Kavgalar

23 Ekim 2015

Çetin Altan’da öldü...Baş Başa programıma konuk olduğunda sormuştum;- Kırk yıllık sosyalist idiniz, Özal döneminde liberal oldunuz. Değişiminizdeki süreci anlatır mısınız?Demişti ki;- Özal yeni iktidara gelmişti, biz ülkede yıllarca ne yaşanmışsa hepsini kafasında tutanlarız.Eskiye dair ne varsa hiç birini unutmayan bir kafayla ya da bir süvari gibi daktilo başına oturunca kendimizi kaybederiz. Ve ne varsa hepsini mevcut iktidara yükleriz. Yine o günleri yaşadığımız gün ağır bir yazı yazmıştım Özal ile ilgili. Gece yarısı telefonum çaldı ve açtığımda karşımda Özal’ın “hayırlı geceler üstadım” deyişi ile sohbet başladı.Özal “Yazınızı okudum üstadım. Bende size bildiklerimi anlatayım sonra siz düşünün” dedi.Ve başladı anlatmaya...Ertesi gün yazımı yazmak için daktilonun başına oturunca anlattıklarını düşündüm... Kendime dedim ki- biraz ağır yazsam gece yarısı yine arayacak- Ve duygularımdan, geçmişin yükünden kendimi biraz kurtarıp yazıyı yazdım. Aynı gece Özal yine aradı ve yazıyı okuduğunu söyledi, tebrik ettiğini ilettikten sonra -Bir gün Köyceğiz’de balık yiyelim ve sohbet edelim- dedi.Ve dediğini de yaptı...Bir akşam oturup birlikte yemek yedik ve Özal anlattıkça anladım ki aslında ikimizin de hayal ettiği Türkiye aynı. Aynı şeyi düşünüyoruz o halde niye kavga ediyoruz dedim kendime... Benim liberal ve Özal’cı oluşumun özeti budur!***Yani diyalog karşılıklıdır...Tek taraflı olduğunda kimsenin bir araya gelmesi mümkün değildir.Özal ve Çetin Altan buna örnektir...Ve bu ortam her geçen kaybediliyor... Barış’ın çok uzağında bir yerlerde geziniyoruz ve geçiniyoruz!Dünya büyük bir kavganın eşiğinden savaş pozisyonuna doğru ilerliyor...Ekonomik krizler savaş gerginlikleri arasında göstergeleri ya aşağı ya da yukarı çekiyor...Birileri kazanıyor birileri de kaybediyor!Çatışmalardan beslenen efendiler büyük kalabalıkları kızgın tava üzerinde yaşanan bir hayata mahkum ediyor...Herkes büyük bir telaşla ayakta durabilmenin peşinde dört nala bir at gibi koşturuyor.Kavgasız bir güne hasret kalmışız...***Toprak üzerinde bitmeyen savaşlar, kavgalar, yalanların hepsi toprağın altında sona eriyor...Gidilecek son durak belli...Büyük bir keyifle seyredilen filmin son karesi belli; ölüm!Lakin, yine de iflah olmuyor kimse.Necip Fazıl’ın sözleri düşüyor aklımıza;- Hayatı fazla ciddiye almayın, nasıl olsa içinden sağ çıkamayacaksınız!Herkesi bekleyen bu acımasız gerçek kimseyi ürkütmüyor!***Barış ödülleri büyük törenlerle verilir ama yine de herkes savaştan beslenir.Ve herkes savaş kahramanı olmayı daha çok ister.Barış ödülü bir yılda sadece bir kişiye veriliyor...Demek ki gerisi savaş halinde...Çetin Altan öldü...Hayal ettiği Türkiye ve Dünya nasıldı?Elbette bütün ayrıntılarıyla bilemiyoruz ama savaşsız günler hayal ettiğini en azından biliyorduk...Ülkeyi yönetenleri seçerken dahi savaşıyoruz!Tarık Buğra’nın “Kazanmak için düşman gerek!” dediği bir dünyada yaşıyoruz...Oysa bütün savaşanların ve barışanlar da son durağı; ölüm!Unutuyoruz nedense...

