Ülke ne zaman karışsa, kanla boyansa ve terör ne zaman zirveye çıksa, milli irade ise müdahale etmeye başlasa, kendilerine “Aydın” diyen bir grup hemen aykırı duruş sergileyerek bir bildiri yayınlıyor...Yıllardan beri durum böyle...Aydınlar Dilekçesi diye ‘meşhurlaştırdıkları’ eylemi ‘meşrulaştırmaya’ çalışıyorlar!İçlerine düştüğü bu durum ne acıdır ki siyasi ve medyada köşe başını tutmuşlara kadar yansıyor...Milli iradeye muhalif olmak bir virüs gibi ruhlara bulaşmış ve genetik bir hastalığa dönüşmüş!***Kırk yıl boyunca; PKK ve diğer terör örgütlerine silahları kimin ve kimlerin dağıttığına dair bir tek araştırma ve inceleme yazısı ve haberi görmedik...Bir dilekçe yayınladıklarını da...Kandil Dağı’nda silah ve mühimmat fabrikası olmadığına göre...Kim silahları veriyor ve kim besliyor bu örgütleri?Bu sorunun cevabını bilen var mı?Ve Aydın’lar bugüne dek bunu soran bir tek bildiri kaleme almadı!***Bu ülkenin varlığına, askerine, polisine, hakimine, savcısına, öğretmenine, işçisine, öğrencisine, annesine, babasına, çocuklarına ve kendi insanlarına dahi yıllardan beri kurşun sıkanlara karşı bir tek aykırı bildiri yayınlamayan Aydın’lar, ifade hürriyeti başlığıyla terörü ‘bağımsızlık ve hürriyet mücadelesi’ zeminine çekerek Batı müdahelesine davetiye çıkartıyorlar!Bugüne kadar bir şehit ailesinin elini dahi sıkmayan ve bir çocuğun başını okşamayanlar, Kandil Dağı’ndaki eli kanlı eşkiyaların mağaralarda düzenlediği basın toplantılarını kaçırmadılar!Şimdi bu ülkenin Aydın’ı bu kalabalıklar olabilir mi?***İşte, yıllardan beri bu ülkenin çocuklarının ruhunu bozan, ipleri uzaklara bağlı olan Aydın’lar grubudur!Aydınlatma görevini sürekli perdeleyen, milletin aklını karanlık kuyulara sokan bu grup asırlardan beri inanan kalabalıklarla büyük bir kavgası var!Bu inanan kalabalığın sandığa yansıttığı iradesini, giyimini, eğitimini, yemeğini, mahallesini, okulunu, gazetesini, televizyonunu, duruşunu, ibadetini, camisini, değerlerini, siyasi kadrolarını, bürokrasisini, tarihini, kadınlarını küçümseyen ve aşağılayan gayri milli ve leylekler gibi dünya vatandaşı olanların artık bu tarz algı oyunlarına pabuç bırakmamak gerekiyor.Sessiz çoğunluk sessiz kaldıkça meydan kırk yıldan beri aynı şarkıyı söyleyen Aydın’lar korosuna kalıyor!Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu gruba tepkisi ise milli duruşun vazgeçilmez birinci önceliğidir!Ve ‘yeter artık söz milletin’ deyişindeki tarihi tekrardır!Karanlıktakilerin kabus çığlıklarına artık direnmek gerekiyor...Yoksa, ışıklarımızı söndürecekler!
