İstanbul yol geçen hanı gibi...Demirel dermiş ki; İstanbul yönetilmez idare edilir!Evet, herkes vaziyeti idare ediyor...Yıllardan beri adeta feryat ederek diyoruz ki;- Ey iş adamları şirketlerinizi ya siz denetleyin ya da dostlarınız denetlesin! Personel ve satış tekniği dahil göreceksiniz ki, vatandaş aptal yerine konulmakta...***Ve bu sınırsız sorumsuzluk böyle devam ederse Türk şirketleri batacak!AVM’ler ise “sinek” avlayacak.Gazete ve televizyonların ekonomi servisleri uyuyor mu?Tüketici köşeleri vatandaşa masal anlatıp duruyor...Bankacılık, telefon, giyim, otomobil ve gıda sektörleri sorumsuzluğun zirvesinde geziniyor...Mağazanın kapısından içeri girdiğinizde, bayan satış elamanı geliyor ve en aptalca soruyu soruyor;- Nasıl bir şey düşünmüştünüz?Diyoruz ki, düşünülecek bir şey yok, ürünlerinin hepsini de görüyoruz, kör de değiliz.Bırakın rahatça bir gezelim, beğenirsek de size söyleriz!Aptal olmadığımızı ve kendilerine de bu tarz bir satış stratejisinin yanlış olduğunu anlatmaya çalıştığımızda ise “niye kızıyorsunuz beyefendi biz işimizi yapıyoruz” gibisinden bir azar işitiyoruz!Vakko, Beymen, Boyner, YKM, Sarar, İGS ve daha doğrusu hemen hepsindepersoneli kimler eğitiyorsa müşteriyi aptal yerine koyanlar da bir gün batmaya mahkumdur...***Müşteriyi kazıklamaya değil kazanmaya bakalım!Ülkeyi yönetmeye ve siyaseti dizayn etmeye bayılan iş dünyası; TOBB, İTO, ATO, TÜSİAD, MÜSİAD veya TİM gibi kuruluşlar ile bir araya gelerek bu meseleyi çözmelidir...Ve Batı ülkelerinde müşteriyi incitmeyen, değer veren satış stratejisini hayata geçirmelidir...Ve ucuz pazarlama teknikleri nedeniyle müşteri alış veriş yapmaktan bıkıp usanıyor.Telefon numaranızı vermediğiniz zaman kasiyer bayan hiç utanmadan müşteriye yalan söylüyor ve diyor ki;- Telefon numaranızı vermediğiniz zaman sistem fatura kesemiyor!“Kalsın” dediğinizde ise ne hikmetse sistem fatura kesmeye başlıyor...Ayıp...***Ülkenin gündemini koalisyon senaryoları işgal etmiş iken bütün siyasi partilere diyoruz ki;- VATANDAŞ BAKANLIĞI kurulsun!Çünkü, vatandaşın haklarını arayan bir adres yok!Hemingway için Clancy Sigal demiş ki;- Kendi dertleri ile dünyanın dertleri arasında kalmış bir yazar!Bizde yıllardan beri ülkenin dertleri ile dertlenmekten kendi dertlerimizi unuttuğumuzu farkettik!Ve Ramazan Bayramı yaklaşıyor, hemen herkes daha fazla kazanabilmenin peşinde...Artık patronların “derin sorgulayışlara” başlaması gerekiyor!Ve müşteriyi kazıklamaya odaklı bir sistemi değil, müşteriyi kazanmaya yönelik bir stratejiyi benimsemeleri gerekiyor...