Devamını Oku

Köprüler

20 Ekim 2015

1 Kasım yaklaşıyor!Yaklaştıkça, binbir suratlı siyaset mühendisleri binbir türlü oyunlardan ibaret planları devreye sokuyor...Kimi zaman terör kartıyla can güvenliği, kimi zaman ekonomi kartıyla masaya oturan ve rakamlarla oynayıp büyük kalabalıkları geçim kaygısı derdine düşürmekteler!Korku tüneline büyük kalabalıkları sürükleyerek ülkedeki siyaseti yeniden dizayn etmek ve güç dengelerini alaşağı etmek istedikleri artık açıkça görülüyor.Bin yıldan beri hep aynı oyun oynanıyor ama bin yıldan beri bu oyuna yine de düşülüyor ve kimse oyun bozamıyor!***Değişim ile yenilemek arasında pek bir fark yok gibi zannedilir.Lakin, ikisi arasında çoğu zaman derin uçurumlar ve farklılıklar vardır.Bazen yenilemek başlığı altında büyük bir dönüşüm ve değişim yaşanır.Yenilemek, güncellemek ve hatta iyileştirmektir...Değişim ise dönüşmektir...Aslını kaybetmektir ve sahtesiyle yola düşmektir.***Değişimi de genellikle statüko düşmanlığı adı altında süsleyip püsleyenler bir yenilik gibi sunar.Sanki, eski bir ayakkabı değiştiriyormuş gibi!Eşyalarla arasındaki bağı kopartamayanlar bin yıllık bir bağı kesip atmaya çalışıyorlar...Oysa, canlı bomba eylemcisi gibi kendi intiharınıza yani darağacına kendi ayaklarınızla götürüyorlar.Ve sonuçta ipi çektiğinizde, düğmeye bastığınızda imha olursunuz...Geride ise büyük yıkıntılar ve acılar bırakarak...***1 Kasım yaklaşıyor!Bu ülkenin büyük kalabalıkları neyi yenilemek ve neyi değiştirmek istediğine iyi düşünüp karar vermelidir.Yıkılan ülkelerin, sistemlerin, davaların ve insanın sürekli aynı kuyulara düşmesi başkaları gibi olabilme sevdası yüzündendir...Bu sevda da değişim masallarıyla başlar ve biter!***Saint-Simón doktrininin özünde şu gerçek yatar;- Bir toplumu bir araya getirip yeniden örgütlemek kabiliyeti, ancak insanlığın geleceğiyle geçmişi arasındaki bağı yakalayabilen ve böylece hatıralarıyla ümitlerini bağdaştırabilen, başka bir deyişle, geleneklerle geleceğe yönelik projeler arasında bir köprü kurup, herkesin özlemleriyle beklentilerine cevap verebilen insanlara özgü bir yetenektir!Evet, biz sandığın başına giderken köprüleri yıkanlarla değil, kuranlarla birlikte olmalıyız...Yoksa iki yakası bir araya gelmekten kurtulamayanlardan olabiliriz.

