Otobüs kazalarının oluş şekillerine bakıldığında en fazla kaza türü yoldan çıkma olarak görülüyor. Diğer yaygın kaza türleri ise sırasıyla; yandan vurma, devrilme, savrulma, takla atma, karşılıklı çarpışma ve seyir halindeyken alev alma şeklinde yaşanıyor. Ağustos ayı başından beri de kazalara her gün bir yenisi ekleniyor.İLK 7 AYDA 180 KAZA YAŞANDIJandarma Genel Komutanlığı verilerinden elde edilen bilgilere göre yıllar içinde ölümlü ve yaralanmalı şehirlerarası otobüs kazaları sayısı da belli oldu.Buna göre, 2020’de 218, 2021’de 252, 2022’de 333, 2023’te 364 ve 2024 yılının Ocak-Temmuz döneminde 180 ölümlü ve yaralanmalı otobüs kazası gerçekleşti. Bu tür kazaların artışını önlemek amacıyla Emniyet Genel Müdürlüğü, son üç gündür karayollarında otobüsleri sıkı bir şekilde denetlemeye başladı.‘PROBLEMİN KAYNAĞI HIZ SINIRLAYICILARININ İPTAL EDİLİYOR OLMASI’Artan bu kazaların nedeni Trafik Kazalarını Önleme Derneği Başkan Yardımcısı, trafik güvenliği uzmanı, makine yüksek mühendisi Alpay Lök’e danıştığımda “En büyük problemimiz otobüslerde yer alan hız sınırlayıcıların iptal ediliyor olması. Problemin kaynağı tam olarak bu” dedi ve şu önemli bilgilerin altını çizdi:-- Fabrika çıkışı otobüs ve kamyonlarda hız sınırlayıcı bulunuyor. Bu sınır kamyonlarda 90 otobüslerde ise 100 km/h olacak şekilde ayarlanıyor. Bu durum Avrupa Birliği ve Gümrük Birliği üyesi ülkelerdeki mevzuatta da belirtiliyor. Ancak bu sınırlayıcılar bizdeki firmaların filolarına girdiklerinde ya iptal ediliyor ya da ayarı değiştiriliyor. -- Böylece otobüslerin hızları 150-170 km/h çıkabilir duruma getiriliyor. Böylece şoförler mesai süreleri içinde daha fazla sayıda sefer yapabilsin isteniyor. Buna ağır cezalar getirilmeli, böyle bir şeyi Avrupa’nın hiçbir ülkesinde göremezsiniz. Bu noktada da hemen şoförlere de yüklenmemek gerekiyor çünkü bu araçlar şirket sorumluluğunda… Kaza olunca da genelde sürücüler yargılanıyor ama bu halkanın başında şirketlerin olduğunu unutmamak gerekiyor.‘AVRUPA’YA GÖNDERDİĞİMİZ ARAÇLAR KURALLARA UYGUN OLUYOR AMA BİZDE AYARLAR BOZULUYOR’“Türkiye Avrupa’nın birinci otobüs üretim merkezi. Avrupa’nın otobüs ihtiyacının çoğunu bizim üreticilerimiz karşılıyor. Bu bizi gururlandırıyor. Bu otobüsleri uluslararası mevzuatlara uygunşekilde mühendisler tasarlıyor, geliştiriyor ve üretiyor” diyen Alpay Lök, “Bu otobüsler üretim bandından hız sınırlayıcıları 100 km/h hıza ayarlı olarak çıkıyor ve ihraç ediliyor. Ülkemizde ise bu hız sınırlayıcıların ayarı hemen bozuluyor ve kimse bunu önleyemiyor. Bu üzücü kazalar bu sektörün yurtiçi ve yurtdışındaki güvenirliğine çok zarar veriyor” şeklinde konuştu.‘ARAÇ MUAYENESİNDE GÖRÜLÜYOR VE ‘HAFİF KUSUR’ SAYILIYOR’Otobüslerin fabrika çıkışı esnasında 100 km/h sınırına göre ayarlanmasının, bu araçların bu hızın üstünde gidemez, uygun değil anlamına geldiğini de söyleyen Lök, “Aracı üreten firma bu sınırı koyarak aslında net bir mesaj veriyor. Eğer bu araç 100 km/h geçerse ne lastiklerinin ne de freninin yeterli olmayacağını belirtiyor. İşin en acı tarafı da bu durum araç muayenesinde görülüyor ve ‘hafif kusur’ sayılıyor. Oysa ‘ağır kusur’ sayılmalı” ifadelerini kullandı.