İklim değişikliği, giderek artan etkileriyle hayatımızda değişikliklere neden olmaya devam ediyor. Bu etkilerden en çok duyduğumuz ve yaşadıklarımız ise artan sıcaklıklar, kuraklık ve orman yangınları... Ancak iklim değişikliğinin etkileri sadece bunlarla sınırlı değil. Çünkü doğadaki ufak bir değişiklik, ekosistemin tümüyle etkilenmesine neden oluyor. Örneğin en son ABD'deki Oregon Üniversitesi liderliğinde dünyanın çeşitli üniversitelerinden bilim insanlarının hazırladığı raporda, dünyanın iklim değişikliği ablukası altında olduğu bir kez daha vurgulandı. 2023'ün iklim değişikliğiyle bağlantılı aşırılıkların dünyanın çeşitli yerlerinde kayda geçtiği bir yıl olduğunun vurgulandığı raporda; rekor sıcaklıklar, okyanusların ısınmaya devam etmesi, Kuzey Atlantik deniz suyu yüzeyinin sıcaklığındaki artış ve Antarktika’daki buzul seviyesinin eşi benzeri görülmemiş şekilde düşük oranlara gerilemesi dikkat çeken ana başlıklar olarak ön plana çıktı. Tüm bunların dışında raporda dünyanın renginin artık maviden yeşile döndüğünün de altı çizildi. DÜNYANIN RENGİ NEDEN DEĞİŞİYOR? Geçtiğimiz günlerde de NASA, iklim değişikliğinin kademeli ısınma etkisi nedeniyle gezegendeki okyanusların yarısından fazlasının son 20 yılda maviden yeşile döndüğünü açıkladı. Yapılan açıklamada bu değişimin ‘fitoplankton’ kaynaklı olduğunun üzerinde duruldu. Fitoplanktonlar, kabuklu deniz hayvanlarından balıklara kadar her türlü deniz canlısına besin sağlayan mikroskobik ve bitki benzeri organizmalar olarak tanımlanıyor. Okyanusta farklı özelliklere sahip binlerce fitoplankton türü bulunuyor. Karada yaşayan bitkiler gibi fitoplanktonlar da fotosentez yoluyla enerji elde etmek için kullandıkları klorofil molekül nedeniyle yeşilimsi bir renk alıyor. Tek bir fitoplankton çıplak gözle görülemezken, ‘çiçeklenme’ adı verilen trilyonlarca fitoplanktondan oluşan topluluklar uzaydan görülebiliyor. ‘İNSANLARI VE SU EKOSİSTEMİNİ OLUMSUZ ETKİLEYEBİLİR’NASA’da Okyanus Ekolojisi Laboratuvarı'nda Okyanus Bilimci olarak görev alan Ivona Cetinić'e göre fitoplanktonlar çevrelerindeki değişikliklere tepki veriyor. Cetinić, okyanus sıcaklıklarındaki artış, besin maddelerindeki değişiklikler ve güneş ışığındaki farklılıkların bu türün patlamasına ya da çökmesine neden olduğuna dikkat çekiyor. Ivona Cetinić yaptığı açıklamada, “Bu türün patlaması dönem dönem zararlı alg patlamalarında olduğu gibi insanları ve su ekosistemlerini olumsuz etkileyebilir. Ayrıca bu durum insan faaliyetlerinden kaynaklanan çok fazla besin maddesinin varlığı gibi su kaynaklarının kalitesi hakkında da bize bir şeyler söyleyebilir. En önemlisi deniz canlılarında azalmaya neden olabilir. Bu nedenle çalışmalarımıza uzaydaki araç sistemimizden elde edilen verilerle devam ediyoruz” dedi. HAVADAKİ PARTİKÜLLER DE FİTOPLANKTONLARI BESLEYEBİLİR Fitoplanktonların sudaki rolleri dışında atmosfer ve okyanus arasındaki karmaşık ilişkide de etkisi olabileceğine değinen Ivona Cetinić, “Aracımız hem okyanustaki mikroskobik organizmaları hem de atmosferdeki aerosol adı verilen mikroskobik parçacıkları izliyor. Çünkü havadaki partiküller fitoplanktonları besleyebilir. Ayrıca ısınan bir dünyada, daha fazla orman yangını ve dolayısıyla daha fazla kül birikimi olacağını da düşünürsek fitoplankton topluluklarında daha farklı değişiklikler olacağını düşünüyoruz” dedi. ‘TROPİK VEYA SUBTROPİK OKYANUSLARIN NEREDEYSE TAMAMINDA DEĞİŞİKLİK VAR’ Southampton'daki Ulusal Oşinografi Merkezi'nde görevli olan Okyanus Bilimcisi BB Cael ise “Tropik veya subtropik okyanusların neredeyse tamamında önemli ölçüde ortaya çıkan renk değişimleri var. Bu da oldukça düşündürücü ve korkutucu… Şu an için bu değişimler, ekosistemi tamamen yok eden büyük değişimler değil. Ancak zamanla büyük zararlara dönüşebilir. Genel olarak bu durum bizlere insan faaliyetlerinin, küresel biyosferin büyük bölümlerini anlayamadığımız bir şekilde etkilediğine dair ek kanıt sağlıyor” ifadelerini kullandı.
İspanya’da Santiago de Compostela Üniversitesi'nden bilim insanlarının yaptıkları araştırmada, 231 ailenin beslenme alışkanlıkları incelendi. 574 kişinin katıldığı çalışmada 121 aile Atlantik diyetiyle beslenirken, 110 aile ise gündelik yeme alışkanlıklarını sürdürdü. Araştırmanın başlangıcında ve altı ay sonra katılımcıların beslenme biçimi, fiziksel aktivitesi, ilaç kullanımı ve diğer değişkenlere ilişkin veriler toplandı. Ayrıca bilim insanları katılımcıların bel çevresini, trigliserit (kanda yer alan bir tür yağ) seviyelerini, HDL kolesterol seviyelerini, kan basıncını ve açlık şekeri seviyelerini de ölçtü.Sonuç olarak bilim insanları, Atlantik diyetinin yüksek tansiyon, yüksek trigliserit seviyeleri veya yüksek açlık şekeri düzeylerinde önemli etki yaratmadığını fakat bel çevresi ölçümlerini iyileştirdiğini, özellikle HDL kolesterol seviyesini düzelttiğini aktardı. HDL ise atardamarlarda fazla plak oluşumuna yol açan kolesterolü vücuttan uzaklaştırdığı için halk arasında iyi kolesterol olarak biliniyor. KOLESTEROLE YARDIMCI VE GÖBEKTEKİ YAĞLANMAYI ORTADAN KALDIRIYORKonuyla ilgili görüşlerine başvurduğumuz Beslenme ve Diyetetik Uzmanı Diyetisyen Berna Arslan, “Ortaya çıkan sonuçlara bakıldığında şunu net bir şekilde söyleyebiliriz ki, Atlantik diyeti kolesterole yardımcı oluyor ve göbekteki yağlanmayı ortadan kaldırabiliyor” dedi. Akdeniz ve Atlantik diyetleri arasındaki farklılığa da değinen Arslan, “Aslında ikisi de hemen hemen benzer besin gruplarını içeriyor. Bunlar ağırlıklı olarak topraktan yetişen besinler ve sağlıklı yağlar. Ancak iki diyet arasındaki temel fark, Atlantik diyetinde kırmızı et tüketimine biraz fazla izin verilmesi” ifadelerini kullandı. KALP HASTALIKLARI RİSKİNİ AZALTABİLİRAtlantik diyetinin kalp hastalıkları riskini azaltabileceğini vurgulayan Berna Arslan, “Diyetin doymuş yağ oranı düşük. Özellikle antioksidan, mineraller, lif ve balıkta bulunan Omega 3 gibi sağlıklı yağlar açısından zengin... Bu özellikler diyetin kardiyovasküler hastalık riskini azaltabileceğini gösteriyor” dedi. ATLANTİK DİYETİ HANGİ BESİNLERİ İÇERİYOR?