Stratejik derinliğin çok yüzeyinde gezinen bir aydın ve basın topluluğuna sahibiz.İçerideki günlük olaylara, gelişmelere, söylemlere ve siyasi tartışmalara takılıp kalan ve şekil değişikliklerinde ısrar edenler sürekli duvarlara çarpıyor.İddialarını ideale dönüştürmek ve kötü beklentilerden beslenebilmenin mağlubiyetinden bıkıp usanmayan bu topluluk dışarıdaki dünyayı okuyamıyor.İran buna son örnektir!***İran ABD ile Lozan’da anlaşınca ülkemizdeki bu topluluk büyük bir hüsrana uğradı.Çünkü, İran’ın Amerika ile savaşacağına o kadar çok inanmışlardı ki.İran ve ABD arasındaki nükleer kriz belki de bir büyük savaşın eşiğinden dönmüş gibi gözükebilir ama sonucun böyle olacağı da belliydi.Beş bin yıllık bir tarihi yolculuğundan bugünlere gelen İran, geleneklerinden biri de “kriz tırmandırma” stratejisidir. İran bir kez daha uygulayarak istediği sonucu elde edememiş olsa da önemli bir mesafe kaydetmiş oldu.Krizi tırmandırıp en tepesinde uzlaşabilme stratejisiyle bölgede kendine daima güçlü bir alan açmış ve ayakta kalabilmeyi başarabilmiş İran’ı iyi tanımak lazım.Lakin, bizim ülkedeki aydın ve basın topluluğunda doğru dürüst tanıyan yok.***İran adeta Şirazi’nin stratejisini uyguluyor.“İki dünya huzuru, şu iki kelimededir;Dosta karşı cömertlik, düşmanlarla uzlaşı” diyen Şirazi’nin bu sözleri İran’ın kulağına küpe olmuş gibi.Şekil değişikliklerini “değişim”in kaçınılmaz bir tarafı görenler daima hüsrana uğruyor.Sıfır sorun stratejisini ülkenin dış politikasına yansıtan AK Parti sürekli eleştirildi.“Arabuluculuklarla bölgede etkileşme çabasını son dönemlerde inisiyatif alan taraf noktasına taşımış olması” pozisyonundan sürekli rahatsız olan bizdeki topluluk ülkenin ne zaman duvara çarpacağını bekliyor.Kimse boşuna beklemesin, kim ne derse desin Türkiye her zaman coğrafyanın kilit ülkesi olmaya devam edecek.Ve kendilerini kriz senaryolarından kurtarmaları gerek.
Sandık günü yaklaştıkça demokrasiye çıkan bütün yollara mayın döşeniyor.Ülkedeki düzene kirli sabotajlar planlanıyor.Adalete sıkılan kurşunların acısı yüreklerde daha dururken, Fenerbahçeli sporcuları taşıyan otobüse atılan kurşunla ülke büyük bir kaosa sürüklenmek isteniyor.Bu çirkin saldırıyla korku ve kaygı büyük bir hikayeye dönüştürülmek isteniyor.Ve terör, adeta taraftarları çok olan mecraya kaydırılıyor.Kriz tırmandırılıyor.Bir şeylere gerekçeler hazırlanıyor gibi...***TBMM tatile girdi.Partiler ise adaylarını açıklıyor.Yeni bir dönem başlayacak, yeni siyasetçiler gelecek.Yeni gelecekler de sabahtan akşama kadar kuru gürültü ve kavgalarla gün tüketeceklerse hiç gelmesinler daha iyi.Bu tarz şark siyasetçileri tasfiye edilmedikçe Yeni Türkiye’de siyasetin düzeleceğine inanmıyoruz.Çözüm uğruna terör örgütünün lider kadrosuyla dahi oturup uzlaşabilme noktasını arayan ve bulmaya çalışanlar, diğer yandan da muhalefet milletvekillerini yumruklamak için sıraya gireceklerse gelmesinler daha iyi...***Türkiye son iki yüzyıldan beri kalkınabilmesini şekil değişikliklerinde arıyor.Değişimin sırrını da yasaların eskiliğinde zannederek sabahlara dek meclisi açık tutup yasaları değiştirmekle meşgul.Soruyoruz, Anayasayı değiştirsek ne olur ki!Terörü, hırsızlığı, yalanı, trafik magandalarının sebep olduğu kazaları, sınavlarda çalınan soruları ve her türlü suçu önleyebilecek bir anayasa yeryüzünde hangi ülkede var ki?Mevcut anayasalar da serbest olduğu için mi her tür suç işleniyor!Fransa, Almanya ve İngiltere ve gelişmiş bütün ülkeler ideal bir bir anayasayla mı idare ediliyor? Hayır. Peki nasıl kalkınmışlar?Veya Japonya ya da Çin.Alfabelerinden, giyime ve geleneklerine kadar şekil ve düzen değişikliğine asla gitmeyi hiç düşünmeden bugün dünyayı yöneten ve yönlendiren aktör ülkeler arasına girebilmişler!Yasalarını sürekli değiştirerek değil.Değişimi nereden başlatılacağına iyi düşünüp karar vermek lazım.
