Kaotik saatler

31 Temmuz 2015

Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla, yeni duvarların bir daha örülmeyeceğine inanmıştık...Aldanmışız! İsrail, kendine ait olmayan topraklara önce parayla sonra silahlarla sahip olunca; demirden ve betondan duvarlar ördü...Küçük bir dünyada yaşamaya mahkum ettiği insanlar sefalet ve acı içinde açık hava cezaevi haline getirilen topraklarda yaşamaya ve ayakları üzerinde durmaya direniyor... Ve dünyanın seyredeceğine inanmamıştık...Aldanmışız!***Sınırlarımızın ötesinde başlayan kaotik saatlerin dakikalarına sıkıştırılan bir aralıkta bizi savaşa sürükleyen çanların kimin için çaldığını anlamakta zorlanıyoruz...Ve bu savaşa nasıl dahil edildiğimizi de...IŞİD katliamıyla hızlandırılan süreç PKK savaşına nasıl dönüştürüldüğünü de!Ve şimdi Suriye sınırına duvarların örülme aşamasına gelindi...Daha düne kadar sınırlarımızdaki mayınlı arazinin temizlenmesi ve tarıma açılmasından söz ediliyordu... Ne oldu?ABD ve NATO şimdi bu alanı IŞİD ve diğer örgütlerden temizlenmesini ve sınırlarımızın altında Akdeniz’e açılan yeni bir koridor devlet kurmak istiyorsa ve bu temizliği de bize yaptırmak istiyorsa, duvarları niye örüyoruz?Bilinmiyor! Kimse de sormuyor...***Kırk yıldan beri savaşarak büyüttüğümüz PKK örgütü siyasallaşmasını bitirmiş ve yüzde 14 lük bir oy alarak Ankara’nın düz ovasında hakimiyetin kayıtsız ve şartsız millete ait olduğu TBMM çatısı altına gelmiş ve ülkenin milli marşını dahi söylemeyecek kadar küstahlaşabiliyorsa, unutmayalım güvendikleri bir dağ var.Ve birileri sufle veriyor!Ve şimdi yeniden savaş günlerine dönüyoruz gibi...Ortada tuhaflıklar var...Anlamsızlıkları anlamakta zorlanıyoruz...Kırk yılda gelinen noktadaki başarısızlığı yeniden düşünmeye kimsenin niyeti yok!PKK ve siyasi uzantısı HDP sanki ısrarla olayı siyaset değil savaş noktasına çekmek istiyor gibi davranıyor...***George Friedman’nın “kör adamın blöfü yani doktrinsiz savaş” günlerine yeniden dönüyorsak o zaman kırk yıl sonra yüzde 28’lik bir oy yüzdesi ile TBMM’ye gelebilmenin hesabı içinde olmadıklarını anlıyoruz...Başka bir şey planlanıyor...Bu ülke büyük bir bataklığa çekilmek isteniyor...Geleceğin savaşlarını anlatan George Friedman diyor ki;-Dünya ticaretini kontrol eden, dünyayı kontrol etmiş olur! Tankların, uçak gemilerinin ve jet uçaklarının devri kapanıyor...Ve gelecekte ‘nükleer silahlara sahip olunarak elde edilecek savaşların da bir işe yaramayacağını’ iddia ediyor...Şimdi, Ortadoğu coğrafyası ve Suriye ile olağanüstü bir ticaret kontrol noktasını yakalamış iken buraya nasıl geldik? Ve kim bizi böylesine ağır bir psikolojik eşiğe getirdi? Yine dağları, sınırları bombalamayarak meseleyi çözebileceğine inanmaya başlayan bir sürece girdik...***Barış sürecini elinin tersiyle çeviren, masayı devirip savaşı tercih etmeyi ısrarla isteyen tarafların gizli bir gündemi var... Ben, bu ülkede askeri ve sivil istihbarat teşkilatlarımızın oyun bozabileceklerine ve oyun kurabileceklerine ve hele de dış devletlerin senaryolarına karşı koyabilecek ve bozabilecek bir pratiklerinin olduğuna asla inanmıyorum...600 subayını altı yıl boyunca Silivri, Metris cezaevine tıkan üç polis iki savcının dandik bir ‘kumpas’ operasyonun dandik CD’sini bile sahte olduğunu çözene kadar develer dama çıktı...Şimdi bunları bela eden içimizdekilerin dahi oyunlarını bozamayan yapıların küresel devletlerin oyunlarını alt üst edecek bir planı olabileceğine nasıl inanalım? Ve hele bir de bunlarla birlikte stratejik ortaklık adı altında sınırlarımızın ötesinde bir savaş planıyla oyun kurmaya kalkışırsak oyun içinde bir oyun olmayacağına nasıl inanalım?***Almanya’nın müttefik gibi bize yanaşıp Osmanlı’yı savaşa sokup sonra da 600 yıllık bir devleti tasfiye ettirmeyi başardığını unutmayalım!Tasfiye edilen Osmanlı’nın toprakları üzerinde çıkan paylaşım kavgası yüzünden de ikinci dünya savaşı çıkartıldığını...İki dünya savaşının tek gerekçesinin bu topraklardaki iradeyi ve duyguyu tasfiye etmeye çalışan yedi düvelin olduğunu bilen bizler, Türkiye’yi düşünerek bir oyun kuracaklarına hiç inanmıyorum!Kimse de inandıramaz beni...Böl, parçala ve yönet taktiği devam ediyor...Lakin, her defasında biz aldanan taraf oluyoruz...İnanın ki, dostça şüphelerimizi yazmaktan ve hatırlatmaktan başka da bir derdimiz yoktur!Dilerim, yanılıyorumdur...

