Taraf olamayışımız korktuğumuzdan değil, köprülerin altından geçen suyu görmediğimizdendir!Çünkü, taraf olabilmek için bir şeyleri yani ayrıntıları bilmek gerekiyor!Düğümleri çözmeden, muhakeme ve muhasebe yapmadan taraf olunduğunda bir zaman sonra yanlış bir yerde durduğunuzu fark ediyorsunuz...Bu ülkenin muhalefeti ve muhalefet safında duranların hallerine de hemen her geçen gün şahit olmaktayız...İnadına gerçekleri göremeyecek kadar körleşenler iktidarı alaşağı etmek için her türlü yolu denemeyi mübah görüyor...***Birileri o kadar kendini kaybediliyor ki, dininden dahi vazgeçebiliyor ve kendini Hıristiyan ilan edebiliyor...Sanki, Hıristiyan olanlar suç ve günah işlemiyormuş gibi!Mezarlar tek kişiliktir ve suçlar da münferittir!O halde sabahtan akşama kadar günah kuyularını kalemle, sözle kazmanın kime ne faydası var?Küçük resimlere takılıp kalındığında büyük resim gözden kaçırılıyor...***Güneydoğu’daki terörden...Suriye’deki göçten...Rusya krizinden...Ekonomik göstergelerin kırılganlıklarından...Dövizlerin yükselmesinden...Amerika ile gergin günlere gelinmesinden...Batılı ülkelere boyun eğilmeyişinden...Patlayan bombalardan...Gaz ve petrol krizlerinden ve fiyatların düşmesinden...Eski ve yeni siyasetçilerin kavgalarından...Yukarısı ve aşağısıyla olası bir çatışma kıvılcımlarından...Bölünmelerden...Ayrılıklardan...Ve ihanetlerden medet bekleyenlerin en son vardığı nokta; din değiştirmeye kadar gelmek!***Suriye ve Irak’ta binlerce çocuğun ölümüne...Bombaların kentleri harabeye çevirdiğine...Ölüm denizlerinde boğularak hayatını kaybedenlere...Bu ülke üzerine oynanan dış ve iç oyunlara...Kumpaslara...Tezgahlara...PKK, PYD gibi birbirinden farkı olmayan terör örgütlerinin katliamlarına...Ve Amerika, Rusya gibi ülkelerin bu örgütleri silahlandırmasına sessiz kalmak ve zulümden yana taraf olabilmenin muhasebesini yaptıklarında acaba nasıl bir sonuca vardıklarını merak etmekteyiz!***Mevcudiyete taraf olunmayışı anlarım...Lakin, mevcudiyete inat olsun diye gerçeklere gözlerini kapatanları tarih asla af etmeyecektir...Muhakemesiz kafalardan ve muhasebe yapmayan kalemlerden bu ülke bin yıldan beri çekiyor ve çekmeye de devam ediyor!
