Bir başkadır benim memleketim

28 Ağustos 2015

FRANSAÜlkedeki yoğun ve çalkantılı bir gündemin sıcağından kaçıp on gün boyunca Fransa’nın Nice, Cannes, Monaco, Menton, Antibes, St.Tropez, St. Raphael kentlerini dolaştık...Ve bu kentlere yakın sayılan tarihi Eze, Vence, Grasse, Mougins ile Saint Paul gibi eski ve dağ köylerine gittik...İnsan, ülkesinde iken günlük yaşadığı sorunlardan o kadar bunalıyor ki, hayatın başka bir yerlerde daha sevimli olduğuna inanıyoruz!Ve gideceğimiz günün hayalini kuruyoruz...Lakin, her defasında “Bir başkadır benim memleketim” şarkısını mırıldanarak dönüyoruz...Çünkü, “Nereye giderseniz gidin gökyüzünün rengi hep aynı” tabi ki altındakiler de...***Mesleğimizin gereği 30 yıldan beri ülkemizin hemen her şehrini ve ilçelerini gezdik.Ve yüze yakın ülkeyi ve belki de üç yüzün üzerinde şehirlerini dolaştık.Uzaklarda yani uç, her anlamda çok farklı ülkelerin hemen hepsini defalarca dolaşıp ve mesleki çalışmalar yaptık.Diyebiliriz ki, ülkemize her dönüşümüzde aslında “cennet” gibi bir coğrafyada yaşadığımızı bir daha farkediyoruz.Aslında; bizi yaşamaktan, çalışmaktan yorgun düşüren tek şey; terör, trafik ve işsizlik...Ve güvenliğiyle, parklarıyla yaşanabilir, trafiğiyle dolaşabilir ve insanlarımızın iş, sağlık ve eğitim kaygısıyla yaşamadığı kentlere kavuşturulduğumuz zaman aslında dünyanın en güzel ülkesi olabiliriz...Devlet ya da siyasiler yeter ki bu meseleleri çözebilsin...Milletimiz bir arada barış içerisinde yaşadığı günlere yeniden kavuşabildiğinde ise gerçekten Türkiye çok daha büyük bir ülke olacak...***On gün boyunca Fransa’nın Cote d’Azur bölgesindeki izlenimlerimi Çarşamba günü paylaştığımda ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız...Nazım’ın vasiyetindeki “Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni” sözlerindeki hasretini daha iyi anlayabiliyoruz.