“Atlantik diyetinin genel olarak odak noktası mevsimlik ve minimum düzeyde işlenmiş yerel taze yiyecekler” diyen Diyetisyen Berna Arslan, “Diyetin temel ögeleri arasında meyveler, sebzeler, tam tahıllı besinler, patates, fasulye, zeytinyağı, baklagiller, balık ve diğer deniz ürünleri, süt, peynir, kurutulmuş meyveler, kuruyemişler özellikle de kestane bulunuyor. Diyetin temel amacı taze besinlere odaklanmak olduğundan kızartmalar, işlenmiş besinler ve paketli gıdalar yasaklılar arasında yer alır” dedi ve günlük beslenme örneği paylaştı:-- Sabah yumurta, peynir ve söğüşle güne başlanabilir. -- Gün ortasında nişasta içeriğinden daha zengince olan tatlı patates yemeği yanında haşlanmış sebzeler yenebilir. -- Akşam yemeği olarak da güveçte yapılmış limonlu ve sarımsaklı balık ve sebze yemeği, yanında kuruyemişlerle lezzetlendirilmiş salata eklenebilir. DİYETİN PÜF NOKTASI, HAŞLAMA VE GÜVEÇTE PİŞİRME YÖNTEMLERİNİN KULLANILMASIBeslenme Uzmanı Michelle Routhenstein, Daily Mail’e yaptığı açıklamada Atlantik diyetinin Akdeniz diyetini tahtından edebileceğini söylüyor ve bu beslenme şeklinde daha çok haşlama ve güveçte pişirme gibi tekniklere ağırlık verildiğine dikkat çekiyor. Peki bu teknikler nasıl artılar sağlıyor olabilir? Bu soruya “Güveçte ve haşlama yöntemiyle yapılan yemeklerde, yemeklerin kap içerisinde kendi suyu ile yavaş pişirilmesi, vitamin ve mineral içeriğini daha fazla korur. Bu nedenle Atlantik diyetinde buna çok önem veriliyor” cevabını veren Berna Arslan, şu önemli bilgilerin altını çizdi:“Bu yöntem, çok az yağ kullanılmasından dolayı diğer pişirme yöntemlerine göre çok sağlıklıdır. Çünkü sindirimi daha kolay hale getirir. Ayrıca bu yöntem pişirmede meydana gelebilecek olumsuzlukları da en aza indirir. Aynı zamanda insan sağlığına zararı olmayan killi topraktan yapılmış olan güveçler, yemeklerin lezzetine de büyük katkı sağlıyor.” ATLANTİK DİYETİ KİLO VERME KONUSUNDA NE KADAR İDDİALI?Berna Arslan, “Kilo verme süreci tamamen kişiye odaklı bir durumdur. Kişinin yaşı, metabolizma hızı, genetik faktörleri ne kadar kilo verebileceğini etkiler. Ancak sağlıksız beslenen kişiler için diğer diyetlere göre Atlantik diyeti kolay uygulanabilir yöntem. Bu sayede ideal kiloya ulaşmak daha kolay olacaktır” dedi.
Bir ev kiralamak için emlak sitelerine giriş yapan ya da mülk sahipleriyle görüşenler, bazı koşullarla karşı karşıya kalabiliyor.Örneğin ev sahipleri, kiraya verecekleri evi bekâra ya da öğrencilere vermek istemediklerini açık bir şekilde belli ediyor. Hatta bu durum emlakçılar tarafından da dillendirilebiliyor. Geçtiğimiz günlerde Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu, bekâra ev kiralamak istemeyen bir ev sahibine, ‘ayrımcılık yasağını’ ihlal ettiği gerekçesiyle 5.958 lira idari para cezası verdi.TİHEK'in kararında herkesin kanunlar önünde eşit olduğu ve Anayasa'nın 10'uncu maddesinde, “Herkes; dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” hükmünün yer aldığı anlatıldı.‘BU DAVRANIŞ KİŞİYE, BİNAYA VE İLÇEYE GÖRE DEĞİŞİKLİK GÖSTERİYOR’ Bunun Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu'nun verdiği ilk karar olmadığını söyleyen İstanbul Emlakçılar Odası Başkanı Nizameddin Aşa, “Daha önce de buna benzer iki ya da üç karar alındı. Ancak çok fazla gündemde yer almadı. İşin ucunda para cezası olması bu davranışı git gide daha da azaltacaktır” dedi. “Bekâra, yalnız yaşayacak kişiye veya öğrenciye ev vermek istemeyen ev sahibi sayısı biraz fazla” diyen Aşa, “Çünkü evi kiralayan kişi, 'Tek başıma kalacağım' diyor ama bir ay sonra eve akraba ya da arkadaşlarını çağırıp 10 kişi yaşıyor. Ya da daha farklı sorunlar oluşuyor. Ev sahipleri de haliyle bunu istemiyor. Aslında bunu biraz psikolojik ya da toplumsal bir tepki olarak da yorumlayabilirim. Bir de bu durum kişiye, binaya ve ilçe göre değişiklik gösteriyor. Bazı semt ya da ilçelerde böyle şeyler yaşanmıyor” ifadelerini kullandı.‘“SEN BEKARSIN, BU NEDENLE EVİ SANA KİRALAMAM” DENDİĞİNDE SUÇ BAŞLIYOR’Ev sahiplerinin başta kriter koymasının kısmen de olsa doğru olduğunu söyleyen Nizamettin Aşa, “Örneğin, bazı binalar aynı aile üyelerinin oturduğu apartmandan oluşuyor ya da her katta farklı aileler yaşıyor. Böyle bir binada mülk sahibi, en başta 'aileye uygun kiralık ev' gibi bir kriter koyabilir. Bu da anlayışla karşılanabilir. Ancak mülk sahibi evi kiralamak isteyene bekâr, dul, öğrenci vs. gibi vasıflardan dolayı 'Ben sana bu evi kiralamam' dediği andan itibaren suç işlemiş oluyor” dedi. EMLAKÇILAR DA CEZA ALABİLİR Mİ? Emlakçıların tutumunun nasıl olması gerektiğine de değinen Nizamettin Aşa, “Ev sahibinin bazı kriterleri varsa emlakçılar buna uymalı ve karşı tarafa iletmeli” dedi ve ekledi:“Sonuç olarak emlakçı her iki tarafın da hakkını koruyan kişidir. Bu işin danışmanı ve ikna edicisidir. Bunları emlakçılara verdiğimiz eğitimde de söylüyoruz. Emlakçılar bu durumu ‘genel anlamda’ bir kriter olarak kullanabilir ama şahsa indirgediği andan itibaren suça ortak olur. Daha önce bu konudan hem emlakçı hem de ev sahibine ceza verildi. Böyle bir karar alındı. Bu ince çizgiye çok dikkat edilmeli…”BU KONUYLA İLGİLİ BORÇLAR KANUNU’NDA BİR MADDE YER ALIYOR MU? Gayrimenkul Hukukçusu Ümit Yasin Kısa, “Borçlar Kanunu'nda buna dair spesifik bir hüküm bulunmuyor. Bu kanun genel nitelikte bir kanun olup sözleşme kaynaklı ilişkileri düzenliyor” dedi. Kısa, “Kanun koyucu ayrımcılık yasağı gibi haller için Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanunu gibi diğer kanunlarla düzenleme yapıyor. Bunun yanında Borçlar Kanunu ve Medeni Kanun’da kişilerin haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken iyi niyet çerçevesinde ve karşısındakine saygı içerisinde hareket etmesini emrediyor" ifadelerini kullandı. ÇEŞİTLİ NEDENLERLE KENDİSİNE EV KİRALANMAYAN KİŞİ, TİHEK’E NASIL BAŞVURUDA BULUNACAK?Bu sorumuza Ümit Yasin Kısa, “TİHEK’e başvuru için bulunulan ilin valiliği veya ilçenin kaymakamlığı aracılığı ile başvuru yapılabiliyor. Bunun yanında daha kolay