Hayata gözlerimizi açtığımızın aşağı yukarı üçüncü ayında tanışıyoruz oyunla. Öncelikle sadece karşımızda şekilden şekle giren bir yetişkine gülücük saçmakla dahil olunuyor bu işe. Devamı geliyor sonraları. Henüz konuşamaz, yürüyemezken bile “mış gibi” yapmayı biliyoruz. Bu “mış gibi” yapmalar belli bir amaca hizmet ediyor. Kucağa alınmak veya merakımızı cezbeden herhangi bir şeyi karıştırabilmek için başvuruluyor oyunculuğa. Artık bebeklikten çıkılan noktada oyunlar değişiyor. Rol devreye giriyor.5 yaşındaki yeğenim “Hadi teyze biz arkadaşmışız, ben sana misafir gelmişim.” deyip, oturuşundan, kurduğu cümlelere kadar gerçekten yaşıtımmış gibi rol kesiyor. Veya o anne rolüne bürünüyor ve ben de en mızmızından bir çocuğa dönüşüyorum örneğin...Yetişkinin çocuk olma lüksü!Huizinga’a göre yeryüzünde insana ait her şeyin başlangıcı oyun. Yani önce oyun vardı. Hayatın içinde danstan şiire, ibadetten müziğe, bilimden hukuka, bilgelikten savaşa kadar önem taşıyan her şeyin ortaya çıkışında oyun son derece etkin bir rol oynar. Haksız değil! İnsan büyüdükçe, eğlenceli kısmı törpülenir ve ciddi oyunların içinde bulur kendini. Hayatla mücadele gibi... Oysa yaşımız kaç olursa olsun ruhumuz hep çocuktur. Oyunculuğa olan büyük ilgi ve arzunun kaynağı tam da budur. Oyunculuk, abesle iştigal etmeden bambaşka kimliklere bürünmeye, farklı duyguları dışa vurmaya olanak sağlar. Yetişkinin çocuk olma lüksünü yaşayabileceği nadide bir meslektir oyunculuk. Maddi getirisi ve ünlü olma kısmını geri planda tuttuğumuzda tam da bu sebeple bir cazibe noktasıdır. Metot oyunculuğunun babası Marlon Brando, oyunculuğu bırakmanın olgunluk belirtisi olduğunu söyler.Oyuncuların yönetmenlik sevdası!Bu iş çoklarının hayallerini süslerken peki oyuncuları cezbeden, kendine çeken dünya nedir? Şu sıralar öyle bir şey göze çarpıyor ki, oyuncular yönetmen olmak istiyor. Veya kendi filmlerini yapmak. Bunun örneklerini geçmişte de görmek mümkün. Örneğin Kartal Tibet. Ünlü isim, Tosun Paşa filminde yönetmen koltuğuna oturarak uzun yıllar da kalkmadı. Yılmaz Güney oyunculukla yetinmeyip yönetmenliğe soyundu. Türkan Şoray, Kadir İnanır ve Cüneyt Arkın da yönetmen koltuğuna oturanlardan. Zeki Alasya’nın Zeki-Metin filmlerinin çoğunun yönetmeliğini yapmakla kalmayıp farklı yapımlarda da imzası var. Günümüze yaklaştığımızda Uğur Yücel de bu tayfadan ve ilk yönetmenlik denemesi Yazı Tura filmi hafızalara yer edecek cinsten. Senaryo yazmak, yönetmek ve oynamak dediğimizde akla ilk gelen isimler ise kuşkusuz Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan... Dünyada da örneği bol, yönetmenlik sevdasına düşen oyuncuları saymakla bitmez...Komik olmayan komedi furyası!Az önce de belirttiğim gibi günümüzde de hem oynayayım, hem yöneteyim, kendi filmimi yapayım düşüncesi oldukça popüler. Bunun maddi getirisi götürüsü tarafı pek ilgilendiğim bir nokta değil. Ancak şu bir geçek ki, ucuz komedi belli ki iyi para getiriyor. Ortalık komik olmak bir yana fazlasıyla itici karakterler üzerinden sektörde varlık gösteren ve hiç de azımsanamayacak derecede gişe yapan yapımlarla dolu. Bunun en kötü örneklerinden biri Gupse Özay’ın Deliha serisi. Yanılmıyorsam Özay, Türkiye’de kendi yazdığı karakteri beyazperdeye taşıyan ilk kadın olma özelliği de taşıyor. Her ne kadar iyi geri dönüşler almış olsa da, bir filmin gişe başarısı o filmin iyi olmadığı gerçeğini değiştirmiyor. Yabancı örneklerini de gördüğümüz çirkin kızın komik maceraları teması bu film serisinde, itici kızın vasat maceraları temasına dönüşmüş. Çirkinin bile bir çekiciliği, bir sevimliliği vardır ve bu tür filmlerde karakter izleyiciyi kalbinden fetheder. Ancak Deliha sevimsizliğiyle kendinden kaçıracak türden. Umarım devamı gelmez... Gelelim yönetmenliğe... Kaliteyi ön planda tutan oyunculuktan yönetmenliğe adım atan yeni isimlerden biri de Onur Saylak, yönettiği Orman adlı kısa filmle adından söz ettiren Saylak, bu kez Hakan Günday’ın romanından uyarlanan Daha için kamera arkasında yer aldı. Filmin sadece tanıtımını izleme şansım oldu ve nitelikli bir yapım olduğunun ipuçlarını veriyor. Öte yandan 2015’te Limonata ile kendini gösteren Ali Atay’ın yeni filmi Ölümlü Dünya Cuma günü vizyona girdi. Limonata’dan keyif almış biri olarak bu filminin boş çıkacağını sanmıyorum. Bunun dışında Buğra Gülsoy ve Serhat Teoman’ın birlikte yönettikleri Mahalle filmi de 9 Mart’ta izleyiciyle buluşacak. Açıkçası ortaya nasıl bir iş çıkarabilirler pek fikrim yok. Umarım ucuz komediden uzak bir mahalledir...Jacques Tati “Ben istiyorum ki; film, siz sinema salonunu terk ettikten sonra başlasın.” der. Ben de diliyorum ki, onun bu isteği bizim kendini oyunculukla sınırlamak istemeyen, yönetmenlikte de, senaristlikte de yeteneğini ortaya koymak isteyen heveslilerimizde de olsun...
