Enkaz altında ya çıplak kalırsam?

24 Kasım 2011

Çoğumuz bilmiyoruz, ‘duşta ya da tuvalette beş dakika kalabilmenin bir nimet olduğu’nu.Ama Vanlı Ayşe, Vanlı Şeymus, Vanlı Rojin, Vanlı Merwan biliyor.Deprem felaketinin yarattığı travma ile tanışmamış olanlarımız bilmiyor; haftada bir kez de olsa, hasarlı bir binada banyoya girip yıkanmanın nasıl bir his olduğunu. Beş dakika içinde yarım yamalak yıkanıp, koşar adım binadan çıkıp ıslak saçlarla dışarıdaki soğuğa teslim olmanın nasıl bir ürpermeye yol açtığından haberimiz yok.Aynı şekilde; bina sağlam da olsa, küçücük bir tuvalette geçen sadece birkaç dakikada insan beyninin oynayabileceği oyunlardan, “Ya şimdi bir artçı olur da enkaz altında kalırsam?..” düŞüncesinden bihaberiz.“Artçıya banyoda ya da tuvalette yakalanırsam, bina yıkılırsa, beni enkaz altından böyle çıplak (ya da yarı çıplak) çıkartırlarsa?..” endişesi çoğumuza saçma geliyor belki.Ama bunlar, ‘Van gerçekleri‘nin sıradan ve sadece birkaç örneği...*****Asansörler karaborsaYoğun bir ‘taşınma’ trafiği var Van’da...İnsanlar şehri terk ediyor.Hasarlı evinden taşınıp yeni bir kentte yeni bir hayata hazırlananlar, yeni bir maliyet ile karşı karşıya şimdi.Yeni bir sektör oluşmuş...Nakliye firmaları risk taşıyan binalara girmeyi kabul etmiyor. Binaların çoğu riskli zaten... Durum böyle olunca, eşyayı balkon ya da pencereden çıkartıp dışarıdan aşağı indiren ‘vinçli asansör sistemi’ adeta karaborsaya düşmüş.Üç oda bir salon dairenin taşınması için, nakliye parasının yanı sıra bin-bin 200 TL’lik bir ‘asansör ücreti’ çıkıyor. Artı nakliye... O da, gideceği şehre göre değişiyor. Yani Van’dan taşınmak da ekstra maliyetli bir iş artık...*****Tartıcı çocuk neyi tartıyor?Van sokaklarında tartıcı çocuklar...“Gel abi gel...” diye başlıyor bağırışları, her şehirde olduğu gibi.Ama çağrı cümlesinin devamı; Van’a özel, depreme özel şekilde geliyor...“Gel abi gel... Depremde kaç kilo vermişsin öğrenmeye gel...”*****Herkesin derdi ayrıFoto muhabiri arkadaşım İlker Akgüngör ile Van’a indiğimizde ilk temas noktamız bir araç kiralama firmasının bankosu oldu.Kadın görevlinin bitkinliği yüzünden okunuyordu.Bir de burnundan soluyordu.“Hayırdır?” dedim, “Ne oldu?..”“Ne olsun?” dedi sinirle...“Ben banyo yapacak su bulamıyorum, adam gelmiş, kiraladığı arabayı teslim alırken, ‘Bu araba neden kirli?’ diye soruyor. Neyle yıkatalım biz bu ortamda otomobilleri? Sinirlenmeyeyim de ne yapayım, siz söyleyin.”Hiçbir şey söyleyemedim doğal olarak...*****Mesaj bombardımanı bende ters tepiyorBir dönem, ‘tam güne karşı çıkan tıp doktorları’ydı...Bir dönem, ‘bedelli askerlik isteyenler’...Bir dönem, ‘ataması yapılmayan öğretmenler’... (Ki onlar hala devam ediyor.)Sonra ‘eş durumu mağduru öğretmenler’... (Onlar da hala devam ediyor.)Şu aralar, ‘bedelli karşıtları’...Yine bugünlerde, ‘çıkan bedelli askerliğin yaş sınırının ve ücretinin düşmesini isteyenler’...Uzun süredir, “Silivri’ye gelin, duruşmaları izleyin” diyenler...İlk aklıma gelen başlıklar bunlar. Unuttuklarım olduğundan eminim.E-mail yoluyla ya da Twitter’dan her gün onlarca, yüzlerce mesaj geliyor.Genellikle aynı metin, farklı adres ve kullanıcılardan.Sistemli ve sürekli bir bombardıman yani...Çok açık söylüyorum; bu tarz ‘etki altına alma’ girişimleri bende ters etki yapıyor.‘Medya desteğine ihtiyaç duyan mağdur’ tiplemesine bir yapaylık, bir eğretilik getiriyor bu tür ‘sanal bombardıman’lar.İçten değilmiş gibi hissediyorum.Dünya yıkılsa umurlarında değilmiş gibi, kendi dertlerinden başka hiçbir konuya duyarlı değillermiş gibi, dertleri üzüm yemek değil, sadece bağcıyı dövmekmiş gibi geliyor.Ve bu durum; Yazacağım varsa da yazmamak, ilgileneceğim varsa da ilgilenmemek, sıcak bakacağım varsa da bakmamak gibi hiç istemediğim bir yere itiyor beni.Umarım bu ‘soğuma’, bu ‘uzaklaşma’ hali sadece bana özeldir çünkü bakıyorum o mesajların alıcı bölümünde hemen hemen bütün meslektaşlarımın isimleri var.

