Şairlerin yokluğunda

5 Haziran 2015

Bazen düşünüyorum; Nazım Hikmet bugün yaşıyor olsaydı...Ne olurdu?Günümüzdeki siyasi tabloya neler söylerdi ve sol hareketi temsil eden veya ettiğini iddia eden partilerden hangisine oy vereceğini açıklardı?Veya hangi partinin içinde yer alırdı?Ya da en sonunda Stalin’e isyan ettiği gibi “başkaldırısını” hangi kelimelerle mısralara dökerdi?Elbette bu soruların cevabını vermek hem zor hem de çok kolay...***Ve yine düşünüyorum; Necip Fazıl bugün yaşıyor olsaydı...Ne olurdu?Sandığa giden bir ülkeye neler söylerdi?Muhafazakar kitlenin bölünmüşlüğüne, parçalanmışlığına ve uzaklardan yönetilişi karşısında öfkelenip hangi mısraları söylerdi?Veya hangi partinin içinde yer aldığını açıklardı?Tabii ki bu sorulara bugün cevap vermek zor gibi gözükse de, iki büyük şairin de şiirleri bir daha okunduğunda kimsenin kararsız ve kayıtsız kalabileceğini sanmıyorum...***Şairler, toplumların pusulasıdır...Vicdanıdır...Öfkesidir...İsyanıdır...Aklıdır...Ve adaletidir...Şairlerin yokluğunda ise toplumlar duygusuz ve kararsızdır...Materyalistir...Ülkenin hazinesini “açık artırma” usulüyle bol keseden dağıtacaklarını söyleyenlere itibar da belki bu yüzdendir...Şairlerin satırları arasında herşey gizlidir, lakin anlatılmıştır...Bir daha okunduğunda büyük resim görülecektir...Ve herkes ülkenin geleceğini bir daha düşünmelidir!

Devamını Oku

Kirli sular

2 Haziran 2015

Elazığ’daydım bir kaç günden beri...Beş yıldan beri gidememiştim memlekete...Seçim atmosferi ve yığınla soru arasında sıkışıp kalmak zor olsa da yine de, Keban, Pertek, Harput ve Hazar Gölü’ne gidebilme fırsatını bulduk...Dostlarla buluştuk...Buluştuğumuzda yılların nasıl da hızla gelip geçtiğini fark ettik...Yıllar hepimizden bir şeyler alıp götürmüş...Diyorum ya; unutarak yaşamayı öğrenmiş ve gelenekselleştirmiş bir millet olup çıkmışız...***Elazığ’ın caddeleri ve parkları kısacası peyzaj çalışmalarına hayran olmamak mümkün değil...Yeşil bir kent olma yolunda bir hayli ilerlemiş...Deprem kuşağında yer alan bir il oluşundan dolayı yeni binalar ve yerleşim yerleri kısa sürede yapılmış...Ve uluslararası havaalanına kavuşmuş...Pistin kısalığı yüzünden küçük uçakların inip kalkabildiği ve bu yüzden yıllarca Malatya üzerinden gelip gittiğimizi de bilirim...Lakin, hem yeni pistin yapılması ve hem de modern bir terminal binasına kavuşturulması bölge için önemli bir yenilik ve yatırım olmuş...***Yıllardan beri Elazığ siyasetinin kahrını ve yükünü çeken iki dostum Av. Şuay Alpay’ın bir daha ve Av. Ömer Serdar’ın ise ilk defa AK Parti’den adaylığını oldukça önemsiyorum...Çünkü, her ikisi de kendilerini yıllardan beri kentin genel kazanımlarına adamışlar...Bireylerin sorunlarıyla uğraşarak kentin meselelerinin asla çözülmeyeceğinin de bilincindeler...Özellikle, Anadolu’da iktidar vekilleri yıllardan beri kişilerin işsizliği, tayin ve atama işleriyle uğraşmaktan kentin genel kazanımlarına ve projelerine vakit bulamadıklarından bunalıma girdiklerini de biliyorum...***Elazığ’ın son on beş yıl içinde çok değiştiğini fark edebiliyorum...Lakin, her şeyin de yine devletten beklendiğine de şahit oldum...Oysa, Elazığlı iş adamları bir araya gelip memleketlerine yatırım yapabilselerdi Gaziantep, Malatya gibi olabilirdi...***HDP’nin ise özellikle ilçelerde ve kırsal kesimde tehdit üzerine siyaset yaptığını da öğrendim...Yiğitliği ve gakkoş (kardeş) ruhuyla bilinen Elazığ halkının bu tehditlere boyun eğeceğine inanmak istemiyorum... Ama aşırı tehdit ve baskı yüzünden Kuzey Irak’ın Erbil kentinde PKK’ya gidip haraç verenlerin kim olduklarını da devlet biliyor ama şimdilik süreci takip ediyor...Irk ve İzm’ler siyaseti yüzünden yıllardan beri suları kirletilen Elazığ artık kendini bu durumdan kurtarmalı ve kentin genel kazanımlarıyla daha çok ilgili olmalı...

