Gıda zehirlenmesi, çeşitli organizmalar veya toksinlerle kontamine (Enfeksiyon etkeninin vücut yüzeyi, eşyalar veya su, gıda gibi maddeler üzerinde bulunması) olmuş gıdaların tüketilmesi sonucu ortaya çıkan bir hastalık. Bu organizmalar arasında bakteriler, virüsler ve parazitler bulunuyor. Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC), ABD'de her yıl 48 milyon kişinin gıda kaynaklı sağlık sorunu yaşadığını, 128 bin kişinin hastaneye kaldırıldığını ve 3 bin kişinin de hayatını kaybettiğini tahmin ediyor. Bakteriler sıcak ve nemli ortamlarda çoğalabildiği için gıda zehirlenmesi yaz aylarında daha sık ortaya çıkıyor. Özellikle piknikte tüketilen ya da plajlara götürülen yiyecekler sayının artmasına neden oluyor. Acil servis uzmanı Dr. John Torres, Daily Mail’e yaptığı açıklamada “Yaz ayları yaklaştığında insanların açık alanda ve plajlarda geçirdiği zaman artıyor. Ne yazık ki açık alanda tüketilen yiyecekler, gıda zehirlenmelerine davetiye çıkarıyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre her yıl 600 milyondan fazla insan gıda zehirlenmesine maruz kalıyor. Bu sayının çok büyük bölümü de plaj ya da piknikte tüketilen besinlerden kaynaklanıyor. Özellikle dört yiyecek tehlikeli oluyor. Bunlar; soğuk etler, salatalar, mayonezli herhangi bir şey ve çiğ et” ifadelerini kullandı. Peki bu yiyecekler nasıl bir tehlikeye dönüşüyor? Nelere dikkat etmek gerekiyor? ‘SOĞUK ETLER BİR SAAT İÇİNDE TÜKETİLMEZSE TOKSİN ÜRETME RİSKİ ARTIYOR’ Konuyla ilgili görüşlerine başvurduğum Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Ebubekir Şenateş, “Ülkemizde de yaz aylarında besin zehirlenmeleri daha sık görülüyor. Bunun en temel nedeni sıcaklığın artması nedeniyle değişik patojenlerin kolaylıkla çoğalma ve besinleri enfekte etme potansiyeli” dedi ve ekledi: “Bakteriler sıcak ve nemli ortamlarda, özellikle de en çok 4-60 derece arasında çoğalır. Açıkta satılan yiyecekler, doğru ortamda muhafaza edilmeyen et ve et ürünleri, şarküteri ürünleri, belli bir süreden sonra bakterilerin üremesi için uygun bir ortam oluşturur. Bu nedenle soğuk et ya da şarküteri içeren yiyeceklerle sandviçlerin buzdolabından çıkarıldıktan sonra en geç iki saat içinde tüketilmesi gerekiyor. Eğer ortam sıcaklığı 32 derece ve üzerindeyse de en geç bir saatte tüketilmeli. Çünkü bu süreden sonra bu yiyeceklerde besin zehirlenmesi yapan patojenlerin çoğalması, toksin üretme riskini artırıyor.” ‘GIDA ZEHİRLENMELERİNİN YÜZDE 10’U YEŞİL YAPRAKLI SEBZE KAYNAKLI MEYDANA GELİYOR’ “Yine yaz aylarında, oldukça bol miktarda tüketilen yeşil yapraklı sebzeler de gıda zehirlenmesinde önemli bir kaynak teşkil ediyor” diyen Prof. Dr. Ebubekir Şenateş, “Yapılan bir çalışmada, tüm gıda zehirlenmelerinin yaklaşık yüzde 10’u yeşil yapraklı sebzelere bağlı meydana geliyor. En çok izole edilen patojenler; Shiga toksin üreten E. Coli, non-tifoid salmonella, L. Monositogenez, satilokok aures ve bacilius türü bakterileri…” dedi. Bu gıdalarla meydana gelen zehirlenmenin en temel nedeni de uygun olmayan saklama koşulları, yeterince iyi yıkanmaması, hazırlamadan önce ve sonra ellerin iyi temizlenmemesi olarak değerlendiren Prof. Dr. Şenateş, “Yaz aylarında, bakterilerin rahatça ürediği ve toksin ürettiği ortam sıcaklığının olması da bu duruma ek katkıda bulunur. Yeşil yapraklı sebzeleri hazırlamadan önce ve hazırladıktan sonra eller iyice sabunlu su ile en az iki dakika temizlenmeli. Salatalar, servis edilene kadar hava geçirmez bir kapta saklanmalı…” HER TÜRLÜ MAYONEZ İÇEREN GIDA ZEHİRLENME RİSKİNİ ORTAYA ÇIKARIYOR Mayonez içeren her türlü gıdanın da zehirlenmeye neden olabileceğini söyleyen Prof. Dr. Ebubekir Şenateş, “Bunun esas nedeninin yumurta ve tavuk gibi ana kaynaklara bağlı olduğu pek çok araştırmada bildirildi. Bu nedenle yumurtalar 70 derecede, tavuk eti 72 dereceye kadar ısıtılmalı. Özellikle mayonezli salatalar, servis edilene kadar buzdolabında tutulmalı” dedi. PİKNİK ALANINDA PİŞİRİLEN ÇİĞ ETLERE DİKKAT! “Piknik alanına pişirilmek üzere götürülen çiğ etler de yaygın besin zehirlenmesinin başlıca nedenlerinden biri” diyen Prof. Şenateş, “E. Coli, tenya, salmonella, toksoplazma, brusella, şarbon, trişinella gibi çeşitli patojenler çiğ etten insana bulaşabilen organizmalar. Çiğ eti, tüketmeden önce, en az 72 derecede pişirmek gerekir” dedi. Prof. Şenateş, şöyle devam etti: “Çiğ eti hazırlarken, önceden ellerin en az iki dakika süreyle su ve sabunla yıkanması gerekir. Mangal ve ete değecek diğer malzemelerin önceden iyi derecede hijyenik bir şekilde yıkanması ve temizlenmesi de çok önemli. Et ve salata için ayrı mutfak eşyaları, bıçaklar ve servisler kullanılmalı.”