Devamını Oku

Van’ın öğretmensiz 24 Kasım’ı

23 Kasım 2011

75 öğretmenin yaşamını yitirdiği Van'da hüzünlü öğretmenler günüBugün Öğretmenler Günü ama depremin altüst ettiği Van’da okullar kapalı. 75 öğretmenini enkaz altında kaybeden şehirde 24 Kasım Öğretmenler Günü de buruk karşılandı. Bir tarafta yıkık ya da hasarlı okullarla öğretmen bekleyen öğrenciler, diğer tarafta barınacak yeri dahi olmayan öğretmenlerBüyük depremin üzerinden tam bir ay geçti... 23 Ekim'de çok büyük bir darbe yedi Van.Tam ayağa kalkmaya çalışıyordu ki, kroke durumdaki boksör misali, 9 Kasım'da gelen 5 nokta 6'lık sarsıntıyla yıkıldı kaldı... Türkiye'nin dört bir yanından yardım malzemesi yağdı Van'a... Yardım malzemeleri hala depolarda... Depolar ağzına kadar dolu. Valilik - Belediye gerginliğinin, çekişmesinin faturası depremzede vatandaşa çıkıyor. Sorun 'isabetli' dağıtımda. Belli ki sağlıklı bir ihtiyaç listesi yok. Kimin neye ihtiyacı varsa, o malzemenin, o kişiye ulaştırılması mümkün olmamış. Bir ayın sonunda bile... Yakacak kömür yardımı, sıcak yemek dağıtımı ve esnafa sağlanacak özel koşullu krediler ise bir ayın sonunda devletin yaptığı iyi işler, tatminkar icraat listesinde. Van'da eğitim - öğretime 5 Aralık'ta başlanacak. Daha doğrusu resmi açıklama bu şekilde. Ama...Deniz Öğretmen, "Mümkün değil" diyor.Onur Öğretmen, "Nasıl olacak?" diye soruyor.Naci Öğretmen, "O çocukları, bu koşullarda, o binalara sokmak cinayete davetiye çıkartmak olur" diye konuşuyor. Hepsinin ortak görüşü ise "Senede bir gün hatırlanmak, göstermelik bir 'Öğretmenler Günü'nde hatırlanmak değil istediğimiz" şeklinde. Hele de 'ağır yaralı' Van'da... 75 öğretmenin yaşamını yitirdiği Van'da.Sonuç olarak...Van'da... Tam da Öğretmenler Günü'ndeki durum şöyle:Kentte kalan çocuklar okula gitmeye korkar halde.Veliler, "O binalara çocuklarımızı yollamayız" diyor.Öğretmenlerin durumu da yukarıda aktardığımız gibi.Değil 5 Aralık'ta; Van'da eğitim - öğretime başlamak için daha yapılması gereken çok iş var. Ama çok...*****'Ben de girmem o binaya'Gencecik bir müzik öğretmeni Deniz... Trabzonlu... "Asıl sarsıntı psikolojik" diyor."Çocuklarda ağır bir travma var" diye devam ediyor. "Öğrencilerimiz resim yaptı, hepsi 'ev' çizmiş" diye ekliyor."Resim, müzik, tiyatro gibi oyun niteliğindeki derslerle rehabilite edilmeye ihtiyacı var buradaki çocukların. Dersten çok rehabilitasyon çalışması yapmalıyız. Şu anda çocuklar o binalara girmek istemiyor, aileler de zaten çocuklarını göndermeyeceklerini söylüyor. Eğer binanın röntgeni çekilmezse, resmi rapor verilmezse, ben de girmem o binaya. Yasal hakkım var buna. Öğrencilerimi de sokmam" diye noktalıyor sözlerini.*****Beritan bebek de ölmesinKafa kağıdında 1977 doğumlu yazıyor. Yani nüfus kaydına göre 34 yaşında. "Beş sene geç yazdırmışlar beni. 72'liyim aslında" diyor Yakup Gül. 39 yaşında ama neredeyse 50'sinde gösteriyor. Eşi ve 5 çocuğuyla bir çadırda şimdi Van'da. En küçüğü Beritan bebek... 40'ı henüz çıkmış. Annesinin kucağında uyuyor. Ağır bronşit... "Bu çocukları nasıl koruyalım burada" diyor annesi. "Ölür bu bebeler burada..." "Allah korusun" diyor komşularından biri. Ve bir başkası koyuyor noktayı: "Ancak o korursa koruyacak zaten. Allah'tan başka koruyanımız, kollayanımız yok çünkü...