Devamını Oku

Gri bulutlar

29 Mayıs 2015

Yağmur yağıyordu Ankara’da...Islanırcasına dolaşıyor insanlar kentin sokaklarında.Bir bulut gibi sessizlik kentin üstüne çökmüş gibi.Gökyüzünü kaplayan gri bulutlar sanki yeryüzündekilerin hâlet-i ruhiyesine yansımış.Kalabalıklara “belirsizlik” vesvesesi üfleniyor ve istikrarı seçen insanlar tedirgin ediliyor.Tedirginlikler yerini şüphelere bırakıyor...Ve kararsız kalanların sayısını artırıyor.***Kararsız kalanlar ise olası bir ekonomik kriz dalgasını düşüneceği yerde başka bir alternatife zorlanıyor.Kredi ile kendilerine düzenli bir yaşam kuranların sayısı o kadar çok ki!Kimileri 120, kimileri 60 ve durumu biraz dahi iyi olanlar ise 36 ay kredi çekerek ev, araba veya dükkan ya da yazlık almış...Hazineden geçinenler ve tuzu kuru olan paranın efendileri ise korkmuyor!***On yılda bir ya darbe ya da ekonomik krizle yüzleşmek sanki Türkiye’nin kaderi...Deli gömleklerini bize giydirenler bu delirmiş halimizden yararlanıyor.Koalisyon senaryoları ve HDP barajı geçiyor diyerek AK Parti’ye oy verenler etkilenmeye çalışılıyor...Unutuyoruz, unutarak yaşamayı çok seviyoruz...30 yıl boyunca 30 binden fazla insanını kaybetmiş bir ülkeyiz.Ve binlerce Mehmetçik’i şehit edenlere dün “eşkiya” ve “terörist” diyenler bugün televizyonlarda bağlama çaldırıyor ve hiç utanmadan türkü söyletiyor...Neymiş efendim, göçmüş dost kervanı...Binlerce Mehmetçik, polis ve köy korucusu, öğretmen, savcı, hakim, köylü vatandaş katledildi... Binlerce çocuk babasız kaldı... Ve her evde bir yürek acısı var...Bunlar düşman kervanı mıydı?“Binlerce kefensiz yatanlar” ne çabuk unutuldu!***Üç ağaç için ülkeyi yakıp yıkanlar şehitlerini çabuk unutmuşlar!Yağmur yağıyordu Ankara’da...Berekettir yağmur lakin aşırı yağdığında ise sel felaketlerine yol açabiliyor...