Teknoloji ve internetin gelişmesiyle birlikte siber güvenlik tehditleri de hızla artıyor. Son yıllarda dolandırıcıların en çok başvurduğu yöntemlerden biri dijital kimlik hırsızlığı oldu. Siber korsanlar, şifreler, kimlik numaraları, kredi kartı bilgileri ve sosyal güvenlik numaraları gibi kişisel verileri ele geçirerek bu bilgileri kurbanlarının adına hileli şekilde kullanıyor. Özellikle ABD'de son iki yılda kimlik hırsızlığı vakaları korkutucu boyutlara ulaştı. 15 MİLYONDAN FAZLA KİŞİNİN KİMLİĞİ ÇALINDI Yakın zamanda siber güvenlik şirketi Javelin tarafından yapılan bir araştırmaya göre, 2023'te ABD’de 15 milyondan fazla kişi kimliğinin çalındığını bildirdi. Javelin’in dolandırıcılık ve güvenlik alanındaki kıdemli analisti olan Suzanne Sando, Daily Mail’e yaptığı açıklamada “Bu oldukça büyük bir artış. Elde ettiğimiz verilere göre, kimlik dolandırıcılığı geçen yıl Amerikalılara 43 milyar dolarlık bir mali yük çıkardı” ifadelerini kullandı. ‘TÜRKİYE'DE DE KİMLİK HIRSIZLIĞI VE KİMLİK DOLANDIRICILIĞI CİDDİ BİR SORUN’ Bu sorun sadece ABD’de artmıyor. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Görsel İletişim Tasarımı Anabilim Dalı Başkanı ve Bilişim Teknolojileri Uzmanı Prof. Dr. Ali Murat Kırık, Türkiye'de de kimlik hırsızlığı ve kimlik dolandırıcılığının ciddi bir sorun olduğunun altını çizerek, “Emniyet Genel Müdürlüğü ve Türkiye Bankalar Birliği gibi kurumların raporlarına bakıldığında internet bankacılığı ve çevrimiçi alışverişlerde kimlik hırsızlığı vakalarının arttığı görülüyor” dedi ve ekledi:“Bu artışın temel nedenleri arasında, internet ve mobil cihaz kullanımının yaygınlaşmasıyla kişisel bilgilerin daha fazla çevrimiçi ortamda paylaşılması, siber güvenlik farkındalığının düşük olması ve kullanıcıların güçlü şifreler kullanmama gibi basit önlemleri almamalarını söyleyebilirim. Ayrıca, küçük ve orta ölçekli işletmelerin yeterli siber güvenlik önlemleri almaması da bu tür saldırılara karşı savunmasız kalmalarına yol açıyor.” Analist Suzanne Sando, bu noktada biraz uyanık olunması gerektiğine vurgu yaparak “Siber korsanların insanların kişisel bilgilerine erişmeye çalışıp çalışmadığını belirleyen bazı işaretler var. Hangi işaretlere dikkat etmeniz gerektiğini anlayarak, düzeltilmesi aylar veya yıllar sürebilecek kimliğinizi nasıl koruyacağınızı öğrenebilirsiniz” ifadelerini kullandı. Peki bu uyarılar neler? Nasıl önlemler almak gerekiyor? MESAJ OLARAK GELEN DOĞRULAMA KODU UYARILARINA DİKKAT EDİN! İlk dikkat edilmesi gereken, tanınmayan 2FA girişleri… Bu durum iki faktörlü kimlik doğrulama girişleri olarak biliniyor. Kimlik hırsızlığına karşı dikkat edilmesi gereken önemli uyarıların başında geliyor. Prof. Dr. Ali Murat Kırık, “İki faktörlü kimlik doğrulama, bir kullanıcının kimliğini doğrulamak için şifre ve telefonunuza gönderilen doğrulama kodu gibi iki farklı yöntemi kullanır. Tanınmayan 2FA girişleri, sizin başlatmadığınız halde telefonunuza veya e-postanıza gelen doğrulama kodu uyarılarıdır. Bu durum, bir başkasının şifrenizi ele geçirdiğini ve hesabınıza girmeye çalıştığını gösterebilir” dedi.“Bu tür uyarılar, hesaplarınızın güvenliğinin tehlikede olduğunu işaret eder” diyen Prof. Dr. Kırık, “Eğer bu doğrulama kodu beklemediğiniz bir anda gelirse, hemen şifrenizi değiştirmeniz, güvenlik ayarlarını gözden geçirmeniz ve yetkisiz erişimi bildirmeniz gerekir. Ayrıca, aynı şifreyi kullandığınız diğer hesapların şifrelerini de değiştirmeniz önemlidir” ifadelerini kullandı. SOSYAL MEDYA HESAPLARINIZDAKİ DEĞİŞİKLİKLER KİMLİĞİNİZİN ELE GEÇİRİLDİĞİNE DAİR BİR İŞARET Bir diğer işaret de yayın hesaplarınızdaki aksaklıklar. Prof. Dr. Ali Murat Kırık, “Yayın hesaplarınızdaki aksaklıklar, kimliğinizin çalındığını gösterebilecek önemli işaretlerden biri. Eğer sosyal medya, streaming hizmetleri veya diğer çevrimiçi yayın platformlarınızda beklenmedik değişiklikler, açıklanamayan içerik paylaşımları veya tanımadığınız cihazlardan giriş yapılmışsa, bu durum hesabınızın ele geçirildiğini gösterebilir” ifadelerini kullandı. Hesap ayarlarında yapılan izinsiz değişiklikler, e-posta ve şifrelerin değiştirilmesi gibi durumların da kimlik hırsızlığına dair güçlü işaretler olduğunu söyleyen Prof. Dr. Kırık, “Bu tür aksaklıklar fark ettiğinizde, derhal hesaplarınızın güvenliğini sağlamak için şifrelerinizi değiştirmeniz ve platformun müşteri hizmetlerine durumu bildirmeniz önemlidir” dedi. ‘OTOMATİK ÖDEME VE ABONELİK HİZMETLERİNE DİKKAT’ Kredi kartı ekstrelerini düzenli olarak kontrol etmenin de kimlik hırsızlığı ve dolandırıcılığını erken tespit etmenin en etkili yollarından biri olduğunun altını çizen Prof. Dr. Ali Murat Kırık, “Kimlik hırsızları, kredi kartı bilgilerinizi ele geçirerek kartınızı izniniz olmadan kullanabilirler. Bu, küçük meblağlarla başlayan ve fark edilmediğinde büyük kayıplara yol açabilecek harcamalarla kendini gösterebilir” dedi. Prof. Dr. Kırık, şöyle devam etti: -- Dolandırıcılar genellikle kredi kartınızın geçerliliğini test etmek için küçük miktarlarda harcama yapar, bu harcamalar genellikle gözden kaçabilecek kadar düşük tutarlarda olur. Ancak, bu küçük test harcamaları fark edilmezse, dolandırıcılar daha büyük ve tanımadığınız harcamalar yaparak ciddi mali kayıplara neden olabilirler.-- Bu tür sorunlarla karşılaşmamak için kredi kartı ekstrelerinizi düzenli olarak incelemeniz ve tanımadığınız ya da beklenmedik harcamaları hemen bankanıza bildirmeniz önemlidir. Ayrıca, bankaların sunduğu anlık bildirim hizmetlerini kullanarak her harcamadan haberdar olabilirsiniz. Otomatik ödeme ve abonelik hizmetlerine dikkat etmek de önemlidir; zira dolandırıcılar kart bilgilerinizi kullanarak düzenli para çekebilecek otomatik ödeme sistemlerine kaydolabilirler. ‘KREDİ NOTUNDAKİ BÜYÜK DALGALANMALARA ÇOK DİKKAT EDİN Prof. Dr. Ali Murat Kırık, “Kredi notundaki büyük dalgalanmalar, kimlik hırsızlığının önemli bir işareti olabilir” dedi ve şu önemli bilgilerin altını çizdi: “Kredi notunuz, kredi kartı kullanımı, ödemeler ve kredi başvuruları gibi finansal aktivitelerinizin bir yansımasıdır. Eğer kimliğiniz çalındıysa, dolandırıcılar adınıza sahte kredi başvuruları yapabilir, kredi kartlarınızı kullanabilir veya mevcut kredilerinizi kötüye kullanabilirler. Bu tür aktiviteler, kredi notunuzda ani ve büyük değişimlere yol açar. Eğer kredi notunuzda beklenmedik dalgalanmalar fark ederseniz, derhal kredi raporlarınızı incelemeli ve şüpheli aktiviteleri kredi bürolarına ve bankanıza bildirmelisiniz. Bu, kimlik hırsızlığını erken tespit etmenize ve finansal zararları en aza indirmenize yardımcı olabilir.” ‘ÖNEMSİZ POSTALAR ALIYORSANIZ KİMLİK HIRSIZLIĞI RİSKİYLE KARŞI KARŞIYA OLABİLİRSİNİZ’ Önemsiz postalar almanın kimlik hırsızlığına işaret edebilecek belirtilerden biri olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Kırık, “Kimlik hırsızları, adresinizi değiştirebilir ve adınıza açılan sahte hesaplara gelen postaları ele geçirebilirler. Bu, banka veya finansal kuruluşlardan gelen hesap özeti, kredi kartı teklifleri veya fatura bildirimleri gibi önemsiz gibi görünen postaları içerebilir. Eğer beklenmedik veya tanımadığınız bu tür postalar alıyorsanız, kimlik hırsızlığı riskiyle karşı karşıya olabilirsiniz” dedi.
