Dünya; kıyamet gününe dek savaşların meydanıdır.Kimi kazanacak, kimi kaybedecek ama her iki tarafı da mahşerde büyük bir hesap günü bekliyor.Karıncaların dahi hakkının sorulacağı o gün bir çok zaferin kirli yanları bir çok mağlubiyetin de mağdur tarafları ortaya çıkacak ve zaferler anlamsızlaşacak, mağlubiyetler ise ebedi zafere dönüşecek...Ve en önemlisi Yaradan “Nasıl?” değil, “Niçin?” Diye soracak... Ortadoğu ve İslam coğrafyasındaki terör hareketleri ve işlenen vahşi cinayetleri ülkemizde ve dünya basınında İslam dinine maletmeye çalışanların sayısı gittikçe artıyor...Oysa, devletlerin varlığını anlamlı kılan istikbale yolladıklarıyladır...Ve büyüklüğü ise; insanlığa, sanata, medeniyete, tarihe kazandırdıkları ile anlaşılır...Yaşadıkları dönem içerisinde elde ettikleri zaferler ve mağlubiyetlerden daha çok gelecekte nasıl algılandıkları ve hatırlandıklarıyla büyüklük veya küçüklükleri ortaya çıkar...***Geçtiğimiz gün Topkapı Sarayı’nda Başbakan Davutoğlu’nun da katıldığı Karahisari Mushafı’nın tıpkı basımının töreninde Kültür ve Turizm Bakanı dostumuz Ömer Çelik günümüzdeki Islam coğrafyasındaki savaşların vahşi yüzüne dikkat çekti ve unutulmayacak tesbitlerde bulundu.İnsanlığın ortak malı ya da dünya medeniyetlerinin paha biçilmez eserlerinin bilinen adıyla IŞİD veya DAİŞ terör örgütünce yağmalandığını söyleyen Bakan Çelik;- Örgüt, Asurlular döneminden kalma antik Nemrut Kenti’nden sonra Musul’daki antik El Hadar kentindeki tarihi eserleri de yağmaladı. Musul Müzesi’ndeki kıymetli sanat eserlerini balyozla kırdı. Yine Musul Kütüphanesi’ne saldıran örgüt militanları 8 binden fazla kitabı yakıp kütüphaneyi ateşe verdi. Burada Osmanlı, Abbasi ve Eyyübi dönemine ait değerli el yazması eserler de bulunuyordu...***Bakan Ömer Çelik son yıllarda sınırlarımızın ötesinde yaşanan vandallığa tepki gösterip “Eserleri meydana getiren medeniyettir” dedikten sonra, burada yaşanan vandallıklardan yola çıkarak gerçeklerin gözardı edilmesine adeta isyan etti... Ve İslam dinine saldıranlara da şunları söyledi;- Bu eserleri meydana getiren kültürü doğuran dine inananlarla o vandallığı yapanlar aynı dine inanıyor olamaz. Eğer biz bu medeniyete ait isek, o terörü ve barbarlığı gerçekleştirenler bu medeniyete ait değildir!Evet, sözün bittiği yer ve son kale burasıdır...Lakin, hala aynı yerde duranlara ise sözün bir etkisi yoktur...***Ve ne acıdır ki, bu ülke de “Onuncu Adam” sıkıntısı çekiliyor...Neredeyse bir ülkenin yarısı beyazı, diğer yarısı ise siyahı savunur hale gelmiş...Böylesine keskinleşen bir yolda ise “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovan” bir sürece doğru yolalıyoruz...Ve biz sürekli Onuncu Adam’ları kovarken İsrail gizli servisi Mossad ise bu atasözünden yola çıkarak, gerçekleri sürekli red eden ya da “emredersiniz” anlayışı ile hareket eden örgütüne farklı bir işletme anlayışı getirmiş...Bir film sahnesinde Mossad yetkilisi;“Aynı düşünmek çoğu zaman tehlikelidir.” diyerek çok insanın sorununun olabileceklerin, olana dek olabileceğine inanmayışıdır. Bunun bir aptallık ve zaaf olmadığını belirten Mossad yetkilisi;- 1930’larda Yahudiler toplama kamplarına gönderilebileceklerini reddetti. 1970’lerde olimpiyatlarda katledilebileceklerini reddetti. Arap-İsrail savaşının çıkabileceğini reddetti. Ve bir tehdit olmadıklarına oy birliği ile karar verdi. Bir ay sonra ise nerdeyse denize dökülüyorduk. Ve sonra büyük bir değişiklik yapmaya karar verdik...***Mossad yetkilisi yaptıkları değişikliği ise şöyle açıklıyor;- Dokuzumuz aynı bilgilere bakıp tamamen aynı sonuca ulaşırsak, Onuncu Adam’ın görevi aynı fikirde olmamak. Ne kadar eksiksiz görünürse görünsün Onuncu Adam’ın dokuzumuzun yanıldığına dair varsayımı araştırmaya başlamak zorunda.Ya bizde?Onuncu Adam’lar Onuncu Köye gönderilme süreci devam ediyor. Neden? “Dost acı söyler!” Sözünü sürekli söyleyen biz ama iltifat budalası olan yine bizleriz. Doğrulara kimse tahammül etmiyor... Hemen herkes duymak istediğinin söylenmesini bekliyor.Ve Mossad ise Onuncu Köydeki Onuncu Adam’ları toplayıp değerli kılıyor. İhtimalleri “Sıfır” hataya indirebilmek için...