Devamını Oku

Oyun teorileri

26 Mayıs 2015

Ve 27 Mayıs 1961...Merhum Adnan Menderes ve arkadaşlarını hazin bir sona götüren, ülkeyi karanlık bir tünele sokan esrarengiz yıllar...Ardında yığınla soru işaretleri bırakmış ve boşlukta asılı kalmış bir gün...Ve çok bilinmeyenli bir denklem...Kırk gerekçesi olan, sayısız senaryo yazılan döneme dair asıl birinci nedeni hala sır... Darağacında son bulan büyük bir hayalin ve hayatın, gerçek hikayesi hala yazılmadı...Derin kuyuların içinde yığınla soru işareti duruyor...Darbeye giden sürecin şifrelerini çözebilmek için Prof John Nash gibi biri lazım...***Prof Nash demiş iken bilindiği gibi dört gün önce bir trafik kazasında eşiyle birlikte öldü...“ Bütün oyuncuların kendine göre en yüksek kazancı getirecek bir stratejisi var ama bu ‘dominant strateji’ oyundaki yegane oyuncu o olmadığı için uygulanamaz. O yüzden de bir ‘denge’ durumuna razı olunur.” teorisi de Prof. John Nash’e ait...“Akıl Oyunları” filmini üç defa seyrettim. O çalkantılı ve karmaşık hayatı bir daha hatırlamaya çalıştım...1959’dan 1971 yılına kadar ülkenin en çalkantılı ve darbe dönemlerinde “istasyon şefi” olarak çalışan Özbek asıllı CIA ajanı Ruzi Nazar’ın kızı Sylvia (Zülfiye) Nazar tarafından kaleme alınan hayat hikayesine dair kitabı ve filmi bir daha seyretmek gerekir...***2006 yılında Türkiye’ye ilk defa iş adamı Ali Rıza Bozkurt’un davetlisi olarak geldiğinde Prof John Nash ile tanışmış ve Baş Başa programıma konuk etmiştim... Daha sonra Boğaz’da Saltanat Kayığı ile dolaşmıştık...Oyun teorisindeki problemleri çözüp kullanılır hale getiren, soğuk savaş yıllarında ordu adına “şifre çözücü” görevini üstlenen Prof John Nash, kendi akıl hastalığını yine kendi aklı ile dizginleyebilen biri olarak tarihe geçmiş ve Nobel ödülü almış bir dahi...***Ve seçimler yaklaşıyor lakin beyaz sayfalar açılamayacak kadar kirletiliyor...Karalanıyor...Karanlık senaryolar yazılıyor ve hayal satılıyor...Bin yıllık geçmişin ayrıntılara bakıldığında, iki yüzlü adamların güç koridorlarında oynadıkları gizli oyunlar yüzünden felaketlerin eşiğinden dönülüyor ve istikrarlı bir akış değiştirilmek isteniyor ve sürekli başa dönme arzusu alevlendiriliyor yani sürekli güncelleniyor...Başa dönmenin adına günümüzde “güncellemek” deniliyor...Oyun teorileriyle kaç devleti yıktığımızın nedenlerini düşünmenin çok uzağında gezinmeye devam ediyoruz...***Esrarengiz yılları anlamak isteyenlere diyoruz ki, Ruzi Nazar ve Prof John Nash’in ve 27 Mayıs 1961 tarihinin çok iyi incelenmesi gerekiyor... İşte o zaman kendi hastalıklarımızı kendimiz dizginleyebiliriz...Uzaklarda yazılan senaryolardan uzak durmak gerek!