Aşkın tanımını yapabilmek zor. Öyle çok hali var ki... Güzellik gibi göreceli biraz. “Sana göre aşk laftan ibaret, bana göre hayatın anlamı.” gibi... Kimi o şekil, kimi bu şekil gibi... Bu şekiller arasında bir tanesi var ki, o da “surete aşık olmak”... Aslında bütün aşkların temelinde vardır biraz bu. Herkes önce kendi suretinden başlar yolculuğa ve karışısındakini kendi zihninde yaratır. Kendi yarattığı güzelliği atfeder karşısındakine ve o yarattığına tutulur. Aşk bir kurmaca. Bizim inşa ettiğimiz, kurup yıktığımız, yeniden yükselttiğimiz bir tür delilik hali...Surete aşık olmak, daha çok Doğu edebiyatında karşımıza çıkar. Bir aşık vardır bir de maşuk. Kavuşmanın söz konusu olmadığı bu tabloda aşık, resmine bakarak, ya da çeşitli objelerle bağdaştırdığı maşukun aşkıyla yaşar. İmgelerle dolu bir dünyadır onunkisi... Leyla ile Mecnun, Hüsn ile Aşk, Kerem ile Aslı, Ferhad ile Şirin gibi hikayelerde görülür ki, yaşanan aşk acısı seveni daima bir surete veya sevdiğiyle bağdaştıracağı bir objeye yönlendirir. Surete aşık olmanın mitolojide de örneklerine rastlarız. Narsisizm böyle bir aşkla doğar örneğin... Bir fotoğrafa aşık olmak!Bizim edebiyatımızda ise Sabahattin Ali’nin 1943 yılında yayınlanan ünlü eseri “Kürk Mantolu Madonna”da bir aşkın başlangıcı olarak gösterir bu tür kendini. Roman kahramanı Raif Efendi bir resim galerisinde gördüğü tabloda kendi iç dünyasında aradığı kadını bulmuştur. Onun sözleriyle, o soluk insan yüzüne kitaplar dolduracak kadar manalar vermiş, onda hakikatte asla olmayan vasıflar yüklemiştir. Bıkmadan usanmadan tabloyu izlerken, galeride karşılaştığı kadının tablodaki kadın olduğunu fark etmeyecek, tanımayacak -Mecnun’un Leyla’yı çölde görüp tanımaması gibi- kadar derindir resme karşı hisleri...Bezner bir aşkı Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı” filminde görmek mümkün. Film zaten aşkın bu türlüsünü işleyen ilk yerli film olma özelliği taşıyor. -başkası varsa da hatırlamıyorum- 1965 yapımı filmin çıkış noktası olarak “Kürk Mantolu Madonna”dan etkilendiği söylenebilir. Ancak hikayenin ilerleyişi ve varılan nokta birbirinden tamamen ayrılıyor. Siyah beyaz ve yağmuru bol filmde, ustası olan Derviş Mustafa ile birlikte Bozcaada’da boyacılık yapan Halil, çalışmak üzere girdiği bir evde asılı bir kadın fotoğrafına aşık olur. Bir yıl süreyle her gün o eve giderek saatlerce fotoğrafın içinde kaybolur. Ne zaman ki fotoğraftaki kadın Meral ete kemiğe bürünüp Halil’in karşısına çıkar, Halil için korkuların açığa çıktığı bir süreçte başlamış olur. Halil kendi yarattığı aşk imgesiyle arasına fotoğrafın sahibinin bile girmesini kabul etmez. Filmde de sıkça tekrarladığı gibi o sadece resme aşık olmuştur, Meral’e değil. Halil’in aşkından etkilenen ve ona karşı sevgi beslemeye başlayan Meral’in aşkını reddeden Halil’e bu davranışlarının bir korkudan ileri geldiğini söylediğinde aldığı cevap, “Evet bir korkudan ileri geliyor. Bu korku sevdiğim şeye ebediyen sahip olabilmek için çekilen bir korku. Ben senin resmine değil de sana aşık olsaydım o zaman ne olacaktı? Belki bir kere bile bakmayacaktın yüzüme. Belki de alay edecektin sevgimle. Halbuki resmin bana dostça bakıyor. İyilikle bakıyor ve ebediyen bakacak.” oluyor. Bununla da kalmayıp, sanki kendisi Meral’in dünyasına girip de, Meral’in yönünü değiştirmemiş gibi “Benim dünyama girmeye kalkma. Merhametsizce yıkarsın onu. Resmin benim kendimden bir parça. Bırak ben onu seveyim. Sen sevmek isteme beni senin ellerini tutmak istemiyorum. Sonra çekersin o ellerini benden.” diyor. Görüyoruz ki Halil büyük korkak!Yenilenmiş kopyasının bu yıl 17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde seyirciyle buluşacağını öğrendiğimde yıllar önce izlediğim “Sevmek Zamanı”nı dün tekrar izledim. Bu yazının asıl çıkış noktası da bu aslına bakarsanız. Döneminde Erksan’ın Yeşilçam’a aykırı sinema anlayışı sebebiyle gösterilecek sinema bile bulamayan fakat yıllar içerisinde kült’e dönüşen film, “Tüm Zamanların En iyi Türkiye Filmleri” soruşturmalarında ilk sıralarda yer almaya devam ediyor.Bütün derinlik detaylarda gizliFilmde anlatılmak istenen duygular tam olarak yerlerini buluyor mu derseniz, bana kalırsa hayır. Tek tek her detayı incelediğimizde ulaştığımız derinliğin filmin akışı esnasında izleyiciye doğrudan yansıdığını düşünmüyorum. Yetersiz ve zaman zaman komik olarak tanımlabilecek diyaloglar, gereksiz sahneler, filmin fazla müziğe boğulmuş olması, sonuna doğru bir Yeşilçam klişesine doğru evrilmesi ve sayabileceğim pek çok olumsuzluğun yanı sıra takdire şayan birçok özelliği de barındırıyor film. Öncelikle Müşfik Kenter’in etkileyici performansı, kamera açıları, mekan seçimleri, süreklilik gösteren yağmura karşın büyük bir kasvet taşımaması, fotoğrafik kareler, Ovidius’in Sevişme Yolu kitabının bir sahnede göze çalınması, siyah beyaz oluşu bir Fransız filmi izlenimi veriyor izleyiciye... Detaylar doğru okunduğunda “Sevmek Zamanı” dolu dolu bir film.Peki Halil? Bana göre bencil, gerçek aşk Meral’in... Hatta, Meral’in başka bir adamı sevdiğini bilmesine rağmen hala Meral’i isteyen Başar’ın... Ve merak ediyorum Meral’in odaya girdiğinde “Renkleri çok güzel seçmişsiniz.” dediği renkler hangileriydi?