Devamını Oku

Ambalajlı sorular

16 Ekim 2015

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Finlandiya Cumhurbaşkanı Niinistö görüşmesinde Finli gazeteci Tom Kankkonen soruyor;- Bazı vatandaşlar sizden korkuyorlar ve sizi diktatör olarak görüyorlar, ayrıca terör saldırısında devlet parmağı var diyorlar... Siz diktatör müsünüz? Beyaz Saray dahil dünyanın bir çok ülkesinde liderlerin ortak basın toplantılarına katıldık ve sınırları aşan böylesine bir soru sormadık ve şahit de olmadık!Nobel Barış Ödüllü Şimon Peres ile Kudüs’te kanlı günlerin yaşandığı bir süreçte yaptığım özel röportajda dahi gazeteciliğin sınırlarını aşmadan şu soruyu sormuştum;- Barış ödüllü bir lider olmanıza rağmen bu topraklardaki savaşı nasıl izah ediyor ve onaylıyorsunuz?Ki yıllardan beri Filistin’de bebekler, anneler ve çocuklar İsrail bombaları altında öldürülmesine ve adeta bir katliamın yaşanmasına rağmen!Ve devlet eliyle katliam işlenmesine ve dünya kamuoyunun ise sadece seyrediyor olmasına rağmen yine de sınırlarımızı aşmamaya gayret ettik...***Sınırları aşan sorusundan ötürü neredeyse bazı basın kuruluşlarımız ve büyük mensupları Finli gazeteciyi kahramanlaştırdılar!Ama bugüne kadar ülkemizi sayısız kere ziyaret eden İsrail’in ve diğer ülkelerin liderlerine sınırları aşarak yani, ‘kahramanlaşarak’ böyle bir soru soramadı.Soru sormak elbette gazetecinin görevidir ama sınırları aşmamak kaydıyla...Böylesine ağır ithamlar içeren bir soruyu ülkemizin Cumhurbaşkanı’na soran Finli gazeteciyi kahramanlaştıranlardan daha hiçbiri eli kanlı Batılı efendilere böyle bir soru soracak kadar kahramanlaşmadı!Ve 11 Eylül saldırılarından sonra hiçbir Türk gazeteci Beyaz Saray’daki basın toplantılarında ABD Başkanı’na bu eylemlerin altında devlet parmağı var gibisinden bir soruyu soramadı...Ki aylarca ve yıllarca bu tarz iddiaların konuşulması ve yazılmasına rağmen!Ve yine Afganistan, Irak ve Suriye’de yaşanan savaş katliamlarına rağmen kimse sormadı!***Merkel’e ve Putin’e kimse soramadı!Putin ve Obama’nın emirleriyle “terörist vuruyoruz” diyerek Suriye’nin topraklarına bomba yağıyor...Kimse soramadı?***İçimizdekiler soramadıkları soruları yabancı basın mensuplarına ambalajlayıp pas ediyor! Finli gazeteciler gibi kargocular da adrese teslim ediyor..“Bazı vatandaşlar” diye başlayan sorulardaki bazı vatandaşların kim olduğunu az çok hepimiz biliyoruz...Altı yıl Türkiye’de gazetecilik yapan Finli meslektaşımızın buradaki ilişkilerine de bakmak lazım... Kaç Finli bu ülkede yaşıyorsa ve bu ülkede gazetecilik yapmayı nerden aklına getirdiyse!Kısacası, bazılarının siyasi oyunları ve iktidara olan kin ve nefretleri sınırları aşıyor ve başkaları da karıştırılıyor...Bu ülkenin itibarını lekeleme pahasına!Ülkemizdeki bütün terör örgütlerini besleyen, büyüten, destekleyen, silahlandıran, siyasallaştıran, isyan ettiren,dizayn eden, paralandıran, parlatan ve dahi televizyonlarını, gazetelerini finanse eden kendileri, dönüp bizlere diktatör suçlaması yapacak kadar küstahlaşan yine kendileri!Düşünmek lazım, küstahça sorulan sorulara itiraz etmezsek o makamlara bundan sonra gelecek bütün liderlere herkesin böylesine ağır itham içeren bir soru sorma hakkını vermiş oluruz! Biz yol geçen hanı olmuş bir ülke değiliz ki!