bir yöntem olarak e-Devlet üzerinden de başvuru imkânı bulunuyor” cevabını verdi.EV SAHİBİNİN BU TUTUMUNU EVİ KİRALAYAN KİŞİ NASIL İSPATLAYACAK? “Böyle bir iddianın kanıtlanması en zor kısım olarak görülüyor” diyen Ümit Yasin Kısa, “Örnek olarak ilan metni, karşılıklı yazışmalar gibi yazılı metinler delillendirme için önemli. Salt sözlü beyanların ispatlanması zor olacağı için olumlu sonuç almak da bir o kadar zor olacaktır” dedi. Kısa, şöyle devam etti: “Bunun yanında Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanunu’nun 21’inci maddesi uyarınca, 'Münhasıran ayrımcılık yasağının ihlali iddiasıyla kuruma yapılan başvurularda, başvuranın iddiasının gerçekliğine ilişkin kuvvetli emarelerin ve karine oluşturan olguların varlığını ortaya koyması hâlinde, karşı tarafın ayrımcılık yasağını ve eşit muamele ilkesini ihlal etmediğini ispat etmesi gerekir' deniyor. Buna göre, yapılan başvuru konusunda kuvvetli emareler varsa ve ayrımcılık yapıldığına ilişkin ön değerlendirme yapılabiliyorsa, karşı taraf ayrımcılık yapmadığını ispat etmelidir. Bu halde ispat yükü yer değiştirmiş olmaktadır.” EV SAHİPLERİ ÇIKAN KARARA İTİRAZ EDEBİLİRLER Mİ? Son olayda ev sahibine 6.000 liraya yakın para cezası kesildi. Mülk sahibinin buna itiraz etme hakkı var mı? Ümit Yasin Kısa, “TİHEK’in kararlarına karşı itiraz yolu için Kabahatler Kanunu’na atıf yapılmıştır. Dolayısıyla itiraz için yetkili yer Sulh Ceza Hakimliği olacaktır. Hakkında ceza verilen kişi bu nedenle yetkili Sulh Ceza Hakimliği’ne başvuru yaparak cezanın iptalini talep edebilir” dedi. ‘EV SAHİPLERİ DAVA GEÇMİŞİ, SABIKA KAYDI VE MAAŞ BORDROSU GİBİ BELGELER İSTEYEMEZ’Son yıllarda bazı mülk sahipleri evini kiralayacak kişiden dava geçmişi, sabıka kaydı ve maaş bordrosu gibi belgeler istiyor. Ev sahiplerinin böyle bir hakkı var mı? Bu sorumuza Ümit Yasin Kısa, “TİHEK kanunu ve KVKK uyarınca bir kişinin, yetkili olduğu durumlar haricinde, bu gibi bilgileri isteme hakkı bulunmuyor. Bu nedenle bu gibi belgelerin istenmesi kanuna aykırıdır” cevabını verdi.
Alışveriş merkezlerinden kafelere, otellerden turistik meydanlara kadar artık birçok yerde Wi-Fi hizmeti sunuluyor. Bu durum, iletişimi ve erişimi kolaylaştıran olumlu bir gelişme olarak kabul edilse de halka açık Wi-Fi ağlarına bağlanmanın mutlu ettiği bir kesim daha var: Siber korsanlar! Avrupa Birliği tarafından düzenli olarak yapılan araştırmalarda, şifrelenmiş ya da şifrelenmemiş Wi-Fi ağlarındaki yetersiz önlemlerin kötü amaçlı yazılımların daha kolay yayılmasına neden olduğu ortaya konuyor. Uzmanlar son zamanlarda Wi-Fi ağlarında ‘evil twin attack’ veya Türkçe adıyla ‘şeytani ikiz saldırısı’ riskinin arttığını söylüyor. Peki Wi-Fi ağlarına bağlanmayı tehlikeli hale getiren ‘şeytani ikiz saldırısı’ nedir? FARKINDA OLMADAN TÜM İNTERNET TRAFİĞİNİZ SALDIRGANLAR TARAFINDAN İZLENİYORMarmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Görsel İletişim Tasarımı Anabilim Dalı Başkanı ve Bilişim Teknolojileri Uzmanı Prof. Dr. Ali Murat Kırık, “Evil twin attack saldırılarında bir artış var. Bu saldırı türü, kullanıcıların meşru bir Wi-Fi ağına benzeyen sahte bir Wi-Fi ağına bağlanması sonucu yaşanan bir siber saldırı yöntemi. Özetle bir kafe ya da restoranda farkında olmadan bu ağlara bağlanarak kâbusu yaşamak mümkün” dedi. Prof. Dr. Kırık, şöyle devam etti:-- Yöntemi daha detaylı anlatacak olursam, bir kafede oturan kullanıcı Wi-Fi bağlantısı aramaktadır. Cihazının Wi-Fi ağlarını taradığında ‘Kafe_ABC_Wifi’ adında bir ağ bulur. Bu ağın adı, kafenin adıyla uyumludur ve ücretsiz olduğu için kullanıcı bağlanmaya karar verir. -- Aslında bu Wi-Fi ağı, saldırganlar tarafından oluşturulan bir şeytani ikizdir! Kullanıcı, sahte Wi-Fi ağına bağlanır ve normalde olduğu gibi internette dolaşmaya başlar. Fakat bilmeden saldırganlar tarafından oluşturulan sahte ağa bağlı olduğu için tüm internet trafiği korsanlar tarafından izlenebilir hale gelir. BİLGİLERİNİZ ÇALINMAKLA KALMAZ İFŞA DA EDİLEBİLİR“Kişi ağa bağlandığı andan itibaren saldırganların tuzağına düşmüş olur” diyen Prof. Dr. Ali Murat Kırık, “Korsanlar, kullanıcıların girdikleri web sitelerinin şifrelerini çok rahatlıkla çalabilirler. Sahte web formları aracılığıyla kişisel bilgilerin hepsini elde edebilirler. Banka bilgilerinizden tutun da telefonunuzda ya da bilgisayarınızda ne kadar bilgi varsa hepsi birkaç dakika içinde saldırganların eline geçebilir” dedi.Sahte web sitelerine yönlendirme gibi saldırıların da mümkün olduğunu söyleyen Prof. Dr. Kırık, “Bu da kullanıcıların bilgilerini ifşa etme veya zararlı yazılımların bulaşma riskini artırabilir. Bununla birlikte, halka açık Wi-Fi ağlarından faydalanmanın bazı avantajları da bulunuyor. Özellikle ücretsiz internet erişimi ve geniş kapsama alanı gibi… Ancak bu avantajları kullanırken kullanıcıların dikkatli olması ve güvenlik önlemlerini alması çok önemli…” ifadelerini kullandı. NASIL ÖNLEM ALMAK GEREKİYOR?Alınabilecek ilk önlemin bağlantı sağlanacak olan ağ kaynağının doğrulanması olduğunu söyleyen Prof. Dr. Ali Murat Kırık, “Bir kafe veya restoranda bağlantı sağlanacaksa ağın doğruluğu sorulabilir. Yetkili birine danışmadan hemen bağlantı kurulmaması gerekir. VPN kullanmak da verilerin şifrelenmesi ve saldırılardan korunmak için yardımcı olabilir. Güncel antivirüs yazılımlarını kullanmak ise pek çok saldırıya karşı alınabilecek en güçlü önlemlerdendir" dedi.EVLERDE KULLANDIĞIMIZ Wİ-Fİ AĞLARI NE KADAR GÜVENLİ? ‘Misafirleriniz için ayrı bir ‘misafir ağı’ oluşturmak önemli’Evlerimizde hem bireysel kullanımlarımızı hem de iş ile ilgili çalışmalarımızı Wi-Fi üzerinden yapıyoruz. Peki evlerde kullandığımız Wi-Fi ağları güvenli mi?Bu sorumuza “Evlerde kullanılan Wi-Fi ağlarının güvenliği, doğru önlemler alındığında sağlanabilir. Ancak bu noktada kullanıcıların dikkat etmesi gereken birkaç önemli husus bulunuyor” cevabını veren Prof. Dr. Ali Murat Kırık, şu önemli bilgilerin altını çizdi:-- Wi-Fi ağınızı WPA3 veya en azından WPA2 protokolü ile şifreleyerek, ağa yetkisiz erişimleri