Bir sabah alıp başınızı gitmek, kaçmak isterseniz... Sessizce, usulca. Kimseye haber dahi vermeden. Nereye gittiğinizi kimseler bilmeden. Ya küçük bir kasaba olur, ya büyük bir dağın eteklerinde küçük bir kulübe...Dünya ve kentler yoruyor insanı. Bir ülke gibiyiz adeta...Kurşunların nereden geldiği belli değil. Ve nedensizce, anlamsızca dünya uğruna yapılan savaşlar yüzünden perişan olmak, yollara düşmek...İlerlediğini sandığın yolda büyük bir daire çizip yeniden başladığın noktaya dönmekten daha büyük bir acı yoktur...Yuvarlak dünyanın insanları da yuvarlak, dostluğun etrafında dönüp duruyorlar pervaneler gibi...Pusulasızlık da böyle bir şey işte...***Büyük tufan sonrası sandık ki kötüler helak olmuş yeryüzünde...Ve Nuh’un gemisine sadece iyilerin binip de kurtulduğunu sanıyorduk...Zaman geçtikçe insan yine kötüleşmiş. Ve kötülükler hiç bitmemiş...Biraz düşününce aslında anlamsızlığı buluyor insan. Yediğimiz bir kaç lokma ekmek ve içtiğimiz bir avuç su. Doyamamışız. Duramamış, sürekli virgül atarak oyalanmışız ve noktayı koyamamışız...Ölümlere bırakmışız son noktayı...Bir sonra ki bir kaç lokmanın ve bir avuç suyu bulamamanın korkusuna yenik düşmüşüz...Bu yüzden ıslah edememişiz yüreğimizi, iflah olamamışız...***Uslanmıyoruz hiç...İbret almıyoruz ölenlerin ibretlik hikayelerinden...Ve içine düşülen yalnızlıklardan...Mezarlıkların yanından geçerken, tabutlara vazgeçemediklerimizi günü geldiğinde bir iki damla yaş eşliğinde koyarken...Yere göğe sığamayanları tahta bir tabutla taşırken ve iki metrelik bir çukura gömdükten sonra, bir şey olmamış ve bir şey eksilmemiş gibi evlere dönerken...***Dost olamamış, edinememişiz; uçsuz bucaksız ve hiç uğramadığımız sokaklara sahip büyük kentlerde.Yenik düşmüşüz hayatın acımasızlığına.Ve günlük telaşına.Yarınları kurtarabilmek adına bütün günahları işlemişiz.Bugünleri kaçırmışız, uçup gitmiş uzaklara. Unutarak yaşadığımız günleri uzaklara göndermişiz, pulsuz bir mektup gibi...İnsanlar bir ülke gibi...Tünelden çıkıp başka bir tünele giren ve her tünelde büyük umutlar yeşerten; aydınlık, sabah, güneş ve ışığa dair türküler çalıp ve söylemiş...Kavuşulduğunda ise; karanlıklara, geceye, ay ve yıldızlara vurulmuş...Anlamsızlığı keşfedebilmek için biraz tökezleyip düşünce ve biraz düşüncelere dalmaya vakit ayırdığında bulabiliyor...
