Ruhu hayatından yorulanların şairi Fernando Pessoa... 20. yüzyılda, yabancılaşma ve kimlik arayışı içinde geçmiş bir hayat belki de onunkisi. Ölümünün ardından, sayfalar dolusu yazılarının bulunduğu sandığın ortaya çıkmasıyla görüldü ki, farklı türlerdeki eserlerin çoğunluğunu 70’den fazla kurmaca yazarın adıyla imzalamıştı. Ancak bu imzalar sadece takma isim değil, düşsel yaşamlar kuran Pessoa’nın bir anlamda kendisinin başka halleriydi.Dış kimliklerin farklı dünyalarıPessoa’nın imzalarındaki her bir ismin bir kişiliği, kendisine ait edebi bir tarzı hatta ideolojisi var. Örneğin Bernardo Soares için Pessoa’ya en yakın duran karakter diyebiliriz. Soares de Pessoa gibi Lizbon’da yaşamış. Kumaş mağazasında çalışan bir muhasebeci. Düzyazı ve şiir yazıyor. Pessoa’nın başyapıtı kabul edilen “Huzursuzluğun Kitabı” onun imzasını taşıyor.Başka bir karakter, Alberto Caeiro’yi “bir gün, içimde ustam doğdu,” diyerek yaratmış şair, kötü bir Portekizce ile pastoral şiirler yazıyordu Caeiro...“Uyakların hiçbir anlamı yoktur benim içinPek ender aynıdır yan yana duran iki ağaç.Renkli çiçekler gibidir düşünmem ve yazmam.Ama daha az yetkindir kendimi dile getirmemYoksun olduğum için tanrısal yalınlıktanVe sadece göründüğüm gibi olduğumdan.Bakarım ve duygulanırım.Suyun bir yamaçtan aşağı akışı gibi duygulanırımVe rüzgârın çıkışı gibi doğaldır şiirim…”Başlı başına bir edebiyat olma isteğiAlvaro de Campos ise fütürist bir mühendis, ‘içinde bir Yunan şairi barındıran Whitman’ diye tarif ediliyor. Denize Övgü” şiiri bu ismin en bilindik eseri.“Sabahları gözümün önünde kumsala doğruYaklaşan gemiler varışların ve kalkışlarınAcı ve tatlı gizini birlikte getiriyorlar.Uzak rıhtımların ve başkazamanların, başka limanlardakiBenzer insanların anılarınıgetiriyorlar…”Diğer dış kimlik Ricardo Reis pagan dinlere inanan ufak tefek bir doktor. 1931 tarihli aşağıdaki şiiri Brezilya’da yazmış:“Hiç kimse bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanındaBu hesapsız dünyanın, hiçbir zaman görmezkendi bildiği Tanrı’yı.Yalnızca rüzgârın taşıdığı, rüzgârın taşıdığıdır duyulan.Kafa yorduğumuz ne varsa, aşklarımız, tanrılarımız,Geçer giderler, bizim gibi…”Kendi deyimiyle “başlı başına bir edebiyat olma” düşüncesinin de bir çabasıydı bu karakterler. Pessoa’yı yazarlar içinde farklı bir yere oturtan da kuşkusuz edebiyatı algılayış biçimiydi. Eserlerine bakıldığında görülen o ki, sıradan insanlardan ayrılan bu kimlikler, yaşamı öğretildiği gibi yaşamıyorlar. Hayatın anlamını sorguluyorlar. Ölümü, aşkı ve zamanı algılayışları ve hissettikleri acı onlarda kayıtsızlığa yol açıyor, eylemsizliği tercih ediyorlar ve bu tutum yüceltiliyor. Pessoa için hayat hayal edebildiğimiz kadar. “Ben yazılmamış bir romanın kahramanıyım” der. Pessoa dış kimliklerle kendini çoğaltır ve eksiltir. Ancak o bir anlamda hiç kimsedir de...