*****‘Arkadaşlarımızın çoğu dönmeyecek’İlköğretimde sınıf öğretmeni Naci. O da KESK üyesi bir eğitimci. Vanlı...Deniz ile Onur gibi bekar değil. Kendisi gibi öğretmen olan eşi ile (biri dört buçuk, diğeri bir buçuk yaşındaki) iki çocuğunu Erzurum'a götürüp bırakmış."Van'dan göç eden çoğu aile, gittikleri illerde çocuklarını okula kaydettirmiş bile" diye başlıyor söze."Deprem travması yaşayan çocuklardan bir, iki ve üçüncü sınıf öğrencilerini o binalara tekrar girmeye zorlamak cinayete davetiye çıkartmak olur. En küçük bir artçıda, kaçarken birbirlerini ezer o çocuklar" diye devam ediyor."Devlet, Bingöl'de olduğu gibi, 'ek ders ücreti' gibi küçük bir motivasyonu bile sağlamadı. Gönüllüler dışında psikiyatrist de yok Van'da mesela. Kenti terk eden arkadaşlarımızdan çoğu dönmeyecek" diye yakınıyor. "Eş durumundan giden öğretmenlerin açığı nasıl kapatılacak? İkinci depremin ardından her şey iyiden iyiye altüst oldu. Barınma çok büyük sorun. Bu koşullarda birçok öğretmen mesleği bile bırakma noktasına geldi.*****‘Pozitif ayrımcılık istiyoruz’İlköğretim üçüncü sınıf öğretmeni Onur... Adıyamanlı... O da genç, o da idealist."Van için, pozitif ayrımcılık beklentimiz var, sadece eğitim yardımını içeren bir destek çalışması lazım. Buna paralel, 'Baba beni okula gönder' tarzı bir kampanya da gerekli" diyor."Van genelinde toplam 11 bin dolayında eğitim çalışanı var. 5 Aralık'ta okullar açılırsa, o gün bu meslektaşlarımızın - en iyimser tahminle - yarısını bulabiliriz" diye devam ediyor."Öğrencilerin çoğu aileleriyle göç etti, öğretmenler de öyle. Altı ay ücretsiz izin alan arkadaşlar da var. Kalanlar için barınma sorunu çok büyük. Okul binaları da riskli. Prefabrike ya da konteynır okullar oluşturulmazsa eğitime başlanması nasıl mümkün olacak?" diye soruyor."Hepsinin dışında, üniversiteye hazırlanan öğrencilerin durumu ne olacak?" diye eklemeyi de ihmal etmiyor” diye bitiriyor sözlerini.*****Silah sesleri hiç susmuyorVan'ın gündüzüyle gecesi arasında sadece ısı farkı yok. Gündüz hayat var cadde ve sokaklarda. Geceleri ise tam manasıyla bir 'hayalet kent'e, bir terk edilmiş şehre dönüşüyor Van. Ana caddeleri mavi-kırmızı ışıklar aydınlatıyor periyodik olarak. Polis ekipleri devriye atıyor. Ara sokaklarda ise görüntü yok ama ses var. Silah sesi... Sadece tabanca değil. Pompalıların tok sesi yankılanıyor gecenin karanlığında.Arada 'keleş'in seri sesleri de geliyor. İnsanlar evlerinin başında nöbette sabaha kadar. Hırsız nöbetinde... Silahlılar... Yaklaşan birini görünce önce sesleniyorlar "Kimsin" diye. Adeta, "Dur" ikazı... Karaltı yaklaşırsa havaya ateş açıyorlar hemen. Farklı kentlerden gelen hırsızlar için caydırıcı oluyor havaya açılan ateş. Zorlamıyorlar... Kayboluyorlar karanlığın içinde... Sessiz başka adreslere yöneliyorlar...*****Nuri Amca eşyalarını nasıl kurtardı?Van Merkez'de Ali Paşa Mahallesi...5 nokta 6'lık ikinci depremde, yaşadığı dairede büyük hasar meydana gelmiş 63 yaşındaki Nuri Amca'nın.Ailesiyle birlikte bir daha girmemiş, o gün çıktığı evine. Çoluk çocuğu, torun torbayı başka bir şehre götürüp bırakmış hısım akrabanın yanına.İki gün sonra dönmüş Van'a. Canlarını kurtarmışlar ama mal canın yongası tabii...Apartmanın önüne geldiğinde, bakmış kapıda bir kamyon. Hamallar eşya taşıyor..."Kolay gelsin" derken görmüş hamalın sırtında kendi evinin salonundaki eşyaları.Anlamış hemen vaziyeti. Lakin istifini hiç bozmamış: "Göçüyor musunuz siz de?" diye sormuş."He" demiş ekibin başındaki adam. "Taşınıyoruz... Çoluğu çocuğu aldık gidiyoruz Van'dan.""Allah kolaylık versin" deyip uzaklaşmış Nuri Amca evinin önünden. Hemen polise gitmiş, "Benim evi kaldırıp götürüyorlar" demiş.Polis ekipleriyle birlikte dönmüş binaya... Hırsızlık çetesini gözaltına almış polisler. Yarım saat önce sohbet ettiği ekip başı, ekip arabasına binerken seslenmiş Nuri Amca'ya: "Amma uyanık çıktın be ihtiyar... Mevzuyu fark etsek, seni de alır götürürdük..."Not: 'Alıp götürme'ye kalkışacak başkaları çıkar endişesi ile mi bilinmez ama İlker'in fotoğrafını çekmesini istemedi Nuri Amca...