Devamını Oku

Kan ve duvarlar

21 Ağustos 2015

“Aslanlar kendi tarihini yazana kadar hep avcılar methedilirmiş!” Sözündeki gerçeği artık hayatın her alanına sirayet etmiş.50 yıldan beri “terörle mücadele azim ve kararlılıkla sürüyor” masalı anlatılırken teröristlerin kahramanlaştırıldığını fark eden olmadı.Nasıl bir mücadele ise, mücadelenin sonunda PKK’nın elebaşı denilen adam neredeyse Mandela ilan edildi ve Nobel Barış ödülü dahi alabilecek bir noktaya getirildi.“Yorgun demokrat” dahi denildi.Mücadele eden ve şehit düşen asker, polis, bürokrat ve siyasetçilerin hemen hepsi unutuldu, itibarsızlaştırıldı, kalabalıkların arasına isimsiz bir adam gibi gönderildi ve sahipsizler mezarlığına sessizce defnedildi.Efsaneleştirilen teröristlerin ve elebaşlarının posterleri ise kentlerin duvarlarına asıldı.Şivan Perver ve benzeri daha nice ‘türkücü’ geçinenlerin isyana davet eden şarkılarındaki ihanet büyük bir masal gibi söylendi.***Bizler ve şehit düşenlerin anaları ağladıkça, terörle mücadele azim ve kararlılıkla sürdükçe, ne gariptir ki terör örgütü büyüdü, büyüdükçe ‘sayın’ ünvanına kavuştu ve siyasallaştırıldı ve terörü destekleyen dış ülkeler nezdinde de saygınlaştırıldı!Bu nasıl bir mücadeledir ki, devlet ve millet kaybederken 50 yıldan beri hep terör kazandı?Bir yerlerde yanlış yapılıyordu...Lakin, yanlış ya bulunamıyor ya da bulunmak istenmiyordu.***Dağlarımız yine duman altında.Bir günde 12 Mehmetçik kendi topraklarında şehit düşüyor.Kördüğüm misali bir çözülüyor ve bir düğümleniyor!Bir yerlerde büyük bir yanlışlık yapılıyor diyerek yıllardan beri bağırıyoruz.Bağırdıkça liderlerin etrafını ve devletin içini zehirli sarmaşık gibi saran dalkavuk kadrolar, kalemşörler, dümenciler bizler gibi olanları; statükocu, askerci, savaşçı, derin devletçi, değişime direnç gösterenlerci, gerici, eskici iftirasında bulundular.Ağaçlar gibi doğru durdukça baltalar, belalar, iftiralar, itibarsızlaştırmalar, pusular hayatımızın bir parçası oldu.Kandil Dağı’nı su yoluna çeviren gazeteci bozuntuları ise hemen her gün farklı bir eşkiya başını kütüphane önüne oturtup röportajlar yaparak dağdan ince mesajlar vererek inci düzenler ise barışçı, çözümcü, medeni ve akil adam oldu.***Güneydoğu’daki terörün suçunu devlete yıkmak için efsaneleştirdikleri dramalarla ülkenin temeline her gün milyonlarca mayın döşeyen gazeteci, sanatçı ve aydın geçinenleri biz fark ediyorduk.Lakin, devlet, siyaset ve istihbarat kuruluşları uyumaya ve kağıt üzerinde hayali analizler yaparak günü kurtarmaya devam ediyorlardı.Aldırmadık, biliyorduk ki yüreğimizde ve aklımızda tilkiler gezmiyor.Fark edilmeyen sürecin buraya geleceğini de görüyorduk.Geçmişin tarihi zaferlerini anlatarak düşmanı tarif ettiğini zannedenler aldanıyordu!Düşmanların oyunlarını yazabilseydi daha iyi bir yol izlemiş olacaktı.***“Etrafımız düşman” diyerek uyaranların sözlerine gülen ve küçümseyenlere birinci dünya savaşını hatırlatıyorduk.Ve Kurtuluş Savaşını...Yedi düvelin ordularının Çanakkale, Hatay, Maraş, Antep, Urfa, İzmir, Afyon ve Kütahya’ya turist olarak gezmeye gelmediklerini. Yüzyıllık bu gerçeğin ne çabuk unutulduğunu da anlamakta zorlanıyorduk.Kan ve duvarlar arasına sıkışan bir ülke olmaktan artık çıkmalıyız. Mehmetçiklerin Masallarını yazan kimse yok, farkında mıyız?Bakalım, demirden ve taştan bir yüreğe sahip Selahattin sazıyla ne çalıp söyleyecek?Ve kimler dinleyecek!