engelleyebilir ve tahmin edilmesi zor şifreler belirleyerek, yetkisiz erişim riskini azaltabilirsiniz. -- Evinizde misafirleriniz olduğunda ayrı bir misafir ağı oluşturarak, onların cihazlarına sınırlı erişim vererek ana ağı koruyabilir ve SSID yayını gizleyerek, ağınızın görünürlüğünü azaltabilirsiniz. Wi-Fi ağınızı kullanırken bir VPN hizmeti kullanarak internet trafiğinizi şifreleyebilir ve güvenliğinizi artırabilirsiniz. Kullanıcıların şifre güvenliği, cihaz güvenliği ve genel güvenlik konularında dikkatli olmaları önemlidir. Şifreleri güvenli tutmak, bilinmeyen cihazlara erişimi önlemek ve güvenlik bilincini artırmak ev Wi-Fi ağlarının güvenliğini artırabilir.APARTMAN YA DA SİTEDE İNTERNETİNİ PAYLAŞANLAR DİKKAT! Çoğu kişi bireysel internet almak yerine ortak internet kullanıyor. Örneğin bir apartmandaki birkaç aile tek bir internet bağlantısını Wi-Fi üzerinden paylaşıyor. Bu durum nasıl sonuçlar ortaya çıkarabilir? Prof. Dr. Ali Murat Kırık, “Bu durum bant genişliği sorunlarına, güvenlik risklerine, veri sınırlamalarına ve performans sorunlarına neden olabilir. Yoğun kullanım durumlarında ağ performansı düşebilir ve bağlantı hızı yavaşlayabilir, zayıf güvenlik önlemleri veya kötü niyetli kullanıcılar ağdaki diğer cihazlara sızabilir" dedi. “Örneğin, bir aile güvenlik yazılımlarını güncellemeyi ihmal ederse veya güçlü şifreler kullanmazsa, ağları kolayca tehlikeye girebilir” diyen Prof. Dr. Kırık, “Zayıf güvenlik önlemleriyle korunan bir cihaz, saldırganların hedefi haline gelebilir ve ağdaki diğer cihazlara sızabilirler. Bu saldırganlar, ağdaki diğer cihazlardaki hassas bilgilere erişebilir, kullanıcıların internet trafiğini izleyebilir hatta fidye yazılımları gibi kötü amaçlı yazılımları bulaştırabilirler. Özetle ortak ağ kullanmayı açıkçası ben pek önermiyorum” ifadelerini kullandı.
Bu yıl Avrupa'da soğuk hava ve kuvvetli yağışlara neden olan Sibirya yüksek basıncı, kıtada hava sıcaklıklarında önemli düşüşe yol açtı. Özellikle Balkanlar ve Orta Avrupa'da etkili kar yağışları görüldü. Ancak kapımıza kadar gelen kar, ülkemizde özellikle de İstanbul'da beklendiği gibi yağmadı.Peki neden kar ülkemizde tam anlamıyla etkili olmuyor? ‘KAR YAĞIŞI İÇİN METEOROLOJİK OLARAK SİSTEM OLUŞMUYOR’ Konuyla ilgili görüşlerine başvurduğumuz İstanbul Teknik Üniversitesi Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Deniz Demirhan, “Bir bölgeye kar yağması için o bölgede yer seviyesinde bir nem ve yukarı seviyede sıcaklık farkı oluşması lazım. Özetle soğuk bir havanın oluşması gerekiyor. Bu soğuk havanın oluşabilmesi için meteorolojik koşulların ve jet akımlarının İstanbul üzerine doğru gelmesi gerekli. Yönlenmemesinin sebebi de tamamen meteorolojik olarak sistemin oluşmaması…” ifadelerini kullandı. ISI ADASI KAR YAĞIŞININ OLUŞMAMASINDA ETKEN OLABİLİR Mİ? “Balkanlar’dan gelen soğuk havanın Karadeniz üzerindeki nemi de alıp İstanbul’da kar dönüşmesi gerekirdi. Ancak kar değil karla karışık yağmur gördük. Bunun nedenlerinden biri ısı adası etkisi olabilir” diyen İstanbul Aydın Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Güven Özdemir, şöyle devam etti: -- Isı adası etkisiyle kentsel alanlardaki sıcaklıklar, uzak bölgelerdeki sıcaklıklardan 2 ila 5 derece daha yüksek oluyor. Isıyı emen binaların, yolların ve diğer yapıların eşit olmayan dağılımı nedeniyle bazı alanlar diğerlerinden daha sıcak olurken, diğer alanlar ağaçlar ve yeşillikler nedeniyle daha serin kalıyor. -- 1989’da İstanbul özelinde ısı adaları ile yaptığım çalışmada ilçe bazlı veriler elde etmiştim. Ancak bugüne bakıldığında betonlaşma, çarpık kentleşme, aşırı nüfus artışı yüzünden ısı adalarının kıyas kabul etmeyecek kadar arttığı görülüyor. Isı adalarının tüm şehri sardığını ve ısı adası sınırlarını birleştirerek devasa bir ısı adası oluşturduğunu söyleyebilirim. ‘DENİZ SUYU SICAKLIĞI KAR ÜRETME OLASILIĞINI AZALTIYOR’ Deniz suyu sıcaklıklarının okyanuslar ile denizlerde yüksek seyrettiğini ifade eden Dr. Özdemir, bu durumun kar oluşmasını engellediğini söyledi ve şu bilgilerin altını çizdi: -- Deniz suyu sıcaklıklarının geçmiş yıllara göre mevsim normallerinin üstünde olduğu görülüyor. Suyun sıcaklığının havaya göre azalma ve artma değişim etkisi nedeniyle de denize yakın bölgeler, denizden uzak bölgelere göre daha az kar alıyor. -- Suyun özgül ısısı yüksektir. Bu nedenle sıcaklık çok fazla değişmeden büyük miktarda ısıyı emer. Bu özellik, kıyıya yakın havanın sıcaklığını azaltarak donma noktasının altına düşme olasılığını ve kar üretme sıklığını azaltır. Buna karşılık denizden uzak ve yüksek kesimlerde ise aşırı sıcaklık düşüşlerine ve soğuk hava ile kar yağışlarına yol açar. Ayrıca kıyı bölgeleri, daha ılıman sıcaklık nedeniyle kar yerine yağmur ya da karla karışık yağmur alabilir. İstanbul'da kar yağışının olması için de deniz suyu sıcaklıklarının 6-7 derecelere kadar inmesi gerekiyor. Bugünlerde İstanbul'da deniz suyu sıcaklıkları 10-11 derecede seyrediyor. YURDUN HANGİ BÖLGELERİNDE KAR BEKLENİYOR? Ulusal Atmosferik Araştırma Merkezi’nin (NCAR) her yıl dünyadaki tüm bölgeler için tahminlerde bulunduğunun altını çizen Dr. Deniz Demirhan, “Ülkemiz özelinde 2023-2024 kışı için paylaşılan verilere bakıldığında şu ana kadar tahminlerin doğru olduğu görülüyor. Bu tahminler çerçevesinde Marmara Bölgesi'nde çok fazla kar yağışı olmayacağı üzerinde duruluyordu. Bu tahminin bugün doğru olduğunu görüyoruz. Sadece Marmara'nın güneydoğu ucunda fazla kar yağışı bekleniyordu. Bunu da Uludağ ve çevresinde yaşamış olduk. Verilere göre İstanbul'da kar yağışı beklenmiyor” dedi. NCAR’e göre yağışın beklendiği yerlere de değinen Dr. Demirhan, “Güneydoğu Marmara'nın uç kesimleri ile Batı ve Orta Karadeniz'de yağmur görülüyor. İstanbul'da yağışların daha az olması bekleniyor. Ege ve Akdeniz kıyılarının daha az yağış alma ihtimali bulunuyor. Kar yağışının ise Doğu Anadolu'nun kuzeyinde, Doğu Karadeniz'in iç kesiminde, Güneydoğu Anadolu’nun ise güneydoğu bölümünde ortalamaların üzerinde olması bekleniyor” ifadelerini kullandı.