Kan gölüne dönüyor Ortadoğu toprakları...Mezhep çatışmalarına sürüklenen ve ardından silahlandırılan yüzlerce terör örgütü coğrafyayı her geçen gün açık hava mezarlığına çeviriyor...İslam ülkeleri kutsal bir ayda dahi unutulmayacak bir vahşetin resmini kurşunlarla çiziyor!Kadınlar ve çocuklar perişan bir vaziyette alabildiğine meçhule kaçıyor...Bu topraklarda akıllı birileri yok...Akıllı olanlar da yüreklerine kadar satılmış ve Batılıların uşakları olmuş durumda...***Silahların gölgesinde büyüyen milyonlarca insan kara cahilden farksız.Ve ne yaptığını bilemeyecek kadar ilkelleştirilmiş!Bir zamanlar ilmin beşiği olan Bağdat, Kahire, Şam ve Halep gibi kentler terörün merkezi haline dönüşüverdi...Kim yaptı?Batılı efendiler!Demokrasiyi getireceklerini söyleyenler coğrafyayı cehenneme çevirdi...Medeniyet pazarlamacısı Batılı efendiler, coğrafyayı medeniyetsizliğe mahkum etti...“Sezar’ın ölümüyle eski Roma, Wilson’un firarıyla demokratik dünya fikri nasıl çöktüyse” diyen Hermann Hesse’nin hayal kırıklığını yaşıyoruz...Sahi, demokrasi ne zaman gelecekti?Okul yok...Öğretmen yok...Kör kuyularda körleştirilen ve kara cahil bırakılan milyonlarca insan öldürmeye kilitlenmiş ve kurgulanmış robotlardan farksız...***İslam alemi büyük bir kırılmanın, bölünmenin ve birbirlerini yok etmenin eşiğinde...Batılı efendiler, Türkiye üzerinde oynamak istedikleri oyunları sahneye koyamayınca etrafımızı ateş çemberine dönüştürüyor!Ve Türkiye’yi dize getirmenin yeni senaryoları yazılıyor...ABD, İsrail ve Batılı efendiler önümüzdeki on yıl için kendilerine yeni bir cazibe ve buluşma merkezi olarak Mısır’ı seçti bile!Rusya yani Putin’in de desteğini almış gibiler...Biz “sıfır sorun” dedikçe etrafımızda bizi ilgilendiren yığınla sorunu kucağımıza bırakıp ülkeyi çözümsüzlüğe ve çaresizliğe sürükleyen Batılı efendilerin tek bir amacı var; Türkiye’ye diz çöktürmek...Ve paramparça etmek!Biz hala uykularda rüya görmeye devam ediyoruz!
Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” eserindeki insanların hikayesi gibi büyük kentlerde yaşamak her gün biraz daha zorlaşıyor. Okyanusta yüzerek kurtulmaya çalışan insanların talihsizliğine benziyor...Telaş ve kaos ikileminde günler gelip geçiyor...İstanbul gibi büyük kentlerde “esnaf kültürü” artık sıfır noktasında...“İstatistik geçmişi gösterir ve geleceğin taslağını yapar” diyen dünyaca ünlü Fransız mimar Le Corbusier istatistiğin sorunları çözmeyeceğini ama ortaya da koyacağını belirtiyor...Vatandaşın günlük yaşantısında adeta boğuştuğu sorunların istatistiği yapılsa görülecektir ki İstanbul gibi büyük kentlerin açık cezaevinden bir farkı yok.Vatandaş, tüketici yerine konulduğu günden beri paraya hükmeden efendiler yedi başlı ejderha gibi bir türlü doymak bilmiyor!***Bir telefonla abone oluyor ve kredi kartından otomatik talimat verebiliyoruz...Bu teknoloji kolaylığı karşısında seviniyoruz... Lakin, üyeliği iptal etmeye kalkıştığımızda ise uzaya gitmenin daha kolay olduğu gerçeğiyle tanışıyoruz!Ve ülkenin ne kadar başı boş olduğuna ve sorumsuzluğun da zirvelerde gezindiğine şahit oluyoruz...Bir telefonla abone olunan ama kırk telefonla abonelikten çıkamadığımız şirketler teknoloji çağında vatandaşa bir e-posta adresi yerine 24 saat meşgul çalan bir faks numarası veriyor...Ve biz yirmi günden beri aboneliğin iptali için dilekçe göndermeye çalışıyoruz!Üç kuruş kar etme uğruna vatandaşa bu kadar eziyet artık yeter!Kültür başkenti denilen ama gittikçe “deliler tımarhanesine” dönüşen İstanbul gibi kentlerde vatandaş akıl sağlığını korumak için gayret sarfediyor.Günde dört saat trafik işkencesi gören vatandaşlara başta devletin kurumları olmak üzere her kurum ve her özel şirket eziyet ediyor...***Şirketlerin abonelerini “enayi” yerine koymasından ve “aptal” muamelesi yapmasından şikayetçiyiz!Yöneticilere diyoruz ki, yönettiğiniz şirketleri ne olur artık insanlara hizmet ederek büyütün... Ve bir telefonla, bir e-postayla üye nasıl yapıyorsanız aynı şekilde sonlandırın...Vatandaşın vakti yok, her kurumla bu kadar uğraşmaya...***Ticareti bilmiyoruz... Markalaşmayı reklamlardan ibaret sayıyoruz...TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu veya TÜSİAD, MÜSİAD gibi kuruluşların yöneticilerine feryat ederek diyoruz ki; üyelerinize “arkadaşlar artık yeter!” deyin...Alış verişi müşteriyi “ kazıklamak” olarak gören bir zihniyeti artık denetleyin.Vatandaşı seçimlerde yüce millet ilan eden siyasiler ise sandıklar kalktıktan sonra tüketici ya da yolunacak “kaz” yerine koyuyor...Devletin bütün kurumlarının sessiz çoğunluğa yani vatandaşa karşı muamelesi de böyle! Vatandaşın vergisi ile geçinenler hala vatandaşa eziyet etmeye bayılıyor!Soruyoruz, Vatandaş Bakanlığı bu ülkede niye yok?Bu sorumuza cevap bekliyoruz eğer, “egemenlik kayıtsız şartsız milletin” ise...Tükenmemek için hala direniyoruz...