Devamını Oku

İşaretler

14 Ekim 2015

Başkent Ankara’nın orta yerinde canlı bombalar kendini patlatıyor!Ve ortalık yangın yerine dönüşüveriyor...Yüze yakın vatandaşımız hayatını kaybediyor...İki yüz vatandaşımız ise yaralı, hastanelerde tedavi altına alınıyor...Terörün dini ve imanı yok bunu bilmeyen de kalmadı.Lakin, terörle mücadele hâlâ sineklerle savaşını sürdürmeye devam ediyor!Meselenin çözümü bataklığı kurutmaktan geçiyor, hâlâanlaşılamıyor mu?***Birileri bizi karıştırmak ve karşılaştırmak istiyor!Yine birileri bizi büyük bir bataklığa çekmek istiyor...Küreyi yöneten devler, bizlerden bir şeyler istiyor...Bizi birbirimize düşürme stratejisini Tanzimat’tan beri ısıtarak ciğerimizi yakanlar bizden daha çok ağladıklarına aldanmayalım...Avrupa Birliği’ne almamak için büyük bir direnç sergileyenler öte yandan terör örgütlerine silah ve mühimmat desteği sağlıyorlar...***Bu ülkede sahipsiz, işsiz ve eğitimsiz bırakılan gençler bataklığın en büyük sermayesidir...Bu gençler nasıl bir psikolojik eğitimle kandırılıyor ki, canlı bomba haline gelebiliyorlar...Uyuşturucu ve başka maddelerle kontrol altında tutulan bu gençlerin her biri patlamaya hazır canlı bomba...Ve hepsi de aramızda dolaşıyor...Ekmek bulamayan bu gençler nasıl oluyor da beş kilo plastik patlayıcı madde buluyor ve böylesine gözü dönebiliyor!***Bu ülkenin geçmişinden bugüne bütün iç karışıklığın ve terör örgütlerinin ya da isyan provalarının işaretlerini takip ettiğimizde vardığımız yer küreyi idare eden eli kanlı efendilerdir!Bizi bölerek bizi parçalayarak ve bizi küçülterek ipleri elinde tutmak istiyorlar!İşte üçe bölünmüş bir Irak ve kaça bölüneceği belli olmayan Suriye...Küçük devletçikler ve kukla yönetimler arzulanıyor...İstihbarat teşkilatlarımız ise işaretlerin götürdüğü yere sonuna kadar gitmeli ve derinliğine inerek bütün oyunları kamuoyu ile paylaşmalı!Aksi halde kendileri büyük bir şaibe altında kalabilir!

Devamını Oku

Sorular küçümsenirse

9 Ekim 2015

PragPrag’ta sonbaharın güzelliği her yere yansımış.Ve adeta kentin her yerindeki -bir orman gibi- parklarda yüzlerce farklı ağaçların yaprakları sararmış ve bir çoğu da kızıl bir renge bürünmüş...Hüzünlendiriyor insanı...Türkiye Milli Takımı’n maçı için geldik... Elbette kazanmayı da istiyoruz, lakin her geldiğimizde adeta açık hava müzesi gibi gezdiğimiz Prag’ta neleri kaybettiğimizi de bize sanki haykırıyor!Ve kaybettiklerimizi yüzümüze çarpıyor gibi.Bizlere; parksız, müzesiz, sanat ve estetikten ne kadar uzak yaşadığımızı da hatırlatıyor!***Nereye gitsek, Türkiye’de neler oluyor? Sorusuna dostlarımız cevap vermekte zorlanırken, bazıları da soruları küçümseyerek geçiştirmeyi tercih ediyordu.Diğer yandan Nobel Ödülü’ne layık görülen Aziz Sancar’ın başarısından dolayı da tebrik edenlerin sayısı da bir hayli fazlaydı.Mardin’in bir köyünde doğup büyüyen ve bölgede eğitimini alan Prof. Aziz Sancar’ın açıklamalarını okuduğumuzda ise hem üzüldük hem de sevindik.Üzüldük, çünkü basın ile ilgili söyledikleriydi...Sevindik, Nobel ödülü aldığı için...Yani, uzaklarda yaşayanların da basın konusunda bizlerle aynı görüşte olması ise üzerinde ciddi olarak düşünülmesi gerekiyor.***Prof Sancar Türk basınını takip etmediğini, moralini bozduğunu belirterek diyor ki;- Ülkemde yaşananları Çalışmalarımı olumsuz etkiliyor. Türkiye’deki bilim adamı arkadaşlarım kargaşadan dolayı çalışma yapamıyor!Bu ülkede gazeteciliğin temeli muhalefet üzerine kurgulanmış!Ve felaket tellalları gibiyiz.Kronikleşen muhalif duruşundan vazgeçmeyen basınımız hemen herkesin bu anlamlı sorularını küçümseyerek yola devam ediyor.Kötümser ve felaket haberciliğiyle büyüdüklerini sanıyorlar ama yüzyıldan beri neden yerinde saydığımızın nedenini Prof. Aziz Sancar söylüyor...***Prag’ta sonbaharın hüznünü yaşarken, diliyoruz ki basınımızın da kronikleşen felaket, kaos ve kargaşa stratejisi son bulsun...