Daha önce, Türkiye’deki izleyicilerine hazırladığı özel videoları ile beğeni toplayan Netflix son sürpriziyle beğeniden çok eleştiri oklarının hedefi oldu. Ama ne hedef! Dünyaca ünlü İngiliz televizyon dizisi Black Mirror ile ilgili reklam videosu gündeme oturdu. Biz de gördük ki, bu efsane dizinin izleyicisinin bir kısmı pek de inceyi görecek kapasiteye sahip değilmiş... Sosyal medya yorumlarını okudukça hayretler içinde kalmamak mümkün değil. Bu işte emeği geçenlerin tazminatsız işten atılmasını isteyenler mi, Netflix üyeliğini iptal edenler mi, hedef kitleyi karıştırmışsınız diyenler mi, sanki güldürmek gibi bir iddiası varmış gibi, güldürmedi diye hayıflananlar mı, verdiği üyelik parasının hebasını sorup, parayı buna mı harcadınız diye soranlar mı?.. Tam bir traji komik tablo. Black Mirror’e uygun bir senaryo gibi ortam. Esra Erol ile Black Mirror!Reklamın en çok eleştirilen yanı yıllardır evlendirme programlarıyla ekrandaki yerini korumayı başarmış Esra Erol’un yer alması. Reklamda yine böyle bir programın içinde buluyoruz kendimizi. Kötü prodüksiyonlu bir ortam, ilişkileri üzerine uzlaşmaya çalışan bir çift. Kadın oldukça talepkar, maddi beklentilerini dile getirirken, karşısında öfke kontrolü olmayan bir erkek... Ve programın sunucusu Esra Erol...Zamanla yarışılıyor elbette programda. Hiç uzatmadan yanlı yorumunu yapıp stüdyo seyircisine topu atıyor Esra Erol. Hayatlarıyla ilgili belki de çok az kendi kararları doğrultusunda yol alabilmiş bir grup insan, ellerindeki akıllı telefonlarıyla bu iki insanın birbirlerinin “nasibi” olup olmadığını oyluyorlar... Bir sonraki aşama ise Şirin Ana isimli bir uygulamaya danışmak oluyor. Şirin Ana da olumsuz görüş bildirince çiftin birbirlerine uygun olmadığı tescillenmiş oluyor. Erkek bundan hoşnutsuz stüdyoyu terk ediyor. Kız ise asıl amacının gereğini yerine getirir şekilde çirkin sesiyle şarkı söyleyip, kötü dansıyla devam ediyor programa... Teknoloji paranoyası!Black Mirror, modern dünyaya karşı toplu memnuniyetsizliğimizi ele alırken, birbirinden bağımsız her bölümde, modern teknoloji paranoyasına değinen iğneleyici hikayelere yer veren bir dizi. Teknolojinin tüm hayatımızı nasıl değiştirdiğini, her yerde bizimle birlikte olan plazma ekranların, monitörlerin, akıllı telefonların 21. yüzyıldaki varlığımızı bize geri yansıtan birer karanlık aynaya dönüştüğünü gözler önüne seriyor. Hal böyleyken Türkiye’ye özel bir video için, bir evlilik programını ele almaktan daha akıllıca ne olabilirdi bilemiyorum açıkçası...Esra Erol’u, kendisini yaratan formata dokunduran videoda oynatmak bile tam da kara mizah değil de ne?Diğer sürprizler190’dan fazla ülkede 109 milyonun üzerinde üyesi olan Netflix, ‘Narcos’ videosunda ‘Narcos’u ve dolayısıyla Pablo Escobar’ı İstanbul sokaklarına taşımıştı.Dünyaca ünlü dizisi Stranger Things’te, Barış Manço’nun Dönence’sinin olduğu fragmanın ardından bir de Sadettin Teksoy sürprizini patlatıvermişti. Videoda, Sadettin Teksoy, dizinin geçtiği Hawkins’te bölgede yaşanan gizemleri araştırıyordu. Video açıklamasında ise “Hawkins’te her şey gittikçe tuhaf bir hal almıştır. Araştırmacı gazeteci Sadettin Teksoy, Hawkins’te yaşanan bu Stranger Things gizemini çözmek için olay yerine doğru yola çıkar.” yazıyordu.Bunun dışında Bright için de Türkiye’ye özel bir video hazırladı. “Bright filmindeki orklar Türkiye’de yaşasaydı nasıl olurdu?” sorusunun cevabı veriliyordu. Eğlenceli videoda ork ve elfleri berberinden, kaportacısına hatta kokoreççisine kadar bize fazlasıyla uyum sağlamış olarak izlemiştik.