Devamını Oku

Geçmişin bagajı

18 Ağustos 2015

İslam coğrafyasında kazanlar yine kaynıyor, kaynatılıyor ve kaldırılıyor!Altındaki “odun” görevini ise yine bölgedeki farklılıklardan oluşan kırılmamış sayısız fay hatları yerine getiriyor...Farklılıkları çatışmaya dönüştüren güçler bölgedeki öz kaynaklardan yararlanıyor!Mezhep ayrılıkları, aşiret ve ırk farklılıklarını eş zamanlı körükleyen güçler, Selçuklu ve Osmanlı’nın tasfiyesinden sonra yeni savaşları çıkartmakta veya savaşlara gebe bırakmakta hiç zorlanmadıkları görülüyor.Çünkü, baltık kurusa da ısındığında ya da ıslatıldığında yeniden balçığa dönüşebiliyor...Kaç yüzyıldan beri ısıtılıyor ve ıslatılıyor, bilen var mı?Geçmişin asırlık bagajı o kadar doldurulmuş ki...***Ekonomiden kaynaklanan savaş risklerinin gölgesinde yürütülen bağımlı ve güdümlü siyasetin sonu yeni bir bataklıktan başka bir şey değil.Asırlardan beri iç ayaklanmaların düşündürdüklerinden çok uzak bir yerlerde gezinen coğrafyadaki halk, isyan ve kargaşadan beslenerek yaşıyor.Ve tasfiye sonrası tahtlara oturtulan krallar ise rüya aleminde dolaşmaya devam ediyor...Yeraltı değirmenlerinin “kara suyu” diye bilinen üçte ikisi elinden alınmış petrol kazançları ile saltanat süren krallar, aşiretler ve terör örgütleri coğrafyayı hemen her gün farklı bir terör yüzüyle tanıştırıyor...Ve kazancın karşılığını kan ile veriyor.Kabus artık meçhul bir yolcu gibi bekleniyor!***Geçici inşa edilen prefabrik dostlukların tek geçerli adresi ise; kalıcı çıkarlar!Uzun bir yol aramıza çekenler büyümenin büyüsüne ve lüksüne kapılmışlar.Kentler yıkık ve dökük.Milyonlarca insan yani anne, çocuk aç ve çıplak.Medeniyete ve eğitime küskünler.Kaçabilenler ve kalabilenler arasında tükenen bir yaşam yaşanmaya çalışılıyor...Gülmenin ve mutluluğun ne oluşuyla daha hiç tanışmayan milyonlarca çocuk büyük bir kin ve nefretle gençliğe adım atıyor...Ve en tehlikeli psikolojik eşiğine böylesine bir duygu ile geçiliyor...***Silah artık herkesin elinde.Kurşunlar artık adres soruyor!Müdahalenin sınırlarını kendi çıkarlarına göre çizen efendi devletlerin tek derdi ise kaynakları ele geçirmek...İnsanların kuşlar kadar bir değeri dahi yok.Prof. İlber Ortaylı söylemişti;- Kral Faysal bir defasında İslam coğrafyasında bir buçuk devlet var... Buçuğu İran, biri ise Türkiye’dir!Evet, efendi devletlerin hedef tahtasında sadece İran ve Türkiye var...Karar verirken geçmişin bagajındakileri iyi tasnif etmeli...Artık, geçmişin bagajındaki yük ve sorumluluk her geçen gün biraz daha taşınamayacak kadar ağırlaşıyor!