Lezzetli yemek yapmanın en önemli püf noktası, kullanılan malzemelerin tazeliği ve kalitesi… Ancak tencere ve tava seçiminin de lezzeti doğrudan etkilediği yadsınamaz bir gerçek. Üstelik sadece lezzet de değil! Bazı tencere ve tavaların üretildikleri malzemelerin sağlığa etkileri bulunuyor. Uzmanlar özellikle internet ortamında, belli bir markayı temsil etmeyen ve düşük fiyatla satışa sunulan tencere ve tavalardan uzak durulması konusunda sıklıkla uyarıyor. Çünkü bu ürünlerin bir kısmı, sağlığa olumsuz etkisi bulunan malzemelerden üretiliyor. TEFLONDAKİ MADDELERİN KANSER YAPTIĞINA DAİR ARAŞTIRMALAR BULUNUYORABD'nin ve dünyanın önde gelen sağlık kuruluşlarından biri olan Cleveland Clinic'te görevli olan diyetisyen Julia Zumpano, "Cam ya da paslanmaz çelik tava ve tencere kullanmak sağlık için en doğru tercih. Uzak durulması gereken ise teflon tava ve tencereler... Çünkü bu ürünlerdeki kimyasallar çok tehlikeli ve kanser yaptığına dair pek çok araştırma bulunuyor” dedi. Peki teflonlar nasıl oluyor da kansere neden oluyor? Cam ve paslanmaz çelik tencereler neden daha sağlıklı olarak görülüyor? Diğer tencere türleri hangi zararlı maddeleri barındırıyor? Bunun gibi pek çok soruya İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Bülent Çetinol ile cevap aradık. TEFLON, KANSER DIŞINDA KADINLARDA DÜŞÜK RİSKİNİ DE ARTIRIYORTeflon tava ve tencerelerin zararlı etkilerinin yıllardır araştırıldığını söyleyen Dr. Bülent Çetinol, “Teflon yapımında kullanılan PFOA (Perflorooktanoik asit) olarak da bilinen C8 maddesinin kansere neden olduğu biliniyor. ABD Çevre Koruma Kurumu (EPA), PFOA’nın olası insan kanserojen sınıflandırılmasında olduğunu doğruladı. Hatta kanserin yanı sıra kadınlarda düşük riskini de artırdığını söylemek mümkün” dedi. Dr. Çetinol, şöyle devam etti: “Laboratuvarda yapılan araştırmalarda PFOA’nın karaciğer kanseri, testis kanseri ve pankreas kanseriyle ilişkili olduğu bulundu. PFOA, 2013 yılından beri teflon üretiminde kullanılmıyor. Ancak o zamana kadar tüm dünyaya pazarlanan teflonlardan çıkan PFOA çoğu insanın vücuduna girdi. PFOA kullanımı yasaklandıktan sonra bunun yerine farklı bileşiklerle teflon üretiliyor. Kullanılan yeni bileşiklerin temeli ise florür… Ancak florür de başlı başına insan sağlığını tehdit eden bir madde. PFOA yerine kullanılan Genx ve PFBS’nin de insan sağlığına etkisi hâlâ araştırılıyor.” ÇİZİLMİŞ TEFLON TAVA VE TENCERELERE DİKKAT!“Teflon tava ve tencerelerdeki çiziklere çok dikkat edilmeli” diyen Dr. Bülent Çetinol, şu uyarıların altını çizdi: “Ahşap, plastik veya silikon gereçler kullanılarak tavayı çizilmelerden korumak çok önemli… Aşırı yüksek sıcaklıktan kaçınılmalı, tavsiye edilen kullanım sıcaklıklarına uyulmalı.. İçi boş olarak asla ısıtılmamalı ve en önemlisi teflon tava ile pişirme yaparken mutfağın iyi havalandırıldığına dikkat edilmeli." ‘CAM VE PASLANMAZ ÇELİK TENCERELERDE KANSEROJEN MADDE GEÇME RİSKİ YOK’Cam tencerelerde hazırlanan yemeklerin daha sağlıklı olduğunu söyleyen Dr. Bülent Çetinol, “Cam en güvenilir ürün... Özellikle çabuk ısınma özelliği sayesinde yiyecekleri de homojen şekilde pişirebiliyor. Aynı şekilde paslanmaz çelik tencere ve tavalar da sağlık sorununa yol açmadığı için gönül rahatlığıyla kullanılabilir. Hatta paslanmaz çelik tencerelerde pişen besinlere kanserojen maddelerin geçme riski yoktur. Paslanma ve aşınma gibi durumlara karşı dayanıklıdır. Yiyeceklerde toksik bir etkiye neden olmazlar. Ancak nikele alerjisi olanlar kullanamamalı…” ifadelerini kullandı. ‘DÖKÜM TENCERE VE TAVALARDA PASLANMAYA DİKKAT EDİLMELİ’ Döküm tencere ve tavalara da değinen Dr. Bülent Çetinol, “Döküm tava, yüksek ısıya dayanıklı sıvı demirinin özel kalıplara dökülerek, soğutulup katılaşmasıyla üretilen sağlam ve dayanıklı bir mutfak eşyası. Kısık ateşte eşit şekilde dağıtan ve uzun süre sıcaklığı muhafaza eden yapısı sayesinde yiyeceklerin eşit, dengeli ve sağlıklı pişmesine yardımcı olur. Döküm ürünler paslanabilir. Bu nedenle özenle kullanım gerektirir” dedi. SERAMİK TENCERELER GÜVENLİ Mİ? Dr. Bülent Çetinol, “Yüzde 100 seramik tencere tamamen doğal malzemelerle yapıldığı için soyulmaz ve ısınmaz. Bu yüzden en iyi ve en güvenli seçeneklerden biri. Ancak yumuşak seramik kaplama tencereler dayanıklı değildir ve aşınmaya başlar. Aşınma olduğunda kaplamada bulunan kurşun ve kadmiyum vücuda geçer. Kurşun zehirlenmesi ise ciddi sağlık sorunlarına neden olur” ifadelerini kullandı. DÜDÜKLÜ TENCEREDE PİŞEN BESİNLER ZARARLI HALE Mİ GELİYOR? “Düdüklü tencerenin en büyük avantajı yemeklerin pişirme süresini kısaltması” diyen Dr. Bülent Çetinol, “Bu tencere besinleri yüksek sıcakta pişirme olanağı sunuyor. Ancak gıda kalitesini olumsuz etkileyen faktörler arasında öne çıkan yüksek sıcaklık değil, yüksek sıcaklığa maruz kalma süresi... Bilimsel kanıtlar uzun süren pişirme süresinin besin kalitesi açısından daha zararlı bir etkiye sahip olduğunu doğruluyor” dedi. Dr. Çetinol, “Yapılan araştırmada sebzelerdeki fenolik madde (bitkilerde doğal olarak bulunan çeşitli kimyasal bileşikleri tanımlamak için kullanılıyor) içeriklerinde kaynatılma sonrası belirgin bir kayıp yaşandığı gösterildi. Düdüklü tencerede pişirilmiş sebzelerde ise herhangi bir azalma tespit edilmedi. Başka bir araştırmada ise sebzelerdeki vitaminlerin niteliklerini korumak için en iyi yöntemin düdüklü tencere olduğu gösteriliyor. Özetle düdüklü tencere yiyecekleri sağlıklı, ekonomik ve sürdürülebilir bir şekilde pişirmenin uygun yollarından biri...” ifadelerini kullandı.
