Kurban Bayramı’nda felaketler yüzünden yine gülemedik. Gülümsemeye hasret kalmışlar gibiyiz.Nereden başlasak;- İnsanları her geçen gün biraz daha delileştiren İstanbul’un trafik teröründen mi...- Yoksa 30 yıldan beri Güneydoğu’da süren terörden mi... İhanetlerden mi... Şehitlerimizin hikayelerinden mi...- Küçük bir depremde dahi yıkıntıların arasında kalanlardan mı...- Her bayram veya başka bir tatilde ‘uzun yol sürücüsüymüş’ gibi çılgınca yollara düşen insanlarımızın trafik kazalarında ölüp gidişlerinden mi...- Kasaplığa soyunup kurban keseyim derken kendisini kesen 4.150 kişiden mi...- Vinç kazasının daha şokunu atlatmadan şeytan taşlamaya giderken Suudilerin yüz yıldan beri yönetim ve organizasyon beceriksizliği, sorumsuzlukları ve velveleci halleri yüzünden 850 kişinin birbirini ezerek öldürüşünden mi...- Üç saat yağmur yağınca altını yapmadan üstünü imara açan ve ranta yenik düşen sistemsizliğin sonucu diyebileceğimiz Bodrum’daki sel felaketinden mi...- Suriyeli göçmenlerin ülkemizde ve Avrupa yollarında yaşadıkları sayısız dramdan mı...***Nereden başlasak ki;- İstanbul’daki trafik teröründen mi...- Bir günde dört saat araç kullanıp işe giden ve eve dönmeye çalışanların ayda en az 100 saat ve yılda 1200 saat trafikte kalışından mı...- Ve 1200 saatin 50 gün ettiğinden mi... İnsanların her sabah işyerine vardığında öfke dağına dönüşlerini mi ve her akşam eve vardıklarında öfkeyle sofraya oturuşlarından mı...- Büyükşehirlerde cinayetlerin, boşanmaların, hırsızlıkların, soygunların, fuhuşun, alkol tüketiminin ve neredeyse her köşe başında bir ağaç gibi dikilen AVM’lerin artışından mı...n Bir yandan fukaralığın artışından dert yanan kalabalıklardan mı..,- Diğer yandan neredeyse günde üç öğün kafelerde, lokantalarda yemek yiyen kalabalıklardan mı...- Mağazalarda çılgınlar gibi alış veriş edenlerden mi...- Kentlerimizin üstü her geçen gün biraz daha gökdelenlere ve toplu konutlara açılırken, yolların hep aynı kalışından mı...***Ve nereden başlayacağımızı bilemiyoruz ama bu gidişle insanlar ya büyükşehirlerde delirecek, ya isyan edecek ya da hemen herkes alıp başını köylere, kasabalara gidecek! Saydıklarımız sadece dertlerin bir kaç bilinen başlığı...Bir haftadır Paris’teyiz...O kadar yorulmuşuz ki, başımızı alıp yine uzaklara gidince biraz kendimize geleceğimizi sandık ama yanılmışız!Saat başı aldığımız haberler yüzünden yüreğimizde acıyla dolaştık.Devleti ve sistemi yönetenlerin hepsi dahil, Paris, Londra, Moskova ve San Petersburg, Viyana, Zürih gibi kentlere hiç gitmiyorlar mı?Kentlerin altının adeta örümcek ağına dönüşen metro hatlarını görmüyorlar mı? Uçsuz bucaksız şehir içindeki parkları, müzeleri, tiyatroları, sinemaları, caddeleri, sokakları, estetik harikası binaları görmüyorlar mı?32 yıldan beri bu kentleri gezdikçe ben utanıyorum ve kendi kendime diyorum ki, öyle hayali projeler peşinde koşmaya gerek yok, keşke sadece gördüklerinin resmini çekip döndüklerinde kendi şehirlerinde uygulayabilecek bir zekaya sahip olabilselerdi!***Bunca deliliğin, sorumsuzluğun, estetik kaygısından uzak yaşayanların ve insanlığa dair ne kadar duygu, fikir varsa hepsinin bin menzil ötesinde gezinenlerin yaşadığı kentlerde adam gibi ‘adam gibi adam olabilmek, kalabilmek’ ve delirmemek için robot olmak gerek!Hadi gel de gülümse biraz?Bir bayram daha gülümseyemeden geçip gitti...Ve adeta hepimiz ‘kurbanlık bir koyun gibi’ yaşamaktayız, ölmekteyiz!