Devamını Oku

Ve Anadolu

22 Mayıs 2015

19 Mayıs günü Erzurum ve Malatya’daydık.Büyükşehir Belediyesi Erzurumspor’a UEFA standartlarında bir çim saha yapacaklarının sözünü veren TFF Başkanı Yıldırım Demirören ve kurmayları anlamlı bir günde yani, 19 Mayıs tarihinde verdikleri sözü tutmuş oldular.Başkan Demirören 2. Ve 3. liglerde “tesisleşme” sürecini başlattıklarını, belediyelerin arazi tahsis ettiği illerde aynı tesisleri yapabileceklerini belirtmesi ise sporun endüstrileşmesine önemli bir katkıdır.***Bir başka gerçeğe dikkat çekmek istiyorum...İstanbul, İzmir ve Ankara gibi büyükşehirlerde zaman hızlı geçiyor.Gençlik, çok farklı ilgi alanlarına yönelebiliyor. Büyükşehirlerde sporun dışında cazibe merkezleri var...Ama denizi, turizmi olmayan Anadolu illerimiz için durum böyle değil.Eğitim gören gençler, ilgi alanların azlığı yüzünden zaman adeta durmuş gibi...Farklı alanlara yönelten yatırımların yokluğu gençliği bunalıma sürükleyebiliyor.Bunalımdan kurtarabilmenin bir formülü de sportif faaliyetlerdir.Ve gençliği “seyirci” konumundan çıkartıp aktif olarak farklı alanlara dahil etmek lazım.Dağcılık, kayak, at sporları, basketbol, kürek gibi çeşitli sportif alanların açılmasına ve yayılmasına illerdeki kamu ve özel sektör öncülük etmesi gerekir.Sporun endüstrileşmesine herkesin katkıda bulunması kaçınılmazdır.Kazanmak ya da kaybetmek psikolojisi üzerine kurulan sportif müsabakalar fanatizmi doğuruyor... Ve sorumsuz seyirci de bu fanatizmi vandalizme çevirdiği zaman başta aileler ve gençler bu sektörden soğuyor ve ilgisini, desteğini geri çekiyor.***Erzurum’da eski İçişleri Bakanı Efkan Ala dostumuz da tesislerin temel atma töreninde bu duruma dikkat çekti.“Futbol bacasız bir endüstridir” diyen Efkan Ala, sporun kalenderliğin bir atmosferi olduğunu ve nezaket cümlelerinden başka bir şeyin duyulmaması gerektiğinin altını çizdi.Erzurum’da spor sektörüne yapılacak her tür yatırımların da destekçisi olacaklarını ifade etti...***Daha sonra Anadolu’nun bir başka güzel kenti olan Malatya’ya geçtik.Yeni Malatyaspor’un şampiyonluk kupasını Başkan Demirören verdi.Malatya’da sportif faaliyetlerinin en büyük destekçilerinden biri de AK Parti Genel Başkan Yardımcılarından Öznur Çalık... İki çocuk annesi olan Öznur hanım Anadolu kentlerinde gençlerin eğitim günlerinin dışında sportif alanlara yönlendirilmesinin sırrını keşfettiğinden dolayı kentteki sporun endüstrileşmesine adeta öncülük ediyor.***Ve sporun başka bir yüzü...Aynı gün Yeni Diyarbakırspor ile Denizli Belediyespor arasındaki karşılaşmada çıkan olaylar yüzünden Yeni Diyarbakırspor ligden çekilme kararı aldı. Denizli Belediyespor taraftarlarından bir grup ise kulüp binasına saldırıda bulundu...İşte anlatmaya çalıştığımız kötü tablo bu.Bu kötü resimler hemen herkesi spor sektöründen soğutuyor.Ve her hakem hatasından dolayı futbol federasyonunun suçlanması bir başka tuhaflık.Çünkü, federasyon için her takım ve her kulüp aynı değerdedir.Ve hakem kararlarında bir etkisi yoktur.Kararların şüphe ortamına açık ve tartışılır hale getirilmesi spor sektörünü kötü etkiler.Ne yenilmek ve ne de kazanmak ömürde bir defaya mahsus durum değildir...Ve ölüm kalım savaşı hiç değildir.