Puslu havaların, pusu kurmaların başlayacağı bir sürece girildiğine dair uyarılarımızı geçen hafta Cumartesi günkü yazımızda -üstü kapalı da olsa- yapmaya çalışmıştık.Nereden biliyorduk?Günlük yaşanan olayların farklılıklarından.Tesadüflerin çok ötesinde diyebileceğimiz toplumsal tepkilerin olağanüstü yaşanan olayların ardından organize bir harekete dönüşmesinden.Siyaseti köşeye sıkıştırabilmek uğruna gerilimi tırmandırma stratejilerinden.Ve hepsinden önemlisi ipin ucunun yine sınırlarımızın dışında oluşundan.Daha çok sayacağımız belirtileri var ama bunları saymak meselenin çözümü değil.Yaşananların nedenlerini sıralayarak, bahanelere sığınarak gün tüketmenin kimseye bir faydası yok.Oyunları bozacak büyük stratejiler geliştirmek gerek.***Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz’ın şehit edilmesi ülkedeki sağduyulu insanlarımızı yine perişan etti. Büyük bir dram...Lakin, bir terör eyleminde dahi insani ve evrensel değerlerde buluşmasını bilmiyoruz.Basın ve sosyal medyadaki sağduyusuz insanların sorumsuzlukları toplumu daha da derin bir üzüntüye sürüklüyor.Sosyal medya diyerek vazgeçilmez kılınan ve yüceltilen ortam her geçen gün biraz daha terörize haraketlerin işine yarıyor.Ve kötülerin daha çabuk organize olabileceği alan haline geliyor.İyi insanlar ise sadece üzüntülerini, kaygılarını, acılarını veya sevinçlerini paylaşabiliyor.Bu ülkenin asırlardan beri içine düştüğü hastalıklardan biri de, iyilerin bir türlü organize olamayışıdır.Kötüler ise dünyanın öteki ucundaki yasa dışı örgütlerlerle organize olabiliyor.İyiler ise kendi dünyasına mahkum.***Savcı Mehmet Selim Kiraz’ın şehit edilmesi adaleti tehdit etmeye ve öldürmeye yöneliktir.Yazılı ve görsel basınımız ise duruş bozukluğuna, kötülükleri dünyaya pazarlamaya, eylemleri yüceltmeye, kötü alışkanlıklarına, düşüncesizce davranmaya, sorumsuz ve sınırsız özgürlüğüne hala devam ediyor...Ve haklı oluşunda da ısrar ediyor...Yayın yasağına tepki gösterenlerin başını ise Beyaz Saray’ın çekmesi aslında meseleyi ve ne demek istediğimizi özetliyor...