Bir hafta boyunca Ankara’daydık.35 yıldan beri gelip gittiğimiz, dönüşümüzde ise sevindiğimiz başkent, hala güçlerin tanıdığı fırsatların ya da mağduriyetlerin ülkeye dağıtımının yapıldığı en önemli birinci adres olma unvanını koruyor...Başkent, hâlâ bütün ipleri elinde tutmaya devam ediyor.Bir dönem siyasi partilerin hemen hepsinin vaatleri arasında birinci sırayı;- “ Türkiye artık tek merkezden yönetilmeyecek!” sözü işgal ediyordu.Aradan yıllar geçip gitti...Elbette çok büyük değişimler yaşandı ve yaşanmaya da devam ediyor.Ve ülke hala tek merkezden yönetilmeye de devam ediyor.Bütün yolların kesiştiği ve düğümlerin çözüm adresi ne acıdır ki yine Ankara...Hukuki düğümlerin dahi tek çözüm yeri Ankara...Kanunlar sürekli değiştiriliyor.Değiştirilmeden önceki haliyle kaç milyon insan mağdur edilmiş belli değil...Bunların sayısı ve istatistiği henüz yayınlanmış değil...***İçişleri eski Bakanı Efkan Ala dostumuz TBMM kürsüsünden haykırıyor ve;- “Anayasayı tanımıyorum!” diyor ve gerekçesini de şöyle açıklıyor;- Milletin egemenliğine engel olan bu anayasayı yok sayıyorum!O halde bakanın dahi tanımadığı anayasayı milletin kendisi niçin var saysın? Sorusu akla geliyor...Kısacası, gerçekten ülke bütün kurum ve kuruluşlarıyla, yasalarıyla, yönetim şekli ile oturup bir daha düşünmesi ve her şeyi yeniden gözden geçirmesi gerekiyor...***Devlete ve seçilenlere rağmen, gizli ve başka adreslerin hedeflerine teslim olan yapılanmalar daha sağlıklı ve güven verici bir noktaya getirilmeli.Yapılanmalar; hukuka, emniyete, bürokrasiye ve dahi siyasete yetmemiş basına ve sivil toplum kuruluşlarına kadar nüfuz etmiş...Hemen herkes devletin çatısı altında küçük çatıcıklar altına sığınmış ve oralardan yönetiliyor...Siyasi istikrarı bozabilmenin bütün senaryolarını denemeye kalkışanlar hemen her gün farklı bir oluşumu hayata geçirme peşinde.Mücadele ediliyormuş görüntüsü altında aslında büyük bir koordinasyonsuzluk yatıyor.Halının altına süpürme taktiği devam ediyor.Pozisyonu korumak ve pozisyon kapmak en büyük strateji olmuş. Düşman üretme stratejisi ise vazgeçilmeyen bir alışkanlığa dönüşmüş durumda.Bu yüzden duvarda yüzyıllardan beri asılı kalan bu tabloyu indirmeli ve büyük resim yeniden çizilmeli, soğukkanlılıkla her fikir değerlendirmeye alınmalı.Büyük ve Yeni Türkiye kurulmalı.Ve her ihtimalin ışığında ve olası tehlikeler göz önünde bulundurularak yeni bir anayasası olmalı.Bunun da çıkış yolu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gündeme taşıdığı “Başkanlık” sistemi üzerine yoğunlaşılmalı...Kişisel ve duygusal takıntılar bir tarafa bırakılmalı ve ülkenin belki de yüzyılını ilgilendirecek meseleye kafa yormalı.Amerika’yı yeniden keşfetmektense keşfedilmiş en iyi yöntem uygulanmalı... Bu yüzden Haziran ayında yapılacak seçimler bize göre çok önemli...Ankara’nın gizli gündemi bize göre bu hususa endekslenmiş!