Dün bir haber dikkatimi çekti, Birleşik Krallık’ta Noel ve yılbaşından sonra açılmak istenen boşanma davalarının çokluğu 8 Ocak’ı adeta “boşanma günü” ilan edilebilir bir konuma sokmuş. Mutsuz çiftler Noel tatili sonrası soluğu avukatlık bürolarında almış... Ben ve bazılarımız yılbaşı ve ertesi demeden işimizin başında hazır kıta dururken, birileri tatiller, hediyeler, kutlamalar arasında bir de boşanma kararı patlatıvermişler... Oysa ki tatillerin ilişkileri kurtarıcı özelliği yok muydu yahu?Tatile çıkmak mı, boşanmak mı?Woody Allen’ın mizahıyla durumu ele alırsak kim bilir belki de Noel’i evde geçirmek zorunda kaldıkları için boşanıyorlardır... “ Evliliğim çok sorunluydu...” diyor ve devam ediyor Allen. “Boşanmamıza bir ölçüde benim hatalarım yol açtı. Karıma çok kötü davrandım. Evliliğimizin ilk yılı, hep aşağıladım karımı. Durmadan tartışıp kavga ediyorduk; sonunda, ya tatile çıkmamız ya da boşanmamız gerektiğine karar verdik. Büyük bir olgunlukla tartıştıktan sonra, baktık ki fazla paramız yok, boşanmakta karar kıldık. Bir Bermuda tatili iki haftada biter ama boşanma sonsuza dek sürer.”Şaka bir yana filmlerinde, aşk, problemli ilişkiler, aldatmalar, evlilikler, ayrılıklar eksik olmayan Allen, basitte derini yakalayabilen nadir isimlerden biri... Her yıla bir film sığdırabilecek çalışkanlıkta ve filmlerine dair yapılan eleştirilerin en acımasızları da kendine ait Allen’ın bu mütevazılığı “Eğer bir film kötü eleştiri alırsa bu beni rahatsız eder… 30 saniye kadar” demiş, azılı bir hayranı olduğu Ingmar Bergman’dan kaptığı özelliklerden biri olsa gerek...Filmlerinde aşk, zorlu insan ilişkileri, başarısız evlilikler, iletişim kopuklukları, dinin ruhta yarattığı karmaşa gibi konuları irdeleyen Bergman’ın şiirsel derinliğini, ucundan kıyısından Allen’ın filmlerinde de yakalamak mümkün.Evliliğin detaylı anatomisiMadem bu iki ustanın ismini andık... Evlilik, boşanma, sorunlu ilişkiler dedik... Evliliğin adeta anatomisini çıkarıp, incecik detaylarına kadar izleyiciye aktarmayı başarmış “Bir Evlilikten Manzaralar / Scener Ur Ett Äktenskap” filminden bahsedelim biraz... 1973 yapımı bir Bergman filmi bu... Yönetmenin televizyon için 6 bölümlük bir dizi olarak 16 mm’lik kamerayla çektiği, gördüğü büyük ilgi üzerine üç saatlik bir sinema filmine çevirdiği yapım, kadın erkek ilişkisini derinlemesine ele alan en iyi filmler arasında birinciliği göğüsler denebilir. Kimilerince fazla uzun ve ağır bulunsa da, öylesine gerçekçi ki, kendimizi bir anda Marianne ve Johan’ın ilişkisinin içinde buluveriyoruz...Zaaflar ve güçler açığa çıkıyorBergman sadece iki karakter üzeriden varoluşla ilgili felsefi sorgulamalarla karışımıza dikiliyor. İzleyiciye gerçekle yüzleşme imkanı veriyor. Marianne ve Johan’ın on yıllık evliliklerini ve boşanmalarını belgesel tadında işleyen filmde, kitap olsa altı çizilecek türden şahane diyaloglar dikkat çekiyor... Liv Ullmann ve Erland Josephson’ın da oyunculuğun hasını izleyiciye sunduğu En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre sahibi bir başyapıt “Bir Evlilikten Manzaralar”a zaman ayırmalısınız... Bergman’ın filmi için “3 ayda yazdım, 4 ayda çektim, ama bütün bir ömrün deneyimini kullandım” derken boşa konuşmamış. Dile kolay, boşanmayla sonuçlanmış dört evlilik yatıyor tarihinde.Belki evliliğinizi kurtarır!Ben öyle üç saatlik durağan filmlere gelemem, yok mu bunun daha eğlencelisi diyenler için de “İkimizin Hikayesi / The Story Of Us” filmini önerebilirim. İlişkileri artık iyice çığrından çıkmış Jordan çiftinin evliliklerine tanıklık ettiğimiz filmin başrollerinde, Michelle Pfeiffer ve romantik komedilerde görmeye pek alışık olmadığımız Bruce Willis var. Eğer boşanma düşüncesindeyseniz bu filme bir göz atın, belli mi olur?
Aralık ayı değişmezidir yeni yıl heyecanı. Tıpkı matruşka gibi bu heyecanın içi büyükten küçüğe klişelerle dolu olur. Sanırım bunların en başında “yeni yıl beklentileri” geliyor. Bütün ümitlerimizi sırtımıza yüklenip öyle adım atıyoruz eskiden yeniye. Tüm olumsuzlukları geride bıraktığımıza inanmak istiyoruz. Düpedüz kendimizi kandırıyoruz da ne çıkar bundan? Hazır hala o gücü içimizde bulabiliyorken, gülüp eğlenmeye bahane aramaktan daha güzel ne olabilir?Yeni yıla nasıl girerseniz tüm yılınız öyle geçer derler. 