Devamını Oku

Çelişki dağları

28 Temmuz 2015

Ülke, terör kıskacına yeniden girdi...Her gün bir yerde “kalleşçe” saldırılar yaşanıyor...Böylesine acı ve kahır dolu bir dönemde dahi “tartışılmayacak değerler” üzerinden analizlerin, görüşlerin, duyguların, hatta kin ve nefretlerin özgürce “fikir” ifade etme adı altında paylaşıldığını gördükçe gerçekten de bir akıl tutulmasının yaşandığına artık inanmaya başlıyoruz...Basında kırk yılını geçirmiş “akil adamlar” diye bilinen, bir dağ gibi durduklarına inanılan, aslında “akli” dengesini kaybetmiş ve köşe başını tutan adamların içine düştüğü çelişkileri yazmaya çalışsak “toplasam o öğütleri buradan köye yol olur” şarkısındaki duruma düşeceğimize inanıyoruz.***Suruç’taki IŞİD katliamının ardından Bekir Coşkun yazısında diyor ki;- Batı medeniyetini istemeyip Arap şeriatının kıçına takılıp gidersen, filarmoni orkestrası gelecek değil... IŞİD geldi eli yüzü kanlı...Öylesine derin bir çelişki ve akıl tutulmasına düşmüş ki...Çanakkale’yi geçmek için kapımıza dayanan ve 250 bin insanımızı şehit edenler Batı medeniyetinin uşakları değil miydi?Maraş, Urfa ve Antep ile Hatay’a gelerek işgal eden Fransızlar değil miydi?Erzurum’a kadar gelen Ruslar değil miydi?Osmanlı’yı Mekke, Medine, Şam, Halep, Kerkük, Musul, Bağdat, Kudüs ve Selanik, Bosna ve Balkanlardan gönderen Batılılar değil miydi?Kıbrıs’taki savaşı uzaylılarla mı yaptık?Ve 30 yıldan beri PKK’lıları besleyen, silahlandıran, saldırtan ve Avrupa’nın göbeğinde finanse ederek büyüten kimlerdi?Batı medeniyetinin kucağında yüzlerce diplomatımızı şehit edenler filarmoni orkestrası üyeleri miydi?***Yüz yıldan beri Batı medeniyetine yüzümüzü dönüşümüzün hikayesi kısaca böyle.Kaç asırdan beri filarmoni orkestrası gelecek diye bekleyen köşe başı adamları, ülkenin geçmişinden bu kadar habersizce yaşıyor!“Hıristiyan şeriatinin kıçına takılıp gitmenin” bedelini beş yüz yıldan beri ödemekteyiz. IŞİD dahil hangi terör örgütü olursa olsun hepsi İslam dini dışındadır...Bir şeyin gerçeğinden ne kadar çok uzaklaşırsanız o kadar sahtekarlığın ve yalanın içine düşmüş olursunuz...PKK’lıların son günlerde yaptığı katliamları ve Batılıların vahşi savaşlarını ve eylemlerini kimin şeriatına bağlayacağız?***Yılmaz Özdil ise yazısında diyor ki;- Arefe günü... Yunanistan’ın 16 adamızı resmen işgal ettiğini, buna rağmen sayın hükümetimizin umurunda bile olmadığını...İki yazarın da yazılarındaki çelişkileri izah etmek mümkün dahi değil...Yani, hükümet yüzünü nereye dönerse dönsün filarmoni orkestrası gelmeyecek!IŞİD katliamının olduğu günlerde ise başka bir gazeteci tweet atarak diyor ki;- Müslüman olmamak güzel bir şey!Asırlardan beri Ortadoğu’yu cehenneme çeviren Batılıların, Amerika ve İsrail’in vahşetine “Hıristiyan olmamak güzel bir şey!” veya 30 yıldan beri katliam yapan PKK’nın eylemleri karşısında “ Kürt olmamak güzel bir şey!” Diyen var mı?Yok!Bize göre böyle genellemeler yapılması ve denilmesi yanlış!Ama çelişkileriyle kendi dağlarının zirvesinde yaşayanları kimse oradan indiremeyecek galiba...