Dünyanın çeşitli köşelerinde göz alıcı manzaraların arkasında, bilinmeyen tehlikeler yatıyor. Bu riskli bölgeler; sadece doğal güzellikleri değil, aynı zamanda doğal tehlikeleri de içeriyor. DailyMail ise geçtiğimiz günlerde bu yerleri derledi. İşte o yerler… CEHENNEMİN KAPILARI / TÜRKMENİSTAN Derveze Gaz Krateri, Aşkabat'a yaklaşık 250 kilometre uzaklıktaki Merkez Karakum Çölü'nde yer alıyor. Derinliği yaklaşık 50 metre, genişliği ise 100 metrenin üzerinde bulunuyor. Türkmenlerin ‘Cehennem Kapısı’ olarak adlandırdıkları krater, 1967 yılında doğalgaz sondajının çökmesi sonucu meydana geldi. Bu kaza sırasında sondajda çalışan bazı işçiler hayatını kaybetti. Türkmen jeologlar, kraterin sondaj esnasında yer altındaki kireç taşı benzeri madenlerin suyla teması sonucu erimesiyle meydana geldiğine inanıyor. Bazı kaynaklar ise sondajın yer altı mağarası üzerinde yapıldığını savunuyor. Her yıl binlerce turist ateşin ön planda olduğu fotoğraflar çekmek için alana akın ediyor. Krater, Türkmenistan'ın başlıca turistik cazibe merkezlerinden biri olmasına rağmen, aynı zamanda atmosfere salınan büyük miktarlarda zararlı metan nedeniyle çevre kirliliğine de neden oluyor. NAİCA KRİSTAL MAĞARASI / MEKSİKA Dünyanın en büyük kristallerine ev sahipliği yapan Naica, Meksika’nın en popüler adreslerinden biri… Yerin 300 metre altındaki mağaranın odaları 11 metre yüksekliğe ve 4 metre genişliğe ulaşan kristallerle dolu. Bu oluşumlar, aşırı ısınan suyun soğumaya başlaması ve alçıtaşına doyması ile şekillendi. Zamanla suda kristaller oluştu. Naica'da yer altında çalışmak isteyen bilim insanlarının hâlâ karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri sıcaklık. 58 derece sıcaklıktaki mağarada yeterli ekipman olmadan 10 dakika durmak mümkün değil. Kanadalı kâşif George Kourounis, mağaraya girmeye cesaret eden az sayıdaki kişiden biri. Mağarada yaşadıklarını DailyMail’e anlatan Kourounis, “İçerideki hava sıcaklığı yaklaşık olarak 50 dereceydi. Bağıl nem de yüzde 100'e yaklaşarak içerideki havanın 100 derece hissedilmesini sağlıypr. Kısa keşifler için mağaraya girdiğimde buzla dolu özel kıyafetler giymem çok enteresan bir duyguydu” ifadelerini kullandı. KAWAH IJEN YANARDAĞI VE KÜKÜRT MADENİ / ENDONEZYA Dünyanın en büyük asit gölüne ev sahipliği yapan Kawah Ijen Yanardağı'ndaki maden, 1968 yılından bu yana işlemeye devam ediyor. İnsanlar, hâlâ aktif ve tehlikeli olan volkanda, hiçbir önlem anlamadan çalışmayı sürdürüyor. Alanın etrafındaki şelaleler, kaplıcalar ve etkileyici volkanik manzara ise her yıl binlerce turistin ilgisini çekiyor. SLOT KANYONLARI, ZİON ULUSAL PARKI / ABD Slot, Amerika Birleşik Devletleri'nde Utah’ta bulunan derin ve dar geçitlerden oluşun oldukça büyüleyici bir kanyon. Kuzey Forkun Virgin Nehri kolunun oymasıyla meydana gelmiş. Giriş kısmı Zion Ulusal Parkı'nın batı yarısında konumlanıyor. Her yıl milyonlarca turist buraya yürüyüş yapmaya geliyor. Ancak 2015 yılında doğal güzellikteki bölgede 7 yürüyüşçü hayatını kaybetti. Hayatını kaybedenlerin bulunması ise 60'tan fazla park korucusu ve çeşitli kurumlardan acil durum personeli tarafından yapılan üç günlük arama sonucu bulundu. Bu olaydan sonra da kanyonlar dünyanın en tehlikeli yerler listesinde yer almaya başladı. Ancak yine de turistler bölgeye ziyaret etmekten vazgeçmiyor. KAATERSKİLL ŞELALESİ / ABDNew York'taki Kaaterskill Şelalesi, yıllar içinde çok sayıda meydana gelen ölümler nedeniyle dünyanın en tehlikeli doğa harikalarından biri olarak kabul ediliyor. Tatil kiralama sitesi Holidu, şelalenin doğal güzelliğiyle ziyaretçileri cezbettiğini ve insanların selfie çekmeye çalışırken hayatını kaybettiğinin altını çiziyor. Son olarak dört kişi de fotoğraf çektirirken hayatını kaybetti. Yaşanan olaylar sonrası New York Eyaleti Çevre Koruma Departmanı ölüm sayısını azaltmanın yollarını planladı. Alınan karar doğrultusunda şelalenin çevresine izleme platformu, tırabzanlar, uyarı işaretleri ve bir köprü eklendi. Ancak yetkililer yine şelalenin insanlar için riskli bir yer olduğunu belirtiyor. DANAKİL ÇÖLÜ / ETİOPYADanakil Çölü, Etiopya'nın kuzeydoğusunda, Eritre'nin güneyinde ve Cibuti'nin kuzeybatısında yer alıyor. Çoğu kişi bu korkunç yeri ‘Yeryüzü cehennemi’ olarak nitelendiriyor. Bölgeyi her yıl yüzlerce maceracı ziyaret ediyor. Çölde rehbersiz bulunmak yasak. Burayı ziyarete gelenlerin çoğu, Erta Ale yanardağını görmeye geliyor. 600 metre yüksekliğindeki aktif yanardağ dünyanın en büyük lav kraterine sahip. Etrafında ise kükürtlü kaplıcalar, sülfat, demir oksit ve tuz birikintilerinin yol açtığı rengârenk oluşumlar göze çarpıyor. KHUMBU BUZ ŞELALESİ / NEPALEverest'in Nepal tarafındaki Khumbu Buz Şelalesi, dağcıların çürük merdivenler üzerinden yarıklarda gezinmesini gerektiren, oldukça tehlikeli bir buz alanı… 18 Nisan 2014 tarihinde yaşanan olay ise hâlâ bölgede konuşuluyor. Everest Dağı tarihinin en büyük felaketinin yaşandığı olayda, Khumbu Buzulu’nda meydana gelen bir kar-buz çığı, ip döşemekte olan Sherpaları (Nepal'in dağlık kesiminde, özellikle Himalayalar'da yaşayan halk) vurdu ve toplamda 16 kişi hayatını kaybetti. Ölenlerin tamamının Sherpa olması, kazanın sadece dağcılık açısından değil, insani açıdan da sorgulanmasına yol açtı. TROLLTUNGA / NORVEÇ Trolltunga, Norveç’in Hordaland bölgesinde Odda’ya bağlı olan bir tırmanış rotası. Bir dil şeklinde olan bu kayaya ise Trolltunga deniyor. 10 bin yıl önce buzul zamanında oluştuğu düşünülen kayanın denizden yüksekliği yaklaşık 1100 metre. Turistler genelde uzun tırmanışa uygun şekilde hazırlanmadan fotoğraf çekmek için kayaya tırmanıyor. Bu da pek çok kazaya neden oluyor. Trolltunga'da bildirilen son ölüm ise 2015 yılında yaşandı. 24 yaşındaki Avustralyalı öğrenci Kristi Kafcaloudis'in fotoğrafı çekilirken kayadan düşerek can verdi.