Denizlere küskünüm adeta...Ve özellikle de Ege’ye...Yine 27 kişi hayatını kaybetti soğuk sularda...Bir çoğu yine çocuk ve kadınlar!Yani, anneler...Bir can yeleğiyle ve küçük bir lastik botla karşı kıyılara geçmeye çalışanların dramı bitmiyor...O babalara kızgınım! Çünkü, babaların sorumsuzluğu yüzünden o küçük çocukların ve kadınların sularda boğulan ve karaya vuran cesetlerini gördükçe daha da çok kızmaktayım!Hangi duyguların sonucunda babalar, bu tehlikeli duruma ailelerini düşürüyor bilemiyorum ama, hiç bir gerekçe onların hayatlarını böylesine bir tehlikeye atmaya haklarının olduğuna da inanmıyorum!Ve ölümüne bir yolculuğa çıkmaya mahkum değiller...***Bir kaç günden beri Londra’dayız...Avrupa ülkelerinin bir çoğunda ve Londra’da göçmenleri istemeyenlerin protesto gösterileri vardı...Üç böcek, iki kuş için dünyayı ayağa kaldıran ve bizlere medeniyet dersi veren Batılılar, sınırlarından içeri giren sığınmacılara ise alabildiğine öfkeliler...Kendi geleceklerinden endişe duymaktalar...Demografik yapının değişmesinden oldukça korkmaktalar...Batılılar, istediği yere göç edebilecek ama başkaları hiç bir yere gidemeyecek...Sınırlı medeniyet bu olsa gerek!***Irak, Afganistan, Suriye’yi karıştırırken ve bombaları kentlere atarken geri dönüşümünü düşüneceklerdi!Ve bunun bir ağır faturasının olacağını da...Lakin, bu faturanın en büyük bedelini de Türkiye ödüyor!Ve tamamen insanlık adına...Batılılar ise hiç utanmadan hala Türkiye’den sığınmacılarla ilgili Cenevre sözleşmesine göre yükümlülüklerini yerine getirmesini söylüyor!2,5 milyon sığınmacıyı kabul etmişiz ve milyarlarca dolar harcıyoruz, yine de yaranamıyoruz ve hala Batılılar konuşmaya devam ediyor...***Kendileri sınırlarını kapatıp güvenliğini artırırken, bize ise Cenevre sözleşmesinin maddelerini hatırlatan Batılı küstah efendiler, çifte standart uygulamasının zirvelerinde gezinmeye devam ediyor!O sözleşmelerde bizim lehimize bir şey yazmıyor galiba!Ve o sularda bugüne kadar 4 bin kişi hayatını kaybetmiş!Almanya’da ise bir anketin sonucunda büyük çoğunluk sığınmacılara ateş açılsın diyor, bu da vahşetin vardığı boyutu gösteriyor...Bu yaz Ege Denizi’nin serin sularında yüzenler yitip giden o hayatları birazcık düşünseler yine de güneşin keyfini çıkarabilirler mi?Bilemiyorum.Çünkü, umursamazlık, arsızlık ve unutkanlık asrın virüsü...
7 Ocak 2015 tarihli Çizgileri Bulanıklaştırmak başlıklı yazımızda Amerikalı gazeteci Thomas Friedman’ın petrol fiyatları üzerine yaptığı analizlerine ve Ortadoğu ve Rusya’nın düşeceği duruma dair açıklamalarına değinmiştik...Bir yıl geçti ve açıklamalarına yeniden göz gezdirdiğimizde görüyoruz ve anlıyoruz ki; uzman, araştırmacı diye geçinen gazetecilerimiz gibi laf olsun diye öylesine konuşmamış!Dışımızdaki, yani sınırlarımızın ötesinde gittikçe “düzleşen” dünyanın geleceğine dair analizlerden yoksunuz, demiştik...Ve her geçen gün ne yazık ki haklı çıkıyoruz!Thomas Friedman diyordu ki;- Petrol fiyatlarının düşmesiyle haritaların yeniden çizilecek! 80 ve 90’lı yılların başında petrol fiyatlarının çöküşüyle yaşanan olaylara bakıldığında görülecektir ki, SSCB çökmüştür!