Devamını Oku

Yarınları beklerken...

7 Ekim 2015

Rusya, Suriye’de ve kentleri bombalıyor!Amerika ise müttefikleriyle birlikte Suriye’de ve bir yerleri bombalıyor!Birileri Esed muhaliflerini birileri de Esed yandaşlarını bombalıyor...Ve sonuçta kötülerden daha çoğu yani masum insanlar öldürülüyor...Kadınlar, çocuklar ve yaşlı insanlar sahipsiz kalmış, bombalarla harabeye dönüşen kentlerin yıkıntıları arasında bir hayat yaşamaya çalışıyor oralarda!Korkarak...Ağlayarak...Ve yarınları bekleyerek!Esed ise saray duvarlarının içerisinde iktidarda durabilmek uğruna yılanlara sarıldığının farkında dahi değil!***Ve büyük bir belirsizlik yaşanıyor sınırlarımızın biraz ötesinde.Amerika ve ne de Rusya’ya kimse bir şey diyemiyor!Sınırlarımız kasıtlı ihlal ediliyor!Güçlerin arenasına dönüşen bir ülke durumunda Suriye!Tıpkı geçmişte Afganistan’da olduğu gibi...Asırlardan beri kanla yıkanan Şam, Halep ve diğer beldelerde yaşayanlardan çok yeraltında ölenler değil öldürülenler yatıyor!Kısadır buralarda ömür...Savaşsız bir gün yoktur...İki kardeş olan ve dünyada ilk işlenen cinayetin adresidir; Şam...Ve Kabil’in Habil’i öldürdüğü yerdir Şam’daki Kasiyun Dağı!O dağı görmüştüm ve seyrederken dahi ürkmüştüm...Ağlamıştım...***Yaşadığı dönemde Şam’ın soylularından olan ve Divanü’r Resail makamına kadar yükselmiş olan yazarlardan İbn Kalanisi’nin Şam Tarihine Zeyl yani ilave diyerek kaleme aldığı I. ve II. Haçlı Seferleri Dönemi’ni anlatan eserini okuduğumuz zaman kanlı bir tarihin sayfalarının ta o günden beri açıldığını ve nedenlerini bir kez daha hatırlıyoruz...Ve anlıyoruz ki Haçlı Seferleri daha bitmemiş...Kim bilir kaçıncısını yaşıyoruz, yaşayacağız!***Feridüddin Attar’ın bir hikayesi aklımıza geliyor...Yaşlı bir mezarcı varmış bir gün kendisine sormuşlar;- Bir ömür boyu çukurlarda mezar kazar durursun... Yeraltında şaşılacak ne gördün?Mezarcı diyor ki;- Bu nefsim, tam yetmiş yıldan beri mezar kazdığımı gördü de bir an bile ölmedi!Sürgün diyarı olduğu günden beri aslında, dünya büyük bir mezarlık...Savaşlarla, ölümlerle beslenen ve kendilerine bir ders çıkartamayanların nefisleri kuduz bir köpek gibi azgınlaşmış!Yaşatarak değil, öldürerek var olmaya çalışanların diyarıdır; dünya...***Küçük bir kıvılcımla belki de dünya büyük bir savaşın eşiğinde!Ve yaşananlardan anlıyoruz ki Türkiye’yi de bu kirli oyuna dahil etmek isteyen güçler var!Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın belki de bu ay içerisinde Amerika seyahati var... New York’ta Birleşmiş Milletler binasının girişinde Şirazlı Sadi’nin “Ey başkalarının derdini dert edinmeyen, insan denilmeye layık değilsin sen!” sözünü dünyayı yönetenlere bir daha hatırlatması ve haykırması gerekiyor...Ve artık savaş oyunlarına karşı çok dikkatli olunması gereken bir süreçten geçiyoruz.Yarınları oturup sessizce beklemenin de çok uzağındayız artık!