Devamını Oku

Nil’in çocukları

20 Mayıs 2015

Mısır’da demokrasi komedisi trajediye ve daha ötesi katliama dönüşüyor...Seçimle iktidara gelen yönetime darbe yapılıyor...Ve bu duruma Türkiye’den başka karşı duruş sergileyen bir güç yok...Türkiye’de idamın kaldırılması için büyük bir baskı yapan ve kaldırtan küresel efendiler, Mursi ve arkadaşlarına idam kararının verilmesine ses çıkartmıyor...Boston’daki eylemcinin idam edilmesine de kimse bir şey demiyor...Bir avuç adalet için bizleri dilenci durumuna düşüren efendiler, kendi suçlularını idama mahkum edebiliyor.***Dünyaya demokrasi ihraç etmeye çalışan küresel efendiler ne hikmetse bizdeki seçimlere gözlemci göndermeye çalışıyor ve kedi peşine düşüyor. Lakin Mısır’daki seçimlerde halkın iradesiyle sandıktan çıkan sonuca darbe yapılması karşısında ise üç maymunu oynuyor.Mursi ve arkadaşlarını da uzaktan kumandalı darbe yönetimiyle idam ettirmeye çalışıyor...Dünya medyası ve kamuoyu seyirci pozisyonuna devam ediyor...***Dört yüz yıl önce “Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’e” diyerek isyan eden Shakespeare, bugün yaşanılanları görse kim bilir insanlığa neler söylerdi...Ortadoğu’nun Balzac’ı diye bilinen ve kendisiyle Kahire’de görüştüğümüz Nobel ödüllü Necip Mahfuz diyordu ki;-Her milletin korumaya çalıştığı gelenekleri, dini inançları ve kanunları vardır. Değişim isteyenler de çıkabilir. Yazarlar ise milletinin, inançlarının ve kanunlarının geçerli olmadığı sonucuna ulaşmışsa konuşmak ve yazmak onun görevidir. Dürüstlüğünün bedelini de ödemekten kaçmamalıdır!***Ve Mısır’da darbelere, isyanlara ve idamlara sessiz kalanlar ve susanlar biraz Necip Mahfuz’u düşünmeleri gerekiyor...Yoksa, Nil’in bütün çocukları darağacında boğulacak.., ModernFiravunlar ise hüküm sürmeye devam edecek...İçimizdekilerine gelince, idama karşı koro halinde bağıranlar ve demokrasi havarilerisi kesilenlerden hiç ses çıkmıyor...

Devamını Oku

Gerçeğin rengi

15 Mayıs 2015

Gerçeğin rengi gittikçe grileşiyor.Bulanık sularda balık avlamayı gelenekselleştirdik...Pusular kuruluyor.İtibarsızlaştırma süreçlerine her geçen gün yeni metodlar ekleniyor.Medya; büyük bir kahvehaneye dönüşmüş.Durup, muhasebe yapan yok gibi.Teknolojik imkanlarını geliştirdikçe “düşünülemez şeyler” söylüyor.Matbaanın keşfinden beri, karıncaların savaşı gibi bir süreç yaşanıyor...***85’li yıllarda rahmetli Ömer Lütfü Mete, siyasetten, bizans oyunlarından, izm’lerin aldatmacalarından, savaşlarından ve haberciliğin kirli yüzünden o kadar nefret etmişti ki, gazetenin spor şefliğini üstlenmişti...Mesleğe başlayalı bir kaç yıl olmuştu ve bize sürekli söylenip dururdu;- Ustasız yetişen çıraklardan oluşan bir nesil geliyor ve sektörde gittikçe kalabalıklaşıyor!***Akrep ruhlu karakterler ekranları ve sayfaları doldurdukça, uzaktan kumandalı adamlar medyaya yerleştikçe ve dizayn ettikçe sektör düzelmeyecek.Medya, bilgi paylaşımının adresleri olması gerekirken, operasyonların üsleri haline dönüştü.Dün söylediğini, yazdığını unutan ve nereye dönerse orayı kıble ilan eden bozuk pusulalar gibi...***The Economist’in deneyimli ve “paranoyak olmayan editörü” diye bilinen John Micklethwait Bloomberg Televizyonu ile anlaştı ve geçtiğimiz günlerde aynı kanalda Charli Rose’un konuğuydu.Sosyal medyanın ve dijital ortamın bütün iş modellerini tepetaklak ettiğini vurgulayan Micklethwait diyordu ki;- Lakin bütün bu süreçler bitecek ve kalite sattıracak. Bunun da tek yolu, değerli gazeteciliktir!Yani, saptıranlar yollarda dökülecek diyor...Bize de elli yıl sonra gelir değerli gazetecilik!Grileşme süreçleri bittiğinde gerçeğin rengi elbette görünecek.Ustasız yetişen gazeteciler pusulasız yolcular gibi çöllerde kalacak.Her sabah bir yalanın peşinde at koşturma devirleri kapanacak.İlişkileri, dostlukları ve daha önemlisi birlik ve beraberlikleri zehirleyen ve kutuplaşmaların ve çatışmaların planlanlandığı adresler olmayı terk etmedikçe bu ülkenin gündemi daha çok çalkalanmaya mahkumdur...***Kimin neye inandığıyla ilgili değil,neyin doğru olduğuyla daha çok ilgili olunmadığı sürece her kurum, her medya ve her devlet çökmeye gebedir...