***Ve adeta Rusya’nın ikinci büyük çöküşüne de hazırlıklı olunmasını değinen Friedman diyordu ki;- Arafat Rusya’nın desteğini kaybettiği için İsrail ile müzakere etmeyi kabul etti. Ve Küba anlaşması, gizlice müzakere edildiğini biliyordum ama hiç bir şey olmadan öylesine bir araya gelmedi. Küba, Venezuella’nın petrol desteğini kaybettiği için gerçekleşti...“Acayip jeopolitik olayların başındayız” diyen Friedman, kendi ülkesi için belki çok sevindirici ama bunun dışındaki ülkeler için büyük tehlikelerin yaşanacağına dikkat çekmiş ve demişti ki;- Petrol fiyatları böyle düşmeye devam ederse hayal bile edemeyeceğimiz şeyler olacak! Bir varil petrolün 110 dolara çıkışıyla çok güzel duran kanarya yemiş kedi gibi olan Putin gibi dahi bir çok lider var. Ama şimdi 55 dolara düşmüş durumda. 40 dolara düştüğünde ise bu liderler başka bir yerde olacak!***Friedman, yüzyıl yıl öncesini hatırlatmış ve bize göre çok ince hesaplara göre çizilen haritaların artık günümüzde çok komikleştiğine dikkat çekmiş ve 1915 yılında İngilizlerin, yani Churchill ve arkadaşlarının bir haritayı alıp komik şekillere bölerek Lübnan, Suriye ve Irak’ı kuruluşuna değinmiş ve şunları söylemişti;- Şimdi yüzyıl sonra insanlar sınırları tekrar çiziyor... Yüzyıl önce yukarıdan aşağıya doğru çizdikleri harita bugün anlamsızlaşmıştır. Artık Irak yukarıdan aşağıya bir araya getirilmeyecek. Ancak, aşağıdan yukarıya çizilecek.Düzleşen dünyada artık “kendini sürdürebilen” ve sağlanabilir politikalar sergileyen ülkelerin ayakta duracağını belirten Friedman ABD’nin yeni politikalarını şöyle özetlemişti;- Üstleneceğimiz politika daha mı fazla kötü adam üretecek, daha mı az, yoksa bir-iki tane mi üretecek? Kararı bu sorular üzerine inşa etmeliyiz! Kısaca, çizgiler gittikçe bulanıklaşıyor... Bulanıklaştıranların “derin oyun” politikalarına hazırlıklı olmak gerekiyor...***Ve bir yıl geçip gitti...Petrol fiyatları dibe vurmaya devam ediyor. Küresel efendiler artık silahlarla değil rakamlarla oynayarak dans ediyor ve herkese diz çöktürmek istiyor... Türkiye’nin kendini sürdürebilen ve coğrafyada söz sahibi olmasını da istemediklerinden bizi terörle, ekonomik krizlerle masadan kaldırıp kendi derdimize düşürmeye çalışıyor!Kara bir çizgiye teslim olmayacak kadar derinliği olan Büyük Türkiye inanıyoruz ki artık Küresel Efendiler’in oyunlarını bozacak güçtedir artık...İçerdeki ve dışarıdakilere rağmen!Ve bilinmelidir ki, burası son duraktır!
Siyasiler arasındaki kavganın başlangıç tarihini kimse bilmiyor ama siyasetin olduğu yerde kavga başlamış demektir!Bize mahsus bir durum değil, dünyanın hemen her ülkesinde siyasi kavgalara şahit olmaktayız...Başarılarını o kavgalara borçlu olanların elbette bu stratejiden vazgeçmesini beklemek de hayal olur...Biz ha bugün bitti, bitecek derken artık bitmeyeceğini anlamış olduk!Biraz geç oldu ama iyimser olmaya sonuna kadar direndik!Rıhtımlar ıslanmış bir kere, zemin kayganlaşmış ve ayak oyunları, çarpışmalar ve çatışmalardan kaçınmak mümkün değil gibi...***Uzlaşma, buluşma ve anlaşma ya da ortak akıl daha doğrusu bir arada yaşayabilmek köye dönüştürülmüş dünyada artık çok zor!Kavgalar büyük savaşların kapılarını her gün tokmaklıyor!Ve dayanılmaz bir yere doğru dünya sürükleniyor...Kavgalardan besleniyoruz...Ve geçiniyoruz...Ne gariptir ki, bilinçli yapıyoruz...Ve şuursuzca...Savunduğu stratejinin doğru ya da yanlış olduğuna bakmadan!Rıhtımlar ıslanmış bir kere, kaypak oyunlara ve öfkelere yenik düşülmüş!