Kolay değil, insanın; evini, toprağını, doğup büyüdüğü ve büyüyemediği yurdunu, dahası “geleceğini” bırakıp da meçhule yürümek...Ve sınır boylarında tel örgülere dayanıp kendini ve çocuklarını kurtarabilmeyi kim ister ki? Kadınların, perişan olmuş annelerin ve kahrolmuş babaların kucaklarında çaresiz ve korkarak etrafına bakarak ağlayan çocukların fotoğraflarına kimin yüreği dayanabilir ki?Ve her şey yangın yerine dönmüş...İnsan isyan edercesine hayata küsüyor...İslam dini böylesine bir zulüm, işkence ile zaferi kimden bekliyor olabilir ki!Allah’ın lanetlediği ve günahtan saydığı vahşetten ibaret bir zafere ihtiyacı olduğuna dair bir emri olduğunu kim söylüyor ki?***Mardin’e kadar getirilen Angelina Jolie’ye yaşanan dramı gösteren BM, nihayet itiraf ediyor;- Mültecilere en çok Türkiye yardım ediyor!Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ise Suriyeli mültecilerin Türkiye’ye maliyetinin 6 milyar dolar olduğunu açıklıyor!Böylesine bir rakam kimseye bir şey ifade etmiyor galiba!O halde biz hatırlatalım.2001 yılında bir ülkeyi IMF’in kucağına düşüren paranın miktarı bu kadardı...Ve bugün gelinen nokta, sadece mültecilerin maliyeti 6 milyar dolar...***Esed gibi diktatör liderlerin “çakaldan” bir farkı yok...Bu fotoğraflara bakıp da hala koltuklarında oturarak vahşeti seyreden sosyalist, demokrat ya da kim olursa olsun diktatörlerden farklı bir tarafı yok!Bu tarz liderlerin kafalarında, ruhlarında bir bozukluk olduğuna inanmaya başlıyoruz.Merhamet nedir bilmeyen, vicdansız bir yürek taşıyan kafalardan uzak durmak gerekiyor.Ne acıdır ki, BM gibi bir organize kuruluş bu “marazi” adamları ayıklayacak ve sistemin dışına itecek bir güce sahip değil...Delilerin idare ettiği bir dünya gittikçe büyük bir felaketin eşiğine sürükleniyor...Pablo Neruda gibi haykırırcasına;“bilmiyorduk sizin olduğunu her şeyin, bardakların, iskemlelerin, yatakların, aynaların sizin!”Ve bu satırlara “toprakların, dağların, nehirlerin daha önemlisi insanların sizin olduğunu bilmiyorduk” diye eklemek geliyor...***Ve insanın Ahmed Arif’in isyan dolu şu satırlarını dünyanın yüzüne haykırası geliyor;“Yürü üstüne üstüne, tükür yüzüne celladın, fırsatçının, fesatçının, hayının...”Yüzbinlerce masum kadını, çocuğu ve babayı sınır kapılarına sürükleyen zihniyetten hesap soramayan BM, bölgeye bir film yıldızı getiriyor...Ve yaşanan bu vahşete, zulüme sessiz kalıyor...Oysa, hudut boylarında yüzbinlerce yıldız kaydı... Birleşemeyen Milletler Teşkilatnın bu dramın filmini çekecek gücü var mı?Bu “Suriyeli” insanların Türkiye’den başka kimsesi yok!Binlerce katilin ve gözü dönmüş caninin ellerindeki silahları kim veriyor?Ve kurşunları...BM bu soruyu soramıyor!