“Ben hiçbir zaman hiçbir şey olmak istememBen hiçbir zaman hiçbir şey olmak isteyememben hiçbir zaman hiçbir şey olmak istemeyeceğimAma bende dünyanın tüm hayalleri var.”“Gerçek Pessoa hep bir başkasıdır!”Octavio Paz “Düşsel Ve Gerçek’in arka kapağında şöyle anlatır Fernando Pessoa’yı: “Onun gizemi, adında saklıdır: Pessoa. Bu kelime Portekizce ‘kişi’ anlamında olup, Romalı oyuncunun maskesi olan ‘persona’dan gelmektedir. Maske, hayali kişi, hiç kimse: Pessoa. Onun öyküsü, günlük hayatının gerçekdışıklığı ile hayalinin gerçekliği arasındaki gidip gelmelere indirgenebilir. Bu hayaller, yarattığı şairler olan Alberto Caeiro, Alvaro de Campos ve Rcardo Reis ile Femando Pessoa’nın kendisidir. İşte bu nedenle, hayatındaki önemli olayları hatırlamak pek faydasız olmakla birlikte, bütün olaylarda bir gölgenin izlerinin olduğunu gözden kaçırmamak gerek. Gerçek Pessoa, hep bir başkasıdır.”Bugün 130’a merdiven dayadı!Fernando Pessoa, 47 yıllık yaşamında “perdeler yerine insanlara bölünmüş bir oyun” sergiledi. 1888 yılında tam da bu tarihte dünyaya gelen Pessoa, 1935’te öldüğünden bu yana, sandığında bıraktığı eserleriyle hayal dünyasını aramızda yaşatıyor. Diğer eserlerinin yanı sıra Portekiz edebiyatının en önemli yapıtı sayılan Huzursuzluğun Kitabı’ndaki her satır, hayatın anlamını sorgulamak üzerine oldukça sarsıcı bir etkiye sahip…İyi ki doğmuşsun, umarım ölümde huzuru bulmuşsundur Pessoa!
Eskiye duyulan özlem, insan yaş aldıkça mı kendini gösteriyor yoksa ergenlikten itibaren hep vardı da şimdi mi daha anlamlı hissediliyor emin değilim. Tek bildiğim son yıllarda, eski dediğimiz ancak hafızamızda eskimemişlere duyduğum heyecanı yeniler kanşısında duymuyor oluşum. Bu konuda yalnız olmadığımın da farkındayım... Yeni herhangi bir şeyle tanışılıp üzerine konuşulurken bile konu hep eskilere gidiyor... Sohbet “eskinin tadı yok artık” veya benzer bir cümle ile noktalanıyor. Arada kalmış bir kuşak olan benim gibiler eskinin samimiyetini de, şimdinin yapaylığını da yaşamışlar olarak hassas ve duygusal olabiliyoruz; eski dizileri, şarkıları, filmleri, mekanları, semtleri eskiye dair güzel bir tat olarak içimize işlemiş her şeyi anarken... Duygusal dediysem ağlayıp sızlamıyoruz elbette. Dedeler gibi ah çekiyoruz en fazla. Nazım demiş ya;“Anladım hayatmış mazinin adı / Yıllara karışan her şey ses verir / Hasretle doludur geçmişin yadı / Mazinin elemi bile tatlıdır.’’Sıcak ve çok gerçek!Araya bir iki mısra şiir sıkıştırdım ancak, buradan dramatik bir konuya geçiş yapmayacağım. Tam tersi gayet