Söz konusu kış mevsimi olduğunda Türkiye'de yapılacak pek çok aktivite, büyüleyici manzaralar ve katılacak birçok etkinlik oluyor. Ancak kış aylarını daha da özel kılan kar, bu yıl bir türlü istenen seviyede yağmadı ama bizler karı dört gözle beklerken bazı ülkeler bu heyecanı çoktan yaşamaya başladı. Üstelik bu ülkelerin çoğu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından vize istemiyor. Biz de bu hafta kış tatili seçeneklerine yurt dışını eklemek isteyenler için gezgin ve seyahat yazarları Nurgül Büyükkalay, Didem Mutçalıoğlu, Özlem Köseoğlu ve Bahar Gündoğdu’ya ‘Kışın gidilecek en güzel vizesiz ülkeler hangileri?’ diye sorduk. Bazısına kimlikle bile girilebilen üstelik birçoğu Avrupa’nın popüler adreslerine kıyasla bütçenizi de çok sarsmayacak 8 ülkeyi önerdiler. Görülecek çok yer var: GÜRCİSTAN Gürcistan hem ülkemize çok yakın hem de keşfedilecek çok fazla zenginliğe sahip. Üstelik pasaporta bile gerek yok, sadece kimlikle ülkeye giriş yapılabiliyor. Nurgül Büyükkalay, “Muhteşem mimarisi ve kendine özgü havasıyla Tiflis, Gürcistan'ın gezilecek en güzel şehri. Tiflis’i, şehrin geleneksel kültürünü deneyimlemek için en turistik bölgesi olan ‘Old Tbilisi’ olarak bilinen eski şehirden başlayarak gezmelisiniz. Halıcıları ve hamamları ile kendinizi İstanbul’da hissedeceksiniz” dedi. Büyükkalay, şu önerilerin altını çizdi: -- Şifa dağıttığına inanılan kükürt banyoları ile bilinen ‘Banyo Bölgesi’ (Abanotubani) şehri süsleyen renkli cumbalı evleriyle bütünleşmiş. Kartpostal tadında bir görünüm veriyor. Gözünüzü cumbalı evlerden alamayacağınız yürüyüş yolunun sonunda karşınıza Leghvtakhevi Şelalesi çıkacak. Şelalede unutulmaz fotoğraflar çekeceksiniz.-- Şehirde listenize eklemeniz gereken üç müze bulunuyor. Ülkenin tarihi için Gürcistan Ulusal Müzesi, Gürcü sanatçıların eserleriyle tanışacağınız Güzel Sanatlar Müzesi ve sergi gezmeyi seviyorsanız MOMA Tbilisi… -- Tiflis’i gezdikten sonra dağ havası almak isterseniz yolunuzu Rusya sınırına 12 kilometre mesafede bulunan, etrafı dağlarla çevrili Kazbeği’ye düşürün. Tiflis-Kazbeği arası yaklaşık 155 kilometre. Kazbeği yolu üzerinde karşınıza ilk olarak Üç Yüz Aragvili Anıtı çıkacak. Anıtın Gürcistan tarihinde önemli bir yeri var. Sovyet mimarisi ile yapılan anıt, bir direnişte Tiflis’i savunan kişiler için inşa edilmiş. Zhinvali Baraj Gölü ise göreceğiniz bir başka nokta. Kültür turu sevenlere: KOSOVA Küçük bir ülke olan Kosova, 2008’de Sırbistan’dan ayrılarak bağımsızlığını ilân etti. Tarih boyunca Avar, Bulgar, Hun, Uz, Peçenek, Osmanlı gibi pek çok medeniyete ve kültüre ev sahipliği yapan ülke, bu özelliğiyle son yıllarda turistlerin ilgisini çekiyor. Ülkedeki en güzel şehrin Priştine olduğunu söyleyen Özlem Köseoğlu, “Kosova’nın kültürel ve ekonomik başkenti olan Priştine’de müzeler, camiler, tarihî yapılar ve birbirinden harika parklar bulunuyor. Diğer şehirler de çok güzel ama Priştine hepsinden bir adım önde…” dedi. Köseoğlu, “Kafe, restoran ve mağazaların dizildiği dar sokaklarıyla bilinen bu küçük şehir, sizi epey dinlendirecek. Şehrin tek Ortodoks kilisesi olan ve 19'uncu yüzyılda inşa edilen Aziz Nikola Ortodoks Kilisesi, şehrin kalbinin attığı Skanderbeg Meydanı ve Heykeli, eğlence ve alışveriş merkezi olan Azize Teresa Bulvarı ve Sultan I. Murad Türbesi görülecek yerlerden sadece birkaçı…” ifadelerini kullandı. Termal bölgeleriyle ünlü: SIRBİSTAN Balkanların tam kalbinde yer alan Sırbistan, tarihî ve kültürel mekânlarının yanı sıra termal bölgeleriyle de ön plana çıkıyor. Yılın bu zamanları Sırbistan’ın harika bir atmosfere sahip olduğunu söyleyen Didem Mutçalıoğlu, “Başkent Belgrad, kış aylarında en çok ziyaret edilen şehir. Kentin trafiğe kapalı caddesi Kneza Mihaila’da yürümek ya da buradaki kafelerden birinde kahve içip çevreyi izlemek oldukça keyifli. Ardından Kalemegdan Kalesi’nde güzel bir gezinti yapmanızı öneririm” dedi. Sırbistan’ın ziyaretçilerine bundan daha fazlasını sunduğunu da vurgulayan Mutçalıoğlu, “Ülke termal otelleriyle ünlü. Vranjska Banja bunlardan biri… Karlar altında harika manzaralar içinde termal keyfi sunuyor. Hatta Roma döneminden kalan termal havuzlar kullanılıyor. Ovcar Banja ve Sokobanja da termal konusunda iddialı pek çok oteli barındırıyor” ifadelerini kullandı. Kayak tatili düşünenlere: BOSNA HERSEK Bosna Hersek, iç savaştan sonra küllerinden doğan ve tüm güzellikleriyle gözde turizm rotaları arasına girmeyi başaran bir ülke. En popüler şehri olan başkent Saraybosna, çok kültürlü yapısı ve birbirinden lezzetli yemekleriyle ziyaretçilerine çok fazla seçenek sunuyor. Didem Mutçalıoğlu, “Şehrin mimarisinin bir kısmı Osmanlı İmparatorluğu, bir kısmı da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun izlerini taşıyor. Sokaklarında yürürken karşınıza camii, kilise ya da sinagog çıkıyor. Şehirdeki bu çok kültürlü yapı, yemeklerine de çok iyi yansımış. Kentin her yerine yayılmış restoranlarında farklı birçok lezzeti tadabiliyorsunuz. Ama köftesi çok başka… Eski şehir bölgesindeki köftecilerden birinde kaymak, pide ve soğanla sunulan köfteleri tatmak için bile Saraybosna’ya