Devamını Oku

Bedelli haberini sınırda Mehmetçik ile birlikte almak...

22 Kasım 2011

VanBana sorsalardı...Deselerdi ki, “Ankara’da bedelli askerlik ile ilgili detayların açıklandığı sırada... Tam o anda nerede, kimlerle, hangi ortamda olmak istersin?”İnanın bu kadarını hayal edip isteyemezdim...Bir ‘gazeteci’nin arayıp da bulamayacağı bir yer, bir ortamda aldım haberi. ‘Aldık’ daha doğrusu. Bakın nerede, nasıl bir ortamda, kimlerle birlikteyken geldi bedelli askerlik uygulamasına ilişkin resmi açıklamanın ayrıntıları...***Öğle saatleri... Yani havanın ‘en sıcak‘ olduğu saatler. Hava sıcaklığı sıfırın altında 7 derece. Eksi yedi yani...Rakım yaklaşık 2 bin 600 metre.İran topraklarına mesafemiz ise sadece 500 metre.Türkiye - İran sınırının ‘sıfır noktası’ndayız...Van‘ın Özalp ve Saray ilçelerinin arasında bir bölgede...Harabe Kışla Hudut Karakolu‘nda.Bembeyaz dağlarda, “Hudut namustur” tabelasının altında nöbet tutan, pusu atan, operasyona çıkan Mehmetçik ile birlikte...***Vatan’ın tecrübeli foto muhabiri İlker Akgüngör ile birlikte, çok önceden planlanan ve Genelkurmay’dan alınan izinle, Harabe Kışla Sınır Karakolu’nda haber peşindeyiz.Öğlen yemeğinde askerlerle birlikte karavanaya kaşık sallıyoruz.Yayla çorbası, peynirli makarna ve hindi kapama var menüde. Üstüne de ağız tadı olarak sütlaç ile tulumba tatlısı. Ama Mehmetçiğin ağzının tadı pek yok. Sebep, ‘bedelli’ haberi...“Biz ana kuzusu değil miyiz be abi?” diyor biri masada. Gaziantepliymiş. Şafak 160.“Parası olana hayat hep kolay” diyor bir diğeri. Burdurlu. Şafak 20. “Bizim de kaderimiz böyleymiş be abiciğim” diyor bir başkası. Mersinli. Onun şafak da 20.“Buna da şükür be abi” diyor Edirneli. Devam ediyor: “Benim şafak karanlık ama aşağıda, Şırnak’ta, Hakkari’deki kardeşlerimize göre biz bir nebze daha rahatız.”“İçimiz bi garip oldu tabii duyunca ama devletimizin büyükleri böyle karar verdiyse, vardır bi bildikleri” diyor Giresunlu. Onun da şafak karanlık. Komutanları ise yorum yapmıyor ‘bedelli’ ile ilgili.***Bedelli askerlik uygulamasının; silah altındaki asker için de, yaşı tutmayan ve bu hizmeti yapacak olanlar için de ‘moral bozucu‘, ‘motivasyon kırıcı‘ bir yanı var muhakkak.Buna karşılık bir kesimde de büyük bir rahatlama ve mutluluk anlamına geliyor ‘bedelli’.***Yıllarca savunma muhabirliği yaptım. Doğu, Güneydoğu ve Kuzey Irak’ta gitmediğim yer kalmadı. Zap Kampı’ndaki PKK’lının yaşadığı koşulları, mevzideki Mehmetçik ve subayın ruh halini yakından biliyorum. Aynı zamanda, 2000 yılında bedelli askerlik uygulamasından yararlanmış ve bu hizmeti 28 gün yapmış biri olarak, ‘bedelliciler’in bakış açısını, haleti ruhiyesini de yakınen biliyorum.Bu kez uygulama farklı. 30 bin TL’yi ödeyen üniforma giymeden, eline silah almadan kapatacak askerlik defterini.Devlet açısından bakınca mantıklı. Çünkü o insanların 3 ya da 4 hafta için silah altına alınması ciddi bir maliyet. Ama bence birkaç hafta bile olsa keşke o kışlalara girseydi 30 üstü gençler.En azından bir “yemin” etselerdi... Ve bir kare “askerlik hatıraları” olsaydı...Koğuş hayatını, içtimayı, künye vermeyi, terlik iznini bir yaşasalardı...Birkaç tane de olsa mermi yaksalardı... Bir kere bile olsa, o kamuflajların içinde çarşı iznine çıksalardı.En azından askerlik anısı anlatma geleneğinden mahrum kalmazlardı.

Devamını Oku

Erdoğan: Berlusconi’nin durumuna üzüldüm

21 Kasım 2011

“Berlusconi aradı bugün. Haline üzüldüm...”Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, geçen hafta Pazartesi akşamı (14 Kasım 2011) partisinin Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısında işte böyle başlıyor söze...Aldığım ve birkaç kaynaktan teyid ettiğim bilgiye göre geçen haftaki MYK’nın bir bölümünde söz İtalya‘dan ve Silvio Berlusconi‘nin istifa etmek zorunda kalmasından açılıyor.***MYK toplantısı ayın 14’ündeydi.Berlusconi, henüz iki gün önce, ayın 12’sinde istifa etmişti.Erdoğan ile Berlusconi, bu tarihten sadece bir hafta önce, ayın 4’ünde, Fransa’nın Cannes kentinde düzenlenen G-20 liderler zirvesinde bir aradaydı ancak Cannes’dan, geçmişin tersine, yakınlık değil uzak mesafe haberleri gelmişti.Cannes’dan gelen fotoğrafların yanında, altında, üstünde yer alan haberler, Erdoğan’ın Berlusconi’ye soğuk davrandığına, hatta ‘yüzüne bile bakmadığı’na dairdi.Fransız Rivierası’ndan gelen bu haberler üzerine, yıllardır yakın dost olmalarına karşın, yaşam tarzı ve skandalları sebebiyle Tayyip Erdoğan’ın, Silvio Berlusconi ile ilişkisini kestiği yorumları yapılmıştı.***Ancak, MYK toplantısında yaptığı konuşma ile ortaya çıktı ki, Erdoğan eski dostuna sırt çevirmemişti. Tam aksine, dostu ‘Silvio’nun düştüğü duruma üzülüyor ve ‘kötü gün dostluğu’na vurgu yapıyordu Tayyip Erdoğan.Başbakan, fazla detaya girmedi ama parti yönetimindeki arkadaşlarına görüşmeye ilişkin şu bilgileri veriyordu:- Bugün Berlusconi aradı beni... Sesi çok kötüydü. Neredeyse ağlamaklıydı. Morali çok bozuk. Üzüldüm haline... Kötü bir durum.Ve devam ediyordu Erdoğan:- Yarım saat kadar konuştuk. Daha doğrusu çoğunlukla o konuştu, ben dinledim. Avrupalı liderlerin kendisine bir anda sırt çevirdiklerinden dert yandı. “Telefonuma bile çıkmıyorlar, çıkmazlar da bundan sonra” dedi. Çok dertliydi. “Tek dostum sensin. Senden başka dertleşebileceğim kimse yok” dedi. Teselli etmeye çalıştım ama gerçekten üzücü bir durumda.***Berlusconi’nin içinde bulunduğu, “Düşenin dostu olmaz” sözünü kanıtlar türden bir durum. Erdoğan’ın partisinin MYK üyelerine anlattıkları da İtalyan siyasetçinin içine düştüğü duruma ilişkin hissiyatının göstergesi. Sekiz sene kadar önce, 10 Ağustos 2003’te oğlu Bilal Erdoğan’ın nikah şahitliğini yapan Silvio Berlusconi ile yıllardır çok yakın ve samimi bir ilişkisi var Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın.Birbirlerine ön adlarıyla, “Silvio” ve “Tayyip” diye hitap ediyor ikili.İtalyan (eski) Başbakanı’nın yaşam tarzı ve hareketli hayatı, Türk Başbakanı’na birçok açıdan ters. Buna hiç şüphe yok.Zaten, Cannes’dan gelen, “Erdoğan, Berlusconi’nin yüzüne bile bakmadı” türünden haberler de, işte bu yüzden hiç yadırganmadı.Ancak belli ki, o soğukluk sadece ‘anlık görüntü’den ibaretmiş.Gerçek, o fotoğraftaki gibi değilmiş.*****ÇARŞI, number ‘Van’...“Güneşi yolluyorum sana, dayan... Biz varız, üşümeyeceksin Van” yazıyordu ÇARŞI imzalı pankartta... ÇARŞI, Pazar akşamı açtı pankartı ‘Kutu‘da. Akşam akşam, ‘güneş’ doğdu İnönü’ye...Dolmabahçe’nin tribünündeki çıplak bedenlerle birlikte Van’daki insanın da içini ısıttı o güneş.Sağda-solda; “Reklam”, “Şov”, “Gösteri” diyenler olduğu geliyor kulağıma önceki akşam İsmet Paşa’da yaşanan sahneler için.Eğer böyle düşünenler varsa gerçekten, onlara söyleyebilecek tek sözüm var:Sizin gibi gençleri de böyle ‘reklam’, ‘şov’, ‘gösteri’ yaparken görmek isteriz.Bu arada unutmadan...Beşiktaş, ÇARŞI, ırkçılık sözcüklerini aynı cümle içinde kullanmak art niyet değilse, ancak cehalet işareti olabilir.