Devamını Oku

Uyumsuzlar

14 Ağustos 2015

Dünya ekonomi piyasalarında artık profesyonel ve modern dolandırıcılar yani “nitelikli dolandırıcılar” cirit atıyor...Bu tarz çalışan para sihirbazları, kuş uçmayan kervan geçmeyen küçük ülkeler ve adacık devletlerde kağıt üzerinde kurdukları holding, finans, banka, enerji şirketleri ile piyasalara giriyor.Gittikleri ülkelerde özellikle zor durumda olan şirketlere “musallat” oluyorlar...Fonlama, tahvil, kredi, proje finansmanı veya halka arz operasyon hikayesi ile film başlıyor.Şirketlerine de; Avrupa, ABD, Rusya, Çin gibi ülkelerde işini kaybetmiş eski finansçı, borsacı, bankacı ve üst düzey yöneticilik yapmış, hatta emekli ya da çeşitli suçlardan dolayı atılmış istihbaratçı veya emekli bürokratları toplamışlar.Lüks otellerde kalarak veya mekanlarda yemekler yiyerek müşterilerini etki altına alanlar filmi heyacanlı hale getiriyorlar.***Hayali ve kağıt üzerindeki şirketlerin web sayfalarına girildiğinde ise; Washington, New York ve Londra gibi şehirlerde şirket adresleri, belki de hayali holding binalarının resimleri ve yöneticilerin paha biçilemeyen özgeçmişleri bulunuyor...Daha da ötesi faaliyet alanları kısmında ise; dünyanın sayılı ülkelerinde ne kadar baraj, yol, köprü, santral resmi varsa hepsini kredilendirmiş gibi filmi sürükleyici hale getiriyorlar...Kartvizitler ve bir kaç devlet adamıyla davetlerde çekilen resimler de hikayenin ikna ve inandırma metodlarından sadece bir kaçı...Büyük yalanlar kısmında ise, Saddam Hüseyin, Kaddafi, Gandhi, Mussolini ailesinin paralarının kendilerinde olduğunu, elmas ve maden ocaklarıyla bilinen Afrika ülkelerinin devlet başkanlarının kişisel servetlerinin kendi fonlarında değerlendirildiğini daha ötesi uluslararası mafyanın ve istihbarat kuruluşlarının tasarruflarının bile kendi bünyelerinde bulunduğunu söyleyerek filmin sürükleyici kısmı devam ettiriliyor.***Ve kredi geldi gitti, geliyor ve evrak bilanço, gizlilik sözleşmesi derken zurnanın zırt dediği yere geliniyor. Kredinin üç gün içinde şirket hesabına transfer edilebilmesi için 10 veya 5 milyon dolarlık komisyon masrafının yurt dışındaki hesaba geçmesi gerektiğine dair şartı masaya bırakıyorlar!Pimi çekilmemiş bomba masada duruyor. Zorda olan şirket profesyonel bir kadrodan yoksunsa bu hikayeye aldanıp 100 veya 500 milyon dolarlık gelecek kredinin geleceği yerden bu parayı esirgemeyip ne yapıp edip parayı bulup gönderiyorlar...Ve büyük bir bekleyiş başlıyor... Üç gün içinde kredinin transferi bekleniyor...Ve 20 yıldan beri hala bekleyenler var!Dolandırıldığını anlayanlar kovalamaca sürecini başlatıyorlar ama nafile... Ve işin garibi herşey yerli yerinde duruyor ama ulaşılacakları kimseyi bulamıyorlar... Hukuki olarak da bir şey yapılamıyor...***Geçmişten bugüne öylesine dolandırıcılık hikayeleri duyuyoruz ki, işin uluslararası organize bir suça dönüşmüş durumda olduğunu anlıyoruz.Ekonomik istihbarattan yoksun bir ülkede ve dünyada yaşamakta olduğumuzu da bu dostların anlatmasıyla farkediyoruz.Devlet, namusuyla çalışan iş dünyasının oyuncularını vergisini ödemediği için isim listesi yayınlayıp teşhir cezası vererek itibarsızlaştıracaklarına bir kuruş vergi vermeden kağıt üzerinde bu tarz çalışan nitelikli dolandırıcıları bulup teşhir etse daha iyi olmaz mı?Hayatın her alanında dürüstlüğe karşı aykırı yaşayan bu tarz adamlar mutlaka kendilerini krallar gibi yaşatan sahtekarca bir yol buluyorlar.Ne gariptir ki, namusuyla yaşayan insanlar bir ekmek için sefil bir yaşam sürerken, bu tarz yaşayan nitelikli dolandırıcılar ise ihtişam içerisinde saltanat sürüyor!Peki hukuk, istihbarat, maliye, polis, basın ve ekonomi uzmanları nerede?Bu hikaye uluslararası ekonomik bir terördür...Mutlaka bu uyumsuzlar sistem dışı bırakılmalıdır!