***Dava uğruna mücadeleyi anlarım, anlatabilirim!Lakin, bir dava içerisinde kişisel oyunlara, beklentilerini sıfıra indirgemeyenlere, gelecek kaygısı taşıyanlara, sürekli var olabilmek uğruna istikbal hesapları içerisinde yaşayanlara karşı daima ön yargılıyım!İyimser olamıyorum...Son yüz yılda bu kavgalara paranın sihirbazları, iş dünyası, medya, aydın ve sokaktakiler de dahil olunca iyimser hiç olamıyorum...Oyun içinde bin bir oyun oynanıyor!Komşusuyla, dostuyla ve dava arkadaşı ile geçinemeyenlerin artık her şeyinden şüphe eden bir hale gelmemizin sorumsuzluğuna ait faturaların sahibi biz değiliz!Bizleri ayrıntılarını bilmediğimiz bu kavgalara, savaşlara taraf edenlerin mağduruyuz!Ama neylersin ki, rıhtımlar ıslanmış bir kere, ihanetlere gebe bırakılmış, uzaklarda bilmediğimiz adreslerde yaşayanlara teslim olmuş kalabalıklara dönüşmekteyiz her geçen gün biraz daha...***Cumhurbaşkanı Erdoğan sürekli söylüyor ya;- Yerli ve Milli!Yerli ve Milli kaldıkça; ne ihanetlere, ne iftiralara ve ne oyunlara yenik düşüyoruz biliniyor mu?Asla...Rıhtımlar ıslanmış bir kere, düşmemek, ağaçlar gibi ayakta kalabilmek ve ölebilmek, yalana teslim olmadan adam gibi adam kalarak yaşayabilmek her geçen gün biraz daha zorlaşıyor!Lakin, inadına yaşamak gerek...Rıhtımlar ıslanmış olsa da, bin defa düşüp kalksak da!
Soğuk günler yaşıyoruz...Kar, yağmur ve buz gibi havalardan düşe kalka günleri tüketiyoruz!Ülkemizin güneydoğu bölgesinde güzelim Diyarbakır şehrinin Sur ilçesinde yaşananlara dair göç resimleri ciğerimizi parçalıyor...Filistin, Suriye ve Irak’tan savaş manzaraları adeta...Binlerce insan evlerini bırakıp çocuklarıyla, kadınlarıyla başka yerlere göçüyorlar!Ellerinde bir battaniye ile...Ve çocukların gözlerinde büyük bir korku, hayat boyunca zor atlatacakları ur travma...Babalarının, dedelerinin, abilerinin, annelerinin ve ablalarının çaresizliğini hiç unutmayacaklar!Ve bu duruma neden olan teröristleri asla af etmeyecekler!***Kış gününde aç susuz yollara düşenler, akrabalarına sığınanların akıbeti meçhul günlere kalmış...Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise geçen Ankara’da yaptığı konuşmada bu duruma o kadar üzüldüğünden ve içerlendiğinden dolayı sert bir şekilde son noktayı koyarak diyordu ki;- Nasıl, sözde ‘cemaat’ adı altında devlet içinde bir paralel yapı oluşturmak isteyenlere dünyayı dar ediyorsak, ‘özerklik’ adı altında, ‘öz yönetim’ adı altında devlet içinde devlet kurmaya çalışanların da dünyayı başlarına yıkarız bunun böyle bilinmesi lazım. Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet derken meseleyi bölünme, parçalanma edebiyatıyla ele alanlar art niyetli. Hatta bölücünün başta gidenidir. Biz, ‘birlikte rahmet, ayrılıkta azap vardır’ diyen bir peygamberin ümmetiyiz. Ülkemizin ve milletimizin karşısında kim varsa, ne varsa onunla mücadele etmek de bizim namus borcumuzdur.