***Türkiye’deki Batı sevdalısı yürekler ise “Suriyeli” diyerek büyük bir vahşeti küçümsüyor...Müslüman kimliklerinden dolayı aşağılıyor...Ukrayna’dan sınır boylarımıza “mini etekli” kadınlar gelip dayansaydı herhalde dayananların sayısının belki de yüz katı karşılayan çıkardı...Ve Ahmet Erhan’ın şu satırları düşüyor aklımıza...“Yalnızlık, yalnızlıkBir kez olsun kuğuların türküsünüTersinden söyleyeyimÖlümse ölümYaşamsa yaşamAyna hep ayna ayna...”Firavunların at koşturduğu, ferman yazdığı ve “eşkiyanın dünyaya hükümdar” olduğu bir çağda yaşamaktansa ölmekten daha güzel ne olabilir ki!
Bir ülkenin kırk yıllık tarihinde var olabilmek zordur! Demirel bunu başarabilen, dayanabilenlerdendir... Çünkü, bu ülkenin kahrını her adam çekemez... Canlı yayında üniversiteli gencin biri Demirel’e sormuştu; “Kırk yıl konuştunuz, ne yaptınız?”Demirel’de kırk yıl öncesinden itibaren günümüze kadar yaptıklarını rakamlarla anlatmaya başlamıştı ve Abbas Güçlü araya girerek demişti ki “Efendim programın süresi yetmeyecek!”Demirel ise “Kırk yıl ne yaptığımızı anlatıyorum.”***Kırk yılın kahrını yüreğinde taşıyan Demirel olayların perde arkasında yaşananları bir “sır” olarak yanında mi götürdü yoksa bir gün yayınlanacak mı bilmiyoruz... Lakin, günlük tuttuğunu biliyorduk... Bekleyip göreceğiz...28 Şubat dönemi ve sonrasında aldığı tavırlar, söyledikleri ve yaptıklarıyla büyük kalabalığı, diğer adıyla “sessiz çoğunluğu” büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştır...Ve yine de Demirel siyasete gülümsemeyi, nükteyi, tatlı bir rekabeti getirmiş, kazandırmış bir liderdi!***1993 yılıydı... Çankaya Köşk’üne çıktığının ilk aylarıydı... İz Bırakanlar adlı programıma konuk olmuştu... Demirel’e sormuştum:“Merhum Özal ile bitmeyen bir meseleniz vardı... O da Çankaya... Diyordunuz ki, Çankaya bin rakımlı bir tepedir... Oysa Özal 1987 yılı genel seçimlerinde yüzde 36 oy almıştı ve diyordunuz ki halkın yüzde 64’ü istemiyor demektir. Siz ise 1991 genel seçimlerinde yüzde 27 oy çoğunluğuyla buradasınız... Şimdi bugüne gelirsek; yine bin rakımlı tepe diyor musunuz? Ve halkın yüzde 73’ünün onayını yoktur yorumunu çıkartıyor musunuz? Yoksa sizin tabirinizle ‘dün dündür bugün bugündür’ mü diyorsunuz?”***Demirel’in kızacağına o kadar inanmıştım ki... Konuşmasına “gülerek” başlayınca hem rahatlamış ve hem de çok şaşırmıştım...Ve Demirel, Özal’ın 87 yılındaki genel seçimlerde aldığı sonuçları bilerek atlıyor ve “Özal, 89 yılındaki yerel seçimlerdeki yüzde 21.02 oy almıştır. Ben ise yüzde 27 ayrıca SHP de desteklemiş beni... Ben yüzde 48 oy oranı ile bin rakımlı tepedeyim... Şimdi soruyorum 20 mi büyük yoksa 50 mi?” diye sorunca “pes” demiştim... Derin izler bırakıp da giden Demirel, kimilerine göre ‘her devrin’ adamıydı oysa bize göre bir devrin adamıydı!