Devamını Oku

Ekol’cüler!

2 Ekim 2015

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Yenikapı’daki mitingde “milli ve yerli” milletvekillerini TBMM’ne gönderin diye kalabalıklara seslenirken, aslında bu ülkenin belki de yüzyıllık bir dramını gündeme getirdi...Selçuklu ve Osmanlı Devleti’nin çökertilmesinde en büyük etken olan ihanetlerin sorgusunu başlattı.Ve yıkılışların birinci nedeniydi!Yani, siyasi bilimcilere ve tarihçilere büyük bir araştırma kapısını araladı...Lakin, medya ve üniversiteler ya da stratejik araştırma kuruluşları bu konunun üzerinde duramadı...Ve belki de durmaları işlerine gelmedi!***600 yıllık bir devlet olan Osmanlı’nın “Tanzimat” seromonisi ile başlayan yıkılış sürecinin detayları, ihanetleri ve daha doğrusu “yerli ve milli” olmayanların dosyaları istenildiği gibi hiç açılamadı!Ve belki de açtırılmadı...TRT’de yayınlanan Filinta ve Diriliş adlı dizilerde ihanetlerin yüzlerce sayfasına şahit oluyoruz...Ve yine ülkelerarası istihbarat ve kirli oyunların bir kısmı Kurtlar Vadisi’nde yıllardan beri anlatılmaya çalışılıyor!Kalabalıklar ise zamanı öldürmek veya geçirmek için beyaz camın renkli dünyasını seyretmeye devam ediyor ve popülist magazin kültüründen yakasını kurtaramıyor!***Cumhurbaşkanı Erdoğan “yerli ve milli” diyerek yüzyıl boyunca sisler bulvarında gezinen gayrı milli ve yabancılaşanların açığa çıkartılmasını ve büyük bir soru işaretinin cevaplandırılmasını istiyor...Bu ülkede kim kimdir? Sorusunun cevabı hala belli değil...30 yılı aşkın meslek hayatımızda yaşadıklarımız ve duyduklarımız o kadar teyit edilmeye muhtaç ki!Kimileri ya Alman ya Amerikan ya da Arap ekolünden...Şunlar ya İngiliz ya Fransız ya da İsrail ekolünden...Filanlar ya Rus ya İtalyan ekolünden...Falanlar ya yatay, ya dikey, ya da paralel ekolden...Ya mason ya sabetay ya da bir yerlerden dönme...İran, Çin, Japon, Brüksel, NATO, BM ekollerini saymıyoruz...Ve derin devlet, asker, polis veya MİT ya da falan ve filan tarikattan olanları dahil etmiyoruz bile...***Cumhurbaşkanı Erdoğan “yerli ve milli” derken kuyruğunun ya da yüreğinin başka ekollere ve iplerinin bir yerlere bağlı olmaması gerektiğini anlatmaya çalışıyor...Aklını, yüreğini ve bütün hesaplarını bu ülkeye, bayrağa ve insanlarına ait olmasını kastediyor...Lakin, lobiler ısrarla konuyu anlamazlıktan gelerek olayı etnik kimlik ve ırkçılık noktasına taşıyarak farklı bir tartışma konusu başlatıyor...Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir zamanlar en yakınında bulunan- tek maharetleri gammazlıktan öteye geçmeyen- ve olayı anlamazlıktan gelerek konuyu etnik kimlik ve ırkçılık noktasına taşımaları da oldukça düşündürücü!***Evet, bu ülkenin geleceğini belirleyecek, söz sahibi olacak olan hemen her sektörde “yerli ve milli” adamların olması gerekiyor!Medya, finans, iş dünyası, eğitim, bürokrasi, siyasi ve daha ötesi kritik noktada bulunan hemen herkesin “yerli ve milli” olması şart.Aksi halde batırılan ve tarihin derinliklerine gönderilen 16 devletin yanına daha çok devlet gönderebiliriz!Evet, şimdi sıra siyaset bilimciler ve tarihçilerde!