365 gün 6 saatlik bir zaman diliminin o son 6 saati sanki eski yılla vedalaşıp yeni yılla kucaklaşmak için özellikle ayrılmış gibi... 31 Aralık gecesinde herkesin ortak amacı yeni yılı gülümseyerek karşılamak. Ben de bu geceyi evde geçirecek olanlar için bir tura çıkmak istiyorum. Bakalım televizyonda bizi neler bekliyor...Müzik başrol olmalı!Bir yılbaşı ekranında görmek isteyeceğim en son şey dizi. Böyle bir günde, akşam saatlerinden itibaren müziğin başrol olması gerektiği kanaatindeyim. Ama maalesef yine önceki yıllarda olduğu gibi, tam da özenle hazırladığımız o güzel sofralara oturup, lezzetli yemeklerin tadına bakacağımız saatlerde televizyonda bize dizilerin eşlik edeceği kanallar var. Örneğin Star TV saat 20.00’de Dolunay dizisini ekrana getirecek. Yılbaşı gecesi bir final bölümünü ekrana taşıyarak hoşluk yapacaklarını düşünmüş olacaklar fakat eminim ki, takipçisi oyuncuların donuk ifadeli yüzlerini görmek için bir hafta daha bekleyebilirdi diyor ve Kanal D’ye geçiyorum. Çocuklar Duymasın’la Kanal D sağ olsun, Meltem ve Haluk’un hiç de komik bulmadığımız klasik didişmelerini izleyip eğleneceğimizi umarak bu “bence” gereksiz emeği saat 20.00 itibariyle bize sunacak. Atv ise bizi hiç şaşırtmayarak “Kim Milyoner Olmak İster” ile izleyiciyi yarışırken keyiflendirmeyi amaçlıyor. Dizi oyuncularının yarışacağı programda Özdemir Erdoğan, Yavuz Bingöl, Kibariye, Mahmut Tuncer ve Ece Seçkin ise şarkılarıyla yer alacak… Murat Yıldırım’la eski tadını kaybeden yarışmanın pek de renkli geçeceğini sanmıyorum açıkçası... Gelelim Show TV’ye... O da “Güldür Güldür Show”la takipçiyi gülümsetecek. Yıllarca “Seksenler” dizisinin yılbaşı özel bölümünü yayınlayan TRT 1 ise bu yıl ne yapacak derken, bu kez kendine yeni bir dizi bulmuş ve “Aslan Ailem” dizisini geleneğe uydurmuş. Şaşırdık mı? Elbette hayır! Suratlar asılmasın sakın! Tur henüz bitmedi.Yeni yıla alaturka girişGeçen yıl Tarkan konseriyle takipçisini coşturan Star TV’nin bu yıl ki kozu ise Sibel Can. Saat 23.00’te başlayacak “Yılbaşı Gazinosu”nda Deniz Seki, Ümit Besen, İrem Derici, Koray Avcı, Pamela, Buray ve Tuğçe Tayfur şarkılarıyla yer alırken, Sibel Can büyük bir orkestra eşliğinde sevenlerini mest edecek. Star TV müzik eğlence arayışını biraz geç de olsa karşılayacak. Bu manada gecenin favori programlarından diyebiliriz “Yılbaşı Gazinosu” için. Alaturkasevenler içinse ilk sıraya oturacaktır.Ona bir alternatif ise Kanal D’den geliyor. Kanal D gece yarısına az kala saat 23.45’te “Huysuz’la Yılbaşı Özel” ile izleyiciyi müziğe davet ediyor. Seyfi Dursunoğlu’nu severim, takdir ederim. Ancak Kanal D’nin Huysuz Virgin’le kolaya kaçtığını düşünüyorum. Aynı şey her yıl bir alaturka konserle yeni yıla giriş yapan Star TV için de geçerli. Klişelere bu kadar yapışmasak ne güzel olur... “Huysuz’la Yılbaşı Özel”de kimler var derseniz? Demet Akalın, Mustafa Ceceli, Gülben Ergen, Muazzez Abacı, Ferman Akgül, Ziynet Sali, Cem Belevi, Ece Seçkin, Kubat, Funda Arar ve Rubato...31 Aralık klişenin hası Victoria’s Secret melekleri ise saat 00.00’da TLC ekranlarında boy gösterecek.NTV’ye alkış!NTV haber kanalı olmasına karşın böyle özel günlerde adeta eğlence kanallarını bile geride bırakacak şekilde programlar hazırlıyor. NTV’yi bu tutumundan dolayı alkışlıyorum. Programların yanı sıra akış konusunda da son derece başarılı. Saat 18.00’de James Cameron’ın Avatar filminden esinlenilen “Toruk: Cirque du Soleil” isimli eşsiz bir gösteriyi izleyicilere sunuyor. Onun ardından saat 21.00’de dünyanın en popüler müzisyenlerinden Ed Sheeran, Londra’da 90 bin kişiye seslendiği konseri ile ekrana geliyor. NTV’nin en büyük ve haklı iddiası ise Sıla. Saat 22.45 itibariyle de Sıla hem kendi şarkıları hem de Türk Sanat Müziği klasiklerine yer verdiği konserle yerini alıyor. 2018’in ilk dakikalarında ise yine bir NTV projesi olan “Unutulmaz Düetler”le Müslüm Gürses ve Ferdi Özbeğen gibi aramızdan ayrılan sanatçılar anılıyor.3 kuşakla eğlence!Yılmaz Morgül, Burak Kut, Safiye Soyman ve Özlem Yıldız gibi isimlerinin konuk olacağı “Çocuktan Al Haberi” 22.00’de Show TV’de olacak. Programda yarışmacı olarak ise Aleyna Tilki, Kibariye ve Furkan Palalı var. Çocuktan Al Haberi’nin en merak edilesi dakikaları Türkiye’nin en iyi kadın seslerinden Kibariye ile Pop’un genç ismi Aleyna Tilki düeti bana kalırsa. Onun dışında, yılbaşı eğlencesi formatına uygun bulmuyorum bu programı.Cem Yılmaz ses getirir!Ve TV8... Öyle umuyorum ki, bu gecenin en çok izlenecek programı “O Ses Türkiye” olacak. Programın en büyük bombası Cem Yılmaz. Cem Yılmaz’ın olduğu yerde eğlenmemek mümkün mü? O Ses Türkiye’nin sabit jürisine ilave olan Cem Yılmaz’ı o koltukta Ozan Güven yalnız bırakmayacak. Güven geçen yıl O Ses Türkiye’ye büyük renk katmış ve hafızalara yer etmişti. Şimdi ikisi bir arada! Bu iki adam yarışmayı tek başlarına bile alır götürür. Ancak O Ses Türkiye yarışmacılarıyla da iddialı. Yok yok! Birçok sürpriz isimden biri de Beşiktaş’ın golcüsü Cenk Tosun. Everton’a gider ayak sahnede de önceki yıllarda yarışan futboculara -Arda Turan, Burak Yılmaz gibi- golü atacağı kanaatindeyim... Sesi kötü çıksa da duruşuyla doksana çakar... Sözün özü, böyle bir geceden müzik ve kahkaha bekleyen biriyseniz saat 20:00 itibariyle kapağı TV8’e atabilirsiniz.