Beş günden beri Ankara’dayım.Başkentin sessizliğini yine siyasi ortamın hareketliliği bozmuş durumda...Siyasi partilerin genel merkezleri seçim atmosferinden çok uzak bir yerlere savrulmuş gibi.TBMM’deki İç Güvenlik Yasası’na takılıp kalan muhalefetin ise gündeminde adeta ülkede ilan edilmiş bir seçim yokmuş gibi davranıldığı izlenimi edindim.Bir yandan da aday adaylarının “aday” olabilmek için verdikleri “kulis” mücadelelerine tanık oldukça insanın bir an önce İstanbul’a dönesi geliyor...Üç dönem kuralında ısrar eden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kararlılığına katılmamak mümkün değil...Başbakan Davutoğlu da bu kuralı uygulayacaklarını ve istisnaların dahi olmayacağını söylemesi sözün bittiği yerdir.AK Parti millete verdiği bir sözü daha yerine getirmekle kalmayıp, siyaseti kişilere endekslemeyeceğini, siyaseti bir meslek haline getirenlerle Yeni Türkiye’yi kuramayacaklarını deklere etmiş ve kamuoyuna çok önemli bir mesaj vermiş durumda.Daha da ötesi siyasi tarihe ve geleneğine çok önemli bir teamül yerleştirmiş oldu.***Nicelerini biliriz, bildiğimizden beri siyaset yapıyor...Siyasetle bir ömür tüketenlerin ise yaşadıkları kentin keşmekeşinden dahi habersiz olduklarına eminiz.Siyasetten geçinip bir ömrü noktalayanların sayısını ne acıdır ki kimse bilmiyor.Ülkeye, millete hizmet sanki sadece siyasi bir ünvana kavuşunca oluyor.AK Parti bana göre bu konuda da bir büyük geleneği ve tabuyu yıktı...Ayrıca, özellikle yetişmiş bürokratların görevlerinden istifa ederek siyasete girmelerine de pek sıcak bakmayışı ve kapılarını kapatması da isabet oldu.***Danıştay, Yargıtay üyeliklerine seçilen ve yıllarca Yüksek Yargı’da görev yapan on beşe yakın çok eski dostla bir akşam yemeğinde biraraya geldik... Farklı konularda sohbet ettik.Danıştay Üyesi dostum Doç.Dr. Selami Demirkol, İngiltere’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden çekilebileceğini söyledi ve gerekçelerini uzunca açıkladı...Avrupalılar diyor ki, bir suçlu ömür boyu hapse mahkum edilmiş olsa dahi bir gün tahliye olabileceğine dair umudu olabilmeli...İngiltere ise, cezaevindeki İRA militanları yüzünden bu umudun kendileri için tehlikenin çanlarının çalması demek olduğu anlamına geldiği için bu duruşa karşı...Bu yüzden de sözleşmeye en çok katkı sunan ülke durumunda olan İngiltere sözleşmeden çekilmeyi ciddi düşündüğünü söyledi.Kısacası, Yüksek yargıçların hemen hepsi Yeni Anayasa’nın artık kaçınılmaz olduğunu belirtiyor...Bizce de, darbelerle hesaplaşmanın en belirgin ve somut adımı Yeni Anayasa olmalı...82 darbe anayasası ile yoluna devam eden bir ülke konumundan çıkılmalı.Yeni Türkiye, yeni bir anayasa ve yeni bir yönetim anlayışı ile yola devam etmeli...Bunun metodu; Başkanlık sistemi mi, yoksa başka bir yol mu olur bilemiyoruz ama tartışmaların olgunlaşması için de farklı görüşlere engel olunmamalı.Çözüm süreci ile “silahlara veda” diyebilen bir ülkenin böylesine zor bir meselesini çözüyorsa artık çözemeyeceği mesele de kalmamalı...Cumhurbaşkanı Erdoğan ise, başta etrafındaki kurmay ve danışman ve partili kadrosunun bilgi ve raporlarıyla da yetinmemeli... Doğruluğunu kanıtlamadığı hiç bir bilgiye de itibar etmemeli.Liderler için en büyük tehlike de bu husustur... Bu hususta söylenecek çok söz var ama bu kazar söylemekle yetiniyoruz.Açı değiştirip bağımsız üçüncü gözlerin olaylara bakışını ve ülkenin gidişatını öğrenmeli... Onları dinledikçe daha farklı kanaat ve düşüncelere sahip olacağına ve gerçeklerle yüzleşeceğine inanmaktayız.Adaylar konusuna dönersek tek bir ölçü hakim olmalı; siyasete girecek olanların