Devamını Oku

Bir avuç pilav

29 Eylül 2015

Londra’da nereye gittiysek Araplar...Paris’te ise Çinliler...Ve lüks markalara ait mağaza önlerinde saatlerce kuyruk bekleyen Araplar ve Çinliler’i görünce durumu bir dostumuza sorduk;- Hani, Çinliler bir avuç pilava çalışıyordu?Dostumuz durumu özetledi;- Araplar daha doğrusu İslam coğrafyasının en zenginleri Londra’yı o kadar mesken tuttular ki, İngilizler kentin dışındaki yerlere taşınmak zorunda kaldı ve bu durum hızla devam ediyor. Çünkü Londra’da hayat çok pahalı olmaya başladı!Ya Çinliler? Dediğimizde ise şöyle özetledi;- 1 milyar 200 milyon nüfuslu bir ülkeden bahsediyoruz... Ve en önemlisi dünyanın üretim merkezi haline gelen bir Çin gerçeği var artık. Bu ülkenin yüzde 5’i zenginleşmiş olsa 60 milyon kişi eder ve tabii ailelerini, yöneticilerini de dahil ettiğinizde Türkiye nüfusu kadar bir zengin kitle oluyor... Paris gibi kentlerdeki en lüks yerlerde kuyrukta görmeniz çok normal... Lakin, artık kendi ülkelerinde de belirttiğiniz o lüks markaların hemen hepsi var. Hatta çoğunun üretim merkezi dahi kendi ülkeleri! Kısacası, büyük kalabalıklar hala bir avuç pilava çalışmaya devam ediyor!***Ve Araplar, yani İslam coğrafyasındaki ülkelerin zenginleri için de durum pek farklı değil... Savaş ve terör arasında sıkışıp kalan, fukaralıkla boğuşan kalabalıklar ölüm ve hayat arasında günü kurtarmaya ve bir avuç pilava çalışırken zenginlerinin Çinliler gibi lüks peşinde koşturmalarını hala anlayabilmiş değiliz...Aynı durum Hindistan için de geçerli!Küresel ekonomi, ısınma, finans, medya, sanayi, savaş, moda, sinema, müzik, spor derken dünya gittikçe küresel fukaralık ve çelişkilerin çatışma meydanına dönüşüyor...***“Derin ayrılıkların bulunduğu bir ülkeyi yönetmek” diyerek Türkiye’deki siyasi riskleri analiz eden Amerikalı siyaset bilimci Prof. Ian Bremmer gibiler bizdeki durumu eleştiriyor ama dünyayı idare eden dev ülkelerin içine düştüğü bu çelişki dağlarının her geçen gün bir yanardağa dönüştüğü gerçeğini görmek istemiyor oluşu ise düşündürücü!Bremmer, sadece küresel ekonomiyi yönlendiren gelişmiş ülkelerin kendi evlerinde meselelerde boğulduğuna dikkat çekiyor ve dünyayı gelecekte bekleyen tehlikeleri başlıklar halinde sıralayarak diyor ki;- Finans kuruluşları felç olmuş, siber saldırılar, siyasi ve sosyal şiddet yaygınlaşıyor ve en önemlisi iklim şartlarının kötüye gitmesiyle besin krizi her an kapıda!***Evet, bir yanda dev ülkelerin içine düştüğü çelişki dağları...Diğer yanda dev ülkelerin kalabalıklarının bir avuç pilava çalışarak yaşamanın telaşıyla boğuşuyor...Olası bir kesişme noktasındaki buluşma büyük savaşları ve çatışmaları doğuracak!Lakin, gaflet denizinde kürek çekmeye devam ediyor hemen herkes...

Devamını Oku