Güneş gözlüğü, pek çok markanın her yıl yenilerini tasarladığı modelleriyle yaz aylarının vazgeçilmez aksesuarı olarak ön plana çıkıyor. Ancak güneş gözlüğünün aksesuar olmaktan çok daha önemli bir özelliği var; hayati bir sağlık gereci olması. Özellikle kaliteli ve doğru seçilen bir güneş gözlüğü, gözleri birçok hastalıktan koruyor. Uzun kullanımda ise göz sorunlarının oluşmasını engellemede etkin bir rol oynuyor. Geçtiğimiz günlerde New York Post’a açıklamalarda bulunan göz hastalıkları uzmanları ise gözleri güneşin zararlı ışınlarından koruyacak güneş gözlüklerini nasıl seçileceğine dair önemli açıklamalarda bulundu. ABD’de Santa Monica’da Pasifik Sinir Bilimleri Enstitüsü’nden Optometri Uzmanı olan Dr. Michelle Holmes, “Güneş gözlükleri; kırışıklıklar, ince çizgiler ve cilt kanseri geliştirme riskini azaltmaya yardımcı olan önemli bir aksesuar. Bu nedenle güneş gözlüğü seçimi hafife alınacak bir şey değil” dedi. Wilmer Göz Enstitüsü Oftalmoloji Bölümü’nde görevli olan Dr. Bryce St. Clair ise “Güneş gözlüğü takmak, UV ışınlarının ve rüzgârın pinguekula (gözde sarı-beyaz renkli, kabarık doku büyümesi) büyümesini engeller. Ayrıca güneş gözlükleri, makula dejenerasyonuna (gözde makula ismi verilen bölgenin bozulmasıyla karakterize bir retina hastalığı) göz kapağı cilt kanserine ve katarakta karşı da koruma sağlar” ifadelerini kullandı. Peki güneş gözlüğü alırken nelere dikkat edilmeli? RENKLİ CAMLI GÖZLÜKLERE DİKKAT!Bazı güneş gözlükleri renkli camlara sahip oldukları için gözlerinizi koruyormuş gibi görünebilir ancak bu onların yeterli UV korumasına sahip oldukları anlamına gelmiyor. Dr. Michelle Holmes, “Eğer renkli bir gözlük tercih edilecekse UVA ve UVB ışınlarına karşı yüzde 100 koruma sağladığından emin olunması gerekiyor. Sertifikalı gözlüklerde ‘UV 400’ veya ‘yüzde 100 UV koruması’ gibi bir ifade bulunmalı. Ancak sahte olabileceğinden korkuyorsanız markayı internetten araştırabilirsiniz. Eğer hem sahte hem de renkli gözlük takıyorsanız ciddi sağlık problemleri yaşamanız çok yüksek ihitmal” ifadelerini kullandı. POLARİZE LENSLER ÇOK ÖNEMLİPek çok uzmanın belirttiği gibi polarize lensli güneş gözlükleri, karşıdan gelen bir arabanın kaputunun parlaması gibi etrafınızdaki nesnelerden gelen parlamaları ortadan kaldırabilir. Dr. Holmes, “Bu gözlükler araba kullanmak, kayak yapmak ve tekneyle gezmek gibi aktiviteler sırasında göz yorgunluğunu ciddi şekilde azaltır. En önemlisi de görünürlüğü ve konforu artırır. Fakat genelde pahalıdır” dedi. GÜNEŞ GÖZLÜĞÜNÜZÜN YÜZÜNÜZE TAM OLMASI GEREKİYORGüneş gözlüğü eğer yüzüne tam şekilde oturmuyorsa gözlerinizi güneşten gerektiği gibi korumuyor demektir. Bu konuyla ilgili de detay paylaşan Dr. Michelle Holmes “Takılması rahatsız edici bir çerçeveyi kullanmaya devam etmek sizi rahat edecektir. Ancak bundan ziyade küçük güneş gözlükleri her ne kadar moda olsa da gözlerinizi ışınlardan tamamen korumadığını bilmelisiniz” ifadelerini kullandı. DAYANIKLI MALZEMEYE DE ÇOK DİKKAT EDİNUzmanların birçoğu insanların dayanıklı çerçeve ve lensleri tercih etmesini öneriyor. Dr. Bryce St. Clair, rivex, polikarbonat, cam, titanyum veya paslanmaz çelikten yapılmış lenslerin en dayanıklı lensler olduğunu açıkladı. Özellikle polikarbonatın kırılma olasılığının en düşük olduğunu da ekledi. “Bu mercekleri satın alırken dikkatli olun çünkü kırılırlarsa, kırılan parçalardan dolayı geri dönüşü olmayan görme hasarına neden olabilirler” diyen Dr. St. Clair, “Kesinlikle iyi olacak ve gözlerinizi koruyacak bir çifti ucuza bulabilirsiniz. Ancak bedava hediyelere dikkat edin! Tam koruma yelpazesini sağlayamayabilirler” dedi.