beklentilerinin ne olduğunu öğrenebilmek...Aday mülakatlarında bu hususun çok derinlemesine irdelenmesi gerekir...Buradaki tek ölçü ise; maddi beklentilerini sıfıra indirgemeyen, almaya değil vermeye gelen, makam ve mevki peşinde koşmayan, sadık, doğru ve kişilikli, kibirsiz olan, ihaleci, havaleci ve takipçi olmayan, düşmanlık tesis etmeyen, liderine yalan söylemeyen, kişisel hesaplaşmalar ve kazanımlardan kaçınan, ülke ve kentin kazanımlarıyla daha çok ilgili olan, hiç kimseyi itibarsızlaştırmayan ve iftira atmayan, halkın içinde günlük yaşayanlardan yeni bir kadro oluşturulması gerektiğine inanmaktayız.***Geçtiğimiz gün, Edirne de bir açılış töreninde bir vatandaşın kendini yakma protestosu karşısında Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu dostumuzun örnek, zarif ve nazik duruşuna sahip olamayanlar gerçekten siyasetin uzağında kalsın...Bakan Müezzinoğlu vatandaşı kırmadan, korumalarına dövdürmeden yanına çağırıp oturtması, dinlemesi ve açılış töreninde sahneye çağırtıp birlikte butona basması haberini televizyonda izlerken, gözlerimden yaş akıyordu...Yeni Türkiye siyasetçileri her kim olacaksa bu haberi yüzlerce kez izlemeli, yüreği ve aklı yetiyorsa aday olmalı...Ve muhalefet vekilleri de dahil.Ankara notlarımıza devam edeceğiz...
İki yıl önceydi...Sonbaharın son günleriydi...Ağaç dallarında kalabilmek için direnen yapraklar sararmış, tutunamayanlar ise fırtınalara yenik düşmüş, gazele dönüşmüş ve yerlere dökülmüştü...Bir şeylerin bittiğini fısıldıyor gibiydi...Rüzgar, bütün yaşanmışlıkları süpürmeye başlamıştı...Hazan mevsiminin hüznü adeta sokaklara, yollara, evlere, yüreklere çökmüş gibiydi.Uzun zaman olmuştu karşılıklı oturmayalı, dertleşmeyeli, dinlemeyeli, seyretmeyeli, gülüşünü görmeyeli, arınmayalı...Ve yalnız kalmayalı...Bilgisayar ekranına uzunca bir süre bakmış ve gözleri dalıp gitmişti geçmişte kalan uzak yıllara doğru...Ve yaşadıkları, hatırladıklarıyla ıslanmıştı kirpikleri...Efkar yüklüydü...Ve kahır doluydu...Yıkılmış gibiydi...***Ne okuyordu, bilmiyordum...Merak dahi etmiyordum, çünkü yıllarca neler çektiğini biliyordum...Kahır ve çile yüklü bir hayatın içerisinde yapayalnız kaldığının da en yakın şahidiydim...O hiç belli etmese de, daima gülse de, yüreğinde patlamaya hazır bir yanardağ taşıyor ve ateş nehirleri ciğerini dağlıyordu, biliyordum.Diyordu ki;- Ben neşesini yüzünde kederini yüreğinde taşıyanlardanım, olmak zorundayım!Günümüzde yaşanan toplumların öfke patlamalarına şahit oldukça, ne demek istediğini daha iyi anlıyorum.***Başını kaldırıp demişti ki;- İyi bir dost olmadan iyi bir dost bulamazsın!Kavgaların çıkış nedeni...İşte, kördüğüm burası..Kimse kendini sorgulamıyor...En kolay yoldan gidiliyor.Ve herkes karşısındakilerin dostluğunu sorguluyor...Bu yüzden kimse uzun yıllar dost kalamıyor.Dostluğun boşluğunu da düşmanlıklar dolduruyor... Haklıyım diyerek yola düşenlerin sonu hüsranla bitiyor. Kavga sürekli körükleniyor.***Ne demek istiyorum...Üniversiteler yine eş zamanlı karışıyor, karıştırılıyor.İsyan provaları başladı gibi... Rahat bir gün yok bize. Daha hiç bir büyük acıyla tanışmamış olan gençlerde böylesine büyük kin ve nefret dağını yüzlerinde taşıyabilmelerinin nedenini anlayabilmiş değilim.Herkes dost arayışında, kullanabildiği müddetçe.Dost olma derdini kimse yüreğinde taşımıyor...Haliyle, sevgisizlik ülkeyi terörize etmeye müsaitleştiriyor.Neşesini yüzünde, kederini yüreğinde taşıma zamanları gelip çatmıştır... Yoksa, çok ağaç ve yaprak düşecek yerlere...Dur diyecek, tepedeki sevdalar da artık yok ve gömülmüş.Tiyatro ise devam ediyor...