Yüzlerce insan ölüm denizine dönüşen sularda umuda yolculuk etmeye çalışırken çocuklarıyla ölüp gitti...Yüzlerce insan yürüyerek sınırlarımızdan çekip gitmek istiyor, lakin bizim yetkililer ise bırakmıyor. Bırakmıyor ama çözüm olarak da yol kenarında yaşamalarından başka bir yol da göstermiyor!Ve ülkemizde ise milyonlarca insan ise Suriyeli göçmenleri istemiyor...İki istemeyen kalabalıklar arasında istenmeyen durumda sıkışıp kalan bu garip kimsesizler ise ne yapacağını şaşırmış durumda.***Bir yandan kurban kesmek için telaş eden kalabalıklar, diğer yandan sivil toplum kuruluşları veya vakıfların Afrika ülkelerindeki yoksullar için kurban kesme yarışı, öte yandan bir parça ekmek bulabilmek uğruna ülkemizde sahipsiz kalan Suriyeli göçmenlerin dramı...Bu nasıl bir çelişkidir?Anlamak inanın çok zor!***Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan iki yıldan beri “Esed gitmeli” diyor.Kimse aldırış etmiyor...Ve ülkemizdeki muhalefet partileri, muhalif kalabalıklar ise adeta “Suriye’den bize ne” keyfini sürmeye devam ediyor.Ve bazı medya kuruluşları da bu sorumsuzluğa çanak tutuyor!Yüzlerce ve binlerce Suriyeli masum insan sulara gömülüyor ve perişan halde yaşıyor.Ve ülkesinde kalanlar ise bombalanan kentlerin enkazı altında kalıyor ve kurşunlara hedef oluyor...Dünya iki yıldan beri Esed’in kalmasını istiyor, insanların ise ülkesini terketmesini arzuluyor gibi.Lakin, kendi ülkelerine ise gelenlere kapılarını kapatıyor!Terketmeye zorlayanlar kendi kapılarına dayanan kalabalıkları karşısında görünce de çözüm aramaya başladı...***Bir Esed ve zulüm yönetimi için Rusya, Çin, İran ve dahi Avrupa ile Amerika ikna edilemiyor... Şimdi durumun ciddiyetini anlayanlar Esed’in gitmesinde birleşiyor gibi.Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın çabaları ve dik duruşuyla dünya ikna olacak gibi...Bu yüzden de Rusya seyahatinde Putin’le görüşmesi son derece önemli.Aksi halde dünya ateşten günler yaşayacak ve kara deliklerini de kolay kapatamayacak gibi...Yoksa, bir parça et yedirmek için seferber olan İslam coğrafyası ise milyonlarca insanı zulüm yönetimine ya kurban edecek, ya da Esed gibi zalim yönetimlere karşı duruş sergileyecek!* Nice hayırlı ve güzel bayramlara...