Halk arasında genellikle sivilce olarak tanımlanan akne, yaygın görülen bir tür deri hastalığı. Genç ve erişkinlerde daha sık görülen bu hastalık, genelde önemli bir sağlık problemi olarak görülmüyor. Ancak bazı durumlarda basit bir sivilce olarak görülen bir kızarıklık kanserin belirtisi olabilir. Geçtiğimiz günlerde New York Post’a açıklamalarda bulunan Dermatoloji Uzmanı Dr. Fatima Fahs “Son zamanlarda hastalar ofisime gelip aylardır geçmeyen sivilcelerinin olduğunu söylüyor. Bu hiç normal değil. Çoğuna ise ne yazık ki ‘bazal hücreli karsinom’ teşhisi koyuyoruz. Bu durum basit bir sivilce olarak kendini gösteriyor ama aslında ciddi bir cilt kanseri türü…” ifadelerini kullandı. ÜLKEMİZDE DE OLDUKÇA YAYGIN! Konuyla ilgili görüşlerine başvurduğum Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Aslı Tatlıparmak ise “Bazal hücreli karsinom (BHK), dünya genelinde en yaygın görülen deri kanseri türü. Güneş maruziyetinin fazla olduğu bölgelerde daha yaygın olmak üzere, yıllık milyonlarca vaka ile karşı karşıyayız” dedi. Amerika Birleşik Devletleri'nde her yıl yaklaşık 3 milyon insana bazal hücreli karsinom teşhisi konduğunun altını çizen Doç. Dr. Tatlıparmak, “Avustralya gibi güneş ışığının çok yoğun olduğu ülkelerde bu oran daha da yüksek. Türkiye'de de güneşe maruz kalma ve açık ten faktörleri göz önünde bulundurulduğunda, BHK oldukça yaygın. Hatta sıklığı artıyor. Ancak kesin istatistik bilgisi henüz bulunmuyor” ifadelerini kullandı. BAZAL HÜCRELİ KARSİNOMUN OLUŞUMUNDA ETKİLİ OLAN UNSURLAR NELER? Bu kanser türünün genellikle yavaş büyüyen bir tümör olduğuna değinen Doç. Dr. Aslı Tatlıparmak, sorunun oluşumunda etkili olan yedi unsura dikkat çekti:1- Ultraviyole (UV) ışınlarına maruz kalma: Güneş ışığına veya yapay UV ışık kaynaklarına (örneğin solaryum) uzun süreli veya yoğun maruz kalma, DNA'da hasara yol açarak kanser gelişimini tetikleyebilir.2- Açık ten rengi: Açık tenli kişiler, güneşin zararlı UV ışınlarına karşı koruma sağlayan daha az melanin pigmentine sahip oldukları için bu kanser türüne daha yatkındır.3- Yaş: Yaş ilerledikçe, deri kanseri riski de artar, çünkü deri hücreleri zamanla daha fazla UV hasarı biriktirir.4- Genetik yatkınlık: Ailede bazal hücreli karsinom öyküsü olan kişilerde bu kanser türünün gelişme riski oldukça yüksektir.5- Bağışıklık sisteminin zayıflığı: Organ nakli olmuş veya bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar kullanan kişilerde, deri kanseri gelişme riski daha fazladır. 6- Bağışıklık sistemi: Bağışıklık sistemini baskılayan ilaç kullananlar veya belirli hastalıkları olan (örneğin HIV/AIDS) kişiler daha yüksek risk altındadır.7- Kimyasal maruziyetler: Arsenik gibi bazı kimyasallara uzun süreli maruz kalma da bazal hücreli karsinom riskini artırabilir. Bu tür maruziyetler genellikle belirli mesleklerde daha yaygındır. SÜREKLİ KABUK BAĞLAYAN VE BAZEN DE KANAYAN YARALARA DİKKAT! Bazal hücreli karsinomun başlangıçta sivilce veya kızarıklıkla karıştırılabileceğini söyleyen Doç. Dr. Aslı Tatlıparmak, hastalığın belirtilerine dair ise şu önemli bilgilerin altını çizdi:-- Genellikle yüz, kulaklar, boyun, saçlı deri veya omuzlar gibi güneşe maruz kalan bölgelerde; küçük, parlak, inci benzeri bir kabartı ortaya çıkar. Bu kabartılar zamanla büyüyebilir ve merkezi bir çukurlaşma veya yaraya dönüşebilir. Böyle bir durumda hastalıktan kesinlikle şüphelenilmesi gerekir. -- Ayrıca yavaş büyüyen kırmızı leke olarak da kendini gösterebilir. Özellikle vücudun güneş gören kısımlarında ortaya çıkar ve zamanla daha belirgin hale gelir. Yüzeyi pürüzlü ve pul pul olabilir. Sürekli kabuk bağlayan veya iyileşmeyen, bazen kanayan bir yara da bazal hücreli karsinomun belirtisi olabilir. En önemlisi de etkilenen bölgede renk değişiklikleri görülebilir. Çoğunlukla tek renkli olmakla birlikte, kırmızı, pembe, beyaz ve siyah tonlarında olabilir. BAZAL HÜCRELİ KARSİNOM ZAMANLA BAŞKA SAĞLIK SORUNLARINA NEDEN OLABİLİR Mİ?Bu soruma “Bazal hücreli karsinom, genellikle lokalize bir kanser türü olup, çoğunlukla başka organlara yayılmaz (metastaz yapmaz). Eğer zamanında ve etkili bir şekilde tedavi edilmezse bazı sağlık sorunlarına yol açabilir”” cevabını veren Doç. Dr. Tatlıparmak, ortaya çıkabilecek sorunları üç maddede açıkladı:1- Yerel büyüme ve yayılım: Bazal hücreli karsinom, tedavi edilmediğinde büyümeye ve derinleşmeye devam eder. Bu, etkilenen bölgede daha fazla dokunun tahrip olmasına neden olacaktır. Özellikle yüz gibi kritik anatomik bölgelerde büyüyen hastalık; burun, kulaklar ve gözler gibi organlara zarar verebilir.2- Disfigurement ve fonksiyon kaybı: Büyük veya derin Bazal hücreli karsinomlar, görünüm üzerindeki etkilerin yanı sıra, etkilenen bölgedeki organların fonksiyonlarını da olumsuz etkileyebilir (örneğin, göz kapaklarında, burunda veya dudaklarda fonksiyon kaybı).3- Psikolojik etkiler: Yüz gibi görünür bölgelerdeki lezyonlar ve sonrasında oluşabilecek izler, hastalar üzerinde psikolojik etkiler yaratabilir. HASTALIĞIN TEDAVİSİNDE NASIL BİR YOL İZLENİYOR? “Bazal hücreli karsinomun tedavisi, tümörün büyüklüğüne, yerine, derinliğine ve hastanın genel sağlık durumuna bağlı olarak değişiklik gösterir” Doç. Dr. Aslı Tatlıparmak, tedavi yöntemlerine dair şu bilgileri paylaştı:-- Genelde eksizyonel cerrahi yapılıyor. Bu işlemde tümör ve çevresindeki bir miktar sağlıklı dokuyu içerecek şekilde tümör çıkarılıyor. Genellikle lokal anestezi altında yapılır. Bir diğer işlem de mohs mikrografik cerrahisi… Özellikle yüz gibi kritik alanlardaki kanserler için tercih edilen bu yöntemde, tümör katman katman çıkarılır ve her katman mikroskop altında incelenir. İşlem kanserli hücreler tamamen temizlenene kadar devam eder. Bu yöntem, sağlıklı dokunun korunmasını maksimize eder ve nüks oranını azaltır. -- Topikal tedaviler de uygulanır. Bazı yüzeysel bazal hücreli karsinomlar için topikal kremler (örneğin, imikimod veya 5-fluorourasil içeren kremler) kullanılabilir. Fotodinamik terapi (PDT) de etkilidir.Bu yöntemde, öncelikle kanserli dokuya duyarlılaştırıcı bir kimyasal uygulanır. Birkaç saat sonra bölgeye belirli dalga boyunda ışık verilir. Bu işlem, uygulanan kimyasalın kanserli hücreleri yok etmesini tetikler.