***Ve Ege Denizi’nde yaşanan başka bir göç faciası daha yürekleri burkuyor...Suriye ve Irak’tan gidenler bir bot ve can yelekleriyle denizleri aşmaya çalışıyor...Ekmek ve hürriyet uğruna ölüme yolculuk yapanlar, gözleri önünde çocuklarını sularda kaybediyor!Bize göre asrın zulmü ve faciası yaşanıyor!Daha iki gün önce 18 kişi boğularak hayatını kaybetti...9 kişisi çocuktu!Ve karaya vuran o masum yüzlü çocukların cesetlerine ait fotoğrafları görünce günlerce kendimize gelemiyoruz!***Diliyoruz ki, bu kara günler artık son bulsun!Ve göç mevsimi bir an önce bitsin...İnsanlar doğdukları yerde büyüsün ve ölsün!Lakin, her geçen gün biraz daha kötüye gidiyor gibiyiz!Suriye, Irak, Filistin ve Mısır’daki yıkık kentlerin harabeleri altında milyonlarca çocuk, anne, abla, baba, nine ve dedelerin cesetleri var...Tarihi eser diye üç tane çanak için dünyanın altını üstüne getirerek kazı yapanlar, bulduklarıyla müzeler kurmakta!Bu zulümden, vahşetten acaba kaç müzenin kurulabileceğini tahmin edebilen var mı?İnsan, bu kadar değersizleşti mi!Bilinmeli ki, elbette zalimler de bir gün iki metrekarelik mezarlara gidecek!Ve söylenecek sözleri asla olmayacak!Cehennemin ateşleri arasında sonsuza kadar yanacaklar!Tek tesellimiz ise bu!
Yaşadıklarımızı anlamakta zorlandığımız yıllar ve günler geçiriyoruz!Adeta, kimin eli kimlerin cebinde olduğunu bilemiyoruz...Soğuk savaş yıllarında cepheler bu kadar karışık değildi.Kutuplaşma dönemi sona erince dünya sisler bulvarına dönüştü...Daha düne kadar “Amerika defol” diye slogan atarak emperyalizme savaş açanlar globalleşme sürecinde Amerika ile neredeyse yoldaş oldular!Özellikle, siyaset, basın, eğitim ve iş dünyası icazetlerini Amerika’dan almaya başladı.Bir yandan Ulusalcı geçinenlerin diğer yandan Amerika ile yoldaş olmalarını anlayamıyoruz...1946’dan beri Amerika ile kapıları aralayan siyasi aktörler kervanına 80’li yıllardan itibaren sol kesim ve aydınları, gazetecileri de katılmış oldu...Moskova ekolü artık kalmadı gibi...Artık herkes Amerikancı!***O tarihi ilişkileri ve süreçleri anlatmaya ömür yetmez ama son yaşadığımız olay bizim iddialarımızı doğruluyor!ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden Türkiye’ye geldiğinde ve ziyaretçi defterinde kimlerle görüştüğüne ve açıklamalara baktığımızda sözün bittiği noktada olduğumuzu da görmüş oluyoruz!Lakin, muhasebe ve analiz fukarası bir toplum olduğumuzdan sadece görmüş oluyoruz ve seyretmekle yetiniyoruz!Ülkesini, ABD Başkan Yardımcısına şikayet edenler gaz kuyruğuna girmiş adeta!***Bu ülkenin siyasi iktidarı Amerika’da muhalif veya mağdur kesimlerle görüşme yapabiliyor mu?Yaptığında nasıl bir tepkinin doğacağı tahmin ediliyor mu?Başkalarına dokunulduğunda hukukun üstünlüğü kendilerine dokunulduğunda ise hukuk katliamı diye adlandırılan süreç artık kısır bir döngü haline geldi.Ama ne hikmetse herkesin şikayet adresi de Amerika!Amerika’ya bağımlı hale gelmiş medya, siyaset, eğitim ve siyasi kadrolar ne hikmetse bir yandan da Bağımsız Türkiye’den dem vuruyor!Amerika’ya bu kadar bağımlı olanların içerde ise bağımsızlık sevdasına kapılmasındaki çelişkinin tarifini yapmakta zorlanıyoruz.Başkan ve Adamları ise içine düştükleri bu yaman çelişkiyi etrafındakilere nasıl izah ettiklerini de merak ediyoruz!Ve artık her taşımızın altında Amerika ya da başka ülkeler çıkıyor...Farkında mıyız?Cemil Meriç’in “Sen, sen ol bir an önce bir şebekeye dahil ol!” sözü aklımıza düşüyor!