Rusya, krizi derinleştirdikçe halkına ağır bir fatura ödetiyor!Ve demir perdenin kalkmasıyla iki ülkenin halkı o kadar güzel dostluklar kurmuştu ki, bir gecede köprüler yıkılıp atıldı!O güzel günler eskidi ve hayal oldu...Geriye dönüş dileriz uzun sürmez ama o eski günlerin gelmesi belki de yıllarca sürecek.Kriz sona erse de iş dünyası eskiden olduğu gibi uzun vadeli planlar yapamayacak.Çünkü, uzlaşmanın çok uzağında gezinen Rusya’nın öfkeli lideri Putin diplomatik kanalları kapatarak-diktatörce- bir siyaset izlemesi kabul edilebilir değil!Savaşlardan besleniyor...Gerginliğin ateşine odun taşıyarak eski gücüne kavuşacağını düşünen bir stratejiden hala umut besleyen Rusya yeniden demir perdeyi çekerek ülkesini sevimsizleştiriyor!***Dünya; Amy Winehouse’nin şarkısındaki gibi ‘siyah günlere dönüş’ sürecini adeta yaşıyor...Kör kuyulara düşülüyor...Türkiye’den giden portakal sandıkları dahi sokaklarda dozerle imha ediliyor!Kaç asırlık bir kin ve nefretin karşılığıdır bu, anlamakta zorlanıyoruz...***Rusya’nın değişik kentlerinde büyük yatırımları olan iş adamı bir dostumla sohbet ederken gelinen noktayı ve etkilerini konuşurken kendi durumunu anlattı...Diyordu ki...- Kendimizi öyle kaptırmışız ki neredeyse bütün servetimizi götürüp bu ülkeye yatırım diye yapmışız. Böylesine ağır bir darbeyle karşılaşacağımıza ihtimal dahi vermemişiz! Ve bir sabah Rusya bize duvar oldu... Global ticaret böyle olur mu? Yirmi beş yıllık dostlarımız ve çalışanlarımız telefonlarımıza dahi çıkmıyor! Benim gibi yüzlerce iş adamı perişan... Kriz giderilse dahi artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak... Güvenimiz uçup gitti...Artık dünyanın hiçbir ülkesine kalıcı bir yatırım yapmak akıl işi değilmiş!***Dünya bir savaşın eşiğinde gün sayıyor adeta!Daralan ekonomi ateş çemberine dönüştürülüyor.İnsanlar, çocuklar ölüyor ve öldürülüyor.İçimizdekiler ise kırk yıldan beri bu ülkenin askerine, polisine, öğretmenine ve kendi halkına kurşun sıkmaya devam ediyor...MİT TIR’larındaki silahların nereye götürüldüğünü araştırmacı gazetecilikten sayanlar, kırk yıldan beri bu ülkedeki teröristlere silahları, bombaları kimlerin dağıttığını, kimlerin finanse ettiğini ve beslediğini hiç umursamadı ve yazmadılar!Kandil Dağı’ndaki teröristlerle röportaj yapmayı, saz çalıp türkü söylemeyi de gazetecilikten saydılar...İşte vardığımız ihanetin zirvesi de burası!İçimizdekiler ve dışımızdakilerin halleri asırlardan beri tarife muhtaç...Siyah günlere dönüş galiba dünyanın kaderi!
Yoksul ülkelerde tam bir felaket var.Açlık kol geziyor.Gazetelerdeki fotoğraflara yansıyan sessiz çığlık sayfalarda duymuyor ama biraz empati yapmaya kalkıştığımızda acıya bir dakika dahi dayanamıyoruz!Liderler akıldan yoksunlaştıkça milletler böylesine ağır felaket yaşıyor!***Dünya Savaşları’nda ülkelerini felakete sürükleyen liderlerden bugüne bir çok şeyin değiştiğini düşünüyoruz ama gelinen ve yaşananlara şahit oldukça anlıyoruz ki, hala felaket politikalarına sığınan liderlerin peşinden dört nala giden yığınla insan var...Akıl örtülmüş.Uyuşturulmuş kalabalıklar!Saddam, Kaddafi gibi liderlerin akıbetinden kimse ders almamış.***Güneydoğu’yu cehennem ateşine çevirenler Suriye’deki felaketlerden ders almıyor.Çocuklar aç ve susuz.Ve yaşadıkları travmanın gelecekteki etkilerini kimse tahmin edebiliyor mu?Kim felaket politikalarını sunuyorsa oradan uzaklaşmak lazım!Denizlerin kıyılarına vuran insanların cesetlerine bakıp da hala utanmayanlar var!Ve iktidarı bırakıp da defolup gitmeyenler...Çevreciler ise hala caretta caretta ve kıyılara vuran balina peşindeler...