Devamını Oku

Ossi ile konuşmamasını konuştuk

17 Kasım 2011

Vicdani ret konusunda bir ikona dönüşmek değil benim istediğim. Yıllardır verdiğim bu mücadeleyi basınla bir başıma konuşmaktansa, bir yapının içinde gereğini yapmayı isterdim.”Osman Murat Ülke böyle başladı söze telefonda...Bahsettiğim kişi (artık kamuoyuna da mal olmuş ve lakaplaşmış kısa adıyla) Ossi.Vicdani ret gündeminde, Milliyet’in “Ossi Kanunu” manşetine konu olan Ossi...***Herhangi bir konuda uzun soluklu mücadele veren biri, adeta sembolü olduğu o konu ülkenin sıcak gündem maddesine dönüştüğünde kanal kanal gezip canlı yayınlarda konuşur, gazetelere sayfa sayfa röportajlar verir. Biz böylesine alışığız...İki-üç gündür bakıyorum, Ossi’yi medyada görmedim.Baktım yok, aradım “Neden konuşmuyorsunuz?” diye sormak için.- Türkiye’de ‘vicdani ret’ denildiğinde akla gelen ilk isim sizsiniz. Yıllardır ‘vicdani retçi’ olarak verdiğiniz mücadele ortada. Şimdi herkes konuşuyor, siz susuyorsunuz. Neden? - Benim için vicdani ret; ‘anti militarist bir perspektif içinde, kolektif olarak yürütülen bir mücadele’ oldu. Vicdani ret, bireysel özgürlük boyutu bir yana, toplumsal dönüşüm için de bir kaldıraç işlevi görüyor. Kolektifimizin 10 yıl kadar önce çözülmesi benim açımdan ciddi bir darbe oldu. Sonrasında kendimi başka türlü bir kolektifin içinde de var edemedim. Bir kopuş yaşadım.- Sözünü ettiğiniz kolektif yani ‘anti militarist perspektifin örgütlü yapısı’, uzun süre başkanlığını yaptığınız ve 2001 yılında faaliyetine son verdiğiniz İSKD (İzmir Savaş Karşıtları Derneği) miydi mesela?- Evet. Ve bu yapının yokluğunda anti militarist mesajdan ziyade, ‘kişisel kader’ öne çıkarıldı. Konu bir miktar depolitize oldu ve bir ikonlaşma süreci yaşandı. Benim vicdani ret konusundaki algım ise bu değil.- ‘İkonlaşma’ tanımından kastınız, vicdani ret konusunda sizin kişisel olarak bir ikona dönüşmeniz mi?- Evet maalesef öyle.- Pekiyi, sizin tabirinizle bir ikona dönüşmeniz neden engel oluşturuyor bu konuda söz söylemenize?- İkonlaşma, benim ‘belli bir yerden’ konuşmam şeklinde bir beklentiyi beraberinde getiriyor. Oysa benim vicdani ret algımın temelini, dediğim gibi, anti militarist bir perspektif oluşturuyor. Bu da bireysel değil, örgütlü bir yapı ile anlamlı. Bu olmadan söyleyeceklerim biraz havada kalır diye endişe ediyorum.- Şimdi sizin bu sözlerinizi okuyan birçok insan, her şeye rağmen bireysel olarak da görüş bildirebileceğinizi düşünecektir. Dürüstçe söyleyeyim, ben de böyle düşünüyorum...- Bu konuyu, şimdi ülkenin gündemine geldikten sonra, basınla bir başıma paylaşmaktansa, bir yapının içinde olmayı ve gereğini yapmayı tercih ederdim.- Nedir gereği?- İsterdim ki, yine bir kolektif olsun. Tezlerimizi savunabilelim, ülke gündemine müdahale edebilelim, eylem yapabilelim. Böyle olmasını tercih ederdim...***Ossi’nin sözlerine, ‘küskünlük’ mü dersiniz, ‘aykırılık hali’ mi, ‘kapris’ mi bilemem. Ama bildiğim, bu, kendi içinde tutarlı bir tavır. Anlamlandıramasanız bile ‘anlamaya çalışmak’ gerekiyor.Neden mi?Çünkü, gündemin geldiği noktayı ve Ossi’nin bu gündem içindeki pozisyonunu bir düşünün... Tabii geçmişte, farklı konulardaki benzer durum ve örnekleri de...Bugüne kadar onun yerinde olan herkes ‘konjonktürü bireysel şöhrete dönüştürme’ yolunu tercih etti. Ve ‘geçici olarak’ başarılı da oldu bu yolu seçenler.Ama bir de işte böyleleri var bu ülkede.***‘Dağa çıkma’ haberine gelen mesajlarBDP Grup Başkanvekili Hasip Kaplan’ın, “Sadece son 40 günde ve sadece Şırnak Merkez’den 100’den fazla genç dağa çıktı” sözlerini yazdım ya dün...Gün boyu gelen mesajları bir görseydiniz...Tek tek ve aynı ifadelerle burada yer vermem mümkün değil ama mealen şu başlıklar altında özetleyebilirim vaziyeti...“BDP, PKK’nın askere alma dairesi gibi çalışıyor” diyenler...“Madem biliyorlar, neden engellemek için hiçbir şey yapmıyorlar?” diye soranlar...“Yaptıkları dağa çıkmayı özendirmek. Bu, suçu ve suçluyu övmektir ve bu da bir suçtur” diye yaklaşanlar... Ve “Bu tür haberler, BDP ve PKK’yı gündemde tutuyor. Reklamları oluyor ve onların istediği de bu zaten” diyerek, bu konuda ‘habercilik’ yapılmamasını isteyenler...Dediğim gibi; özetle ve mealen böyle gelen mesajlar.Hem açıklamanın sahibi Hasip Kaplan hem de BDP bilsin istedim.