Batı, bölüyor, parçalıyor ama artık yönetemiyor...Irak’ın düştüğü durum ortada...“Arap Baharı” ile başlatılan isyanlar sonrasında ülkelerin içerisine düştüğü durum çıkmaz bir sokak...Demokrasinin gelmesini bekleyen ülkelerden Libya, Mısır, Tunus ve daha nice ülkenin bugünkü hali içler acısı...Büyük bir kaos gittikçe derinleşiyor...Irak’ı işgal etmesiyle, Saddam ve ekibini idam etmesiyle meseleyi çözdüğünü zanneden Amerika ve müttefikleri coğrafyayı ateş çemberine dönüştürdüğünün artık farkında...ABD askerinin geri çekilmesiyle üçe bölünen Irak’ta başlayan iç savaş IŞİD gibi büyük katliamlara imza atan terör örgütlerinin ortaya çıkması da yönetemeyişine en belirgin örnek.***Ve Irak’ın kuzeyindeki Kürt yönetimi ise zor günler yaşıyor...Daha önceleri de yazdık ve dedik ki, personelin maaşları Türkiye’den gidiyor...Birileri, coğrafyada Büyük Kürdistan devleti kurma projelerinin hayaliyle yanıp tutuşurken ortaya çıkan tablo evdeki hesapları alt üst etti...Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “oyunları bozduk” deyişinin altında çok daha büyük bir gerçek yatıyor.Çözüm sürecini başlatarak birilerinin çok büyük hayallerini, planlarını suya düşürmüş ve Türkiye’yi, gerçekten zor günlerin eşiğinden döndürmüştür...***Ve Suriye...Büyük bir bataklığa dönüştürülen ülke, Ortadoğu coğrafyasının arenası haline getirilmiş.Saatli bir bomba gibi...Ve büyük bir öfke birikiyor...Türkiye’yi büyük bir savaşa sürüklemek isteyen güçlerin, oyun içindeki oyunlarını belki de ilk defa bozabilen bir ülke pozisyonundayız...Ve oyun kuran bir ülke haline gelişimiz bu yüzden birilerinin işine gelmiyor...Terör, ayaklanma provalarıyla ülkedeki siyasi istikrarı bozamayacağını anlayanlar, bu defa da finansal kriz operasyonlarına başladı...Batılı efendiler; bölüp, parçalamaya devam ederken artık yönetme kabiliyetlerini yitirdiklerini görmeye başladı...***Türkiye’nin samimi politikalarından artık istifade etme süreci bize göre başlamıştır...Ortadoğu coğrafyasını barış üzerine yeniden inşa edebilmek için Türkiye’nin stratejilerine büyük bir ihtiyaç var...Çünkü, Türkiye’nin kimsenin toprağında, kaynaklarında gözü yok... Ve bu ülkelerdeki insanların huzur içerisinde yaşamasını arzulayan bir Türkiye’nin olduğu gerçeğini artık dikkate almalıdırlar...Yoksa, bu yangın gittikçe büyüyecek ve belki de bütün Batı’yı alevler içerisinde bırakacak...Çünkü, kimsenin evi temiz değil ve kimseye ait değil...Başsız kalan coğrafya ise gittikçe dünyanın başına bela olacak gibi...