Devamını Oku

Bize ‘yalan’ söylediler

24 Temmuz 2015

Elli yıl geçip giden hayatta yaşadıklarımızı; ya da gördüklerimizi, anlamsızlıkları, amaçsızlıkları, ihanetleri, aldanışlarımızı, unuttuklarımızı, hatırladıklarımızı, savaşları, olayları, çelişkileri, kavgaları, ikiyüzlülükleri, basiretsizlikleri, itibarsızlaştırma operasyonlarını ve cinayetleri oturup yazmaya başlasak galiba kalan ömrümüz yetmeyecek!Tek kelimeyle özetlersek, bize yalan söylemişler...80 öncesi sağ ve sol çatışmalarında kaybettiğimiz adamlar ve yılların yaralarını daha saramadan, birbirimize sarılamadan, PKK terörüyle tanıştırıldık ve bugünlere kadar geldik.Düşünmeye dahi fırsat verilmiyor ki...***“Üç-beş çapulcu” diye başlayan terör yıllar sonra özgürlük yalanları başlığı altında ırkçı bir harekete dönüşüverdi...Büyük bir devleti yönettiklerini iddia edenler yıllarca şehit cenazelerinde “eşkiyanın başı görüldüğü yerde ezilecek!” Deyip gördükleri yerde ise “memlekete hoş geldin” diyecek kadar devletin inandırıcılığını yitirdiler ve yalan söylediler.Ve eşkiyanın başıyla ‘arkası yarın gibi aldatmaca oyunlarından ibaret çözüm süreçleri başlatıldı... Barış ve huzur için baldıran zehiri içmeyi göze alanların samimiyetine inanıyorduk ama eşkiyalara asla inanmıyorduk...Çünkü, silahlarını asla bırakmadılar ve dağdan hiç inmediler!Bize yıllarca yalan söylediler!***Devlet, 32 yıl boyunca terör ile mücadele ettiğini iddia ediyorsa, üç-beş çapulcuyla başlayan ve sürecin sonunda terör örgütü dedikleri yapılaşma yüzde 14 oy oranında oy alacak kadar siyasallaşıyorsa ve siyasallaşan örgüt Ankara’nın göbeğinde hala eşkiya başından talimat alabiliyorsa, bir kahraman gibi posterleri ülkenin her yerine asılabiliyorsa birileri gerçekten bize yalan söylüyor!Beka Vadisi’nde terör diye başlayan organizasyon “Düz ovada siyaset” yapmaya dönüşüveriyorsa, binlerce namusuyla, şerefiyle ve helal lokma ile yaşamaya çalışan insanımız şehit ediliyorsa ve kalleşce teröre hala devam ediyorlarsa gerçekten birileri bize yalan söylüyor...***32 yıl boyunca PKK terör örgütünü besleyip, büyüten küresel efendiler, İslam adını kullandırtarak İslam dinine en büyük zararı veren IŞİD gibi terör örgütüne de Suruç’taki katliamı yaptırarak bir iç savaşı körüklemek istiyorsa ve biz hala uyanamıyorsak sözün bittiği noktadayız demektir.Yüzyıldan beri Ortadoğu ve İslam dünyasını “petrol istasyonu” gibi gören ve Osmanlı’yı tasfiye etmeyi başaran efendiler, şimdi de petrol kuyuları olmadan büyüyen bu ülkeyi bir savaşa sürüklemek istiyor.Kısacası, bize yalan söylemeye devam ediyorlar!Uyanma vakti...