Kilo vermek, birçok insanın sağlığını ve genel yaşam kalitesini iyileştirmeye yönelik bir hedef olarak biliniyor. Uzmanlar bu süreci; dengeli beslenme, düzenli egzersiz ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları üzerine odaklanan bütünlüklü bir yaklaşım olarak tanımlıyor. Ancak bu süreç, bireyden bireye farklılık gösterebiliyor. Örneğin herkes için etkili olan herhangi bir yöntem size hiçbir fayda sağlamayabilir. Bu yolculukta iki önemli unsur var; birincisi sabırlı olmak ikincisi de uygun sıvı tüketimi… Neredeyse tüm diyet listelerinin başında “sık sıvı tüketin” cümlesi geçer. Pek çok diyetisyen de suyun bu süreçte çok önemli olduğunun altını çizer. Fakat sağlıklı kilo kaybı için tek başına bu yöntem yeterli değildir. Çünkü çok ciddi destekçiler de gerekiyor. Ödüllü diyetisyen Lauren Manaker, geçtiğimiz günlerde Health dergisinde kilo verme yolculuğunda en önemli destekçilerin çaylar olduğunu açıkladı. Manaker, beslenme ve spor düzeninin yanı sıra tüketilen çayların, yağ yakmaya ve ödem atmaya yardımcı olacağı gibi, iştahı keserek yeme güdüsünü kontrol altına alabileceğini söyledi. Peki hangi çaylar zayıflama sürecinde etkili?YEŞİL ÇAY Lauren Manaker, yeşil çayın hem antioksidanlar hem de kafein içerdiğini ve bunların her ikisinin de kilo kaybına yardımcı olabileceğini açıkladı. Manaker, “Kateşinler adı verilen antioksidanlar metabolizmanızı destekler, vücudun yağ yakmasına ve karın bölgesindeki yağların azaltılmasına yardımcı olur. Kafein ayrıca kilo kaybına da yardımcı olabilir çünkü vücudun kalori yakma hızını hızlandırır. Yeşil çay tüm bunları iyi bir şekilde karşılıyor. Ayrıca vücudun, yağları enerji kaynağı olarak kullanmasına da yardımcı oluyor” ifadelerini kullandı.SİYAH ÇAY Siyah çay, çaydaki flavonoid (pek çok bitkide bulunan güçlü antioksidanlar) düzeylerini artıran bir fermantasyon sürecinden geçer. Thearubiginler ve theaflavinler olarak adlandırılan bu flavonoidlerin, metabolizmaya yardımcı olduğu ve kilo kaybına katkıda bulunduğu düşünülüyor. Siyah çaydaki ‘polifenol’ (sağlığa olan faydaları ile bilinen organik bir bileşik çeşidi) adı verilen antioksidanların kilo vermede çok etkili olduğuna dikkat çeken Lauren Manaker, “Aslında siyah çay, yeşil çay ile aynı bitkiden oluşur, sadece işleme yöntemleri farklıdır. Siyah çayın, kilo verdirme dışında kalp sağlığı ve beyin fonksiyonu üzerindeki etkileri gibi çeşitli sağlık yararları da bulunuyor” dedi. OOLONG ÇAYI Oolong çayı, yeşil ve siyah çaylar gibi ‘camellia sinensis’ denen bitkinin yapraklarından üretiliyor. Fakat çayın işlenme biçimi onu diğer çaylardan ayırıyor. Fermantasyon süresi yeşil çaydan daha uzun, siyah çaydan ise daha kısa tutuluyor. Bu iki çaya göre de dayanıklılık süresi oldukça fazla.Oolong çayının da kilo kaybına yardımcı olabilecek çeşitli polifenolik bileşikler içerdiğinin altını çizen Lauren Manaker, "Bu biyoaktif bileşenlerin yağ metabolizmasını güçlendirdiğine, vücudun yağları daha verimli yakma yeteneğini arttırdığına dair araştırmalar var. Örneğin Nutrients dergisinde yayımlanan araştırma bize bu çayla ilgili güçlü veriler sunuyor” dedi. Manaker, şöyle devam etti: “Araştırmada iki hafta boyunca oolong çayı içen kişilerde yağ oksidasyonunun arttığı bulundu. Bunun da kilo kaybına yardımcı olabileceği ortaya kondu. Araştırmacılar ayrıca oolong çayının insülin seviyelerini ve kan şekerini düşürebileceğini de gözlemlediler.”NANE ÇAYI Nane çayı, gastrointestinal (mide-bağırsak) sistem kaslarını gevşeten mentol sayesinde sindirimi iyileştiriyor. Mentol ayrıca şişkinliğe de yardımcı oluyor. Manaker, “Nane çayı da diğer çaylar gibi kilo verme sürecinde sihirli bir içecek. Yapılan araştırmalara göre nane kokusu iştah bastırıcı olarak hareket ediyor. Bu da ciddi oranda kilo kaybına yol açıyor” ifadelerini kullandı. ZENCEFİL ÇAYIZencefil çayının içinde antioksidan ve antiinflamatuar görevi gören gingerol bulunuyor. Bu da vücudun kalori yakma yeteneğini artırıyor. 2012 yılında Metabolism dergisinde yayımlanan bir araştırmaya dikkat çeken Lauren Manaker, “Bu çalışmada zencefil çayı içen kişilerin daha az acıktığını ve daha az yemek yediği bulundu” ifadelerini kullandı. HİBİSKUS ÇAYI Hibiskus bitkisi, ebegümecigiller ailesinden gelerek, farklı bölgelerde Mekke gülü, gül hatmi, nar çiçeği, hatmi çiçeği ya da amber çiçeği gibi farklı isimlerle biliniyor. Dünyanın birçok yerinde hibisküs bitkisi, gıda ve ilaç yapımında da kullanılıyor. Manaker, hibiskus çayının kilo kaybına katkıda bulunabilecek diğer içeceklere göre daha lezzetli ve kalorisiz bir alternatif olduğunu söyledi. Çayın etkilerine de değinen Manaker, “Ebegümecinin antosiyaninler adı verilen birincil bileşiklerinin vücudun karbonhidrat emilimini sınırlayabiliyor. Ayrıca Hibiskus, obezite karşıtı etkileri de bulunuyor. En önemlisi de bu çay vücutta yağ birikimini sınırlayabiliyor” dedi. ROOİBOS ÇAYI Güney Afrika’ya özgü Aspalathus linearis bitkisinin yapraklarından elde edilen rooibos çayı, kırmızı bitki çayı olarak biliniyor. Minik sarı çiçekleri bulunan bu çay türü, tıbbi amaçlar için de kullanılıyor. Lauren Manaker, “Bu doğal tatlı çay, daha şekerli içeceklere olan isteğinizi azaltmanıza yardımcı olabilir. Çünkü bu çayda vanilya aromasına yakın bir tada sahip olan rooibos maddesi bulunuyor. Ayrıca çayda aspalatin adı verilen vücuttaki yağ depolamasını azaltan ve kan şekerinin düzenlenmesine yardımcı olabilecek bir antioksidan da bulunuyor” dedi.