Devamını Oku

Eksi Bir

11 Ağustos 2015

Seçimlerde hile yöntemlerine dair bir çok hikayeler duymuştuk. Lakin, geçtiğimiz günlerde bir dostumuzdan “eksi bir” formülüyle yapılan seçim hilesini ve tehdit yöntemini öğrendiğimizde şaşırmıştık.Ve dahası söylediği metod 7 Haziran seçimlerinde kullanılmış...Bilhassa Güneydoğu’da HDP ve PKK ikilisi arasında sıkışıp kalan seçmenlerin oylarını garantiye alabilmek için “eksi bir” formülü uygulanmış.HDP’nin yüzde 13’lük sırrı da böylelikle ortaya çıkmış oluyor.***“Üst düzey yetkili” kelimesini bugüne kadar hiç olan kullanmayan biri olarak, ilk defa üst düzey bir yetkili olan dostumun adını vermeden söylediklerini yani iddiayı gündeme getiriyor ve konunun da araştırılmasını diliyorum.Ve çok önemli gördüğüm bu istihbarat bilgisindeki iddiaların da AK Parti, CHP ve MHP’nin yetkili organlarınca üzerine gidilmesi ve daha da ötesi YSK’nın soruşturma başlatması gerektiğini düşünüyorum!***Eksi bir formülü ve iddiaları ise şöyle...1. Sandık başına 100 kişi geliyormuş.2. Birinci kişi zarf ve oy pusulasını alıp kabine giriyormuş.3. Tehdit gereği ve önceden planlandığı gibi oy pusulasını zarfın içine değil de cebine koyuyormuş ve boş zarfı da sandığa atıyormuş.4. HDP’ye evet mührü basılı oy pusulasını da oy 2. kişiye teslim ediyormuş.5. 2. sıradaki seçmen de oy pusulasını ve zarfı alıp kabine gidiyormuş. Kendisine verilen HDP’ye mühürlü oy pusulasını zarfa koyuyormuş.6. Kendi oy pusulasına da HDP’yi tercih eden mührü vuruyormuş ve cebine koyuyormuş.7. Ve zarfı sandığa atıp HDP’ye mühürlediği oy pusulasını ise 3. kişiye veriyormuş.8. Diyelim ki, beş oy kullanma kabini varsa hepsinde de sistem böyle işletiliyormuş.9. Sonuçta 100 kişinin oy kullandığını düşünelim ve bu yöntemle bir eksi bir formülüyle 99 oy HDP’ye gidiyormuş!***Dostumuz, oto kontrol sistemli bu tehdit ve hile yöntemini devletin bir üst düzeyine taşımasına rağmen olası bir seçimde yeni bir tedbirin alınmayışına da adeta isyan ediyor!Ne diyelim, bizden söylemesi...

Devamını Oku

Su çizgisi uzunluğu

7 Ağustos 2015

Denizciler, elli metrelik bir geminin su çizgisi uzunluğunu dikkate alarak teknik hesaplamayı yapar. Çünkü, elli metrelik bir geminin su çizgisi uzunluğu kırk metre olabiliyor. Kırk metrelik uzunluktur geminin yükünü çeken... Yani halklardır... Emekçi kesimdir. Yukarıdaki on metrenin suyla ilişkisi yok gibidir. Gemi battığında ise hiç birinin anlamı yoktur!Birde hayat çizgisi uzunluğu vardır.Dünya ve ülkeler de buna dahildir... Kaçınılmaz bir gerçektir!Lakin, dünya ve ülkelerin su çizgisi uzunluğu kısalıyor ve üzerinde taşıyamayacağı bir uzunluğa ve ağırlığa doğru yol alıyor!***Ülkeyi çalkantılı yıllara yeniden döndürmek isteyen yığınla olaya şahit oldukça, sisler bulvarına yeniden sokulmaya çalışıldığını hissettikçe gelecek kuşaklar adına karamsarlığa düşüyoruz...Çünkü, bizler artık ömrün hayat çizgisi uzunluğunun gittikçe kısaldığı son çeyreğinde o son günleri veya yılları yaşamaktayız!Ve artık geride bıraktıklarımızı düşünmek zorundayız.Başında dumanı eksik olmayan bir dağ gibi ülkede dertsiz bir güne hasret kalmışız.Her şey bitti gibi olduğunda birazcık mutlu oluyor ve yorgun düştüğümüzü fark ediyoruz... Kendimizi düşünmeye başladığımızda ise felaketler yeniden başlıyor...Kendimizi ve etrafımızdakileri yine unutuveriyoruz...***Irkçılık fitnesi üzerine kurulan büyük bir stratejiye sürekli yenik düşüyoruz...Osmanlı Devleti’ni tasfiye eden bu fitne ateşi son yüz yıldan beri sürekli oynanıyor ve biz her defasında bu kör kuyuya düşmeyi başarıyoruz!30 yıldan beri Güneydoğu ve diğer bölgelere sıçratılan ateş, ülkeyi terör bataklığına dönüştürdü...Hepimiz Hazreti Adem’in soyundan geldiğimize göre demek ki, ırklara ayrılma süreci de yıllar belki de asırlar sonrasına dayanıyor...Peki, Hazreti Adem hangi ırktandı?***Libya, Tunus, Fas, Cezayir ve İslam coğrafyasında yaşayan halklar ekmek ve huzur uğruna topraklarından kaçıyor... Daha geçen günlerde Akdeniz’in sularında 700 kişi yine boğularak öldü!Ortadoğu coğrafyasında savaş, açlık ve terör oyunları bitmek bilmiyor.Kimse umursamıyor.***Oysa, hayat bir denize benziyor.Ve hemen herkes farklı bir denize düşüyor.Kimiler aşkın. Kimileri ihanetin. Ve kimileri sadakatin.Kimi batıyor. Kimileri çırpınıyor. Kimileri de karaya vuruyor...Bizler ise sürekli batırılmaya çalışılan bir gemide gibiyiz.Ayağımızdaki ağırlıklar ise kendi prangalarımız...Aslanların avından çakallar karlı çıkarmış, derler...Ve bizler sürekli çakallara kar payı dağıtıyoruz!Su uzunluğu çizgisi gittikçe kısalıyor...Farkında mıyız?