Devamını Oku

Düşünmeyen adamlar

21 Temmuz 2015

“Dolmabahçe” haberiyle bir ülkeyi ayağa kaldıran, bize göre 6-7 Eylül olaylarını tetikleyen asparagas habercilerle eş değerde olan “operasyonel” yayıncılığın perde arkası her geçen gün biraz daha aydınlanıyor...Aydınlandıkça, “düşünülmemiş düşünceler” kafasına sahip binlerce “düşüncesiz” uzaktan kumandalı robottan farksız gazeteci kılıklı adamların aramızda dolaştığını farkediyoruz!Şimdi maskeleri düşüyor kafadan sakatlanmış gazetecilerin... Ki bunlarla geçmişte oturup konuştuğumuzda ise kullanılmaya müsait olmadığımız için bize “yobaz” diyorlardı...Diyoruz ki, “Genç Subaylar Rahatsız!” haberiyle ne yapılmak istendiyse, Dolmabahçe haberiyle de aynı şey yapılmak istenmiştir....***Dış ya da iç uzantılı gizli servislerin, siyasi iradelerin karargahlarındaki masaların başında yapılan dosya diğer adıyla araştırmacı gazeteciliğin bu ülke de vardığı son nokta işte burası!30 yıl boyunca hiç bir gizli servisin, ve organize örgütün veya siyasi iradenin kullanabileceği bir gazeteci ve yönetici olmadığımız için kimseye yaranamadık ve “akil adamdan” sayılmadık...Ve ne zaman bu tarz bir dosya sunulsa daima şunu söyledik;- Kim ne biliyorsa çıksın konuşsun ve biz de yayınlayalım!***Ergenekon, Balyoz operasyonlarının iddianame ve fezlekeleri polis ve adliye muhabirleri aracılığıyla servis edilince, tavrımız sert oldu! Ve editör kadroya şunları söylediğimi hatırlıyorum;- İddianamelerden kim haber yaparsa son gazeteciliği olur! Söz konusu kişilerin tutuklanışları haberdir ama iddiaların senaryosunu yayınlamak felakettir...Ve bize göre gazeteciliğin bitişinin son noktasıydı!Biz böylesine bir tutum aldığımız için kimileri “derin devlet” ve kimileri de “askerci” diyerek damgaladılar.Ya sonra? İddianamelerden haber yapanlar yılın gazetecileri ilan edildi. Yıllar sonra o yılın gazetecileri seçilenler cezaevine gönderildi. Darbe diyenler yıllar sonra “kumpas” deyiverince işler değişti.***Kakao işçileriyle röportaj yapan ama olayları çarpıtan ve kendince eklemeler yapan New York Times muhabirinin haberi yalanlanınca gazete yönetimi hesap sorar.Haberinin doğruluğuna dair belge istendiğinde ise muhabir gösteremez ve özür yazısı yazmayı teklif eder ve gazetenin üst düzey yetkilisi muhabire der ki;“Önünde çok iyi bir gelecek var, ama burda değil.”Diyeceğimiz şu; bu ülkede de bu tarz bir medya yönetimi olmadığı müddetçe hiç kimsenin dürüst gazetecilik ilkelerinden söz etmeye hakkı yok!Kimler ne kadar “operasyon gazeteciliğine” müsait olmuşsa sektördeki kariyerini de tayin etmiş oluyor.Terörize stratejisiyle çalışan uzaktan kumandalı gazetecilerin, Suruç’taki katliama imza atan intihar bombacılardan bir farkı yok!