tatlı ve eğlenceli bir dizi beni eskilerden söz etmeye iten. 1988-1997 yılları arasında yayınlanan Amerika’nın orta sınıftan biraz daha aşağı tabakasında yaşam süren bir ailenin gündelik hayatlarına komik bir pencereden bakan sıcacık bir dizi “Roseanne”den haber var. Yaklaşık 20 yıl önce finalini yaparak ekrana veda eden Roseanne’in ekrana geri dönmesi için hazırlıklara başlandığıyla ilgili haberler netlik kazandı ve ABC kanalının yaptığı açıklamayla dizinin geri döneceği resmileşti.Kıyas yapılmaz!Dizinin yayınladığı dönemde çocuktum elbette. Fakat sonraki yıllarda yayınlanan tekrarlarını büyük keyifle takip etmiştim. Basit bir sit-com olmaktan çok ötede olan sosyolojik olarak değerlendirilmesi gereken bir dizi Roseanne... Bizim, samimiyetten uzak, ucuz esprilerle yıllarca ekranda kalmayı başaran ve hatta yıllar sonra tekrar çekilen “Çocuklar Duymasın” gibi klişe aile dizilerimizle aynı cümlede bile anılmayacak, samimiyetiyle içimizi ısıtan bir dizi. Ekonomik krizde sıradan bir ailenin yaşadıklarını, ergen çocuklarının sorunlarını, parasızlığın bir aile için ne denli zor olduğunu, bunu aşmak için mücadelelerini yıllar boyu izleyicisini sıkmadan paylaşan bir dizi... Roseanne’i o yıllarda diğer dizilerden ayıran bir özelliği de ilk kez bir dizide anne karakterinin de çalışıyor olması. İsmini diziye de veren Roseanne Bar’ın canladırdığı Roseanne, bir plastik fabrikasında çalışıyor, kocasının ise motosiklet dükkanı var.Final faciası!Diziyle ilgili olumsuz cümleler kurmak gerekirse de şu söylenebilir: finalin kötülüğü. Bütün iyi dizilerin berbat finalleri olmalı gibi durum var adeta. Bu konuda bir liste çıkarmaya kalksak hiç zorlanmayız. Roseanne de sürpriz bir sonla bitti kuşkusuz. Ancak sevenleri için oldukça kötü bir sürpriz oldu bu. Esas kız Roseanne’in son anda yaptığı açıklamaya göre yaşanmış olduğunu düşündüğümüz, keyifle izlediğimiz olayların hiçbiri meğer hiç yaşanmamış. Herşey birer yalanmış. Tüm olanlar Roseanne’in yazdığı romandan başka bir şey değilmiş. Meğer Dan kalp krizi sonrası hiç iyileşmemiş, Jackie ta en baştan beri lezbiyenmiş. Piyangonun 108 milyon dolarlık büyük ikramiyesini de hiç kazanmamışlar.Şans verelim!Peki şimdi izleyiciyi neler bekliyor? Orijinal kadrodan Roseanne Barr, John Goodman, Sara Gilbert, Laurie Metcalf ve Lecy Goranson ile birlikte yapımcılar Tom Werner ve Bruce Helford da projede yer alacaklar. Sarah Chalke de farklı bir karakterle dizide olacak. Dizinin geri dönüş sezonu sekiz bölümden oluşacak ve sezon ortasında ekrana gelecek.O eski keyfi verir mi bilinmez. En başta dediğim gibi eskiye meraklıyız. Eskinin yenisine değil. Yine de bir şans vermekte fayda var... Bir başlasın bakalım...