Devamını Oku

Tesadüfün kaprisleri

4 Ağustos 2015

Dünya, bir savaşın eşiğine doğru sürükleniyor...Kalabalıklar hala ekmeğin kavgasıyla meşgul...Yüz elli yıl önce içinde bulunduğu dünyayı özetleyen Fransız sosyalist politikacılarından Louis Blanc diyor ki;- Yarışma zevkini azgın bir savaş haline getiren, kuvvetin her yolsuzluğuna alkış tutan, zengini kanma bilmez arzularla kıvrandıran, yoksulu ölüme terk eden rekabet, burjuvazide servet hırsını, tefeciliği, en zalim ve kaba taraflarıyla materyalizmi geliştirecekti!Ve dünyayı salgın bir hastalık gibi etkisi altına almayı başaran liberalizm için ise şu tespitte bulunuyor;- Liberalizmin benimsediği iktisat doktrinlerinin özü: dağıtımı düşünmeden mal üstüne mal yığmaktı. Devlet endüstriye karışmayacaktı. Kalbi yoktu bu doktrinlerin. Güçlüyü koruyor, zayıfı tesadüfün kaprisine bırakıyorlardı!Yüz elli yıl sonra günümüzdeki dünyayı kasıp kavuran liberalizmin gittikçe kontrolsüz bir güç haline dönüştüğünü, yerini ise kapitalizm gibi acımasız bir sisteme terk ettiğini bilmeyen kaldı mı?Karanlık bir tünele sokulmuş gibi davranıyor toplumlar.Ve “tesadüfün kaprisine” bırakılan milyonlarca insan mülteci pozisyonunda kendine yeni bir sığınak bulabilmek için canı pahasına sürekli göç edip duruyor...***Liberalizm içinde yaşadığımız çağda sevimli yüzünü kaybetmiş gibi!İlk arabalar, uçaklar, telefonlar, radyo ve televizyonların ya da dev gökdelenler ile başlayan modern sürecin yani liberalizmin sevimli yüzüydü...İnsanlığa büyük kolaylıklar getirecek gibi düşünülüyordu...Ve artık modern teknolojiler sayesinde ülkelerin işgali ve toplumların katledilme süreci daha hızlı yaşanıyor.İlkel teknolojilerin hüküm sürdüğü bir dönemden modern teknolojiye geçiş herkese çok sevimli gelmişti ve dünyanın küçük bir köye dönüşmesinden dolayı kitleler çok memnun kalmıştı.Telefonu bulan Graham Bell’in hayali insanları sevdiklerine kavuşturmaktı.Oysa kendisinin bu ütopyası bugün milyonlarca insanın ölümüne ve ülkelerin çökertilmesine sebeb oluyor.Şehirlere bombalar yağdırılıyor, bulduğu telefon sayesinde...***Fransız Edebiyatı’nın klasik geleneğinin temsilcilerinden sayılan Anatole France “her ilerleyişin ruhu ütopya” diyor ve “geçmişin ütopyaları olmasa, insanlar çıplak ve sefil, mağaralarda yaşarlardı hala; ilk sitenin taslağını da ütopyalar çizer. İnsanca rüyalardan nurtopu gerçekler doğar.”Masumca başlayan her buluş bugün insanlığın baş belasına dönüşmüş!Tesadüflerin kaprisleri eşliğinde görülen rüyalardan asırlar boyunca unutulmayacak vahşet tabloları doğuyor!İlkel bir çağda yaşamayı da düşünmüyor değiliz...

Devamını Oku