gidilir” dedi. Tam da şu sıralar ülkenin kayak tatili için çok uygun olduğunu söyleyen Mutçalıoğlu, “Bir zamanlar kış olimpiyatlarının yapıldığı Bosna Hersek’te Balkanlar'ın en özel kayak merkezleri bulunuyor. Saraybosna yakınındaki Bjelasnica ve İgman Dağları'nda yer alan kayak merkezleri, kayak severlere harika seçenekler sunuyor. Üstelik bunlar Saraybosna’ya sadece yarım saat uzaklıkta bulunuyor” ifadelerini kullandı. Mutçalıoğlu, görülecek diğer yerlerle ilgili de şu önerilerde bulundu: “Bosna Hersek’in incisi Mostar’ı görmeden olmaz. Köprüsüyle ünlü Mostar, yazın turistlerle dolup taşıyor. Ancak kış aylarında Mostar sokakları size kalıyor. Taş evlerin arasında gönlünüzce gezip, normalde tıklım tıklım olan Mostar Köprüsü’nün keyfini sessiz sakin bir ortamda çıkarabilirsiniz. En güzeli de tüm bunlar birbirine çok yakın mesafelerde… Size önerim; Saraybosna’ya gidince bir araba kiralayarak her noktayı gezmeniz.” Lezzetli yemekler: ARNAVUTLUK Osmanlı’nın kültür izlerini taşıyan Arnavutluk, başta başkent Tiran olmak üzere Berat ve İşkodra gibi doğal güzelliklere sahip şehirleriyle keşfedilmeyi bekliyor. Peki bu şehirlerde nereleri gezmeli, neler yapmalı? İşte Özlem Köseoğlu’nun önerileri… -- Dajti Dağları’nın eteğinde konumlanan Tiran, ülkenin en özel şehri… Kentte başta İskender Bey Meydanı, sığınaklar, Mavi Göz Gölü ve muhteşem doğasıyla kendine hayran bırakan Büyük Tiran Parkı olmak üzere görülecek pek çok yer bulunuyor. Berat şehrinde bulunan ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Berat Eski Şehri’ni ise tarihe merakı olanlar mutlaka görmeli… -- Bu yerler dışında turist akınına uğrayan Osum Kanyon, teleferik ile ulaşım sağlanabilen Dajti Dağı Milli Parkı, 250’den fazla kuş türünü barındıran İşkodra Gölü ile Koman Golü görülecek yerlerden sadece birkaçı… Ülkedeki yemek kültürüne de değinen Köseoğlu, “Geleneksel güveç yemeği olan Fergese Tirane, Arnavutluk mantısı samsa, meşhur Elbasan tava, leziz Arnavut ciğeri ve Arnavut çullaması mutlaka denemeniz gereken lezzetlerden…” dedi. Schengen vizesi şartı gelmeden gezilmeli: KARADAĞ Karadağ, Avrupa Birliği’ne girme sürecinde ve yakında Schengen vizesi olmadan seyahat etmek mümkün olmayacak. Bu nedenle Karadağ’ı görmek için şimdi en doğru zaman… İstanbul’dan başkent Podgorica’ya 1 saat 20 dakikalık bir uçuşla gidiliyor. Kotor ve Budva, Karadağ’ın en çok ziyaret edilen adresleri… Nurgül Büyükkalay, “Kotor, Adriyatik Denizi’ndeki en güzel koylardan birine kurulmuş bir şehir. Eski şehir bölgesi, dünyada göreceğiniz en güzel Orta Çağ yerleşimlerinden... Dar taş sokaklarıyla şehri gezerken İtalyan mimarisinden esintiler göreceksiniz. Ayrıca İtalyan mutfağı sunan çok lezzetli restoranları da var” dedi. Büyükkalay, şöyle devam etti: “Şehrin sırtını yasladığı dağın tepesindeki kaleye 1300 basamak çıkarak ulaşılıyor ama tepeye vardığınızda göreceğiniz manzara tüm yorgunluğunuzu unutturuyor. Ordu Meydanı, Saat Kulesi, Utanç Sütunu, St. Tryphon Katedrali de göreceğiniz önemli yapılardan birkaçı...” Budva’da görülecek yerlerle ilgili de önerilerde bulunan Büyükkalay, “Budva, Karadağ’ın bir başka gözde şehri. Orta Çağ’dan kalma dar sokakları, meydanları, kafe ve restoranlarıyla görülmeye değer. Budva Hisarı, Budva Şehir Müzesi, Dans Eden Kız Heykeli şehrin önemli adresleri… Budva’nın en çok merak uyandıran yeri ise Sveti Stefan Adası. Adada bir otel yer aldığından giriş yasak. Ancak Budva plajlarından adanın harika manzarasını izleyebilirsiniz” ifadelerini kullandı. Her şehrin bir rengi var: FASMarakeş ve Şafşavan gibi şehirleriyle öne çıkan Fas, eğlenceli bir rota… Labirenti andıran tarihi mahallelerden sahil kentlerine, antik şehirlerden sonu gözükmeyen çöllere kadar uzanan zenginliğiyle çok özel bir ülke… Bahar Gündoğdu, “Fas, her daim sıcak ve her daim gizemli… Bu yönüyle tüm gezginlerin gözdesi. Öyle bir ülke ki her şehrin bir rengi var. Mavi şehir Şafşavan ayrı büyüleyici, kırmızı şehir Marakeş ayrı… Dünyanın en büyük kara çölünün bir kısmı da Fas’ta bulunuyor. Fas’a adım attığınız andan itibaren Atlas Dağları size eşlik ederken şehirden şehre koşacaksınız. Üstelik Türk vatandaşlarına vizesiz olması harika…” dedi. Sıcak bir rota: TAYLAND 'Güler yüzlü insanlar ülkesi' olarak bilinen Tayland, her yıl milyonlarca turisti ağırlıyor. Havanın sıcaklığı, göz kamaştıran denizi ve harika kumsalları sayesinde sizi mıknatıs gibi kendisine çekecek bir güce sahip… Özlem Köseoğlu, “Görülecek çok yer var ve bir aylık bir süre bile yetmeyebilir. İlk durak olarak Phuket'i tercih edebilirsiniz. Burası en büyük ve en turistik ada… Güney Tayland’da Andaman Denizi kıyısında bulunuyor. Anakaraya küçük bir köprüyle bağlı… Hem doğal güzellikleri hem de sualtı zenginlikleriyle yıllardır turistlerin akınına uğruyor” dedi. Tayland’da gezilecek diğer adreslere de değinen Köseoğlu, “Gece hayatı ile bilinen başkent Bangkok, küçük köyleri ve doğasıyla ünlü Chiang Mai şehri, Fil Adası olarak bilinen Koh Chang, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunan ve kutsal şehir olarak bilinen Ayutthaya görülecek yerlerden bazıları…” ifadelerini kullandı.