Kuyruğu, boynuzları ve taştan büyük bir sağ ele sahip, kırmızı, iri yapılı, ürkücü, insan üstü güce ve dayanıklılığa sahip bir yaratık Hellboy... Ancak, doğasındaki şeytaniliğe rağmen, ki kendisi cehennem doğumludur, insanların yanında yer almayı seçen Hellboy, iyi huylu, bir dünya görüşü olan, zaman zaman esprili, zaman zaman kederli, çoğu zaman öfkeli, ancak son derece karakterli bir kahraman. Hellboy çizgi roman severlerin karşısına ilk kez 1993’te çıktı. Yaratıcısı ise Mike Mignola. Hellboy’u yaratırken babasından ilham aldığını söyleyen Mignola, Hellboy’un çok sevilmesinin ardından kendi dergisini çıkarıp kendi hikayelerini yaratmaya koyulunca, Hellboy da bu şekilde kendi dergisine sahip kahramanlar arasında kendine bir yer edindi. Kısa zamanda da en başarılı çizgi romanlardan biri oldu.Hellboy sinemada!Hellboy’un ilk kez yeryüzünde görülmesiyle başlayan ve kötü kalpli Rasputin’le yüzleşmesine kadar uzanan bir hikayeyi konu alan ilk mini-dizi “Hellboy– Seed of Destruction”dı. Mignola yine kendi imzasını taşıyan bu diziyi “Hellboy’un kendini buluşu” olarak tanımlıyor. Bu mini dizi daha sonradan filmlerimin tasarımında birçok kez Mignola’nın gizemli stilini taklit etmeye çalıştığını itiraf eden, The Devil’s Backbone ve 1993 Cannes Film Festivali’nde Eleştirmenler Ödülü’ne layık görülen, Meksika’da 9 dalda ödül alan Cronos’ta imzası olan, Mimics ve Blade 2 ile adından söz ettiren yönetmen Guillermo del Toro’nun dikkatini çekmeyi başardı. Kendisi zaten Hellboy’un sıkı bir hayranıydı.Ünlü yönetmen sonunda hayalini kurduğu projeyi gerçekleştirdi ve yönetmen koltuğuna oturduğu Hellboy uyarlaması, 2004’de izleyiciyle buluşarak ciddi bir hasılat yaptı. Öyle ki çizgi romanın fanatik hayranlarından da tam not almayı başardı. 2008 yılında gösterime giren ikinci filmle de beklenen memnuniyet sağlandı.Hayranlarına müjde!Hellboy hayranları yıllardır üçüncü bir film için heyecanla bekliyorlardı ki del Toro, geçtiğimiz yıl “Muhtemelen üçüncü bir Hellboy filmi hiç gelmeyecek” diyerek onları üzmüştü.Tam beklenilen olmasa da nihayet hayranları mutlu edecek müjdeli haber geldi. Hellboy’un yaratıcısı Mike Mignola, Facebook sayfasından yaptığı açıklamayla, The Descent filminin yönetmeni Neil Marshall’ın yönetmen koltuğunda oturacağı yeni bir filme imza atacaklarını bildirdi. Bir devam filmi olmayacak yapımda seri en başa sarılacak , Hellboy karakterini ise en son Stranger Things dizisiyle tanınan David Harbour canlandıracak. Ron Perlman ile bütünleşen bu rolün altından kalkabilecek mi izleyip göreceğiz...