Ülke, seçimin ardından koalisyon veya erken seçim beklentilerinin kaosuna yakalandığı bir süreçte, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün basın danışmanı Ahmet Sever’in kitabı gündemi işgal etti...Kitap, bir dönemin bilinmeyenleri değil, hemen herkesin bildiği ekipleşmelerin, yönlendirmelerin, çekişmelerin, çatışmaların perde arkasındaki yaşananları anlatıyor...Lakin, moda tabiriyle “zamanlaması manidar” diyoruz... Neden şimdi?Ve “en çok kimin işine yarıyor? Sorusu akla getirilmeli... Ahmet Sever’e göre ise, manidar olmayan bir zamanı bulmak mümkün değilmiş! Ve eklemiş; tarihçilere vesika bırakmış... Tarihçiler, hatırlatmalar ile hatıraları ayırt edecek adamlardır!***Elbette, herkesin bir hesabı var...Lakin, başı dik, alnı açık gezebilmek ve başı yastığa koyduğumuzda rahat uyuyabilmek için hesapsız olmak ve hesapsızca, kitapsızca yaşamak gerekiyor!“Tuzak” ve “pusu” anlayışıyla siyasetin yol haritası çizildiği, işgal edildiği ve stratejiden sayıldığı günden bu yana, hesaplaşmalar; daima kırıcı, üzücü, karalayıcı oluyor ve daha da ötesi itibarsızlaştırmaya yönelik bir amaç taşıyor...***Her şeyin vaktinde söylenmesi gerekiyor!“Sır kâtipliği” veya bir dönem önemli görevlerde bulunanlar, görevi bıraktıktan sonra “tayin edilen” o gün geldiğinde yaşadıklarını da “gazetecilikmiş” gibi piyasaya sürenleri asla ciddiye almıyorum...Çünkü, hatıralar tek taraflıdır ve içinde yığınla şüphe bulutu taşır...Yiğitlik, görev sürecinde yapılanlar ve alınan tavırların bütünüyle orantılıdır...Gerisi hikâyedir...Karalayıcıdır...İftiradır ve tek taraflıdır...Ve kitaba daha şimdiden yığınla düzeltme ve yalanlama gelişi de iddiamızı doğruluyor...***Herkes işinin ve görevinin hakkını çalıştığı ve oturduğu süreçte verecek!Kim ne biliyorsa da zamanında çıkıp söyleyecek...“Günlük” tutarak “ajanda” gazeteciliğini sektöre yerleştiren meslektaşlarımızın eserlerini hiç okumak istemedim...Biliyoruz ki, yazılanların çoğu günah çıkarmaya yöneliktir...İslam dininde ise, yığınla günahı sırtına yüklenip bir paravanın ardında duran papaza gidipİşlenen günahları anlatarak yani “günah çıkartmak” diye bir kural yoktur...***Ve hemen herkes yaşadıklarını kaleme alırken “Nasıl?” olmuşun hikayesini anlatır...Keşke, “Niçin?” olduğunu yazabilseydiler!Bir dönemin anatomisini; gazeteci ve günlük köşe yazarları değil, tarihçiler yapmalı!Çünkü, tarihçiler laflarla değil belgelerden yola çıkar...