Otizm spektrum bozukluğu (OSB), sosyal-iletişimsel gelişimde yetersizlik ve tekrarlayıcı davranışlarla seyreden, erken çocukluk çağında başlayan bir nörogelişimsel bozukluk olarak tanımlanıyor. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) ise beyindeki bazı kimyasal maddelerin işleyişindeki farklılıklar nedeniyle gelişen bir hastalık olarak biliniyor.Son yıllarda otizm ile dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun birlikte görüldüğü vakalarda ciddi artış yaşanıyor. Bu birliktelik için sosyal medyada ‘AuDHD’ kısaltması kullanılıyor. Hatta bu kısaltma psikiyatri alanında da kendine yer bulmaya başladı.#AuDHD etiketi Instagram'da 70 binden fazla kez kullanılırken, TikTok'ta da 2,6 milyar görüntülenmeye sahip. Bu çevrimiçi içeriklerin çoğu AuDHD ile yaşamanın nasıl bir şey olduğuna odaklanıyor.‘İKİ HASTALIK BİR ARAYA GELDİĞİNDE ÇOK FARKLI BİR DURUM OLUŞUYOR’İngiltere'de yaşayan 25 yaşındaki Josephine Knechtli, uzun bir süredir OSB ve DEHB ile mücadele ediyor.Knechtli, Metro.co’ya yaptığı açıklamada “DEHB özelliklerine sahip otistik olabilirsiniz. Ya da tam tersi de olabilir. Bu nedenle doktorlar teşhis koymakta oldukça zorlanıyor. Örneğin bana 10 yaşımda OSB teşhisi konuldu, ancak çok açık olan DEHB özelliklerimin çoğu gözden kaçırıldı ve OSB'ye atfedildi. Zamanla durumdan şüphelenince 23 yaşında test yapılmasını istedim. Sonunda DEHB teşhisi de hastalığıma eklendi” dedi.İki hastalığı aynı anda yaşamanın zorluğuna da değinen Knechtli, “DEHB'li otistik bir kişi olarak yaşamak, sürekli bir paradoks içinde var olmak gibi… Örneğin beynim bazen çok hızlı çalışıyor, bazen de olayları anlamam için çok fazla zaman harcamam gerekiyor” ifadelerini kullandı.Galler'de yaşayan blog yazarı Abi Owen ise çevresinde her iki hastalığa sahip çok kişi olduğuna değinerek, “İnsanların, AuDHD'nin yarattığı karmaşayı anlaması gerekiyor. Çünkü iki hastalık bir araya geldiğinde tamamen farklı bir durum oluşuyor” dedi.Peki bu iki hastalığın bir arada olduğu vakaların ülkemizde görülme sıklığı nedir? Nasıl bir tedavi yöntemi uygulanıyor?Bunun gibi pek çok soruya Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Uzmanı Doç. Dr. Semra Yılmaz ile cevap aradık. ‘DEHB TANISI OLAN ÇOCUKLARDA OSB ORANI YÜZDE 14’Doç. Dr. Semra Yılmaz, “Psikiyatrik bozuklukların tanımlanması ve sınıflandırmasında Amerikan Psikiyatri Birliği’nin geliştirdiği Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı Kılavuzu (DSM) dikkate alınır. DEHB ve OSB’nin birlikte görülebileceği resmî olarak 2013 yılında ‘DSM 5’ ile onaylanmıştır. Son yıllarda sosyal medyada bu birlikteliğin yaşanması durumu için AuDHD etiketinin kullanıldığı görülüyor” dedi.Günümüzde iki bozukluğun da sık ortaya çıktığının altını çizen Doç. Dr. Yılmaz, “Güncel veriler, DEHB’nin çocukların yüzde 5-10’unu, OSB’nin ise yüzde 2-3’ünü etkilediğini gösteriyor. Bununla birlikte, iki bozukluğun aynı anda görülme riski de çok yüksek" dedi ve ekledi: "OSB ve DEHB ortak genetik ve nörobiyolojik temelleri paylaşıyor. Bazen OSB tanısı almış bir çocuk uygun ve etkin bir tedavi aldığı halde spektrumun dışına çıkıp, zaman içinde DEHB tanısı alıyor. Örneğin veriler, OSB tanılı çocukların yüzde 28 ila yüzde 83'ünde DEHB tanısı olduğunu gösteriyor. DEHB tanısı olan çocuklarda ise OSB görülme oranı yüzde 12-14 olarak açıklanıyor.” HASTALIĞIN TÜRKİYE’DE GÖRÜLME ORANI NEDİR?Ülkemizde hastalıkla ilgili 2019’da yapılan epidemiyolojik çalışmaya değinen Doç. Dr. Yılmaz, “Çalışmaya göre, Türkiye’de okul çağı çocuklarında DEHB görülme oranı yüzde 12,4. Buna işlev kaybına neden olmayan DEHB belirtilerini taşıyan çocukları da dahil ettiğimizde, oran yüzde 19,5'e ulaşıyor” dedi. Doç. Dr. Yılmaz, şu önemli bilgilerin altını çizdi:“Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Koordinatörlüğü’nde ve Sağlık Bakanlığı Ruh Sağlığı Programları Dairesi Başkanlığı tarafından ‘Otizm Spektrum Bozukluğu Tarama ve Takip Programı’ yürütülüyor. Bu programda 1-3 yaş arası her çocuk, konuşma ve sosyal etkileşiminde farklılık ve gecikme açısından standardize ölçeklerle taranıyor. Şüpheli olgular en yakın çocuk psikiyatri polikliniğine yönlendiriliyor. Şu zamana kadar bu program sayesinde birçok çocuk OSB tanısı alarak, erken tedaviden faydalandı.” ÇOCUKLAR DIŞINDA ERGEN VE YETİŞKİNLERDE DE HASTALIĞIN GÖRÜLME SIKLIĞI ARTIYOR Bütün bunların yanı sıra son yıllarda çocuk ve ergenler üzerindeki çalışmaların artmasının, erişkin psikiyatristlerinin de bu bozukluklara karşı farkındalığını artırdığını söyleyen Doç. Dr. Semra Yılmaz, “DEHB ve OSB tanıları sıklıkla çocukluk döneminde konuyor. Ancak bazı kişiler doktora zamanında başvuramadığı için tanı alma süreçleri yetişkin dönemlere sarkabiliyor” dedi. Doç. Dr. Yılmaz, “DEHB’nin 70-80 oranında ergenlikte, 50-60 oranında ise erişkin dönemde devamlılık gösterdiği araştırmalarla ortaya kondu. Veriler hastalığın görülme sıklığının ergenlerde yüzde 6, erişkinlerde ise yüzde 4 olduğunu gösteriyor. Bu oranlar daha da artabilir” ifadelerini kullandı. ‘OTİZM SPEKTRUM BOZUKLUĞU BİR HALK SAĞLIĞI SORUNU HALİNE GELDİ’Otizm spektrum bozukluğunda durumun daha farklı olduğunun altını çizen Doç. Dr. Yılmaz, “OSB’nin son yıllardaki sıklığındaki artış, bu hastalığın bir halk sağlığı sorunu haline geldiğini gösteriyor. OSB, 1970’lerde nadir görülüyorken, ABD Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezleri (CDC), OSB oranlarının son yıllarda çocukluk dönemi dışında, ergen ve yetişkinlerde de belirgin şekilde artış gösterdiğine dikkat çekiyor” dedi.Doç. Dr. Yılmaz, CDC’nin verilerine değinerek şu önemli bilgileri paylaştı:“CDC’nin Otizm ve Gelişimsel Bozukluklar İzlem Ağı (ADMM) verilerine göre OSB prevalansı 2000 ve 2002 yıllarında 1/150 olarak görülüyorken 2006’da 1/150, 2012’de 1/69, 2014’te 1/59, 2016’da 1/54, 2018’de 1/44, 2020’de ise 1/36 olarak ortaya çıkıyor.”‘İKİ HASTALIĞIN DA SEBEBİ TAM OLARAK BİLİNMİYOR’ OSB ve DEHB’nin sebebinin tam olarak bilinmediğini söyleyen Doç. Dr. Semra Yılmaz, “OSB’nin etiyolojisinde birden çok faktörün karmaşık etkileşimlerinin olduğu düşünülüyor. Nedir bu? Mesela genin ve gen çevre etkileşimi sonucunda oluşan gelişimin, erken dönemlerde beyin gelişiminde bozulmalara neden olması… DEHB etiyolojisinde ise genetik, nöronal ve çevresel etkenlerin rol oynadığı düşünülmektedir. Ayrıca DEHB’nin bazı beyin bölgelerindeki yapısal ve işlevsel sorunlar ile ilişkili olduğu da bildiriliyor” dedi. HASTALIKTA NASIL BİR TEDAVİ YÖNTEMİ UYGULANIYOR? Doç. Dr. Semra Yılmaz, “DEHB’de medikal tedaviler ve davranışsal yöntemler kullanılıyor. 6 yaş öncesi çocuklar için ise ebeveyn eğitimi, duygu ve dürtülerin düzenlenmesi için davranış kontrolüne yönelik psikoterapötik yöntemlere başlanıyor. Şiddetli vakalarda ise ilaç tedavisi öneriliyor" ifadelerini kullandı. "DEHB tedavi edilmediğinde kısa ve geç dönemde ciddi komplikasyonlara neden olabiliyor" diyen Doç. Dr. Yılmaz, "Bunlara örnek olarak; sosyal ilişkilerde güçlük, kişilik sorunları, riskli davranışlar, madde kullanımı, motorlu araç kazaları, düşük akademik başarı ve düşük iş performansı gibi olumsuz durumlar verilebilir” dedi. OSB’nin tedavisine de değinen Doç. Dr. Yılmaz, “Hastalığın temel belirtileri olan sosyal iletişim ve etkileşim sorunlarına yönelik bir medikal tedavi henüz bulunmuyor. Temel tedavi çocuğa yönelik bireyselleştirilmiş uygun eğitsel ve davranışsal yaklaşımlar. Bu eğitimlerde sosyal iletişim ve etkileşim becerilerinin ve davranış/dürtü/duygu regülasyonun sağlanması amaçlanıyor” ifadelerini kullandı.