Kariyerindeki ilk önemli çıkışını 1999 yılında “6. His” gibi bir başyapıtla yapan, asıl adı Manoj Nelliyattu Shyamalan olan Hint asıllı yönetmen-senarist-oyuncu M. Night Shyamalan, yeni filmi “Parçalanmış” ile adeta küllerinden yeniden doğdu. Henüz 29 yaşındayken çektiği En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo Oscar Ödüllerine aday gösterilen ve Alfred Hitchcock’un varisi olarak değerlendirildiği “6. His” sonrasında, “Ölümsüz / 2000” ve “İşaretler / 2002” filmleriyle de sinemaseverleri memnun etmeyi başaran Shyamalan, “Köy / 2004”, “Sudaki Kız / 2006”, “Mistik Olay / 2008” filmleriyle düşüşe geçmiş, 2015’te izleyiciyle buluşan “Ziyaret” filmi ile de yeniden eski formunu yakaladığı sinyallerini vermişti.2’inci halkada 2 film birleşiyor Ünlü yönetmen geçtiğimiz günlerde sık sık yeni filme olan yoğun ilgiden dolayı Twitter üzerinden, izleyiciye teşekkür ederken attığı tweetlerle takipçilerini meraklandırmayı da ihmal etmedi. Son olarak “Çantamda sonraki filmim için 11 sayfalık bir taslağım var. Bunun ne olduğunu söyleyemem, ama Split’i gördüyseniz...” yazdığı tweeti elbette ki, “Parçalanmış filminin devamı mı geliyor?” sorusunu akıllara getirdi. Sonrasında ise 2’inci devam halkası hakkında yönetmenden gelen yeni açıklamalar bu bilgiyi doğruladı. Shyamalan serinin 2’inci devam halkasında “Ölümsüz” ile “Parçalanmış” filmlerini birleştireceğini açıkladı.Bruce Willis, Samuel L. Jackson, Robin Wright Penn ve Spencer Treat Clark’ın oyuncu kadrosunda yer aldığı “Ölümsüz”, Philadelphia’da bir güvenlik görevlisi olarak çalışan ancak sonrasında bir bağlamda gerçek bir süper kahraman olduğunu fark eden David Dunn’ı konu alıyor.Çoklu Kişilik Bozukluğu’ndan mustarip, 23 ayrı alter egoya sahip genç adam Kevin’ın 3 kız kardeşi kaçırmasını merkeze alan “Parçalanmış”ın başrollerinde ise X-Men serisinin genç Charles Xavier’ı James McAvoy, The Witch ile yıldızı parlayan Anya Taylor-Joy ve Betty Buckley yer alıyor. Filmin finalinde Shyamalan’ın has oyuncusu Bruce Willis’in gözükmesi de devam halkasında olacağının en önemli işareti olmuştu.Kadroda aynı isimler yer alıyor“Glass” ismini taşıyacak olan yeni filmde, Willis’in yanı sıra yine tanıdık yüzler boy gösterecek. Ölümsüz’ün Elijah Price/Mr. Glass’ı Samuel Jackson, Parçalanmış’ın Casey Cooke’u Anya Taylor Joy ve Parçalanmış’ın yıldızı, X-Men serisinin genç Charles Xavier’ı, BAFTA ödüllü, 23 ayrı kişiliği filmde canlandırarak adeta kendini aşan İskoç aktör James McAvoy, serinin 2’inci devam halkasında rol alacak. 18 Ocak 2019’da Amerika’da vizyona girecek olan filmden beklenti büyük... Bakalım M. Night Shyamalan izleyicisini yine gerilime ve korkuya sürüklerken memnun etmeyi başarabilecek mi?M. Night Shyamalan’ın ifadesine göre “Parçalanma” bugüne kadarki en zorlu filmi olmuş.
Paketlerin üzerindeki uyarılara rağmen hâlâ ölmediği için ünlü bir tütün markasına dava açmayı düşünen bir adam o! “Aslında sürekli Pall Mall içerek oldukça asil bir biçimde intihar ediyorum” diyen, hayatı boyunca tutkulu bir sigara tiryakisi olarak yaşayan, 1985’te intihar eden ancak, ölmeyi beceremeyen Kurt Vonnegut, beklemediği şekilde uzun yaşayarak 85 yaşındayken, bundan tam 10 yıl önce aramızdan ayrıldı. Üstelik yine beklediği gibi sigaradan değil, evinin merdivenlerinden düşerek başını çarptığı için gerçekleşti ölümü...