Ahmet Arıman ismi çoğu kimseye tanıdık gelmeyebilir. Ama Hayta İsmail denilince herkes bilir Hababam’ın haytasını. Güdük Necmi, Badi Ekrem, Şaban, Damat Ferit, Mahmut Hoca, namı-diğer Kel Mahmut ve daha fazlası gibi kazınmıştır hafızalara. Onun asker izninde arkadaşlarını ziyaret edişi “Hababam Sınıfı”nın en dokunaklı sahnelerindendir. Hababam efsanesinin kırk küsur yıllık mazisi var. Üstünden bunca yıl geçmişken Ahmet Arıman magazin gündemine öyle çirkin oturdu ki Hababam’ın sevimli haytasına gölge düştü.Bu tantana yüzümüzü ekşitti!Gündemi az çok takip eden herkes şahit olmuştur tantanalı evlilik macerasına. 62 yaşındaki Arıman kendisinden tam 39 yaş küçük Kader Kaynak ile dünya evine girdi. İş nikaha gelene kadar 23 yaşındaki Kaynak’ın annesi ve eski eşi -o zaman eski de değildi- büyük iddialarla basında yer aldı. Arıman’ın da bu iddialara yanıtları son derece gerçeklikten uzak ve ucuz oldu hep. Bütün bunlara tanık olurken yüzümüz ekşidi açıkçası.Nikah sonrasında da bitmedi tantana. Ahmet Arıman geçtiğimiz gün verdiği bir röportajla da bu çirkinliğe tuz biber ekmeyi başardı. Sözlerini neresinden tutmaya çalışsak elimizde kalıyor. Röportaja “Özel hayatımla gündeme gelmek istemezdim.” diye başlıyor ama görünen o ki özel hayatı dışında gündeme gelebilme ihtimali yok Arıman’ın.Hababam Sınıfı dışında bunca yıl neler yapmış diye baktığımızda elle tutulur bir şey çıkmıyor karşımıza maalesef. Kendisi müzisyenmiş ama o da onu gündeme taşıyacak nitelikte değil anlaşılan.Peki bunlar size yakışıyor mu?“Bana yakışmayını yapmam, prensiplerim var.” dediğine göre, sormak isterim. “30’larında olsaydı almazdım, göğüsleri sarkmış olacaktı.” cümlesi size yakışıyor mu? Ya da, “Demokrasilerdeki gibi, yatak odasında da çareler tükenmez. İlaç kullanırım. Nereye kadar giderse. Bendeki potansiyeli gördü ki “Evet” dedi. Nefesine güvenmeyen, borazancı başı olmaz. Ben de kendime cinsel açıdan güveniyorum.” cümlesi yakışıyor mu size Ahmet Bey? Ben cevap vereyim üzerinize cuk diye oturuyor. Çıkıp “Ben seviyorum, o seviyor, kimseye de laf düşmez.” diye konuyu kaptasaydınız, topu topu sağlıklı bir ilişki olmayacağı konusunda eleştiriler alırdınız. Ancak çok açıkça görülüyor ki sizin durum “Yıkılmadım Ayaktayım Sendromu”na uyuyor. Bir dönem sıkça duyduğumuz “Azgın Teke Sendromu” daha da eski haliyle “Sarkozy Sendromu”... Bunları bir araştırın derim.Demans başlangıcı olabilir, dikkat!Öte yandan bir hafta önce eşinizle ilgili “Ben de isterdim biraz daha büyük olsun. Ne yapalım? Kaderimizde bu varmış.” derken, bir hafta sonra “30’larında olsaydı almazdım, göğüsleri sarkmış olacaktı.” demek nasıl bir çelişkidir anlam veremedim. Yaş itibariyle demans başlangıcı olabilir aman bunu da bir dikkate alıp doktora görünün, ihmal etmeyin kendinizi. Ha, sizin birazdan, daha büyükten kastınız 23 değil de 25’se aynen böyle devam edin. Anladık kendinizi genç hissediyorsunuz. Duygusal zekanızı ele alırsak buna ne şüphe. Emin olun 23 yaşındaki bir kadın da fiziki görüntüye en az sizin kadar önem veriyor. Eşiniz maddi bir rahatlığa ulaştığında ve birgün dedesi olabilecek yaşta bir adamla evli olduğunun farkına vardığında ne yapacaksınız? Hayta İsmail’i seviyoruz!“Sanatçılar marjinal olur biraz. Çekingenim falan ama Hababam Sınıflı’yım sonuçta. Abilerim Münir Özkul, Halit Akçatepe gibi genç kadın aldım, geleneği bozmadım!” demişsiniz ama hiçbiri sizin gibi ucuz magazine malzeme olmadı, sizin gibi eşlerinin memelerinden bahsetmedi, cinsel performansını konu etmedi...Hababam Sınıfı üzerinden kendinizi aklamaya da çalışmayın lütfen, zira insanlar Hayta İsmail’i seviyor, Ahmet Arıman’ı değil!