Devamını Oku

Kaplan: 40 günde 100 kişi dağa çıktı

16 Kasım 2011

Sadece Şırnak Merkez’den, son 40 gün içinde 100’ü aşkın genç dağa çıktı.”Bu haberi veren, Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Grup Başkanvekili Hasip Kaplan.Kaplan ile dün Meclis’te konuştuk...- Seçim bölgeniz olan Şırnak’tan PKK’ya yoğun bir katılım olduğunu söylüyorsunuz. Bu kesin bir bilgi mi, teyidli mi?- Evet. Bunun duyumunu aldım ben kesin olarak. Sadece Şırnak Merkez’den 100’den fazla genç dağa çıktı. Son bir ay, 40 günlük dönemdeki rakam bu.- Neden peki? Yani ne oldu da bölgeden örgüte katılımda böyle gözle görülür bir artış meydana geldi?- Bunun öncelikli iki nedeni var. Birincisi KCK tutuklamaları. İkincisi de, ‘açılım’ deyip, sonradan açılım yerine, hükümetin attığı siyasi ve operasyonel adımlar.- Biraz daha açık konuşmanızı rica etsem?- Bakın, yaygın, topyekun tutuklamalar yaşanıyor. Seçilmiş insanlar cezaevlerine koyuluyor. Bu durum da bölge insanında, bölgenin gençlerinde umutsuzluk ve ardından da öfke ve tepki yaratıyor.Orada bir örgüt değil, bir halk var- Başka partilerin milletvekili seçilen üyeleri de cezaevinde biliyorsunuz...- Bizim üyelerimiz örgüt üyeliği ile suçlanıyor, 5 yılla yargılanıyor. MHP-CHP tutukluları ise müebbet istemiyle yargılanıyor. Bunları aynı kefeye koyamazsınız. Ayrıca, hükümet doğrudan partimizi düşman ilan etme mantığıyla hareket ediyor.- Hükümet durup dururken mi sizi hedef alıyor? KCK konusunda Başbakan’ın çok açık demeçleri var. Parti olarak sizden beklentileri de malum...- Herkesin görmesi gereken gerçek şu: Orada bir halk var, bir örgüt değil. Ve o halk, kendini topyekun saldırı altında görünce umutsuzluğa kapılıyor, öfke duyuyor, tepki veriyor. Hükümet partimize karşı psikolojik soğuk savaş tarzı taktikler uyguluyor. Ama açıkça söylüyorum, AK Parti hayatının kumarını oynuyor ve bunun nereye varacağını düşünmek bile istemiyorum.Tehdit değil, uyarı- Örgüte katılım konusuna dönersek... Az önce Şırnak’tan verdiğiniz örnek çok önemli. Katılımların devam edeceği yönünde duyumlarınız da var mı?- Bakın sadece benim bölgemden, yani Şırnak Merkez, İdil ve Güçlükonak’tan, bir günde 5 bin genç dağa da çıkabilir, okula da gidebilir. İşte bu kadar hassas bir noktadayız.- Bu çok önemli bir iddia. Ve aynı zamanda bu sözleriniz üstü örtülü bir ‘tehdit’ olarak da algılanabilir, farkındasınız değil mi?- Niye tehdit olsun? Tehdit değil, bu realite. Ortada böyle bir gerçek var ve ben tehdit etmiyorum, uyarıyorum. Bazı gerçeklerin altını çizmek, uyarmak benim yaptığım. 90’lı yıllara dönüyoruz. Ben bunu söylüyorum.Adres o gençler değil, hükümet - Sayın Kaplan, BDP’nin bölgedeki etkinliği, bölge halkı üzerindeki etkisi malum. Siz ne yapıyorsunuz dağa çıkışların önüne geçmek için?- Bizim Ankara’da, Parlamento’da olmamız büyük bir şans. Biz burada, demokratik, legal siyasetin içinde, “Dağa değil, okula gidin” diyoruz. Ama hükümet, bize yönelik icraatıyla, artık günlük faaliyete dönüştürdüğü tutuklamalarla, bu gençleri dağa çıkarmaya çalışıyor. Biz çatışmaların durması için uğraşıyoruz.- Tam da bu noktada soru şu: Bölgede, o gençler ile konuşurken, onlara açık açık “Dağa çıkmayın” diyor musunuz?- Bunu o insanlardan önce, o çocuklardan, o gençlerden önce Başbakan ve bakanlarına söylemek lazım. Dağa çıkma sonucunu doğuranlar, bu ortamı doğuranlar onlar çünkü.BDP’nin önemli isimlerinden Hasip Kaplan işte böyle keskin ifade ediyor görüşlerini.“Bir günde 5 bin genç dağa da çıkabilir, okula da gidebilir” sözleri için, “Tehdit etmiyorum, Türkiye’nin önünde duran tehlikeye dikkat çekip uyarıyorum” diyor ama örgüte katılım konusu gerçekten Kaplan’ın dediği gibiyse, önümüzdeki dönemin her anlamda daha da ‘kritik’ olacağını tahmin etmek için kahin olmaya gerek yok.