“Tipik bir insan davranışıydı”Bilgelikle delilik arasında seyreden, kendine has üslubuyla, mizahıyla, absürd yaratıcılığıyla okurları tarafından ya çok sevilen ya da hiç anlaşılmayan Vonnegut’un hayatına baktığımızda ölümle hep yakından ilişkili olduğunu görüyoruz. 2. Dünya Savaşı’nın son dönemlerinde Hiroşima’ya bomba atıldığında oradaydı Vonnegut. “Bomba atıldığında Hiroshima’daydım, Hiroşima’nın bombalanması Nanking’de tecavüz kadar affedilmezdi ve en az onun kadar tipik bir insan davranışıydı.” diye basit bir dille bahsediyor Hokus Pokus kitabında o günlerden. Sonrasında gönüllü olarak orduya katılıyor. Savaşın en trajik anlarından Dresden Bombardımanı’na şahit oluyor, hatta Almanlar’a esir bile düşüyor... Üstelik bütün bunların arasında Anneler Günü’nü kutlamak için 1944’de izinli olarak eve döndüğünde, annesinin bir kutu ilaç içerek intihar edişiyle sarsılıyor...“Bir çocuğun sesiyle yazıyorum”Bütün bu hayat tecrübesinin sonunda Vonnegut katıksız bir hümanist olarak çıkıyor karşımıza. “Biz hümanistler” diyor, “Ölümden sonra hiçbir ödül ve ceza beklentimiz olmaksızın mümkün olduğunca edepli, dürüst ve onurlu davranmaya çaba gösteririz.” Ölümünden önce, hâlâ Amerikan Hümanistler Birliği’nin onur başkanı olan yazar, bütün romanlarının başında ise şu cümleyi kuruyor: “Ölü ya da diri tüm kişiler rastlantısaldır, dolayısıyla yorumlanmamalıdırlar.”Keskin bir mizahın altındaki gerçek!Sivil hayata döndüğünde önce muhabirlik yapan Vonnegut yazarlıkta karar kılana kadar birçok farklı alanda çalışıyor. Öyle ki araba satım işinde bile bulunuyor. Yazarlıktaki ilk çıkısı 1963 yılında yayınlanan “Kedi Beşiği” kitabıyla oluyor. Bu kitap beni de Vonnegut ile tanıştıran kitabı. Bilim, teknoloji ve dinlerin insan hayatına etkilerini inceden inceden alaycı ve sürükleyici bir dille aktarıyor okuyucuya.Hiroşima’dan esinlenen bu fantastik romanla ilgili bir dip not ise, öğrenciyken hazırladığı tezi yetersiz bulup geri çeviren Chicago Üniversitesi’nin “Kedi Beşiği” yayınlandıktan sonra, yazarı davet edip antropoloji dalında yüksek lisans derecesi vermesi. :)“Cinayetlerin ortağı olmayın!”Daha sonra ise otobiyografik özellikler taşıyan romanı “Mezbaha 5” ile 1969 yılında okuyucuyu buluşturuyor Vonnegut... “Yazarın işi bir yabancının vaktini, o vakit boşa harcanmış gibi hissetmeyeceği şekilde kullanmaktır” diyen usta kalem bu cümlesinin arkasında dururcasına, tüm kitaplarında okuyucunda güzel hisler uyandırmayı başarıyor...Bu güzel kalpli adamın çocuklarına tek tavsiyesi ise şu oluyor: “Hiçbir şartta katliamlara ve savaşlara dahil olmayın. Bu savaşlar için silah üreten şirketlerde çalışmayın. Hepimiz öyle ya da böyle düzenin içinde yaşamak zorundayız. Ama bizden farklı oldukları için insanları öldürmek zorunda değiliz. İnanmadığınız hiçbir partiye oy vermeyin, cinayetlerin ortağı olmayın.” Bizler de onun bu tavsiyesini alıp cebimize koyalım!