Aydın’lar bildirisini eleştiren yazılar yazmaya başlayınca PKK’lılardan tehdit ve hakaret içeren mektuplar almaya başladık...Ve tehdit ve hakaretlerin mektupları ise ne hikmetse cezaevlerinden gönderiliyor...Daha da vahimi mektupların üzerinde ‘görüldü’ damgası var...Yani, cezaevi yönetimi mektupları görmüş ama galiba okumamış veya okuma zahmetine de katlanmamış...Bizlerin yazıları kanunlara aykırı olduğunda devletin savcıları soruşturma açıyor ve yıllarca davalarla uğraşıyoruz...Ve hem de komik ve uyduruk suçlamalardan dolayı!Lakin, cezaevindeki suçlular hemen herkese tehdit ve hakaret mektupları gönderebiliyor ve cezaevi yönetimi de görüyor, görüyor olmasına rağmen yine de mektupların elimize geçmesini sağlıyorsa demek ki uygun görüyor ve yasal yollarla da bize ulaşmasına adeta öncülük ediyor.Bu çelişkiyi anlamakta zorlanıyoruz!***33 yıllık meslek hayatımızdaki davaları ve 12 yıl boyunca Genel Yayın Yönetmenliği görevim sürecindeki davaları ve seyirlerini kitaplaştırmaya başlasam ömrümün tükeneceğini söyleyebilirim!Ve bu ülkenin adalet sisteminin nereye vardığını, nerelerde dolaştığını, develerin cirit attığı alanlarda kimselerin olmadığını, karıncaların peşlerine ise aman vermeden nasıl düşüldüğüne dair süreçleri belgeleriyle yazmaya çalışacağım!Haliyle, yeni bir anayasanın ve kanunların değişiminin ne kadar elzem olduğunu da anlatmış olacağım...Ha-Vet Kanunları adeta...İstenildiğinde Hayır, istenildiğinde Evet...Kimin olduğuna ve kimin verdiğine bağlı kararlar...Yaşadıklarımız da bunu teyit ediyor işte!***PKK davasından yargılanan üç mahkum bize uzun bir mektup yazarak Aydın’lara destek veriyor ve diyorlar ki;- Halk, bu gerçekliğin bilinciyle kendi aydınını kendisiyle beraber iktidardan kurtarırken, yeniden halkçı aydınlarını büyük bedellerle doğurmaktadır!Şimdi, PKK davasından yargılanan teröristlerin bizleri tehdit ve hakaret etmesini ifade hürriyetinden mi sayacağız!Ve Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ile Cezaevleri Genel Müdürü Enis Yavuz Yıldırım beyden bu hususta bir çalışma yapmalarını ve bu tarz mektuplara devletin aracı olmaması yönünde yeni düzenlemeler getirmelerini bekleyeceğim!Yoksa, teröristlerin tehdit ve hakaret içeren mektuplarının dağıtımını yapan, hizmet veren bir duruma düştüklerini, bunun da büyük mağduriyetler ve kötü sonuçlar doğuracağının bilinmesi gerekiyor!Yani, gazete ve televizyonlarda yayınlanınca suç, mektup olarak gönderilince mahkumun ifade hürriyeti mi?İşte, Ha-Vet Kanunları diye bahsettiğimiz çelişkilere sadece bir örnek!Tehdit bir ifade hürriyeti olamaz...