Bir kar yağdı, hemen herkes hasta oldu...Trafikte araçların egzozlarından çıkan zehirli ve kükürtlü gazların arasında saatlerce geçen süre, plazalarda ve kapalı ofislerde çalışarak geçen bir ömür insanların bağışıklık sistemini ve direncini tüketmiş...Bir kar yağışıyla hemen herkes ya grip ya da üşüterek hasta oldu...Hastaneler ve eczaneler insan dolu...Ve genellikle çocuklar ile yaşlılar...Tükeniyoruz, tüketiyoruz zamanı ve yaşam enerjisini...Tükenmişlik sendromu galiba böyle bir şey!***Havalandırma sistemlerinin yetersiz ve filtrelerin zamanında değişmemesi mikrop yaymaktan başka bir işe yaramıyor!Toplu taşıma araçları ve metrolar virüs kaynıyor...Hastaneler başka bir alem...Acil servise gidiyoruz, o kadar kalabalık ki, sıra bize geldiğinde şikayetimizin ne olduğunu soruyor... Öksürdüğümü ve üşüttüğümü anlattım... Doktor, göğsümü dinleme zahmetine bile katlanmadan, hemşireyi çağırıp serum ve iğne vurulmasını istedi...Serum ve iğne faslı bittikten sonra “hafif bronşitiniz var” diyerek bir dizi ilaç yazdı...Antibiyotik de dahil...***On parmağımızı bir makineden kopyalıyorlar...Sanki, Amerika’ya vize alıyoruz...Ardından 128 lira ödeyip eczanenin yolunu tutuyoruz!Reçeteyi alan eczacı kimliğimizi alıyor, reçeteye adımızı soyadımızı yazdırıyor ve imza attırıyor ardından diyor ki, “sistem onay vermiyor galiba serum vermişler ve hala yatıyor gözüküyorsunuz”Ayakta serum bağlanıyor mu? Diye sorduğumda eczacı gülmekle yetiniyor...Ve sistemin onay vermeyişi yüzünden 58 lira ödüyoruz...Şimdi ilaçları kullanıp kullanamayacağımızı başka doktorlara telefon açıp soruyoruz...Ve her biri başka bir şey söylüyor...Bu modern çağda, e-devlet sisteminde nasıl bir sistem kurulmuş ki, çalışmıyor...Lakin, özel hastanenin sahibinin bir avukat olduğunu öğrenince durumun vahametini de çözmüş oluyoruz...***Sağlık Bakanı Dr. Mehmet Müezzinoğlu’nu yıllardan beri tanırız ve severiz...Müfettişlerini görevlendirsin, dostlarını dinlesin, il ve ilçe teşkilatlarında anket yaptırsın, onlarla samimi toplantılar yapsın ve hastaneleri gece gündüz gidip gezsin, sonuçlarını görecektir ve gördükçe düzelteceğine inanıyoruz...Özel bir hastanede bile böylesine ilkel bir metotla tedavi ediliyorsak, artık gerisini sistemin kurucularının düşünmesi lazım...Ve devlet daireleri hala aynı kafa...Bir memur ötekine, öteki yukarıdakine, yukarıdaki aşağıdakine hala sallamaya devam ediyor!Bu yüzden hükümetin performans sistemi getirmesini istiyorum...Sistem kurmak birinci mesele ama asıl mesele sistemi çalıştırmak ve denetlemektir...Başka daha ne diyelim...
Bir kar yağdı İstanbul’a; ilkel ve ihmal edilmiş bütün yanlarımız ortaya çıktı...Bir gün süren kar yağışı dahi kentin üzerine beyaz bir sayfa açamadı...Kapatamadı hiçbir yanımızı...Bütün uyarılara rağmen kar lastiksiz, zincirsiz yine yollara atmıştık kendimizi...Ve zincirleme kazaları ve tıkanıklar yüzünden saatlerce yollarda mahsur kalındı.Kar temizleme çalışmaları ise istenildiği gibi değildi...Konuşuyoruz ama hiçbirimiz konuştuğumuz gibi değiliz!***İçimizdekilerden biri söylediği gibi değil, gerçeği ile yüzleşiyoruz sürekli!Modern zamanlara ait bütün simgelerinin buluştuğu metropol kentler uygarlığın atölyesidir...Ama gördüğümüz gibi uygar insanların yaşadığı rezil ve ilkel bir atölye...Ve içinde insanların unutulduğu!Sokaklar, yollar, caddeler araçlardan geçilmiyor!Park yok, saatlerce kalabileceğiniz, çocukları eğlendirebileceğiniz ve içinde atlı karıncaların ve lunaparkların olduğu gezebileceğiniz bir mekan yok...Gökdelenler rezilce ve hoyratça kentlerin orta yerine köpeğin azı dişi gibi dikilmiş; estetikten bin menzil uzakta gezinenlerin ‘komünist’ blokları adeta modern cezaevleri...