Ne zaman gözlerindeki hüzünle içimi sızlatan bir köpek görsem aklıma Doğu’nun Kafka’sı olarak anılan İranlı yazar Sâdık Hidâyet’in “Aylak Köpek” hikayesi gelir. Pat isimli bir köpeğin sahipsizliğini anlatan bu hikayede, insanların Pat’a karşı korkunç davranışlarını ve Pat’ın acı dolu sonunu son derece sade ama bir o kadar da vurucu bir dille anlatıyor Hidayet. Diyor ki: “Gözleriyle dileniyordu okşanmayı; sevgisini gösterip eliyle başını okşayana canını vermeye hazırdı.” İnsanlardan taş, sopa, tekmeden, düşmanlıktan başka bir şey görmeyen Pat için en büyük işkencenin kimse tarafından okşanmamak olması, bir yumru olarak boğazına oturuyor okuyanın. Tıpkı küçük bir çocuk gibi Pat... Aslında çocuktan da ziyade, hepimiz gibi, insan gibi... Kitaplar dışında, hayvanları başrole oturtan sayısız film de var elbette. Sanırım bunlardan en kalbe dokunanı Japonya’da meydana gelen gerçek bir hayat hikayesinden esinlenilen çekilen “Hachiko: Bir Köpeğin Hikayesi”. 1987 yılında Hachiko Monogatari ismiyle izleyiciyle buluşan Japon yapımı film 2009’de Amerikalı yapımcılarca yeniden çekildi. Başrolünde Richard Gere’in yer aldığı bu dokunaklı filmin konusu bir profesör ve tren istasyonunda bulduğu köpek etrafında şekilleniyor.Gerçek ve karşılık beklemeyen sevgi!Akita cinsi yavru köpeğin Japonya’dan gönderilen taşıma esnasında tren istasyonunda kaybedilmesi ve Profesör Parker’ın köpeği bulmasıyla başlayan filmde, Parker ve ailesi sahibini bulana kadar evlerinde ağırlamayı düşündükleri köpeğin sahibi hiçbir zaman bulunamayınca köpeğe içten bir bağlılık duymaya başlıyor. Bu sevimli dost, Parker işe giderken onunla istasyona gidip onu uğurladıktan sonra dönüşte de karşılamayı adet ediniyor. Fakat bir gün Parker’ın gitmemesi için elinden geleni yapıyor, başarısız da olsa onu yolundan çevirmeye çalışıyor. İşte tam da o gün Parker kalp krizi geçirip hayatını kaybediyor. Profesörün ölümünden itibaren tam 9 yıl boyunca istasyonda sahibini bekleyen Hachi en sonunda bir mart ayında istasyonda hayata gözlerini kapatıyor... Japonyada 1923-1935 yılları arasında yaşanmış ve Hachi’nin sadakatinden ötürü Shibuya İstasyonu’nun önüne onun bir heykeli dikilmiş. Klişe olacak ama o şimdi gönüllerde yaşıyor.Bugün, ‘Sokak Hayvanları Günü’Pat ve Hachi’den bahsettim çünkü bugün “Dünya Sokak Hayvanları Günü”. Hemen hemen her gün yeni bir tüyler ürpertici vahşet haberiyle karşılaşıyoruz sokak hayvanlarıyla ilgili. O masumlar yanlış politikalar, uygulamalar yüzünden, duyarsız ve merhamet duygusu gelişmemiş insanlar yüzünden tarifsiz acılara maruz kalıyorlar, öldürülüyorlar... Oysa ki dünya bizim olduğu kadar onların da. Bizden bekledikleri çok şey değil, sadece sevgi... Ancak şunu söylemeden edemeyeceğim, aşırı hayvanseverlik ve duyarlılık kasanlar da en az onları hiçe sayanlar kadar rahatsız edici. Öyle ki, hayvanlara verdiği sevgide ne kadar cömertse insanlara da bir o kadar cimri, yargılayıcı ve sınırını bilmeyenler... Veya hayvan sevgisiyle olmadık şeyleri bağdaştırıp saçmalıktan da öteye gidenler... Et yiyenlerle tecavüzcüleri bir tutan şuursuzlar... Nihayetinde sevmek de bir beceri işidir. Güzel sevmeyi bilelim, insanı da, hayvanı da, doğayı da...Replik“Büyükbabamı hiç hatırlamıyorum, ben çok küçükken öldü. Ama o ve Hachi hakkında çok şey duydum, sanırım onu tanıyabiliyorum. Onlardan değer vermeyi ve sadakati öğrendim, sevdiklerimi asla unutmamayı. Kısacası Hachi sonsuza kadar benim kahramanım.”