Devamını Oku

Hayat, bayram olsa

17 Temmuz 2015

Ve bayram...İstanbul tahliye edilmiş gibi.Keşke, her zaman böyle olsa diyesi geliyor insanın...Çünkü, kalabalığından, trafiğinden, gürültüsünden, olaylarından bıkıp usandık.“İstanbul’a pasaportla girilsin” denildiği günden beri şehrin ne kadar büyüdüğünü bilen var mı?Ve Avrupa’nın bir ülkesi kadar İstanbul’un büyütüldüğünü görebilen!Artık, günün her saatinde yaşanan trafik illeti insanları hayatından bezdirmiş, bunalıma sokmuş, hasta etmiş ve nefret eşiğine getirmiş...Kenti yönetenler farkında mı?İnsanlar sinir küpü gibi iş yerine ve aynı şekilde evlerine dönüyor! Sadece bu durum bile İstanbul’dan nefret etmemize yetiyor!İstanbul’da sevecek bir şey kaldı mı?İnşaatını bitirememiş bir kent.Kıyamete kadar da bitiremeyeceğini iddia edebiliriz.Rant olduğu müddetçe...***Bir ülkenin sadece bir kaç şehrinde; ekmek, istikbal, kariyer, rant, para, iş ve aş var diye sürekli başka yerlerden göç alıyorsa ortada büyük bir yanlışlık var demek!Ve öylesine bir yığılma var ki, metrolarda, caddelerde ve sokaklarda, kafelerde bunları görebiliyoruz.Olası bir aksaklık yani bir hafta sular kesilirse, elektrik gelmezse ve deprem olursa ne olacağını bilen var mı?Ve hele de, ekmek ve su bulunamazsa...***İstanbul artık bir ülke oldu gibi...Sanki, işgalini önleyebilmek için böylesine karmakarışık bir şekilde büyütülmesine göz yumulmuş!İstanbul sevdalısıyım diyenlere de asla inanmıyorum.Neredeyse, her köşe başında bir büyük cami inşaatı ile karşılaşıyoruz. Lakin, selâtin camilerinde dahi imamın arkasında en fazla on beş kişi var!Ve her köşe başında beş yıldızlı bir otelin gökdeleni... Oteller şehrinde dolaşıyormuşuz gibi...İsraf kentin her yerinde kol geziyor.Bayram, yokluğun ve varlığın paylaşıldığı bir günün adıdır! Şimdi, kim neyi paylaştığını biraz düşünmeli!İyi bayramlar...

Devamını Oku

Yarın diye bir şey

14 Temmuz 2015

Siyasilerin yalanlarını ayırt etmekte artık ben dahi zorlanıyorum ve aldanıyorum.“Kayıkçı” kavgası yapacaklarına, sandığa giden her yolu mübahtan sayacaklarına, sonuçlara göre yeni pozisyon alabileceklerine dair ihtimalleri sıfırlıyoruz. Oysa, siyasilerin; iktidar koltuğuna oturabilmek ya da kalabilmek gibi bir gerçekleri olduğunu ne acıdır ki her defasında unutuyorum.Siyasilerin miting meydanlarında bağırıp çağırışlarına, yırtınışlarına, aldatışlarına, feryatlarına, ağlayışlarına kendimizi fazla kaptırıyoruz!Kırk yıldan beri hala uyanamadık!***Seçim öncesi meydanlarda ne diyorlardı?- Dış güçler, küresel baronlar, ülkeyi işgal etmek, bölmek ve çökertmek isteyen Haçlılar, siyonistler ve masonlar!Ve güya yedi düvel bu ülkedeki iktidara karşıydı!Diğer partilerin ise dostuydu, gibisinden yapılan karalama siyaseti artık iflas etmiştir... Ve yeni strateji ise, hükümetin mutlaka kurulmasının zorunluluğu ve siyasetin uzlaşı sanatı olduğuna dair senaryolar piyasaya sürülüyor!***Yalan, siyasilerin yedek gemisi gibi... Ve yalanlarına bin tane bilimsel kılıf da bulabiliyorlar. Ekmeği, suyu ve havası olmuş adeta.Yalan, siyasilere bir bardak soğuk su içmek gibi bir şey!Biz böylesine keskin yazıp söylersek ve gün gelir de yanıldığımızı belirtirsek; dönek, statükocu, yalancı ve asparagas haberci ilan ediliriz.Siyasiler söylediğinde ise; söylem, dönemsellik, yenilik, reform, statükoya karşı savaş, strateji veya ilm-i siyasetçi oluyor...Seçim öncesi, tek başına iktidarın ülkeye çağ atlatacağını, koalisyonların ise ülkeyi batıracağını söyleyenler, şimdi de siyasetin uzlaşma sanatı olduğundan, birlikte yönetmenin, birlikte yürümenin, karşılıklı güven ortamının ve ortak akıl ile sorumluluğun paylaşılmasının üstünlüklerinden falan bahsediyor.Haçlılara ne oldu?Demek ki, her iki taraf da unuttu...Hakaret eden de, hakarete uğrayan da unutma hastalığına yenik düşmüş.Peki, millete ne oldu? Yarın erken seçime gidilirse millete ne denilecek, doğrusu çok merak ediyorum!