Ve siyasi partiler listelerini dün YSK’ya teslim etti...Listelere baktığımızda diyebiliriz ki, ülke için hayırlısı olsun...Lakin, ülkemiz ve hatta etrafımızda ateş çemberine dönüştürülen coğrafya için gelecek yüzyılın planlamasını sınırlarımızın çok uzaklarında yapılıyor ve pek de hayırlı senaryolar kaleme alınmıyor!Olası kriz senaryoları beraberinde bir çok gerginlikleri elbette getirecektir ve krizin tırmanacağı son gün ise 1 Kasım akşamıdır...***Terör, finans, yönetim ve idari krizlerle her tür oyunun açık veya kapalı oynanacağı bir süreç başlamıştır artık...Ve Ankara...Dostlukların kesiştiği, imha ve ihya arasında sıkışan kaderlerin başkentinden sözediyoruz!Sıfırdan zirveye koşanların, zirveden sıfıra düşenlerin arenasına döndüğü günden beri her bir köşesinde farklı bir oyunun yazıldığı, stratejilerin belirlendiği ve güç koridorlarında kartların yeniden dağıtıldığı ve sürekli yeni bir oyunun başlatıldığı bu kentte, gelişenleri veya gelişmeyenleri bilerek yaşayabilmek gerçekten büyük bir yürek gerekiyor!***Buluşabilmek de kolay, ayrılabilmekte...Ve ayrılıkları sona erdirip kavuşturabilmekte!Bazen her yer demir bir kapı, bazen her yer kırmızı halı.İtibar ve itibarsızlaştırma operasyonlarının düğmesine basıldığı düz bir ova...Taşların yerinden oynadığı, oynatıldığı ve oturtulduğu farklı bir kent...Aslında, bütün farklılıklara ait güçlerin ya anlaştığı ya da savaştığı bir adres...Oyunlara karşı yeni oyunların oynandığı veya bozulduğu kimilerini göre küçük ve sevimsiz kentte kimlerin daha sevimli kılınacağı veya sevimsiz ilan edildiği veya edileceği bir kent.Mahşer meydanı belki bir günde kırk defa kuruluyor...Kimilerinin kurban edildiği kimilerinin beslendiği ve ne zaman da kesileceği belli olmayan binbir yüzlü siyasetin tam merkezi; Ankara.***Diyebiliriz ki, kurban bayramı yaklaşıyor.İnsanlar on günlük tatile çıktı ya da çıkıyor...İşte bu süreçte iyi düşünüp ve öyle bir karar vermelidirler ki Ankara’daki taşlar yerine otursun...Ve ülkenin geleceği belki de bir elli yıl daha kurtulsun...Kendi muhasebesini yapmaktan yorulmayan insanlarımız biraz da ülke muhasebesini yapmaktan yorgun düşsün ve hür iradesini sandığa yansıtabileceği bir oyunu yine kendi iradesiyle kurabilsin...Duygularından, kin ve nefretten arınmış bir yürekle bir daha düşünsünler diyoruz...Yoksa, etrafımızdaki coğrafyada yaşananların, denizlerde boğulanların ve günlerden beri Avrupa’ya gidebilmek için sınır kapılarında bekleyenlerin durumuna düşebilme ihtimalini de hesaba dahil etmek gerekir diyorum...
Cemil Meriç diyor ki; - Hiçbir yeni derdin ilacı yeni değil, çünkü dertlerin hiçbiri tam olarak yeni değil. İnsan kafası yüzyıllardan beri yeni, gerçekten yeni tek ilaç bulamamış.Bu sözlerini hatırlayınca asırların üzerinden bir kuş bakışı gibi adeta uçuyoruz ve düşünüyoruz.Anlıyoruz ki; sular derinleştikçe, dünya yaşlandıkça Aristo’nun “sayfalar bizimle alay edercesine yeni” dediği gibi yani, değişen bir şey yok!***Kurban bayramı yaklaşıyor...İnsanlar adeta her yerde bir şeylere kurban ediliyor sanki!Kimi savaşlara, kimi teröre, kimileri de sulara yenik düşüyor.Ve modern çağda yenik düşenlerin hepsi, düşmenin bedelini canıyla ödüyor...Ve can acısıyla...Geride ise sayısını bilemeyeceğimiz kadar yürek acısıyla yaşamaya çalışan insan!Ve bu asırda yaşamak ne zor!İlkel çağ diye bildiğimiz taş devrinden daha ilkel bir hayat ve nice unutulmayan dram yaşanıyor.Kime de sorsak güya içinde yaşadığımız çağın adı; modern!Ölümler ise hala ilkel suçlardan kaynaklanıyor!