Devamını Oku

Suriye’nin matruşkaları

14 Kasım 2011

Matruşkaları bilirsiniz... Rusya’ya özgü oyuncak, içi içe geçmiş tahta bebekler... Açtıkça içinden bir boy küçüğü çıkar ya hani, onlar işte.Suriye’deki iktidarı, ‘matruşkalar’a benzetti bu ülkeyi çok yakından tanıyan üst düzey bir isim.“Türkiye’nin diplomatik temsilciliklerine yönelik saldırılar, Esad yönetiminin zımnen (üstü örtülü) desteği olmadan gerçekleşebilir mi?” diye sordum Şam’ı çok iyi bilen tecrübeli yetkiliye.“Mümkün mü?” dedi. “Beşşar Esad yönetimi yeşil ışık yakmasa, o gruplar bu adımı kesinlikle atamazdı” diye de ekledi.“Pekiyi ne kadar daha ileri gidebilir bu gruplar? Madem, iktidarın örtülü desteği de arkalarında, nereye kadar gidebilirler?” şeklindeki soruma gelen yanıt her anlamda ilginç ve dikkat çekiciydi:“Onu kimse kesin olarak bilemez çünkü Suriye’de yönetim katmanlarını ‘matruşkalar’a benzetebiliriz. İç içe geçmiş, birbirinin içinden çıkan ‘matruşkalar’ misali. O anda, o gün, hangisi ne kadar etkili olur, hangisi diğerinin içinde kalır, hangisi hangisinin içinden çıkar, inanın hiç kimse kesin olarak bilemez. Bu yüzden de şu anda önümüzü net olarak görmemiz pek mümkün değil.”Ankara’nın önünde duran çok bilinmeyenli ve ‘çok taraflı’ Şam denklemine, bu ‘matruşka’ örneğinden hareketle bir kez daha bakmakta yarar var. Sadece bakmak da yetmiyor elbette. Bakıp, görmek lazım.*****Aklın yolu bir-2Yaklaşık bir buçuk ay önce (29 Eylül 2011) “Aklın Yolu Bir” başlığıyla bir yazı yazmıştım bu köşede. (http://haber.gazetevatan.com/aklin-yolu-bir/402451/4/Haber )Vatan ve Milliyet Gazeteleri’nin patronajında yaşanan sancılı sürece ilişkin düşüncelerimi anlatmış, biraz da içimi dökmüştüm.“Bir medya kuruluşunda çalışan herkes aslında aynı şeyleri ister. Editoryal bağımsızlığına müdahale etmeyen, insana ve kuruma yatırım yapan, çalışanına sahip çıkan, maaşını düzenli ödeyen bir patron” demiştim o yazıda.Ve özetle,- Sorunun, yola birlikte çıkan iki gruptan Karacan Ailesi’nin maddi sorumluluklarını yerine getirmemesinden kaynaklandığını,- Demirören Grubu’nun Milliyet ve Vatan markalarını yaşatmakta kararlı olduğunu ve bu anlayışla gazetelere kaynak aktarmaya, tek başına devam ettiğini yazmıştım.O günden bu yana bizim buralarda değişen bir şey yok.Maalesef, yok...Tarafların mahkemeye sundukları görüşleri, belgeleri, Ankara’da ticaret hukuku alanında uzman birçok hukukçuya okuttum. Aralarında avukatlar da var, emekli hakimler de...İstisnasız hepsinden aynı yanıtı aldım:“Bir tarafta (Demirören) açık bir iyi niyet var. O ortak, bu anlayışla üzerine düşenleri tam olarak yerine getirmiş ve getirmeye devam ediyor. Diğer tarafta (Karacan) ise bulunduğu taahhütleri hayata geçirmeyen ve üstüne üstlük şirket yönetiminin kayyuma devrine yol açan hukuki sürece imza atan bir ortak var. Tablo çok net, durum çok açık. Bir tarafta iyi niyet, diğer yanda iyi niyeti suiistimal var.”Ben hukukçu değilim. Ama haber kaynaklarım, bu işin en yetkin isimleri. Ve o isimlerin mütalaaları işte bu şekilde.Aslında fazla söze, detaya gerek yok... Rakamların da bir önemi yok. Orta yerde, karşımızda duran çok basit bir soru var:“Bir ortaklıkta, ortaklardan her biri kendi payına düşen sorumlulukları zamanında ve eksiksiz olarak yerine getirirse, herhangi bir sorun yaşanır mı?”Tek derdi mesleğini icra etmek olan bir haberci olarak, başka sorum yok...