Ortadoğu’daki sıcak günler ve çatışmalardan sonra PKK terör örgütü makas değiştiriyor! Rusya ve İran güdümüne her geçen gün biraz daha giren PKK, Batılıların ve ABD’nin kucağından kalkıp şimdi yeni bir pozisyon kaparak mevcudiyetini korumanın peşinde.Kanla besleniyor...Eli kanlı bu örgütün siyasi uzantısı ise ne acıdır ki Ankara’da demokrasinin nimetlerinden istifade etmeye devam ediyor!Otuz yıldan bugüne gelinen nokta bize gösteriyor ki, üç çapulcu denilerek başlayan sürecin vardığı yer işte burası...“Azim ve kararlılıkla süren terörle mücadele” ise hâlâ devam ediyor!***Üç çapulcu örgütü binlerce eşkiyaya ve binlerce silaha sahip olurken, Beka Vadisi’nden Kandil Dağı’na transfer olurken, Güneydoğu’daki bütün illerin arka sokaklarına yerleşirken, tüneller kazarken, silahları ve bombaları gömerken, esrar tarlalarıyla, uyuşturucu nakliyeceliği yaparken, kaçak petrol ve sigara sevkiyatı ile kendisine gelir kapıları açarken, Avrupa’nın hemen her kentinde dönerci, kebapçı, gazino, bar, kumarhane işleterek milyonlarca dolar ve avro kazanırken, medyası ile propaganda yaparken, düşüncesiz adamlarıyla sözde düşünceler üretirken ve ulusal medyadaki uzantılarıyla fikir hürriyeti masalları anlatılırken, şarkıcı ve türkücüleriyle sanatsal görüntüler verirken, dizi ve filmlerle büyük bir haksızlık algısı oluşturulurken, siyasi kanattaki aktörler belirlenirken, Batılı efendilerle senaryolar geliştirirken biz yıllarca futbol maçı seyreder gibiydik!***Şehit cenazeleri uğurlamaktan yorgun düşmedik!Ve terörle mücadelede uçup giden 500 milyar doları bu ülkenin namuslu halkı hala ödüyor!Yollar, köprüler ve barajlar gibi büyük yatırımlara rağmen ıslah ve iflah olmayanların çözüm sürecinden anladıkları ise silahlara veda değil, bu ülkeye diz çöktürmek ve gelişimini engellemekti!“Her kap içindekini sızdırıyor” sözündeki gerçek gibiydi yaşananlar!Biz kan dursun, analar ağlamasın dedikçe eşkiyalar daha da çok kan akıttı ve anaları daha çok ağlattı.Ve bütün bu yaşananlara rağmen ülkemizdeki Aydın diye geçinen büyük bir kesim hala devleti suçlamaya devam ediyor...***Ve iki adam duruşu...Nobel ödüllü Orhan Pamuk demiş ki:“Türkiye’de sadece bir seçim demokrasisine sahibiz, ancak ifade özgürlüğüne, kuvvetler ayrılığına ve üniversitelerin özerkliğine saygı gösteren kurumsal bir demokrasimiz yok. Hükümetin kararlarının, akademisyenlere zorla kabul ettirildiği bir ülkede, özgür seçimler olsa bile tam bir demokrasiden söz edilemez.” Ve diğer yandan Nobel ödülü alan Prof. Aziz Sancar ise BBC’nin kendisini aradığını belirterek şunları söylüyordu:“Bana ‘Arap mısınız, kısmen mi Türk’sünüz?’ diye sorarak saygısızlık yaptılar. BBC’ye söyledim, ‘Arapça konuşmuyorum, Kürtçe konuşmuyorum, ben Türk’üm’ dedim. Güneydoğulu olunca bundan kaçamıyorsunuz ama kendimi öyle biliyorum, BBC’ye de söyledim, size de öyle söylüyorum. BBC’nin bana sorduğu ilk soru, ‘Siz Arap mısınız?’ oldu. Ben Türk’üm, o kadar. Mardin’de doğmuşsam, Cizre’de de doğmuşsam, Kars’ta da doğmuşsam ben Türk’üm.”Artık iki adam arasındaki farkı da siz anlayın!Dedik ya, herkes içindekini sızdırıyor!