Dünya ve ülkenin gündemine baktığımızda, kavga her yerde...Fukaralar ise “her yerde kar var” şarkısını söylemekle keyifleniyor ve yetiniyor...Dünya, gerçekten büyük bir tiyatro sahnesi imiş... Bu oyunun başrolleri her zaman kavga edenlere tahsis edilmiş. Kavgası olmayanlar da seyirci...Herkes bir rol üstlenmiş, bir yerlere yaranmanın derdine düşmüş ve ikiyüzlülük ruhlara sinmiş...Kimsenin kavgasının olduğuna ve samimiyetine inanmıyorum!Doğru, uzak bir yerlere gitmiş...Ve ötelerin ötesine...***Öteleri kazanabilmenin vazgeçilmezi olarak, bu dünyadaki kavgalara endekslenmiş... Yol ve doğru kavgaysa, Yunus Emre ve Hz. Mevlana’yı nereye koyacağız?Kavgalardan besleniyor ve geçiniyoruz.Ve TBMM’deki kavgalardan da artık bıkıp usandık.Büyük adamlar kendini kelimelerle ifade edemiyor.Medeni bir insan gibi konuşabilmek, derdini anlatabilmek, muhalif düşünceyi dinleyebilmek erdemini gösteremiyor...Cazgır ve kavgacı insanlardan ‘medet’ umuluyor.Politika ve siyaset ‘efendice’ daha doğrusu ‘adam gibi’ yapılamıyor...Öfke doluyuz.Velveleye teslim olmuşuz.***Milletin meclisinde dahi böylesine şiddetli kavga ediliyorsa, sokaktaki kavgalara kimsenin bir şey demeye hakkı yok...Şiddeti ve terörü önleme yasaları, şiddet ve terörize edilen bir ortamda çıkartılıyor.30 yıllık meslek hayatımızda çok şeylerin değiştiğine şahit olduk ama TBMM’deki kavgaların asla değişmeyeceğine inanmaya başladık...Biz bu gidişle görmeyeceğiz...***Kahramanlar, kavgalardan çıkıyor... Lakin, amaçları doğrultusuna çıkan kavgalar ülkeyi geriyor, kin ve nefretle genç kuşaklar büyüyor.Politikalar, markaların reklamları gibi piyasaya sürülüyor...Algı operasyonları belki yüz yıldan beri amansızca, insafsızca ve namertçe sürdürülüyor...Merhamet, vicdan fukaralığı yaşanıyor...***Rolünü oynayan sahnenin arkasına geçtiğinde sahtekarlaşıyor.Oynadığı iyi insanlara ait karakterden nasiplenemiyor.Yargıçlar uzaktan kumandalı...Saraylar adalet dağıtmıyor...Kimse kimseyi yürekten sevmiyor...Dışarıda hemen herkes ayrıcalık peşinde koşturuyor.Adalet isteyen kimse yok...***İktidar oyunları bin yıldan beri dünyanın her yerinde oynanıyor.Barış ve huzur gelecek beklentilerin ötesine geçemedi.Belki de biz gerçeği unutuyoruz.Bizans entrikaları artık hayatın her yerinde yaşanıyor.Ve küç ük bir evde dahi...Kavgasız gün hasretine sanki kar yağıyor...
Olayların sonuçlarından yola çıkarak “genelleme” yapmayı gelenekselleştirdik. Bu gelenek toplumları akılcı ya da vicdani bir değerlendirmenin uzağına sürükler.Popülist yaklaşımlar yüzünden yaşadığımız gerçeklerin nedenleri kaybediliyor. Adeta, deliller karartılıyor.Mersin’deki vahşice işlenen cinayetin savunabilir bir tarafı yok. Lakin bu ve benzeri cinayetlerin anatomisinin yapılması gerekir...Ve buna benzer her olay bütün insanlığın yüreğini dağlamıştır. Yalnız, toplumsal tepkilerin tebligatı yanlış adreslere yapılıyor.“Memleket, günü birlik yaşıyor” diyenler hafife alındıkça, benzeri olayların daha çok yaşanacağı anlaşılıyor.Toplumun huzuru yasaların caydırıcılığıyla mümkün kılınabilir...Sürekli yazıyor ve diyoruz ki; sistem suçlulara çalışıyor... Geçmişe baktığımızda, bugüne kadar kaç af yasası çıkartıldığını hatırlayalım.Nice vahşi cinayetleri unuttuğumuzu anlamış olacağız.Ve kimlerin kanını yerde bıraktığımızı hatırlayacağız.