***Central Park anlatıp duruyoruz...Kimsenin yapmaya niyetinin dahi olmadığını söyleyebiliriz...Park, rant değil...Park, para değil...Park, güç değil...Şimdiden söylüyoruz Yeşilköy’deki havaalanı kapansa da park yapılmayacak!Gökdelenlerin dikildiğini görür gibiyiz!Modernleşmeden avuçlarımızda kalan tek şey; taş ve insan!İnsan olarak yaşayan bizlerin dört duvar taş ve dört lastik sevdamız bitmediği müddetçe, bir günlüğüne de olsa kar yağdığında evlere çekilip gün boyu kitap okumadıkça, düşünmedikçe ve bu alışkanlığı kazanmadıkça metropollere asla park yapılmayacak!Ve mevcut olan yeşil alanların hepsi de taş olacak!***İçimizdeki birileri söylediği gibi değil!Taş ve lastik hayali ile ve yerinde duramayan ve sürekli gezinen bir haldeyiz!Ve amansız bir hastalığın pençesindeymiş gibi kıvranmaktayız...Bin yıldan beri göçüyoruz ve hala da göçmeye devam ediyoruz!Çünkü; kitap okumuyoruz, balık tutmuyoruz, doğada yürüyüş yapmıyoruz, kayak bilmiyoruz, yüzemiyoruz, saatlerce düşünemiyoruz, tiyatroya gitmiyoruz, resim çizemiyoruz!Yani, sanatın çok uzağında geziniyoruz...Bildiğimiz tek şey; seyretmek, avarece araçla dolaşmak ve eski adıyla kahve yeni adıyla cafelerde sabahtan akşama kırk defa buluşup dağılıyoruz ve sürekli konuşuyoruz!Konuşuyoruz ama içimizdeki birileri söylediği gibi değil!Ve sayıları da gittikçe artıyor...Az olsaydı bu kadar çok rezillik olmazdı...
Bir yıl daha bitiyor, yarın...Ama yarınların ne getireceği de belli değil...1915 yılında çizilen haritalar kanla boyanıyor adeta...Ve içimizdekiler, dışımızdakiler coğrafyayı yangın yerine döndürmekle özgür olabileceklerine hala inanabiliyor!Birileri bir büyük ihanetin bedelini ödüyor!Ve daha çok ödeyecek...Osmanlı Devleti’ni ve bugün içinde bulunduğumuz duruşu arkadan hançerleyenler bu ağır bedeli daha çok ödeyeceğe benziyor!Hainler diyemiyoruz, çünkü hain ilan edilebilmek için önce sadık olmak gerekiyor!Eşkiya ruhuna sahip olanlar asla sadık olamadılar...Ve sadakatsizliğin faturasını ağır bir bedelle ödüyorlar...Ve daha çok ödeyecekler...***Bir yıl daha bitiyor, yarın...Ama “yarınlar bizim” şarkısını söylemekten başka bir şey söylenmiyor!İslam coğrafyası asırlık bir oyuna sürekli yenik düşüyor...İktidar uğruna insanlar kendini kaybedebiliyor...Ve satabiliyor...Akrep ruhlu adamlar, global şebekelerle birlikte organize oldukça bu coğrafyaya huzur zor gelecek gibi görünüyor...Ve sınırlarımızın öteki tarafında büyük bir dram yaşanıyor.Çocuklar ve anneler, nineler ve babalar katlediliyor!Kimileri mezhep kimileri ırk ve kimileri de rant kavgasının derdine düşmüş ve bin yıldan beri fitne kazanlarının altına odun taşınıyor!Yorgun düşen de yok!***Bir yıl daha bitiyor, yarın...Ama İslam coğrafyasına- belki de en büyük gerçeği geçtiğimiz günlerde Tahran’da yapılan bir konferansta- Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr Mehmet Görmez haykırıyor...Diyor ki...“Bölgemizde yaşananlara hiçbir müslüman vicdanı sessiz kalamaz ve kalmamalıdır. Fitne ve tefrika ateşinin İslam ümmetini her taraftan kuşattığı günümüzde işgal ve istibdatlardan sonra bugün her türlü şiddet ve cinayeti caiz gösteren, kendilerinden olmayan herkesi tekfir ederek ötekileştiren anlayış, İslam dünyasının kalbine bir hançer gibi saplanmış durumdadır.”***Ve bir yıl daha bitiyor, yarın...Ama içinde bulunduğumuz İslam coğrafyasında yaşanan büyük çelişkileri yine Prof. Görmez hoca söylüyor...Ve diyor ki...“İntihar saldırılarının, masum kız çocuklarını kaçırmaların, camileri bombalamaların, kutsal mekânları tahrip etmelerin sonunun nasıl olabileceğini tahmin edememekteyiz. Müslümanların kanı akmaya devam etmekte; Müslümanların izzet ve onuru tarihte hiç olmadığı kadar bugün bizzat birbirlerinin eliyle yok edilmektedir. Milyonlarca insan yerinden, yurdundan, evinden barkından, hayatından olmaktadır. Yaşanan kaos ortamı bütün dünyada İslam ve Müslüman algısını tahrip etmektedir. Tüm dünyada Müslümanların başı hüzünle öne eğilmekte, İslam dininin temsilcileri korku, dışlanma ve şiddet tehdidi altında yaşam mücadelesi vermektedir.”