Devamını Oku

O raporlar hemen açıklanmalı

10 Kasım 2011

Büyük depremin ardından Van ve civarındaki binaların ön hasar tespiti yapılmıştı. Kesin hasar tespitine ise dün(9 Kasım 2011) başlanacaktı.Bayram Otel ve Aslan Otel binaları da listedeydi elbette.Artık tespit edilecek bina değil, teşhis edilecek ceset var maalesef oralarda!Hasar tespiti ile yetkili ve sorumlu olan iki makam var bu ülkede.Biri Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, diğeri Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD).Ön hasar tespitinin ardından bazı binalara girilmemesi yönünde rapor verdi bu iki kurumun görevlendirdiği mühendisler.Pekiyi, Bayram ve Aslan Otel ile ilgili olarak ne çalışma yapıldı?Bu binaların ön hasar tespitinde varılan sonuç ne oldu?Bu iki binaya, ‘girilebilir’ raporu verildi mi?“Otel olarak mü∫teri kabul etmesinde bir sakınca yoktur” denildi mi?Yoksa, bu iki binaya da ‘hasarlı’ ve ‘girilmemelidir’ raporu verildi ama sahipleri, işletmecileri mi buna rağmen kullanmaya devam etti?Tüm bunlar bilinmeli ki, kimden hesap sorulacağı belli olsun.Bunlar bilinmeli ki, ölen o insanların vebali kimin boynuna, herkes öğrensin.Neyin ne olduğu bir an önce ortaya çıkmalı.Bayram Otel ve Aslan Otel’in ‘ön hasar tespit’ raporları hiç vakit kaybetmeden, hemen kamuoyuna açıklanmalı.Tabii eğer öyle iki rapor varsa.*****11.11 değil 10.11Bakıyorum, bazılarında bugün, yani 11.11.11 saat 11.11 ile ilgili bir heyecan, bir heyecan...O bazıları, o hassasiyetlerinin yarısına, 10.11 saat 09.05 ile ilgili ne zaman sahip olur bilemem ama 10 Kasım’da, “Rahat uyu” ya da “İzindeyiz” demekle yetinmeyip, Atatürk’ün hatırasını yaşamak ve yaşatmak için ‘fazlası’nı yapanlar da var bu ülkede.İlk örnek twitter’dan...Doğum günü 10 Kasım olan Serkan Balbal (@serkanBALBAL) takipçileriyle birlikte İstanbul’dan trene bindi, Ankara’ya gitti dün. Yeni yaşını yine Anıtkabir’de kutladı. 10 Kasım’da Anıttepe’ye akan insan selinin fotoğraflarını da anında paylaştı yine twitter üzerinden. “Doğum günü hediyesi olarak ne istersin?” diye soranlara, “2582’ye boş SMS atın, Mehmetçik Vakfı’na 10 TL bağış yapın. Bana en güzel doğum günü hediyesi bu” yanıtını verdi Balbal.Binlerce insan hem Atatürk’ü andı hem Mustafa Kemal’in Mehmetçiği’ne yardım etti.Ve Serkan Balbal, binlerce kişiye ilham verdi imza attığı bu organizasyon ile.Gazi’yi anmak için kafa yoran, yorulan başkaları da vardı.İkinci örnek, Ankara’nın Balgat semtindeki Köfteci Numan Usta.Her 10 Kasım’da Atatürk’ün sevdiği yemekleri yapıyor.Bayram tatilini erken bitirip dün açtı mekanını. Menüde beyaz leblebi, enginar, pastırmalı kuru fasulye ile pilav vardı her sene olduğu gibi. Polis Radyosu açıktı yine... Atatürk’ün sevdiği şarkılar eşliğinde yedi herkes 10 Kasım öğle yemeğini...Ata’yı işte böyle andı Numan Usta ve müşterileri.*****Behzat Ç.’nin sinema filmi kaç günde çekildi?Televizyon dizisi olarak tam bir fenomen. Belki de o yüzden beklenti çok üst düzeydeydi Behzat Ç.’nin sinema filminden.‘Seni Kalbime Gömdüm’ü izleyip salondan çıkan hemen herkes aynı fikirdeydi: “Bu bir sinema filminden ziyade, dizinin bölümlerinden herhangi biri gibiydi.” Ben de aynı görüşteyim. Hatta, dizinin birçok bölümü, filmden daha güzel ve etkileyiciydi.İşte bu yüzden merak ettim; sordum, soruşturdum... Ve öğrendim ki, ‘Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm’, 20 günde çekilmiş.Evet, sadece 20 gün, yani üç hafta.En iddiasız filmlerin bile minimum 5-6 haftada çekildiğini söyledi sektörden bir tanıdık.“Ama o ekip böyle çalışıyor. Sinema tekniği olarak tercihleri bu” diye de ekledi.Olabilir. Tercihlere saygım var. Her yiğidin yoğurt yiyişi farklıdır elbette ama bence durum ortada:“Ne ka köfte, o ka ekmek.”

Devamını Oku