Seçim sonuçları üzerine herkes kendince bir şeyler söylüyor... Özeleştiriye tahammülsüzlük ve iltifat budalası olma hastalığına yakalandığımız gün, hangi asra geliyor bilmiyoruz ama o tarihten beri kronikleşen bu illetten kendimizi kurtaramadığımızı görüyoruz...Ve bu hastalığa her kesim yakalanmış durumda...Hemen herkes bu virüsün taşıyıcısı adeta...Abbasi Devleti’nin kurucusu Ebu Müslüm Horasani’ye bir gün Emevi Devleti’nin niçin yıkıldığını sorduklarında demiş ki;- Onlar dostlarının dostluklarından emin olduğu için dostlarını uzak tuttular... Düşmanlarının dostluğunu kazanabilmek için düşmanlarını yakın tuttular... Uzaklaştırılan dost, dost kalmadı... Yakınlaştırılan düşman ise asla dost olmadı. Her ikisi de düşman safında birleşince yıkılmaları kaçınılmaz oldu!***Kazanımların zirvesine çıkıldığı bir süreçte neden kaybedildi?Ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde AK Parti birinci iken yerini yüzde yüz bir kayıpla HDP’ye hangi yanlışları yüzünden devretti?Çözüm süreci ile başlayan kırılmayı kimse bir neden olarak görmüyor, bize göre ise psikolojik eşik burasıydı!Elbette, barış sürecini ülkede herkes istiyor ama masaya oturanlara taviz veriliyormuş görüntüsünden de uzak durulmalıydı...***Bu kaybın ekonomik ve yatırımsızlık yüzünden kaynaklandığını kimse ileri süremez...CHP’yi iktidara getiremeyeceğini anlayan iç ve dış dinamikler tek çareyi AK Parti’nin gücünü eriteceği HDP projesine çalıştı...CHP’nin tabanı ile sol fraksiyonların asgari müştereği HDP oldu...Ve kimin gelmesiyle ilgili değil kimin gitmesi gerektiğiyle daha çok ilgili olunan bir strateji süreci başlatıldı...***Diyoruz ya, unutarak yaşamayı seviyoruz galiba...Fakirliğin imtihanından geçiyoruz ama zenginliğin de bir imtihan olduğu gerçeğini unutuveriyoruz...Farkına varamıyoruz...Büyük ve güzel davaların delirmiş gibi saldıran, öfkelenen, korku, nefret saçan ve kin kusan savunuculara, tellallara ve çirkin huylara sahip olan insanlara ihtiyacı yoktur, olmamalıdır...Yeni Türkiye ‘yi güzel, saygın ve inandırıcılığını yitirmeyen, öfkesine ve duygularına yenik düşmeyen adamların sırtına yüklemeliydik!Kısacası, herkes etrafındakileri temizleyerek işe başlamalı...***Süreç bitmiş ve kapılar kapanmış değildir...Bize göre koalisyon hesapları ve çekişmeleriyle ülkeye zaman kaybettirmek yerine, 45 günlük süreçte TBMM’de bütün partilerin bir araya gelerek seçim barajını yüzde 5’e çekmek ve taslak yeni bir anayasa üzerinde uzlaşmak ve erken seçime gitmekten başka bir formül gözükmüyor...Yanılmış da olabiliriz...Biz dostça söylüyoruz...
Bir siyasi partinin gücü sandıktan çıkan oy oranıdır... Demokrasi oyunu ve halkın katılımı böyle bir şeydir... Modern çağda; müşteri, kral kabul edilmiş... Demokrasi rejimlerinde de seçmen kraldır! Ne acıdır ki, bu gerçek çoğu zaman unutuluyor! Halkın fazla önünde gitmeyeceksin... Ve kalabalıkların nabzını da iyi tutacaksın...***Ve seçim bitti... Sonuçlar gösteriyor ki, koalisyon... Lakin, kimin kimle koalisyon hükümetini kuracağı belirsiz gibi... Kulislerde, AK Parti ile CHP ya da AK Parti ile MHP’nin koalisyon yapabileceği ihtimalleri konuşuluyor... Ve hesapları da yapılıyor... CHP Genel Başkan Yardımcısı Enis Berberoğlu ile konuşuyoruz... Erken seçim olur mu? Sorumuza gülüyor ve diyor ki; - Niye olsun ki, AK Parti ile koalisyon olabilir... Çünkü, halk uzlaşın mesajını verdi... ***Peki, seçim meydanlarındaki kavga neyin nesiydi? Kayıkçı kavgası mıydı? Bilmiyoruz... Siyasetin çok yüzlü olduğu gerçeğini de galiba seçmen olarak biz unutuyoruz! ***Meydanlarda söylenen o keskin sözler unutuldu gibi... Üç ay boyunca liderlerin meydanlarda söylediklerini düşününce hiç bir partinin bir araya gelerek koalisyon yapmaması gerekiyordu.. Artık, seçmenin işi bittiğine göre herkesin bildiğini okuyacağı bir süreç mi başlayacak yoksa herkes kendi yoluna mı gidecek? Bunu da yakında görmüş olacağız... Yoksa, Yeni Türkiye efsanesi masala dönüşünce farklı bir Türkiye süreci mi başlatılıyor? Bunu da 45 gün bitmeden öğreneceğiz!