“Eşkiyanın başı görüldüğü yerde ezilecektir” sözünü kırk yıldan beri söyleyen devletin, kaç eşkiyanın kafasını af ettiğini ve kurtardığını düşündüğümüzde cinayetleri de çözmüş olacağız!***Sistem, dürüst ve namusuyla yaşayan insanları hiç af etmez iken; suçlular için yüzlerce adalet sarayı, binlerce karakol, yüzlerce cezaevi inşa ettiğimizi, yüzbinlerce polis, binlerce hakim, savcı, avukat, gardiyan, katip, mübaşiri kadroya aldığımızı ve binlerce araç kullandığımızı ve 165 bin suçluyu beslediğimizi, bunun hazineye maliyetini daha doğrusu ülkenin namuslu vatandaşların vergi kesintisine nasıl yansıtıldığını biliyor muyuz?Hayır, kime bu organizasyonun çarpık yapılanmasından bahsetsek, bize bu durumun dürüst vatandaşlar için zaruri olduğunu söyler.Ya suçsuzlar için?Hiç!Eşkiyalar ve adi suçlular için TBMM olağanüstü toplanıp af çıkartabiliyorsa ya da idam cezasını kaldırabiliyorsa, kalemiyle hayatını kazanmaya çalışanlar da bir yazı ve bir kitap için yıllarca hücrelerde gün sayıyorsa, bu yapılanmada bir tuhaflık var!Cinayet işleyenler af ediliyorsa,Cezaevleri bir günde boşaltılıyorsa,Binlerce insanımızı katleden eşkiyalar, bozdukları düzenin düzeltilmesi sürecine yıllar sonra dahil ediliyorsa, toplumsal barışın vazgeçilmez bir parçası haline getiriliyorsa, namuslular suça, suçlular dürüstlüğe itiliyorsa ve tepkisizlik, unutulmuşluk zirvelerde geziniyorsa ve bu durum benimseniyorsa artık kimsenin kimseye söyleyecek sözü olamaz...***Devlet, kendisine direkt suç işleyenleri af etme yetkisinin dışına çıkıp, kişilere karşı suç işleyenleri af edebiliyorsa ve bu hakkı sürekli kendine ait görüyorsa kimsenin hukukun üstünlüğünden söz etmeye hakkı yoktur!Ve kadın; çıplaklığıyla medyanın, sinemanın, tiyatronun, vazgeçilmezi haline getirilmişse, reklam sektöründe seksi bir obje olarak kullanılmışsa, başarının yani şöhretin kriteri olarak vücut güzelliği kılınmışsa, sermayesi bir bikini olan genç kızlar güzellik kraliçesi seçilip bir günde ülkenin gündemine girebiliyorsa, sonra da gazetelerin ve yayın organlarının hemen her gün manşetlerinden inmiyorsa, çıplak güzel kadınların fotoğraf galerileriyle, filmleriyle başarı sağlandığına inanılıyorsa sözün bittiği yerde duruyoruz demektir!Yeşilçam’ın porno filmleriyle yüzlerce ve binlerce kadına sanat adı altında tecavüz ediliyorsa, tecavüzcüler de hala reklamlarda “gazoz” geyikleriyle boy gösteriyorsa, sanatçı sınıfından sayılıyorsa, skandal aşk dedikodularıyla günlerce basının gündeminden düşülmüyorsa, bacağını açan genç kızların resimlerinin altına nefesleri kesti diye yazılıyorsa, her derginin kapağına çıplak bir kadın konuluyorsa, yaz mevsimi geldiğinde gazetelerin sayfaları, Tv’lerin ekranları çıplak kadın görüntüleriyle kaplanıyorsa ve biz bunlara ses çıkartmıyorsak, bu tarz cinayetlere çanak tutuyoruz demektir...***Duyarlılık, meseleyi derine kazarak ve düşünerek olur! Sokaklarda dans ederek, şarkı söyleyerek değil. Ve hele de içine siyaseti dahil etmeye çalışarak hiç değil.Gazeteci Zafer Arapkirli de bizim gibi düşünenlerden... Geçtiğimiz gün paylaştığı bir tweet de diyordu ki;-Kadına “bel altı” ndan bakmada tecavüzcü alçaktan aşağı kalmayan bazı medyanın da kendine çeki düzen verme zamanı geldi!İşte biz de bunu demeye çalışıyoruz...