Gürültü, müzik olduğunda, kendini aşmanın ve özgürlüğün, aşkınlığın ve hayalin, arzunun ve isyanın kaynağı haline gelir.” der Jacques Attali “Gürültüden Müziğe” kitabında. Müziğin ekonomi-politiğini inceleyen bu kitaptan müziğe karşı ufacık bir ilgisi olanın büyük tat alacağı garanti. Bunu bir tavsiye kabul edebilirsiniz. Kitaba dair biraz bilgi vermek gerekirse, Jacques Attali müziğin toplumları nasıl şekillendirdiğini anlatırken onu dört evreye ayırıyor. Kurban, temsil, tekrar ve besteleme. Besteleme evresi ütopik bir gelecek hayali gibi. Çünkü maddi bir çıkarın yer almadığı, sadece müzik yapıp bunu insanlarla paylaşma zevkinin önem taşıdığı bir evre bu.Sınırsız tüketim!Yazara göre şu an bizlerin de içinde bulunduğu “tekrar” evresinin başlangıcı ise müziğin kaydedilmesiyle başladı. Müzik depolanır, dolayısıyla tekrarlanır hale geldiğinde sınırsız tüketimin kapıları da açılmış oldu. Büyük bir ekonomi kapısı üstelik. Müziğin aynı zamanda bir iktidar biçimi olduğunun da altı çiziliyor kitapta. Müzik gerektiğinde, “unutturmak”, gerektiğinde “inandırmak”ve gerektiğinde de “susturmak” için kullanılıyor. Günceli aşıp geleceği öngören ve onu şekillendiren, toplumla birlikte hareket ederken ondan daha hızlı hareket edebilen bir olgu müzik. Yani bir bakıma sanatçı geleceği gören kişi Attali için.Gelecek nasıl?Bizler müziğin “tekrar” evresindeyken, hızlıca tüketilen, birden tepeye sıçrayıp, kısa sürede yerini bir başka şarkıya bırakan eserlerle karşı karşıyayken, müzik magazin figürlerinin etrafında dönüyorken, işinin ehli ve çoğunlukla geri planda kalan gerçek sanatçılar geleceği umut verici görüyor mu? Bunu merak ediyorum doğrusu...Müzik sanat olmaktan çıkıp sektör olduğunda geleceğe bakış, “Nasıl popüler olurum?” sorusu ekseninde yer alıyor elbette. Bunun için, reklamın iyisi kötüsü ayırt etmeksizin PR çalışmaları devreye giriyor. Dünya starları taklit ediliyor. Bütününde anlamsız, nakaratı akılda kalıcı şarkılar seçiliyor. Çoğunluğu aynı isimlerden çıkmış fabrikasyon şarkılaroluyor bunlar. En megastarı bile hareketli ikilemelerle dolu bir şarkının bestesi üzerine yine ikilemelerle dolu Türkçe söz yazıp zirveye oturuyor.Çekinmeleri yok!Eskiden yeniye, en tanınmış isimlerin çoğunun müzik geçmişine baktığımızda “aşırı esinlenmeler”, “birebir esinlenmeler”-çalıntı demek istemiyorum- görmek mümkün. Üstelik bu hiç de azımsanamayacak bir seviyede. Dünya değişti, gelişti, internet sayesinde ulaşabilirlik had safhada... Böylelikle zamanında “kim bilecek” düşüncesiyle, rahatlıkla altına imzalarını atıp, büyük hayran kitlelerine ulaşan isimlerin foyası bir bir ortaya çıktı.İnternetin sağladığı ulaşabilirlik elbette aşırma heveslileri için de bir nimet oldu. Onlar da gerek internet, gerek başka kaynaklarla, çekinmeden biraz ordan, biraz burdan, yabancı şarkıların etinden sütünden faydalanıp, burada ilah muamalesi görüyorlar... Adeta popüler kültürün önemsiz bir ayrıntısı gibi bir şey bu aşırmalar... Bu çifte standart!Şimdi hal böyleyken, birilerinin çıkıp “Vay efendim, Manuş Baba’nın şarkısı çalıntıymış.”diye konuyu memleket meselesine haline getirip celallenmesi oldukça gülünç. Çamuru görmeyip toza laf etmek gibi bir şey bu. Kimsenin avukatı değilim, müzik otoritesi hiç değilim ama biraz insaf diyelim... Birine net bir şekilde “hırsız” damgası vurmak bu kadar kolay olmamalı. Diğer yerini sağlamlaştırmış isimleri görmezden geliyor, şak şakçılık yapıyor, göklere çıkarıyorken, yeni çıkmış genç bir insana bu kadar zalimce bir yaklaşım sergilenmesini hiç ahlaki bulmuyorum...Aynı değil!Kaldı ki, şarkıları dinledim ve tek benzer bulduğum başlangıç ezgisi oldu. Şöyle söyleyeyim, Tarkan’ın “Beni Çok Sev” şarkısı, Cem Özkan’ın “Olmayacak Bir Hayal” şarkısına ne kadar benziyorsa, Manuş Baba’nın “Eteği Belinde”si de Atillla Yılmaz’ın “Senden Gayrı” şarkısına ancak o kadar benziyordur... Çifte standarttan bir vazgeçsek sanatın her dalında güzel yerlere varabileceğiz belki ama, ne mümkün!İlk taşı hiç “esinlenmemiş/çalmamış” şarkıcının fanı atsın lütfen!
Yazımın başlığından da anlaşılacağı üzere bugün size bir miktar Altın Kelebek Ödül Töreni yergisiyle geldim. Gönül isterdi ki törenin ilk dakikalarından itibaren sık sık duyduğumuz “mucize dolu gece”, “süpriz dolu gece” iddialarını doğrular şekilde, “Ne muhteşem geceydi ama!” diyebileyim. Amma velakin diyemiyorum.Bu yıl 44’üncüsü düzenlenen bu töreni itiraf etmeliyim ki ilk kez izledim. İzlediğim her dakika da ben bunu neden yapıyorum diye sorgularken buldum kendimi. Sık sık soluklanmalık küçük aralar verdim bu yayın süresince. Zira reklam araları bu yavanlığın üzerimizde bıraktığı sıkıntıyı atmak için yetersizdi. Bana kalırsa böylesine lezzetsiz bir organizasyonu sıkılmadan izleyebilmek de ödüllük bir beceri.Mucize neydi?Oldukça kişisel bir yazı olacağının altını çizerek, Kırmızı Halı röportajlarına adım atıyorum. Yayın Teve2 ekranlarında Cengiz Semercioğlu, Onur Baştürk ve Özge Ulusoy’un ünlülerle minik söyleşisiyle başladı. Ancak dakika bir gol bir, açılışta teknik bir sorun sebebiyle Semercioğlu’nun sözlerini duyamadık. Sonrasında birbirlerine şöyle şahanesin, böyle yakışıklısın iltifatları geldi. Üçlünün konuklarla sohbetlerinde heyecan ve mucize kelimeleri havada uçuştu. Heyecanı anlıyorum da, peki mucize? Gecede vaat edilen mucize neydi? İşte o