"Gerçek aktörlerin pislik olduğunu düşünüyorum. Onları küçümsüyorum. Onlara ağlamalarını söyle, ağlarlar, güldüklerini söylerler, gülerler. Ne yapmanı istersen yaparlar ve bu çok saçma. Onlar özgür insanlar değiller.” bu cümle Fransız sinemasının efsane yönetmenlerinden biri olan Jean-Luc Godard’a ait...Gerçek fikirlerini dile getiriyorGodard’ın 1967 yılında La Chinoise’un çekimleri sırasında tanıştığı ve bir süre birlikte olduğu Anne Wiazemsky’nin otobiyografik romanı “Un An Après”ten esinlenerek sinemaya aktarılan filmin fragmanında Godard’ı aktör ve aktrisler ile ilgili gerçek fikrini açıklarken görüyoruz. 17-18 Mayıs tarihlerinde gerçekleşecek Cannes Film Festivali’nde galası yapılması beklenen 2011 yılında The Artist filmiyle birçok dalda ödüle layık görülen başarılı isim Michel Hazanavicius’un yönetmenliğini üstlendiği Redoutable’ın fragmanında, yeni dalga sinemasının ası Jean-Luc Godard’ı tanımlayan sıfatlar ardı ardına geçerken röportaj veren Godard’la karşılaşıyoruz. İddialı isimler bir araya geldi!Filmin başrollerinde The Dreamers’ın Theo’su Louis Garrel ile ülkemizde birçok tartışmayı da beraberinde getiren, 33. İstanbul Film Festivali’nde izleyiciyle buluşan; Lars von Trier’in son filmi Nymphomaniac’da izlediğimiz Stacey Martin yer alıyor. The Artist’teki performansıyla hem Oscar’a hem de Altın Küre’ye aday olan Berenice Bejo da filmin oyuncu kadrosunda yer alan isimlerden.10 yıl süren bir beraberlikFilmde Wiazemsky 17 yaşındayken Godard ile tanışır ve 10 yıldan uzun bir süre boyunca evli kalırlar. Bu süre içerisinde Godard’ın yönetmenliğini üstlendiği La Chinoise, Week End ve Sympathy for the Devil adlı yapımlarda birlikte çalışırlar. Filmlerinin çoğunda kadın doğasının anlaşılmazlığına vurgu yapan yönetmenin bir ilişsine tanık olacak izleyici, onun kendi hayatında kadınlar üzerindeki tutumuna da yakından görecek.ww
16 yaşında yazmaya başlayıp 20 yaşında şairliği bırakan, ancak bu kısacık sürede modern şiirin kuruculuğunu yapan gizemli, haylaz bir o kadar zeki ve aynı zamanda romanlara yakışır bir hayat hikayesine sahip Arthur Rimbaud (1864-1891) günümüzde de takdir edilesi yerini koruyor... Küçücük yaşına rağmen kocaman sanatçılara hala ilham oluyor Rimbaud... Onu hayatının içinde özel bir yere oturtan ve onun eserleriyle beslenen isimlerden biri de dünyaca ünlü müzisyen ve yazar Patti Smith. Onun “Şair, gündüz rüya görendir, şiir gündüz rüyasıdır.” sözünden yola çıkarak, “Genç kızlara özgü gündüz düşlerimin çoğunu Rimbaud’ya adamıştım, Rimbaud sanki benim erkek arkadaşım gibiydi!” diyor Smith, Rimbaud için... Ve şimdi de genç kızlık dönemlerinde erkek arkadaşı olarak gördüğü şairin evini satın almış Smith. Rimbaud’nun çocukluk ve ilk gençlik günlerini geçirdiği ve şaire büyük şöhret getiren “Cehennemde Bir Mevsim” adlı şiirini de kaleme alındığı ev artık ünlü sanatçının. Patti Smith 68’in sıkı kadın figürlerinden, punk rock’ın öncülerinden olan Smith aynı zamanda şair ve yazar. Bu evde efsane olacak işlere imza atmaması için hibri sebep yok...