***Ve Kabe, taş gökdelenlerin arasına sıkışmış ve adeta kaybolmuş...Taş yığını oteller gökyüzüne doğru yükselmeye devam ediyor.Dağlar eritiliyor ve taş binalar bir köpeğin azgın dişi gibi toprağa çakılıyor.Vinç kulesinin devrilmesiyle yüzlerce insan ilkel bir kazaya kurban edilerek ölüp gidiyor...Yıllardan beri eşkiyaların cirit attığı dağlar, ovalar, vadiler ve hatta yollar şehit kanıyla sulanmaya devam ediyor.Akıl ve merhamet adeta uzaklara gitmiş!***Ülkesinden kaçıp kurtulanların dramı ise başka bir dert.Türkiye’den Avrupa’ya gidebilmek uğruna yaşanan faciaların ve derin sulara gömülenlerin sayısını artık unuttuk.Daha geçen gün 34 kişi boğularak öldü ve 14’ü çocuktu...Evlatlarını kucağına alıp küçük bir botla ölüme yelken açan babaları anlamakta zorlanıyor insan.Ve küçük bir botla küçük bir umuta sığınmayı insan nasıl göze alabilir?Türkiye’deki vicdansız, ahlaksız nice insan üç kuruş uğruna yüzlerce insanın hayatını derin sulara gömüyor...Bu da bir terördür, vahşettir...***Küçük bedeniyle karaya vuran ve yüreğimizi dağlayan Aylan ile Galip kardeşlerin o resmi bir dağ gibi içimize oturmuşken, her gün yeni bir olayın sonucunu duymakla daha da kahroluyoruz...Kahroldukça yüreğimiz taşlaşıyor!Daha düne kadar “defolup gitsinler” diyenler, kıyılarımıza vuran insanlığa dair Aylan’ın karaya vuran resmini gördüklerinde ve kapılarını açmamakta direnen modern çağın merkezi Batılı efendiler bilmelidir ki, bu dramın geri dönüşümü bir gün mutlaka olacak!
“Tropikal Kuşak” gibi “Terör” kuşağına çevrilen bir coğrafyanın içinde ayakta durmaya çalışan bir ülkeyiz... Belki de 750 yıldan beri... Kaç devleti batırdığımızı ve kaç bayrağı müzeye gönderdiğimizi bilmeyen de kalmadı...Lakin, ders çıkartan da yok! Kimsenin almaya da hiç niyeti yok gibi...Sürekli başa dönüyoruz...Her konuyu klasikleştirmekte ve gelenekselleştirmekte ustayız!***Takıntılar içinde tıkananların sayısı da her geçen gün artıyor...Ülkedeki terör bataklığına 68 yılından itibaren su taşıyanlar yüzünden bugün vardığımız yerin adı; çıkmaz sokak! Düne kadar, Kandil Dağı’ndaki eşkiyaları kütüphane önünde oturtup röportaj yapan ülkede kendilerine büyük gazeteci diyenler sanki bir “Bilge Adam” konuşturuyormuş gibi günlerce manşetleri işgal ettiğini unutmadık!Ve bu ülkenin aydın diye geçinenlerin sözlerini...Liberalleri... Onlar akil adamlar ve sözde uzlaşmacıydılar!Bizler de savaşçı... Ne oldu?Eşkiya başını Mandela ilan edecek kadar küstahlaşan gazeteciler, aydınlar ve siyasetçiler şimdi neredeler? Mağaralarına çekildiler PKK’lı teröristler gibi.Şimdi de PKK’ya çağrı bildirileri kaleme alıyorlar...***İki türkü ve beş ağıtla ortalığı yangın yerine çeviren Şivan Perver ve diğer türkücüler nerede?“Ağaçlar ayakta ölür” misali şehit düşen asker ve polislerimiz için neden bir türkü besteleyip söylenemiyor? Bu şehitler ağaç mıydı?Üç ağaç için ortalığı yangın yerine çeviren çevreciler “Hepimiz Mehmetçiğiz!” Diyerek neden sessiz bir yürüyüş yapamıyor?***Birileri; - Kandil Dağı’nda plastik patlayıcı imalathanesi mi var?- Silah ve mermi fabrikası mı var? - Ekmek fabrikası mı var? - PKK’nın lojistiğini kimler ve hangi ülkeler sağlıyor? - Ve daha önemlisi kim besliyor ve kimler saldırtıyor? - Dahası Türkiye’den kim ne istiyor? Bu soruların cevapları ve ihanet her yönüyle kamuoyuna net bir şekilde anlatılmalı! Devlet ve siyasi irade bu gerçekleri anlatmazsa, Fuat Avni tarzındaki adamların ağır iddiaları sokaktaki vatandaşın kafasında büyük bir soru işaretine dönüşüyor ve şüphelerine de bir çokları yenik düşebiliyor...Bu şüphe ve soru işaretleriyle beslenenlerin sayısı da gittikçe kalabalıklaşıyor ve sandığa giderken de büyük bir kararsız kitleye dönüşüyor.Bu tepki oyları da siyaseti istikrarsızlaştırıyor!Bizden söylemesi ve uyarması...