büyük muamma!Kırmızı Halı klişeleri!Tören öncesindeki bu bölümden aklımda kalanlar arasında Gökçe’nin törene gelişini “Hem konserim yok, işim yok, ev de yakın geldim ben de.” şeklinde izah edişi, “Seni kim hazırladı?” sorusuna karşılık Can Bonomo’nun şaşkın bir ifadeyle “Ben kendim hazırlandım, evde.” demesi, Eşref Kolçak’ın 71 yıllık sanat hayatında bu törene ilk kez geldiğini ve onun da oğlu sayesinde olduğunu belirtmesi, Şeyma Subaşı’nın sürekli salladığı kafası, Ömür Gedik’in bir yaz gecesi havuz başında giyilebilecek elbisesi var. Elbise demişken gecede Miray Daner için üzüldüm. Ne modeli, ne rengi, yaşına ve fiziğine uymayan bir elbiseyle ödül almaya gelmiş olması büyük talihsizlik. Kendisiyle aynı ödüle layık görülen Melisa Şenolsun ve özellikle de Hazal Filiz Küçükköse son derece klas seçimler yapmışken üstelik.Sunucu Meryem’di!Ödül Töreni’ne geçtiğimizde ise sunuculuğu Cem Davran ve Ayça Ayşin Turan’ın yapacağını beklerken, karşımıza Meryem çıktı. Ayça Ayşin Turan oynadığı diziye de ismini vermiş Meryem karakteri olarak gelmiş gibiydi. Beyaz gelinliğini giymiş duvaksız bir Meryem vardı Davran’ın yanında. Üstelik dilini de yutmuş. Gerçi Cem Davran da pek fırsat vermedi konuşmasına. Samimi ve komik olmaya çalışırken yine sıkıcı ve itici oldu Davran. Tutuk olmasından iyidir bu çaba diye düşünürken Ajda Pekkan çıktı sahneye ve mekanik bir sesle Tarkan’ın Kış Güneşi şarkısını söyledi. Playback elbette... Kıyafetinin uygunsuzluğunu Bahar Candan dansı gölgede bıraktı. Hangisini daha çok garipseyeceğimi şaşırdım. Pekkan’ın tarzını severim ancak üzerindekiler asla geceye uygun değildi bu bir. Dansçılarla da bir bütünlük yoktu bu iki. Koreografi son derece acemiceydi bu üç. Sahnede Ajda Pekkan değil de onu abartılı bir şekilde taklit eden bir başkası var gibiydi bu dört. Daha sayacak o kadar çok olumsuzluk var ki... Sunucusundan, konuklarına, ödül alanından, ödül verenine, sahnede performans sergileyinine kadar törende had safhada bir ruhsuzluk hakimdi. Başladığı gibi yavan, renksiz ve sıkıntıdan öldürecek şekilde sürüyordu... Ne Tarkan’ın sahne alması, ne Cem Yılmaz’ın yaptığı şirinlikler geceyi şenlendiremedi derken, izleyicileri Teve2’ye yönlendirerek, Kanal D’de yayın sona erdi. Törenle ilgili en saçma bulduğum olaylardan biri tam da bu oldu. Hem böyle iddialı bir organizasyon yapıyorsunuz, hem de Çocuklar Duymasın yayınlamak için törenin yayınını yarıda kesip diğer kanala yönlendiriyorsunuz. Anlaşılır gibi değil...Ödüller yerini bulmadı!Peki sonra ne oldu? Ödül vermek için sahneye çıkanların çoğu hiçbir girizgaha gerek duymadan pat diye ödül alan isimleri sayıverdi. Koray Avcı ödülünü alırken “Hep birlikte!” diyerek türkü söylemeye başladı ancak tüm gece zoraki orada tutuluyormuş izlenimi veren ve alkışlamaktan bile geri duran konuklar onu hiç tınlamadı. Kendilerine oy gönderen sevenlerine teşekkür eden neredeyse olmadı. Öykü Serter dururken Evrim Akın En İyi Kadın Sunucu seçildi. Dram diyebileceğimiz bir diziyle En İyi Komedi & Romantik Komedi Dizisi Kadın Oyuncu Ödülü’nü Hande Erçel aldı. Düşünün ki aynı dalın En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü Güldür Güldür Show ile Çağlar Çorumlu alıyorken. Bu nasıl bir kategorilemedir anlamadım gitti...İyi bir şey oldu!Peki hiç mi güzel bir şey olmadı bu törende? Oldu! Keyifle izlediğim belki de tek program Kelime Oyunu’nun yaratıcısı Ali İhsan Varol, En İyi Sunucu Ödülü’ne layık görüldü. Tam iyi bir şey oldu derken ikinci bir süperstar vakasına daha şahit olduk. Ama bu sefer ki küçük star Aleyna Tilki. Şarkılarını canlı söylemeyi tercih eden Aleyna kıyafet seçimi ve yapay enerjisiyle detonelerinin üstünü kapatmayı başardı. Ama bu kapama işi gözleri kanatan cinstendi. Belli ki küçük Aleyna dünya starlarına özenip rüküşlükte cazibeyi yakalayacağına inanıyor ancak olmayınca olmuyor. Aynı tarifle farklı kişiler tarafından yapılan kek gibi. A yapıyor lezzet şahane. B yapıyor, bir ısırıktan fazlası yenmiyor. Tam da o hesap... Hele bir de ceketin tek omzu düşsün diye şarkı söylerken gösterilen özel çaba yok mu? Keke şeker diye tuz katmak gibi bir şey... Bu badireyi de atlattıktan sonra daha kötü ne olabilir diye düşünürken. Bir rahatlama hissetmişken, kelebeğin bu gece ruhumuzu kemirmek için ant içmiş olduğunu kimse bilmiyordu. Buna ne gerek vardı denilebilecek yine kötü bir playback performansıyla bizleri sınadı. Yılların büyük sesi Muazzez Abacı ve Manga grubunun solisti Ferman Akgül bir düetle sahne aldı. Şarkı sahnede olmayan kalabalık bir vokal sesiyle başladı, Ferman Akgül bir beden büyük ceketiyle her an “Yüz gram da leblebi vereyim mi abla?” diyecek esnaf gibiydi. Ödüller arasında “Azerbaycan’ın En Parlak Yıldızı Ödülü” kategorisi vardı ki, buna da bir anlam veremedim.Ses ve ışık kötüydü!Ses, özellikle de ışık çok kötüydü. Asla sahne şovuna uygun bir görsellik sunmuyordu. Bunun yanı sıra ödül için sahneye çıkan herkes de bu kötü ışıktan payını aldı. Bütün ünlüler ekrana dağılmış makyaj ve yorgun bir yüzle yansıdı. Gecenin sonunda ödül alanlar sahneye davet edildiğinde sadece bir avuç insan kalmıştı ki gidenlere hak vermemek mümkün değil. Sözün özü organizasyon teoride iyi ancak pratikte tam bir fiyaskoydu. Sıfır enerji, sıfır doğallık... Anlayacağınız Altın Kelebek’in etkisi kötü oldu. Ben daha da gelmem!