***Bir yıl daha bitiyor, yarın...Prof. Görmez hocanın haykırdığı gerçeklerin stratejisini, siyasetini ve dış politikasını on beş yıldan beri Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve kadroları uygulamaya çalışıyor ve her gittiği ülkede gelinen bu acı noktayı yüzlerine karşı söylüyor...Kimileri, yani içimizdekiler ve dışımızdakiler ise hala ihanet türkülerini söylemeye, hendekler kazmaya, ateşler yakmaya, namert köprülerini kurmaya, uzaklardan yönetilmeye, karanlığa kurşun sıkmaya ve hainliklerine devam ediyor!Bir yıl daha bitiyor, yarın...Ama yarınlardan umutluyuz ve yarınlar geldikçe ötekileştirenlerle, buluşturmak isteyenlerin farkı ortaya çıkmış olacak!Mesele, geç kalmamaktır...Batı’dan doğacak güneş kimseye bir şey vaat etmeyecektir!Doğsa da kıyamet günü gelmiş demektir.Ve tövbeler de kabul edilmeyecektir...
Diyorlar ki...“Karar vermek istemeyenler sürekli her şeyi muallakta bırakır!”Ve “en kötü kararların dahi kararsızlıktan daha iyi” olduğunu...Bizde ise; Ha-Vet diyenlerin sayısı gittikçe çoğalıyor...Ne Evet, ne Hayır!Ne demek istediğimi anlatayım biraz...Bir haftadan beri adeta trenlerin, göllerin ve dağların ülkesi sayılan İsviçre’deyiz...Yıllardan beri gelir gideriz ve her geldiğimizde herşeyin yerli yerinde olduğunu görmekteyiz... Bizde ise beş ay önce geçtiğiniz bir yer tarla iken beş ay sonra tarlaya dikilmekte olan bir gökdelen görebilirsiniz...Değişimciyiz ya!E-5 ve E-6 yolları genişletilmedi, para gişeleri kaldırılmadı ama her iki tarafı beton mezarlığına dönüştürüldü!“İstanbul’a pasaportla girilmesi gerekir” deyişin ardından nüfus beş kat arttı!Ve İstanbul muallakta sürünen bir şehir haline dönüştü...Kültür mü, sanayi mi ve ne şehri olduğu belli değil...Yenilikçiyiz ya!***İsviçre ve Avrupa ülkelerinde bir yerden bir yere özel araçlarıyla gidenlerin zekasından şüphe ediliyor!Çünkü, dağların içinden dahi trenlerin geçtiği ülkede insanlar neden özel araçla bir yere gitsin ki!Saat, çakı, çikolata, peynir ve bankacılık üzerine ekonomisini kuran İsviçre, dağcılık ve kayak sporlarıyla büyük bir turizm potansiyeline kavuşmuş durumda!Göller ve dağlar ülkesi sayılan İsviçre dünyanın en güzel küçük kasabalarına sahip...Ve yapılaşmasıyla doğal yapıyı ve çevreyi ise asla bozmuyor...Biz ise sürekli ezber bozuyoruz ya!***İnterlaken’de bulunan Eiger ve Jungfrau Dağı ise görülmeye değer...Jungfrau Dağı’nın zirvesine çıkabilmek için dört farklı trene biniyoruz ve iki saatte dağların içinden zirveye çıkıyoruz.İstanbul’un ise her yerinden Taksim Dağı’na yani tepesine çıkmak iki saat!Ve Batı ülkelerine her gelişimizde İstanbul’un ne zaman bu imkanlara kavuşacağını merak ediyoruz ama galiba bir kaç nesili gömeceğine de garanti veriyoruz!Bizim kuşaklar biraz zor görecek o günleri...***Son on beş yıldaki yatırımları bir tarafa bırakıp, son bin yılı düşünelim... Diyebiliriz ki, dünyada en büyük ihmale uğramış şehir İstanbul’dur!Bizans ve Osmanlı bile ömrünü sur içerisinde geçirmiş...Boğazın iki yakasını dahi ilk defa Demirel buluşturmuş!Ve ikinci defa Özal...Marmaray tüp geçitiyle Erdoğan ve üçüncü köprüyle de yine Erdoğan kentin iki yakasını üçüncü defa buluşturmak üzere...Bin yıllık bir şehir ve sadece üç köprü!Ve bir tüp geçit...Son yüzyıldan beri boşlukta gezinip çene çalarak siyaset yaptıkların söyleyen muhalefetin ömrü de Ha-Vet’le geçmiş!Her yıl on km ray döşenseydi yüzyılda bin km ederdi ve bugün İstanbul’un trafik derdi olmazdı...Asıl, yüzyıllık yalnızlık budur işte...