Bugüne kadar hiçbir kuşak, Z kuşağı kadar popüler olmadı. 1996 ila 2015 yılları arasında doğan kişilerin ifade edildiği Z kuşağı, bazı konularda çok avantajlı olsa da bazılarında dezavantajlı olarak yorumlanıyor. Bu olumsuzlukların başında ise hızlı yaşlanma geliyor. Özellikle 20’li yaşlarında olanların daha yaşlı göründüğü üzerinde duruluyor. TikTok'ta milyonlarca kez görüntülenen gönderilerde dikkat çeken bu teori, tamamı 27 yaşın altındaki genç yetişkinlerin, kendilerinden önceki nesil olan Y kuşağından daha yaşlı göründüğü yönünde... Bu teoride başı çeken kişi ise 26 yaşındaki fenomen Jordan Howlett. ‘KİMSE 27 YAŞINDA OLDUĞUMA İNANMIYOR’ Bir TikTok videosunda “Y kuşağının yaşlarına göre çok daha genç göründüğü, Z kuşağının ise daha yaşlı göründüğü bir zamanda yaşıyoruz. Ben 26 yaşındayım ve Z kuşağıyım. Fakat kimse yaşımın 26 olduğuna inanmıyor. 40-50 yaş arasında olduğumu sanıyorlar. Hatta annemi yanımda görünce abisi olduğumu düşünüyorlar. Bunun temel nedeninin stres olduğunu düşünüyorum” dedi. ABD'li araştırmacılar da Z kuşağının daha yaşlı gözüktüğü düşüncesini destekliyor. Uzmanlar, bu durumu Z kuşağının biyolojik yaşları olarak bilinen vücutlarındaki hücrelerin yaşı, gerçek yaşlarından önemli ölçüde daha büyük şeklinde yorumluyor. Bu da yaşam tarzı, diyet, çevre ve stres gibi etkenlerin vücutta yarattığı aşınma ve yıpranmayla kendini gösteriyor. ‘YETİŞKİNLERDE GELİŞMESİNİ BEKLEDİĞİMİZ HASTALIKLARI ARTIK GENÇLERDE GÖRÜYORUZ’ Sheffield Üniversitesi Sağlıklı Yaşam Enstitüsü'nün eş direktörü olan Prof. Dr. Ilaria Bellantuono konuyla ilgili Daily Mail’e yaptığı açıklamada, “Gözlemlerimize dayanarak yeni kuşağın oldukları yaştan daha büyük gösterdiklerini rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak genç neslin neden daha hızlı yaşlandığını henüz kesin bir şekilde söyleyecek kadar bilgi sahibi değiliz. Bu konuda araştırmalarımız devam ediyor” dedi ve ekledi: “Ancak bunun nedeni olarak şimdilik şu açıklamayı yapabiliriz; gençlerde daha fazla hastalık görüyoruz, normalde yaşlı yetişkinlerde gelişmesini beklediğimiz türde hastalıklar. Bu da ‘hızlandırılmış yaşlanma’ etkisi yapıyor olabilir.” Ayrıca Prof. Dr. Ilaria Bellantuono bu sorunun oluşmasında çok genç yaşta yanlış cilt bakımları ve erkenden estetik operasyon yapılmasının de etkili olabileceğinin altını çizdi. KANSER VAKALARININ ARTIYOR OLMASININ ETKİSİ VAR MI? Çoğu bilim insanı Z kuşağındaki bu durumu gücünü artıran kansere de bağlıyor. Örneğin geçtiğimiz günlerde uluslararası bir kanser konferansında yayımlanan yeni bir araştırma, belirli kanser türlerine (özellikle akciğer, mide-bağırsak ve rahim kanserleri) sahip gençlerin, araştırmacıların ‘hızlandırılmış yaşlanma’ olarak tanımladığı duruma dair kanıtlara sahip olma ihtimalinin yüksek olduğunu ortaya çıkardı. Araştırmada açıklanan istatistiklere göre 1990-2018 arasında, Birleşik Krallık'ta 25 ila 49 yaş arası kanser vakaları yüzde 22 arttı. Bunu neyin tetiklediği belirsizliğini koruyor. Ancak bu durum şimdilik genetik, yaşam tarzı, beslenme ve çevresel faktörler arasındaki karmaşık etkileşime atfedildi.Ayrıca ABD'deki son çalışma ilgi çekici ayrıntılara daha fazla yer veriyor. St Louis'deki Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden araştırmacılar, yarım milyon İngiliz yetişkinin tıbbi ve genetik bilgilerini içeren Birleşik Krallık Biobank'tan alınan verileri kullandılar ve kandaki biyolojik yaşla ilişkili ölçümlere baktılar. En belirgin biyolojik yaşlanmaya sahip olanlarda erken başlangıçlı akciğer kanseri riski iki kat daha fazlaydı. Ayrıca gastrointestinal tümör geliştirme olasılığı yüzde 60'tan fazla bulunurken, rahim kanseri riski de yüzde 80 daha yüksek çıktı. Geçen yıl Bristol Üniversitesi araştırmacıları tarafından bağırsak kanserinde de benzer bir model bulundu. Biyolojik yaşın gerçek yaştan fazla olduğu her yıl için bağırsak kanseri riskinin yüzde 12 arttığı ortaya çıktı. Şaşırtıcı olan ise ABD'deki araştırmanın en genç katılımcıları 27 yaşın altındaydı.Harvard Üniversitesi'nden epidemiyolog Dr. Shuji Ogino tarafından yürütülen bir başka araştırmada ise kanser oranlarının 20’nci yüzyılın ortalarından bu yana istikrarlı bir şekilde arttığı kaydedildi. Dr. Ogino yaptığı açıklamada “1950'den bu yana, birbirini takip eden her neslin erken başlangıçlı kanser riskinin daha yüksek olduğunu bulduk” ifadelerini kullandı. Dr. Ogino, şöyle devam etti:“Genç ve sağlıklı insanlarda hücreler genellikle kendilerini onarabilir ve yenileyebilir. Ancak yaşlandıkça (doğal olarak veya erken) bu süreç işlevsiz hale gelebilir. Hücreler onaramayacakları hasarları biriktirebilir. Bu durum iltihaplanmayı ve hastalıkların gelişmesini tetikleyebilecek ‘zombi hücrelere’ dönüşebilir. Tüm bunların dışında yeni nesilde ivme kazanan başka gelişmeler de var.” ERGENLİK YAŞI DA DÜŞMEYE BAŞLADI Dr. Shuji Ogino, “Örneğin, ergenlik özellikle kızlarda her 10 yılda bir üç ay erkenleşiyor. Bugün bir kız çocuğunun ortalama ergenlik dönemi yaşı 11, yani 40 yıl öncesine göre bir yıldan daha erken. Bu bile yeni kuşağın olduğundan daha yaşlı görünmesine neden olabilir” dedi. Kopenhag Üniversitesi Sağlıklı Yaşlanma Merkezi direktörü Prof. Dr Lene Juel Rasmussen de erken ergenliğin etkili olduğunu ama en önemlisinin aileden alınan hastalıklar olduğunu söyledi. Prof. Dr. Rasmussen, “Anne-babanızın nasıl yaşadığı kesinlikle sağlığınızı etkiliyor. Ailenizden ne kadar çok hasarlı DNA devralırsanız, o kadar çok hasar taşırsınız” ifadelerini kullandı. ELEKTRONİK SİGARA ERKEN YAŞLANMAYA NEDEN OLUYOR!Ancak Z kuşağının ebeveynlerini suçlayamayacağı bazı sorunlar var. Bunlardan en önemlisi ise elektronik sigara salgını… Uzmanların hemen hemen hepsi sigaranın her türlüsünün erken yaşlanmayı tetiklediğini düşünüyor. Çünkü nikotin, cildi sıkı ve dolgun tutan, ince çizgilerin ve kırışıklıkların oluşumunu hızlandırabilen bir protein olan kolajenin parçalanmasıyla bağlantılı...Ayrıca küçük kan damarlarının daralmasına neden olarak cilde oksijen ve besin tedarikinin azalmasına neden oluyor. Ne yazık ki elektronik sigara oranları hızla yükseliyor. Örneğin 2020'de yüzde 13,9'a kıyasla artık beş gençten biri elektronik sigara denediğini itiraf ediyor. Ohio'daki araştırmacılar tarafından yapılan yeni bir çalışmada ise sigara içenlerin akciğerlerinde, sigara içmeyenlere kıyasla daha hızlı yaşlanma belirtileri ortaya çıktı.