Devamını Oku

Sitcom üniversiteleri

10 Temmuz 2015

Devlet, eğitim işini de liberal ekonomiye geçtiğimiz 80’li yıllardan itibaren özel sektöre kaydırdı. Özel kolejlerle başlayan süreç, dersane kaosuyla devam etti...Ve bu kördüğümler yetmezmiş gibi, vakıf üniversiteleri furyası ile eğitim hayatına bir düğüm daha attı. Böyle giderse devlet üniversiteleri ya özelleştirilecek ya da uluslararası ortaklıklara açılacağa benziyor.Her şeyin bir okulu var ama artık her şeyin bir de kursu var... Tıpkı, yan sanayi gibi... Demek ki, okullar öğretimde yetersiz kaldığı için ayrıca kurslar açılıyor.İlkokuldan itibaren yabancı dille eğitim var ama yabancı dil kursları da var... Peki, yabancı dil bilenin sayısı ne kadar? Belli değil! Bilse ne olacak? Hiç!***Kısacası, üniversitelerde yine tercih heyacanı başladı.Üniversiteler, “müşteri” gibi gördükleri yani öğrencileri reklamlarla etkilemeye çalışıyor...Kentin duvarlarındaki bilboardlar vakıf üniversitelerinin reklamlarıyla dolu. Televizyonlardaki eğitim programlarında ise “gizli reklam” ilkesi açıkça çiğneniyor ve üniversitelerin gizli reklamını yapıyor.Yani, aileler ile öğrenciler medya aracılığıyla aldatılıyor...Apartman üniversitelerindeki artış ise dikkat çekiyor...Milyonlarca üniversite mezunu genç ne iş yapacak?Ve nerede iş bulacak?Büyük çoğunluğu bir meslek sahibi dahi değil.***Siyaset Bilimi, Uluslararası İlişkiler gibi bölümlerden mezun olanlar dışarıya çıktığı zaman görecek ki, siyaset yapmak için bilime gerek yok... Hele de Türkiye’de...Belediyelerin yönetimlerine, meclislerine baktığımızda görüyoruz ki, estetik kaygısı olmayan kişilerden oluşuyor!Çünkü, böyle bir kaygıyı yüreğinde taşıyanlar rant oluşturmaz...Ve kentin ortasına “kıyamet kazıkları” gibi gökdelenleri diktirmez!Kasap, manav, bakkal, müteahhit, mühendis, mali müşavir, çaycı, muhasebeci ve serbest meslek sahibi olduğunu söyleyen sayılarını bilemediğimiz kadar avukatlardan oluşan anlamsız bir yapı organize olmuş ve kentleri sorumsuzca idare ediyor!Ettiklerine dair belge de kentlerimizin bugünkü haliyle ortada.***Socar’ın Türkiye CEO’su Kenan Yavuz dostumuzun da bu durumdan çok dertli olduğunu biliyorduk ama geçen hafta eğitim sistemimiz ile ilgili YÖK’e patladı.Diyor ki;-Üniversite bitirip ortalığa dökülen milyonlarca genç var. Üniversite bitirdim diye eline diploma alan, ben ne zaman müdür olacağım demeye başlıyor. Ailelere sesleniyorum Sitcom Üniversitelere çocuklarınızı gönderip hayatlarını karartmayın. İş bulamazlar. En yüksek işsizlik oranı üniversite mezunları arasında. Kasabalarda uluslararası ilişkiler olur mu? Çocuklarımız ve aileleri sanal beklentilere sokuluyor. Zira her on ara işgücüne karşı sadece bir üniversite mezununa ihtiyaç var.Ve gelecek üç yıl içinde binlerce meslek eğitimli işci istihdam edeceğini açıklayan Kenan Yavuz bir uyarıda bulunuyor ve diyor ki;- Üniversite mezunlarına ise kapım kapalı... Japonya, Kore ve Almanya’nın kalkınmasının altında yatan nitelikli ara işgücü ve kaliteli üniversite eğitimidir.***Devlet, sorumsuzca ve hesapsızca bu gidişe artık bir son vermelidir.Aileler de, bir diploma olsunda nasıl olursa olsun anlayışı ile çocuklarının üzerinde baskı kurmaktan vazgeçmeli!Sanatkar, yani bir mesleği olsun...Mimar, bilgisayarında üç boyutlu banyonun projesini çiziyor ama projeyi aynı kalitede uygulayacak usta yok!Bir kara tahta, bir tebeşir ve beş yıl sonra işe yaramayan bir diploma... Kime sorsak; işletme, iktisat, hukuk, finans, siyaset bilimi okumuş! Nereyi işletecek? İthal cennetine dönüşen ülkemizde bu kadar üniversiteye ne gerek var ki? Varsın biraz oyalansın gençlik, deniliyorsa o ayrı bir konu!