Ülkenin kara haberlerden oluşan yoğun gündeminden adeta kaçıyoruz!Ve trafiğinden...Alplerin karlı dağlarında sanki fabrika ayarlarımıza dönmüş gibiyiz.İstanbul’daki trafik terörünün artık insanları sinir hastası ettiğine eminiz...Uzmanlar ise; araçların egzozlarından çıkan kükürt oranı oldukça yüksek gazları soluduğumuzu ve bu durumunda insanları hasta ettiğini belirtmesine ve yetkili kurumları uyarmasına rağmen kimsenin aldırış ettiği yok!Bir günde trafikte geçen süre; dört saat...Bir ayda 120 saat...Ayda beş gün trafikte tükeniyor.Yani, bir yılda 60 gün!On iki ayın iki ayı trafik teröründe geçiyor!***İstanbul kör itaatlerin ve kör noktaların şehrine dönüştü.İki ağaç için dünyayı ayağa kaldıranların ömürleri trafikte tükeniyor ve gaz soluyor ama trafikteki düzensizliğe aldırış ettiği yok!Konya’dan hızlı tren varmış İstanbul’a...İki saatte geliyormuş.Ankara’dan Konya’ya hızlı tren varmış!İki saatte gidiyormuş...Birileri sormuyor ki, bir günde kaç kişi Konya’dan Ankara ve İstanbul’a gidip geliyor!Ne Konya imiş ya!Biz İstanbul’un içinde iki saatte zor giderken bir yere...***Ve birileriyle İstanbul’da randevulaşmak kabus gibi!İki saatte Avrupa’nın hemen her kentine uçabilirken, İstanbul’un içinde bir yerden bir yere iki saatte gitmek artık insanları deli etmeye yetiyor!Bu yaz Dalaman’dan Göcek’e giderken iki dev tüneli görünce de dayanamayıp sormuştuk; Büyükçekmece’deki deve bağırtan iki şeritli yokuşdan ve inişten 25 milyonluk kente giriş ve çıkış yaparken, bu iki dev tüneli yapanlar hangi akla hizmet etmiş diye sorduk!Çünkü, Sirkeci’den Halkalı’ya giden tren daha ortada yok iken, İstanbul dışına yapılan o tüneller, hızlı trenler ve köprüleri gördükçe yatırımlarda büyük bir plansızlığın ve sorumsuzluğun olduğunu da anlıyoruz!Devlet Planlama Teşkilatı ne yapıyor merak ediyoruz!***Cenevre, Lozan, İnterlaken, Bern, Luzern, Zürih ve Montrö’yü gezdikçe insan adam gibi yaşamak nedir daha iyi anlıyor!Ve İDO Genel Müdürlüğü’den beri tanıdığım ve çok sevdiğim, aynı zamanda Hac’da bile Mekke’de seccadesini bizimle paylaşan dostumuz ve ağabeyimiz Binali Yıldırım’ın yeniden Ulaştırma Bakanlığı görevine gelmesiyle yeniden ümitlendik.Ve İstanbul’un kanayan yarası trafik sorununa odaklanacağını tahmin ediyoruz.İnsanlar toplu taşıma araçlarında ayakta gidiyor ve saatlerce araç kullanıyor! Yani, bu gidişle herkes bel fıtığı, varis ve sinir hastası olacak!Ya herkes İstanbul’un bu keşmekeş trafiğine boyun eğecek ya da herkes İstanbul’u terkedecek!Bıkıp usandık gerçekten...Ankara artık bütçenin büyük bir kısmını İstanbul trafiğine ayırmalı ve kentin içerisinde kalan gişeleri de kaldırmalı.Yer altına inmek ve iki demir döşemek bu kadar zor olmamalı!Kör itaat bir gün itaatsizliğe dönüşecek ama son tren gitmiş olacak!Dostça bir hatırlatma!