Mülteci çocuk Aylan’ın fotoğrafındaki dramı daha yüreğimiz unutamamışken, oturup düşünemeden, ağlayamadan, anlayamadan ve bir yanardağ gibi acısı içimize oturmuşken, Dağlıca’daki pusu ve ihanetle 16 askerimizin şehit düştüğü haberi yüreğimizi yıkıp geçti...Ve bir denizin kenarında dalgalara tutulanlar gibi dalgalar halinde üzerimize gelen felaketler yüreğimizi kayalara çarpıyor!Uykusuz geçip giden geceleri sabahlara kavuşturmaya çalışırken, bir haber de sınır kapısından geliyor; 14 polisimiz şehit...Yüreğimiz yine karanlıklara karışıyor...***Çözüm süreci başladığında siyasi iradenin “analar ağlamasın” niyetinden asla şüphemiz yoktu, olamazdı...Lakin, eli kanlı uzaktan kumandalı tetikçilere asla güvenemiyorduk!İçimizdeki şüphe dağını yıkamıyorduk. İnanamıyorduk...Sınırları belirsizleşen ve her geçen gün kimin elinin kimin cebinde olduğu belli olmayan eli kanlı bir örgüte güvenebilmek gerçekten zordu.Ve tek meselenin siyasallaşmaktan ibaret olmadığını da biliyorduk...Çünkü; tarih bize geçmişi böyle anlatıyordu.Ne yazık ki “tarihi bir malumat yığını” diye görenler işin efsane ve masal tarafıyla daha çok ilgileniyor.Siyaseten doğru bir yaklaşım sergileyenlere de bu kanlı günleri fatura etmenin de yanlışlığına inanıyoruz...***Çin ve Hindistan’daki yaşayan kalabalıkların “sessiz felsefe”ye sürüklendiği gibi biz de karanlık bir yere sürükleniyoruz.Oxford Üniversite’sinden Prof. Adam Roberts diyor ki;- Terörle savaşırken yapılan en büyük hata terörle mücadelenin tarihini göz önünde bulundurmamaktır. En kötüsü ise terörizmin bir alışkanlık halini almasıdır. Bu hale gelmesi de terörün üzerinde geliştiği zemini anlamamaktan kaynaklanıyor.Ve Roberts son sözünü söylüyor;- Terörü önlemek savaşla değil, istihbarat ve tedbirlerle mümkün olur. Ve o zemini ıslah etmekle...***Kısacası, terör azdıkça değerler hiyerarşisi her geçen gün yıpranıyor!Karanlıklara karışan bir ülke haline getirilmek isteniyoruz...Bu yüzden karanlık oyunlara yenik düşmemeliyiz!