Devamını Oku

Akıl körleri

7 Temmuz 2015

“İhtiyaçsızlık azdırıyor” derler...Dünyayı yöneten büyük devletler de ya “ihtiyaçsızlıktan” ya da “aşırı ihtiyaçtan” dolayı gittikçe azgınlaşıyor...Dünyanın “jandarmalığını” işine geldiği gibi yapan devletler, Çin’deki azgınlaşmanın önüne geçmiyor ya da geçmek istemiyor!Seddin adeta arkasına gizlenen 1,5 milyar nüfuslu Çin’i yönetenler, uçsuz bucaksız sınırları içinde “bir avuç toprakta” yaşamaya çalışan Uygur Türk’lerine asırlardan beri zulüm ediyor...Tibet’deki insanlar da aynı zulümü görüyor...Dünya ise seyrediyor...***Uzaklarda “canavarlaşan” bir ülke pozisyonunu asırlarca koruyan Çin, bir gün dünyanın başına en büyük bela olacak...Müslümanlar’a tahammül etmeyen Çin’e kimse “demokrasi” götüremiyor...Her ülkenin içinde bir Truva Atı gibi mahalleleri olan Çin, dünyanın her yerindeki ham maddeyi sınırsızca ithal ediyor ve kaynakları tüketiyor, diğer yandan ise dünyanın tek üretim merkezi haline geliyor...Ve her ülkenin tekstil, otomobil, sanayi gibi bütün sektörlerini batırıyor, ucuz, kalitesiz ve sağlıksız ürünleri dünya piyasasına sürerek adeta bir taklit ekonomisiyle kalkınıyor.***İçimizdeki Maocu’lar Doğu Türkistan’da, Leninci’ler ise Orta Asya’daki Türk ve Müslümanların katliamına, içimizdeki Fransız solcularımız ise Gaziantep, Şanlıurfa, Kahramanmaraş ve Cezayir’deki işgal vahşetine sessiz kalmışlardır!Avustralyalı Orta Doğu uzmanı Arkeolog Warwick Ball, Tek Dünyaya Doğru adlı eserinde New York’taki BM binasının girişinde asılı duran İranlı şair Sadi’nin; Ey başkalarının derdini dert edinmeyen, insan denilmeye layık değilsin sen! Satırlarını hatırlatıyor ve diyor ki; yaşamın yükünü büyük devletler ağırlaştırıyor...Ve biz de diyoruz ki, BM’nin kapısından yıllarca içeri girenlerin hepsi akıl körü müdür?Ki seddin arkasında Yecüc-Mecüc gibi duran “küçük” insanların zulmünü, Amerika’nın ve Batı’nın vahşetini seyrediyor...Bu gidişle Seyirci Milletler Teşkilatı olacak!

Devamını Oku