 96 bölgenin sıcak hava dalgası yaşadığı bir o kadar bölgenin de kuraklık ve sel felaketinden etkilendiği ortaya çıktı.Danimarka, İsveç ve Almanya gibi kuzey ülkeleri daha az hasar gördü ancak bu bölgelerde aşırı hava olaylarının (özellikle sel baskınları) sıklığı ve kapsamı artıyor. Almanya’daki Mannheim Üniversitesi’nden araştırmacılar, Bulgaristan, Malta ve Kıbrıs gibi daha küçük ekonomilerin ise savunmasız olduğunun da altını çiziyor.FRANSA VE İSPANYA’DAKİ VERİLERİ DÜŞÜNDÜRÜCÜ Veriler, sıcak hava dalgalarının bu yaz Fransa’yı finansal açıdan en çok etkilediğini ortaya koyuyor. Güneybatı Fransa’da Angouleme, Bergerac, Bordeaux, Saint-Emilion ve Saint-Girons’ta rekorlar kırıldı.Bu yerlerin hepsinde sıcaklıklar son 10 yıldır ölçülen normalin 6-7 derece üzerine çıktı. Bu arada araştırmacılar, özellikle İspanya, Yunanistan, İtalya, Portekiz ve Bulgaristan’ın şiddetli ve aşırı kurak koşullardan etkilendiğini belirtti. Örneğin Malaga ve Sevilla gibi popüler İspanyol turizm merkezleri, ekonomik faaliyetler üzerinde önemli etkilere sahip olan uzun süreli kuraklıktan ağır etkilendi.Temmuz ayının başlarında, Como ve Garda gibi ünlü gölleri de kapsayan İtalya’nın Lombardiya bölgesi, ani sellere, ağaçların devrilmesine, havaalanlarında hizmet kesintilerine ve okullarla kamusal alanlara zarar veren şiddetli fırtınalarla boğuştu. Ağustos ayının sonlarında yeniden başlayan aşırı hava olayları, yaygın su baskınlarına ve tahliyelere yol açtı. Enerji ve İklim İstihbarat Birimi Uluslararası Program Başkanı Gareth Redmond-King’in açıklaması ise çok dikkat çekici: “Net sıfır emisyona ulaşarak iklimi istikrara kavuşturana kadar bu tür şaşırtıcı mali kayıplar artmaya devam edecek.” Uzmanların da belirttiği gibi, bu tür felaketleri sınırlamanın yolu, net sıfır emisyon hedeflerine kararlılıkla ilerlemekten geçiyor. Aksi halde, bugün ‘istisnai’ görülen kayıplar, yarının normali haline gelebilir. Avrupa’nın geleceği, bugünden atılacak kararlı adımlara bağlı.
İklim değişikliğinin sessiz ama etkili bir sonucu olarak yıldırım düşmeleri, dünyanın dört bir yanında orman yangınlarının başlıca tetikleyicilerinden biri haline geldi. ABD’den Kanada’ya, Avrupa’daki pek çok ülkeden Avustralya’ya kadar birçok bölgede alevler sadece insan hatasıyla değil, atmosferdeki dengesizlikle de yükseliyor. Yeni bilimsel çalışmalar ise bu tehdidin sadece bugünün değil, önümüzdeki on yılların da en ciddi çevresel risklerinden biri olacağını gösteriyor.Yıldırım kaynaklı yangınlar çoğunlukla daha uzak bölgelerde çıkıyor ve bu nedenle genellikle insan kaynaklı yangınlardan daha büyük yangınlara dönüşüyor. Ayrıca yıldırım kaynaklı yangınların artması hava kalitesi sorunlarında da artışa yol açarak orman yangınlarını daha ölümcül hale getirmeye başladı.Özellikle son 40 yıldır, ABD’nin batısındaki birçok bölgede, yıldırım düşmesine elverişli fırtınalar ve diğer hava koşulları daha sık yaşanıyor. Bu eğilim sadece ABD’de değil, bu yılki yangın sezonu, kısmen İspanya’daki yıldırım kaynaklı orman yangınlarının da etkisiyle Avrupa tarihinin en kötü dönemi oldu. Kanada’da bu yıl çıkan büyük yangınlar, normal ormanlık alanın yüzde 200’ünden fazlasını yaktı ve bunların büyük çoğunluğu yıldırım kaynaklıydı!YILDIRIM KAYNAKLI YANGINLAR DAHA DA ARTACAKGeçtiğimiz hafta yayınlanan yeni bir çalışma ise bu sorunu ele almak için makine öğrenimi tekniklerini kullanan ilk çalışma oldu. Bu çalışmada, aynı anda gelecekteki yıldırım sıklığındaki değişiklikler ile hava sıcaklığı, nem, rüzgâr ve toprak nemi gibi hava değişkenlerindeki değişiklikler incelenerek bir yangının yayılma olasılığı tahmin edildi.Kaliforniya Üniversitesi-Merced’e bağlı Sierra Nevada Araştırma Enstitüsü’nde iklim bilimci ve çalışmanın başyazarı olan Dmitri Kalaşnikov, “Genel sinyal, yıldırım kaynaklı yangın riskinin daha fazla olacağı yönünde” ifadelerini kullandı.Araştırmayı özetleyecek olursam;Kalaşnikov ve ekibinin yaptığı çalışmada nemli bölgelerde risk artışı sınırlı kalırken, kurak alanlarda yangın riski ciddi şekilde yükseliyor. Genel tablo ise ürkütücü: ABD’nin batısının yüzde 98’inde yıldırım kaynaklı yangınlar artacak. Avrupa’da oran bu kadar yüksek olmasa da artış sürecek. Bu yangınlar yalnızca doğal afet riskini değil, hava kalitesini de tehdit ediyor. Ayrıca çalışmada duman kaynaklı ölümlerin yüzyıl ortasına kadar yılda 20 bin kişiye ulaşabileceğini öngörüyor. Çalışmada altı çizilen en önemli detay ise, yıldırım kaynaklı orman yangınları genellikle ulaşılması zor bölgelerde çıktığı için itfaiye ekiplerinin müdahale kapasitesini zorluyor ve şehirlerdeki hazırlığı zayıflatıyor. Orman yangınları uzmanı Max Moritz’e göre, yıldırım fırtınalarının tam yangın sezonunda meydana gelmesi, daha sonra çıkabilecek büyük rüzgâr olaylarıyla birleştiğinde gerçek bir felakete yol açabilir.