Fransa’nın Cote d’Azur bölgesinde “yeni” ve “eski” kent diye niteleyeceğimiz, artık köy gibi kalmış “markalaştırılan” yerleri dolaştığımızdan, hayatın pahalı oluşundan ve yaşamanın zorluklarından çarşamba günkü yazımızda bahsetmiştik.Ve izlenimlerimizi özetlersek, diyebiliriz ki; dünyanın tüm zenginlerini buluşturan cazibe merkezleri haline getirilmiş eski ve yeni kentlerdeki oteller, restoranlar, barlar, oteller, caddeler ve ünlü markaların bir araya getirildiği mağazalar ise adeta Birleşmiş Mağazalar Teşkilatı’na dönüştürülmüş!Ülkemizde de durum pek farklı değil.İnsanlık dramında bir türlü birleşemeyen Birleşmiş Milletler Teşkilatı ünlü markalar kadar dahi organize olamayan bir örgüt durumuna düşmüş! Sermayenin acımasızlığına da dünyanın her yerinde şahit oldukça sömürgeci anlayışının daha da azgınlaşmaya doğru yol aldığını söyleyebiliriz...***Ve ülkemizin içindeki silahların neden susmadığını, susturulmak istenmediğini de anlıyoruz! Doğu’da Türkiye’nin yıldızlaşmasını istemediklerinden her türlü oyun oynanıyor...Batı, reklam ve lüks algısıyla kentlerini, denizlerini, markalarını efsaneleştirirken, paraya çevirirken bizler hala bir arada yaşayabilmenin ayrıntılarında boğuşturuluyoruz.Bir inek ya da kuzu derisinin dörtte bir parçasını yüzlerce renk ve model çeşitliliğiyle küçük bir çantaya, ayakkabıya, cekete, monta dönüştüren para sihirbazları “tanrılaştırdıkları” putları yani markaların ürünlerini kırk deveyi satın alacak paraya çevirebilmenin yolunu keşfetmişler...***Ve Demirören Holding’in Türkiye Total’in satış sözleşme töreni için Londra’ya geçtik. Londra’da durumun pek farklı olmadığına bir kez daha şahit olduk. Hayat pahalılığından dolayı artık İngiliz’lerin kentin etrafındaki küçük kasabalara yerleşmeye başladığını öğrendik...Ve Londra ise artık dünya zenginlerinin buluştuğu, yaşadığı bir kente dönüştüğünü... Özellikle de Araplar kentin hemen her yerinde...Yaklaşık 60 yıllık iş hayatının zirvesine büyük bir bayrak diken Erdoğan Demirören ve ailesi yaptığı bu hamleyle aslında ülkemizdeki yerli sermayeye de büyük bir mesaj vermiş oldu.Dünya ekonomisinin gittikçe daraldığı ve büyük dalgalanmaların yaşandığı ve “ekonomik kriz kapıda”, “yabancı sermaye ülkeden kaçıyor” diyerek ortalığı yangın yerine çevirenlere rağmen Demirören grubunun bu kararı büyük bir ihanet oyunun gerçeğini de ortaya çıkartmış oluyor...***325 milyon euroya alınan Total ile grup kendi alanında daha da büyük bir oyuncu haline geliyor.Londra’dan döndükten sonra; ömrünü ülkesine, işine ve ailesine adayan Erdoğan Bey’le buluştuğumuzda çocuklarına ve bizlere sadece bir cümle söyledi;- Bizler geldik ve gidiyoruz. Bu kararı ülkemiz, milletimiz, çocuklarımız ve torunlarımız için aldık... Ülkem yoksa biz zaten yokuz! Hayatım boyunca daha çok kazanayım ve harcayayım diye bir hırsın sahibi hiç olmadım... Ama ülkem ve milletim daha çok kazansın, çalışanlarımızın sayısı daha çok artsın hırsımdan da asla vazgeçmedim. İş hayatımda kimseyle bir kavgam olmasın diye de çok uğraştım. Ülkemize ve milletimize bir faydamız olduysa ve olacaksa bu duygu beni çok sevindirir... Yoksa biz geldik ve gidiyoruz!