İTÜ Rektörü Prof. Mehmet Karaca kampüse bir cami açmayı düşündüklerini söyleyince, vay, sen misin söyleyen!10 bine yakın öğrenci hemen imza kampanyası başlatmış ve meseleyi “ironileştirerek” okul yönetimden şöyle bir istekte bulunmuşlar;En yakın tapınak 2 bin kilometre uzaklıkta olduğundan Budizmle ilgili vecibelerimizi yerine getirebileceğimiz bir mekan istiyoruz!Biz, İTÜ de 10 bin budist olabileceğine inanmıyoruz.Amaç, camiyi kampüse yaptırmamak.Ki budistlerin sayısı 10 bini bulmuşsa onlara da ayrı bir mekan tahsis edilmesinde bize göre bir sakıncası yok!***Siyasi fikir ayrılıkları artık dini alanlara taşınıyor.Çatışma kültürü sürekli körükleniyor.Tehlikenin farkında mıyız?***Her meseleyi tartışmakla ve terörize etmekle gerçeğin uzağında gezinmiş oluyoruz.“Ezber bozma” kahramanlığına soyunanlar salgın bir hastalığa yakalanmış gibi anlamsızca, şuursuzca ve geri dönüşümü ağır tepkiler veriyoruz.Milli ve manevi değerlerin siyasi ve fikir ayrılıklarının dışında tutulması gerektiğine inanıyoruz.Dahil ettiğimizde ve hatta hedef yaptığımızda fay hatlarını kırıyoruz.İronileştirmenin uzağında durmayı başaramıyoruz.***ABD’ de yaklaşık 3 bin üniversite var...Bir çoğunda ise kilise, cami ve sinagog bulunuyor.Biz, Niye bizde yok? Diye tartışacağımıza, Niye açılmak isteniyor? Sorusunu ironileştiriyoruz ve hafife alıyoruz.Ve bu tabloya ise toplum kırk farklı anlam yüklemesi yapıyor.İTÜ Rektörü Karaca ise budist öğrencilerin bu taleplerine dün bir açıklama yaparak şunları söylemiş;Tüm inançları barındıran bir merkezi, talepte bulunanların bağışlarıyla inşa edeceğiz!Haydi buyurun!Yaşananlara, bugün 1 Nisan olması sebebiyle “şaka” diyebilmeyi çok isterdik...Ne acıdır ki gerçek...
Ankara’da “puslu havaların” sezonu açıldı.Pusu kurmayı gelenekselleştirdiğimizden dolayı “kurşunların adres sormadığı” günlerin kıyasıya savaşı yaşanıyor.Seçim günü yaklaştıkça listelere girebilme arayışları ve yeni dizaynlara ait gerilim senaryoları da usulca devreye giriyor.Pozisyonlarını koruyabilmenin ya da yeni pozisyonlar kapabilmenin telaşı ve arzusu büyük resmi ve ideali kirletiyor.Mağlubiyetlerin ve çöküşlerin hikayelerini kimse okumuyor.Biraz düşünmek gerekiyor, bu ülkede siyaseti belirleyen ve şekillendiren tek kişi; liderdir.Kurmay kadro veya ekip elbette önemlidir ama unutmamalıyız ki, liderden sonra gelir.Millet lideri tanır ve güvenir.Gerisi liderin hikayesidir.Muhalefet için de aynı kural geçerlidir.Lakin, liderleri bozan en büyük tehlike; körleştirme, etrafını sarma ve yönlendirmede etkili olan kurmay kadroların aşırı ve tehlikeli oyunlarındaki ısrarıdır. İşte bu durum büyük resmin felaketini hazırlar.Kurmay kadro ve ekibin görevi, lidere her şartta doğru bilgiyi vermektir.Kavgalarını da kişiselleştirmenin uzağında tutmakla mükelleftir.***Siyasi çatışmalar yıllardan beri körükleniyor.İç hesaplaşmalar siyasi hareketlerin sonunu getiriyor.Özal örneğinden dersler çıkartılmalıdır.ANAP, DYP ve DSP gibi siyasi partilerin akıbetleri unutuluyor.Lidersiz hareket başsız insana benzer.Başsız kalan gövdenin kalbi de bir işe yaramaz.Çünkü, baş gittiğinde ruh da bedeni terk edip gidiyor.***Pusulasız siyaset ve aktörlerin peşine düşenler büyük bir felaketin eşiğine doğru gittiklerinin farkına ne kadar varmış, bilemiyoruz ama artık birileri dağınık görünen yapıyı düzeltmek durumunda.Ayrılıklardan ve çatışmalardan beslenerek güç elde etmenin peşinde koşanlar kişisel istikbal beklentilerini yabana atmalıdır.Mesele, güç koridorlarında var olmak değildir.***Siyasi iç çatışmalar ve yönetim krizlerinden medet umanlar aslında ülkenin büyük bir felakete sürüklenmesini arzuluyor.Birileri cadı kazanlarının ocağına odun taşıyor.Ateş büyüsün ve sular ısınsın diye.Gücü ele geçirmek veya devirmek isteyenler akıl tutulmasına yakalanmış gibi ülkeyi felakete sürüklüyor...Puslu havalardan medet umarak pusu kuranlara karşı çok dikkatli olunması gereken günlerden geçiyoruz...