Hafif belirtilerle kendini gösteren rahatsızlıklardan tutun da çok şiddetli hiddete kadar görülen duygu durumu, ‘öfke’ olarak adlandırılıyor. Olumlu duygular kadar normal olan öfkenin çok sık olması ise pek çok sorunları beraberinde getiriyor. Geçtiğimiz günlerde Journal of the American Heart Association’da yayımlanan yeni bir çalışmada ABD’li bilim insanları, öfke duygusunun kan damarlarının işlevini bozarak kan akışını ciddi bir tıbbi olaya yol açabilecek şekilde kısıtlayabileceğini ortaya koydu. Araştırmacılar, 280 katılımcı üzerinde çalıştı ve bu kişileri rastgele sekiz dakika sürecek üç çalışmaya ayırdı. Birinci gruptan kendilerini çok kızdıran bir anıyı hatırlamaları, ikinci gruptan bir endişe anını hatırlamaları ve üçüncü gruptan ise üzüntü hissine neden olacak cümle okumaları istendi. ÖFKE, 40 DAKİKA İÇİNDE DAMARLARIN İŞLEVİNİ BOZUP KALP KRİZİ RİSKİNİ ARTIRIYOR Bu görevlerden sonra bilim insanları, hücre sağlığını değerlendirmek için 3, 40, 70 ve 100’üncü dakikalarda kan basıncı ve kan damarı genişlemesi ölçümleri için katılımcılardan kan örnekleri aldı. Elde edilen sonuca göre, öfkeye neden olan geçmiş olayları hatırlatılanlarda 0 ila 40 dakika arasında kan damarı genişlemesinde bir bozulma olduğu gözlendi. Bu bozulma 40’ncı dakikadan sonra mevcut değildi. Fakat bilim insanları, bu 40 dakikanın kalp krizinin oluşması için yeterli kadar güçlü olduğunun altını çizdi. New York'taki Columbia Üniversitesi Irving Tıp Merkezinde kardiyolog ve hipertansiyon merkezi eş direktörü olan çalışmanın baş yazarı Dr. Daichi Shimbo, “Öfke, kan damarlarınız için kötüdür. Arterlerinizin işlevini bozar ve bu da kalp krizi riskiyle bağlantılıdır. Bir kez sinirlenmenizin damar genişleme yeteneğinizi bozduğunu gördük. Peki ya hayatınız boyunca 10 bin kez sinirlenirseniz ne olur? Bu, kalıcı hasara yol açabilir” değerlendirmesini yaptı. ÖFKE NASIL OLUYOR DA KAN DAMARINDA BOZULMAYA NEDEN OLUYOR? Konuyla ilgili görüşlerine başvurduğum Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Hale Ünal Aksu, “Öfkenin kan damarlarının işlevini nasıl bozduğu tam olarak bilinmiyor. Çalışmada da açıklanmıyor. Burada eski verilere dayanan birtakım hipotezler var. Bunlar da stresin biyolojik sonuçlarıyla ilgili” dedi ve ekledi: “Temel olarak stresin sempatik sinir sistemimizi aktivite ettiği biliniyor. Bu aktivasyon, damar yatağı hücrelerimizin fonksiyonunu bozuyor. Başka bir takım potansiyel yollar da var. Örneğin; ‘nitrik oksit’ dediğimiz damarlarda genişleme yapan maddeden yararlanılmasının azalması, oksidatif stres, atardamalarda iltihabi durum ve damar yatağında bozulmaya yol açan maddelerin artması gibi… Bu mekanizmaların hepsi streste ilişkili olarak damarsal bozulmaya yol açıyor.” ‘40 DAKİKA SONRA FONKSİYON KAYBI YENİDEN GÖRÜLEBİLİR’ Çalışmada en önemli sonucun 40 dakika detayı olduğunun altını çizen Doç. Dr. Aksu, “Gelişen öfkenin 40 dakika içinde damar işlev bozukluğuna neden olmasının ortaya çıkarılması çok önemli… 40 dakikadan sonra bu negatif etki ortadan kalkıyor. Ancak bu durum bize oluşan fonksiyon kaybının geçici ve geri dönüşümlü olduğunu da gösteriyor” dedi. Ayrıca Doç. Dr. Aksu, “Şu an mevcut çalışma kısa süreli öfke uyarılmasının kısa dönem sonuçlarıyla ilgili… Yani uzun süren öfkenin damar sistemi üzerindeki sonuçlarını göstermiyor. Bu çalışmada bilim insanları sık öfkelenen kişilerin damar yatağına kronik bir hasar verip vermediğine odaklandı. Nispeten de bir cevap buldu” ifadelerini kullandı. BU DURUM HER YAŞ GRUBU İÇİN GEÇERLİ Mİ? Bu soruma “Aslında araştırmadaki sınırlamalardan biri de bu… Örneğin çalışmada yer alanlar genelde sağlıklı gençlerden oluşuyor. Öfke grubun ortalama yaş aralığı 24-26” cevabını veren Doç. Dr. Hale Ünal Aksu, “Kalp damar hastası olan ya da kalp damar hastalığı risk faktörü olanlar veya kalp rahatsızlığı ile ilgili ilaç kullananlar çalışma dışında bırakılmış” ifadelerini kullandı. Doç. Dr. Aksu, şöyle devam etti: “Özetle bu araştırma özelinde öfkenin kısa süreli etkisi her yaş grubu için geçerli demek şu aşamada zor. Ancak eski çalışmalarda, öfkenin sağlıklı bireylerde kalp ve damar hastalığı riskini artırdığını ve altta yatan kalp damar hastalığı olanlarda da hastalığın seyrini olumsuz etkilediğini biliyoruz. Ayrıca çalışmada cinsiyetler arası durum farkından da bahsedilmiyor. Yine eski çalışmalarda cinsiyet farkı yönünden de birbirinden farklı sonuçlar bulunuyor.” ÇOK FAZLA ÖFKELİ OLMAK BAŞKA HANGİ SORUNLARA NEDEN OLABİLİR? Doç. Dr. Hale Ünal Aksu, “Öfkenin, kalp-damar sağlığını etkilemesinin yanı sıra tansiyonu yükseltebildiğini, çarpıntı yaptığını, mide bağırsak sistemi üzerinde olumsuz etkileri olduğunu ve kas iskelet sistemi üzerinde olumsuz özellikleri olduğunu biliyoruz. Eğer öfke çok sık tekrar ediyorsa ilaç tedavisi, rahatlama teknikleri ve gerekli görüldüğü takdirde öfke kontrolü amaçlı psikoterapiden yararlanılmalı” ifadelerini kullandı.