Devamını Oku

Deliliğin tarihi

12 Mayıs 2015

Kenan Evren öldü...Diller de çözüldü...Tezatlar dünyasında yaşıyoruz.Olayların sonuçlarına göre hüküm veriyoruz.Ve daima zafer kazananların yanında yer alıyoruz.Kırk yıl sonunda yanlışlara isyan ediyoruz... Bu davranışı da gelenekselleştirdik.Oysa her şey vaktinde olması gerekiyor.***12 Eylül sabahı darbeyi alkışlayanlar kimlerdi?Kaç gazeteci, patron ve bilim adamı darbeye karşı duruş sergiledi?TÜSİAD neredeydi? Ticaret ve sanayi odaları ve borsalar ne yapıyordu?Basın ve patronları nasıl bir tavır almıştı?Ve darbe sabahı asker yanlış yapmıştı da, yargı, bürokrasi ve polis ve millet çok mu doğru bir duruş sergilemişti?Söyleyelim, hayır!***12 Eylül sabahı tavır alanların, karşı duruş sergileyenlerin ve soluğu zindanlarda alarak mağdur olanların bugünkü tepkilerine hak veriyorum. 35 yıl sonra ahkam kesenlerin “delikanlı ve demokrat” duruşlarına asla inanmıyorum...Darbelerle hesaplaştığını iddia ederek darbecileri de 35 yıl sonra mahkum ederek meseleyi çözdüğünü sanan yargıya da inanmıyorum.Çünkü, “geç gelen adalet adalet değildir” sözüne inanmaktayım.“ Adaletsiz rejimi adaletle yıkınız. Alkışlar önüne kansız elle çıkınız” diyen Mahatma Gandi’nin sözlerindeki felsefeye inanıyorum...***12 yıldan beri “Yeni bir Anayasa” diyen ve sesi kısılıncaya kadar haykıran Tayyip Erdoğan’a “hayır” diyenler darbe anayasası ile idare edilmeye razı olmuşlar!Kenan Evren’le 12 Eylül’ün 12. yılında Marmaris’teki evinde yaptığım İz Bırakanlar belgeselinde karanlıkta kalmış bir çok konuyu açık yüreklilikle kendisine sormuştum.Özetle demişti ki;- Toplumun hemen her kesiminden bize gelip de sokaklar kan gölüne döndü daha ne duruyorsunuz paşam! Ve fabrikalarımızı açamıyoruz, grevlerden başımızı kaldıramıyoruz, çocuklarımızı okula gönderemiyoruz diyorlardı. Biz de mecbur kalıp harekatı yaptık...Şimdi darbeyi beş general yaptı diyebilir miyiz?Diyebiliyorsak, bize deli derler...Dış ve iç etkenlerin yığınla oyunlarını aydınlığa kavuşturamadıktan sonra, beş generali mahkum etsek ve sabahtan akşama kadar arkalarından konuşsak kaybettiklerimizi geriye getirebilir miyiz?***Demek istiyoruz ki, güçlerin nehirlerinde gemilerini yüzdürmeyi alışkanlık haline getirenlerin gemileri batırılmadığı ve ayıklanmadığı sürece ve “gelene ağam gidene paşam” diyenler unutulduğu müddetçe yaşanılanların ardından daha çok konuşur dururuz...Köroğlu olmakla körün oğlu olmak arasında Everest Dağı kadar fark var...35 yıl önce körün oğlunu oynayanlar bugün Köroğlu diye ortaya çıkmasınlar!Herkes bir daha ellerine baksın ve kan lekesini görecektir...Darbelerle hesaplaşmak ve o dönemlerin bir daha geri gelmesini istemeyenlere diyoruz ki; işte sandık, değiştirin darbe anayasasını!Darbelerle hesaplaşmak da böyle olur...35 yıl sonra delicesine nutuk çekerek değil...Deliliğin tarihi de yazılsa, bizdeki deliliklere kimse yetişemez!

Devamını Oku