Seçimler yaklaştıkça siyaset meydanı kızışıyor...Bize göre anlamsız gelen kavgaların altında büyük beklentiler yatıyor.Mesele ülke ise; kişisel bütün beklentilerin sıfıra indirgenmesi gerekiyor.Ve kimilerine göre “sükut ikrardan” sayılsa dahi çok zaman susmak gerekiyor...Kelimeler namludan çıkan kurşunlara benzer.Dile düştüğünde ve seslendirildiğinde artık hiçbir şey eskisi gibi olmuyor...Geri dönüşü olmayan bir yola düşmek gibi.Susmak incitmez kelimeleri...Öfke, cehennem ateşinden bir parçadır insanın içinde...Ve kin bu ateşin odunlarıdır!***Masumiyet bize göre, insanın en büyük gücüdür.Küçük çocukların yüzlerine biraz dikkatlice bakıldığında ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.Her türlü afacanlıkları ve yaramazlıklarına rağmen sevilirler...Onlara bu kadar düşkünlüğümüzün nedeni; masum, günahsız ve küçük oluşlarındandır.Büyüdükçe masumiyet gider, günah çöker yüzlere.Ve sevimsizlikler, o zaman başlar işte.Kavgalar, savaşlar ve anlamsızlıkların tarihi insan büyüdükçe yazılıyor!Günah defteri açılınca insan sevimsizleşiyor.Ve büyüklük tasladıkça...***Şeytan, Allah’ın varlığını inkar ettiği için şeytanlaşmadı.Çünkü, Allah’ın baş meleği idi.Ve bütün ilimlerin zirvesiydi.Kainatta secde etmediği tek bir karış toprak kalmamıştı!Kibirlendiği için ateşten gömleği giydi ve defterden silindi.Taa ki kıyamete dek serbest bırakıldı...Kim, hangi yoldan giderse gitsin varacağı son durağın adı mezardı.Öbür tarafa hiç kimse; kariyerini, başarısını, parasını, malını, mülkünü, makamını, rütbesini, iktidarını, muhalefetini, savaşını, kavgasını, kin ve öfkesini taşıyamayacak...Allah hiç kimseye niye “Sultan” ve “Zengin” olamadın diye sormayacak!İyi adam olabilmek dünyanın en kolay işi, kötü adam olabilmek ise dünyanın en zor işi.Neden zor seçilir ki?Dar günlerden ve dar kapılardan geçmekteyiz.Biraz sabır, biraz sükut ve biraz sevgi, biraz düşünce çok şeyi çözecektir belki de...
İstanbul’da yaşamak zorlaşıyor.Bir yerden bir yere gitmek büyük bir dert.Kentin trafik meselesine o kadar uzun boylu kafa yormaya gerek yok.Uganda’dan biri gelse metro güzergahlarının nereden geçmesi gerektiğini beş dakikada söyler.“Çanakkale geçilmez” diye yazılan tarihe “İstanbul geçilmez” notunu düşüreceğiz bu gidişle.Artık insanların dört saati trafikte geçiyor.Olağanüstü hallerde ise bu süre beş veya altı saate çıkıyor.Gerçekten yeter artık!***İstanbul trafiğinin üç önemli güzergahı var, Avrupa Yakası’nda.Bir, E-5.İki, TEMÜç, Sahil Yolu...Silivri’den başlayan E-5 güzergahının direkt altından Çatalca, Büyükçekmece, Beylikdüzü, Avcılar, Küçükçekmece,Bakırköy, Bahçelievler, Zeytinburnu, Topkapı, Okmeydanı, Mecidiyeköy ve Maslak ile Taksim’e bağlandığında, TEM güzergahını ise Bahçeşehir’den başlatıp Maslak, Mecidiyeköy, Taksim ya da Sirkeci güzergahına getirilildiğinde, Sahil Yolu ise Büyükçekmece’den başlayıp Küçükçekmece banliyö hattına bağlanıldığında büyük mesele çözülmüş olacak...Yani mevcut trafik güzergahların altından metro hattı geçmeyene kadar bu mesele çözülmeyecek.Anadolu Yakası için de aynı durum geçerli.Ve bir de şehir içinde kalan Mahmutbey ve Bahçeşehir gişeleri...