Geçen yazımızda, on gün boyunca Fransa’nın o meşhur daha doğrusu ‘meşhurlaştırılan’ Cote d’Azur bölgesinde yaklaşık yedi-sekiz kent ve beş altı eski kent diye bilinen artık köyleşmiş yerlerini dolaştığımızdan bahsetmiş ve “bir başkadır benim memleketim” demiş ve izlenimlerimizi de yazacağımızı söylemiştik...Fransızlar’ın diğer bir adıyla Batılıların “sömürgeci” ruhunun kentlerindeki günlük hayatına yansıyan yüzüyle bir gün içinde tanışıyorsunuz...Ve bu yaşam tarzına da halkların alıştığını ya da alıştırıldığını görüyorsunuz.Kentler, kapitale endekslenmiş ve adeta teslim olmuş...Parası olanların yaşayabileceği, olmayanların ise terketmesini zorunlu kılacak sistemlerin hızla devreye girişinin ne kadar kolaylaştırıldığını da...***“Sosyal Adalet ve Şehir” adlı eseriyle çok konuşulan İngiliz bilim adamlarından Dr. David Harvey zenginlik ve yoksulluğun dünya üzerinde nasıl dağıldığını ve adil bir dağıtımın olup olamayacağını ve olacaksa da hangi araçlarla gerçekleştirilebileceğini araştırmış...Ve belki de kaç asırlık bir sırrı keşfetmeye çalışmış...Dr. Harvey soruyor;- Bir kente ilk gelenleri “efendi”, en son gelenleri “parya” yapan nedir?Ve kapitalizmin popüler kültürdeki karşılığının genellikle “köşe dönücülük” ya da “köşe kapmaca” olarak bilindiğini belirten Dr. Harvey kentlerde sosyal adaletin tesis edilmemesi halinde gettolaşmaların da büyük ölçüde artabileceğinin tehlikelerine dikkat çekiyor!***Ve Nice...Dünyaca ünlü kişilerin ilk durağı ve kentin simgesi haline gelen tarihi Le Negresco Hoteli...Dört gün kaldık ama çıkacağımız günü adeta iple çektik gibi..Neredeyse yapıldığından beri odalar restore edilmemiş, eşyalar ve banyolardaki aksesuarlar hiç değiştirilmemiş...Hiç kimsenin uğramadığı bir müze yalnızlığını yaşıyor adeta...Odaya istediğiniz küçük bir boş tabak ve çatal için 5 euro hesabınıza ekleyen bir anlayışın oteli yönettiğine şahit oluyorsunuz...Sadece, bir şişe suyun otelde 13 euroya, dışarıda ise 3 euroya satıldığını söylemem yeterli galiba...***Ve Cannes...Pazarlarındaki tezgahlarda meyve ve sebzelerin “mücevher” gibi durduğunu ve bir kilo domatesin 5.50 euroya satılıyor...İnsanlar taneyle alış veriş yapıyor...Film yıldızlarının ve zenginler kulübü diye de bilinen o tarihi Carlton Hotel...Denizde yüz elli metreden ibaret kaptığı plajının giriş ücreti 43 euro...Bir şezlong, şemsiye ve havlu karşılığı...Ve yatların kirlettiği pis bir deniz...Bir kahve 17 euro...Bir kentten bir kente trenle gidiş ücreti ise 12 euro.Diyeceğimiz şu ki; dört mevsim yedi iklimin yaşandığı, yalancı cennet gibi olan ülkemizin uçsuz bucaksız denizlerini, adalarını, koylarını, dağlarını, nehirlerini ve göllerini düşündüğümüzde ve yeni otelleri buradakilerle kıyasladığımızda her şeyi daha iyi anlayabiliyoruz...Yıllardan beri her defasında bu gözlemlerimiz daha da pekişiyor...Ve Türkiye ile neden bu kadar çok uğraşılıyor? Sorusuna da çok farklı cevaplar buluyoruz...*Cumartesi devam edeceğiz...