***E-5 güzergahında Topkapı, Zeytinburnu, Bakırköy, Bahçelievler, Küçükçekmece, Avcılar, Beylikdüzü, Esenyurt ve Büyükçekmece gibi devasa şehirler kurulmuş... Bu kentlere E-5 den giriş bir şeritli yol... Ve bir şeritli çıkış...Bu kentlere giriş ve çıkışın aşırı derecede yoğun olması trafiği E-5’e şişiriyor.Haliyle yol çekilmez oluyor.Aynı durum TEM ve Sahil Yolu için geçerli.Metrobüs ise düne kadar minibüs ve belediye otobüsleri ile gidenlere yaramış durumda.Bunlardan inip metrobüse binerek rahatladılar.Mesele, trafiğin yoğun olduğu güzergahlardaki ilçelerden ve uydu kentlerden insanların araçlarıyla değil, metro hattını kullanarak işe gitmeleri ve dönmelerini sağlayabilecek proje geliştirmektir...***Konya’dan İstanbul ve Ankara’ya hızlı trenle iki saatte geliniyor.İstanbullular ise iki saatte işe gidebiliyor.Ankara’ya uçakla 45 dakikada gidenler Beylikdüzü’nden Taksim’e iki saatte gidebiliyor.İstanbul’a hızlı trenle gelmek bir devrim ama daha büyük devrim İstanbul içinde lazım.Dev tüneller Karadeniz bölgesinde açılıyor, İstanbul’a gelince sistem tıkanıyor.Denizler dolduruluyor Ordu’ya havaalanı yapılıyor...İstanbul söz konusu olduğunda sıkıntı sona ermiyor...Çünkü, metro hatları trafiğin yoğunluğunu azaltacak güzergahlardan geçmiyor...Bizden hatırlatması, yoksa İstanbul yaşanmaz hale geliyor...
Ve yine Ankara’dayız...Eski Türkiye ve Yeni Türkiye arasındaki farklılıkların ne olduğunu anlamaya, görmeye çalışıyoruz...Karamsar da olmak istemiyoruz...Lakin, gücün iplerini elinde tutmaya devam eden siyasi otorite ve bürokrasinin değişeceğine asla inanmıyoruz...Oyunlar, metodlar hiç değişmemiş...Kapılar adeta duvar...Çifte standart uygulamaları hala zirvelerde geziniyor.Siyasi kararlar olayların kördüğümü...Kişiselleştirme alışkanlığı devam ediyor...***İş dünyasının ve vatandaşların vergisi ile çarkları döndürmeye çalışan siyasi otorite sürekli diyor ki;- Taş üstüne taş koyanın elini öperiz!Lakin, vardığımız nokta ve uygulamalar hiç de söylendiği gibi değil...Eller kırılıyor...Mesele çıkartmak, meseleyi büyütmek ve meseleyi kilitlemek Ankara’nın hala bildiği tek oyun.Bu oyunu sahnelemekten bıkıp usanmıyor!Hakimiyet kayıtlı ve şartlı sunulmuş millete.Bürokrasi “Ha-Vet” stratejisine yenik düşmüş...Yani, Hayır ve Evet arasına sıkıştırdığı oyalama ve diz çöktürme taktiği sürüyor.***Filistinlileri savunurken İsrail buldozerlerinin ezerek öldürdüğü Amerikalı 23 yaşındaki “altın saçlı kız” diye anılan Rachel Carrie’nin, “ Zulüm bizdense ben bizden değilim!” Sözünü adeta dünyanın suratına çarparak söyleyip duranlara söylenecek o kadar çok söz var ki, susmak en güzeli...Herkes uzakları görüyor!Carrie, “Farksızlaşmayı farkettiği” için böylesine anlamlı bir sözü söyleyerek ölüme gitmiş...Peki, Ankara farksızlaşmayı farkedebiliyor mu?***“Ölen aldatılmaz” diyenlere sormak lazım...Sadece ölenler mi?Ölmeyenler aldatılmıyor mu?***Oysa, asırlardan beri vatan kurtarıyoruz birbirimizin avuçlarından.Verilen bütün sözleri taşla eziyoruz...Kapılar kapalı...Farklıyız diyerek üstünlük taslayıp dururken farksızlaşmanın sınır boyunda olduğumuzu farkedemiyoruz...Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu kısır döngüden ve Ankara’nın yüzyıllık alışkanlıklarından ülkeyi kurtarabilmek için ısrarla Başkanlık Sistemi konusundaki kararlılığını artık anlayabiliyorum...Ya farkedeceğiz, ya da farksızlaşmaya doğru gitmeye devam edeceğiz...