‘HIZ AŞIMI KİNETİK ENERJİYE NEDEN OLUYOR, BU DA BİR YERİNE İKİ ARAÇ ÇARPMIŞ HASARI VERİYOR’Hız aşımının neden önemli olduğuna da değinen Alpay Lök, “2 dingilli ve 18 tonluk bir şehirlerarası otobüs 140 km/h ile giderse kinetik enerjisi, 100km/h ile giden iki otobüsün enerjisine eş oluyor. Yani bir yerine iki otobüs çarpmış gibi hasar veriyor. İki dingilli bir otobüs 100km/h yerine 130vkm/h ile giderse de anlık yakıt tüketimi yüzde 95 artıyor” dedi ve ekledi: “Bu tabloyu gördükten sonra akıllara şu iki soru geliyor; birincisi bu sistem bu aşırı yakıt tüketimiyle nasıl para kazandırır? İkincisi fazla yakıt maliyetini ve kaza riskini kim üstlenir? Çok yazık gerçekten. Ayrıca şehirler arası bir otobüsün lastik ve fren dahil hiçbir yürür aksamı 100km/h üzeri hıza uygun değil. Bu biliniyor ama adeta kelle koltukta çalışılıyor.” ‘ALMANYA’DA OTOBÜSLER SÖKME/TAKMALI OLACAK ŞEKİLDE KONTROLDEN GEÇİYOR, BİZ DE İSE BİR KEZ BASİT BİR MUAYENE OLUYOR’Otobüslerin yeterince denetlenmediğine de dikkat çeken Alpay Lök, “Filoların başında teknik anlamda bir filo mühendisi bulunmalı ve her şeyi takip etmeli. Örneğin, otobüsün üzerine takılan parçaların doğru olup olmadığı kontrol edilmeli ve incelenmeli. Ayrıca, aracın aldığı yakıtın doğru yerden temin edilip edilmediği ve fren bakımının doğru yerden yapılıp yapılmadığı gibi unsurlar da değerlendirilmeli” dedi. İngiltere’de bu uygulama oldukça yaygın olduğunu söyleyen Lök, “Almanya’da ise daha iyi bir uygulama söz konusu; şehirlerarası otobüsler yılda 4 kez, 3’ü sökme/takmalı ek muayene (SP) olmak üzere muayeneden geçiyor. Bizde ise yalnızca bir kez muayene yapılıyor ve bu muayenenin kapsamı da tartışmalı” ifadelerini kullandı.‘SÜRÜCÜLERİN OTOBÜS İÇİNDE KABİNDE UYUMASI DEĞİŞMEDİKÇE KAZA RİSKİ GİDEREK ARTACAK’Sürücülerin dinlenemediğini de söyleyen Alpay Lök, “Şoförler günde dokuz saat çalışıyor. Üstelik dokuz saat arka arkaya tam altı gün boyunca çalışıyorlar. Arada iki gün 10 saate çıkma hakkı var. Buna da zorlandıkları oluyor. En önemli nokta ise sürücüler otobüsün içinde yatıyor. Bir kere otobüs içinde yani kabinde uyuma durumunun süratle değişmesi gerekiyor. Çünkü bu gerçek uyumaya denk değil. Uzun yol yapıyorsunuz ve uykunuzu çok iyi almanız lazım. Bu durum devam ettiği sürece kaza riski hep olacak” ifadelerini kullandı.Bu konuyla ilgili Almanya’dan örnek veren Lök, “Yapılan bir araştırmaya göre, günde sekiz saat çalışan bir kişi dinlendiğinde performansı başlangıç seviyesine geri dönmüyor. Ancak hafta sonu dinlendikten sonra yeniden eski performansına dönebiliyor. Bizde ise sürücülerin bazen çalışma süreleri 10 saati geçiyor. Haftada sadece bir gün izin veriliyor, bazen o bile iptal ediliyor. Bu durumda, kişinin gerçekten yeterince dinlenip dinlenmediği tartışmalı” dedi.‘YOLCULAR EMNİYET KEMERİ TAKMALI’Lök, olası kazaların önüne geçmek için yolcuların emniyet kemerlerini kullanmalarının önemine de dikkat çekti:“Yolcuların emniyet kemeri takmaları sağlanmalı. 9 kişinin hayatını kaybettiği kazada kaç yolcu kemer takıyordu? Maalesef, hem binek araçlarda hem de şehirlerarası otobüs yolculuklarında emniyet kemerini takmıyoruz. Halkımıza kemerin önemini daha güçlü şekilde anlatmamız gerekiyor.”
Bu soruların yanıtlarını bulmak amacıyla Fox News Digital, geçtiğimiz günlerde iki uzmana danıştı. Kentucky merkezli Fortune Recommends Health’te fitness ve beslenme danışmanı olan Dr. Chris Mohr, dondurmanın kesinlikle sağlıklı bir diyetin parçası olabileceğini belirtti. Dr. Mohr, dondurmanın uygun porsiyonlarda ve dengeli bir diyetin parçası olarak tüketildiğinde, tatmin edici ve besleyici olabileceğini vurguladı.Yiyeceklerin kalori, şeker ve yağdan çok daha fazlasını ifade ettiğini belirten Dr. Chris Mohr, anahtarın ölçülülük ve denge olduğunun altını çizerek, “Ara sıra bir kepçe dondurmanın tadını çıkarmak, tatlı isteklerini yönetmeye yardımcı olabilir. En önemlisi de sağlıklı beslenme hedeflerine bağlı kalmayı kolaylaştırabilir” dedi.New York merkezli beslenme uzmanı ve Nutritious Life platformunun kurucusu Keri Glassman ise dondurmanın “bilinçli bir şımartma” olması gerektiğini belirtti. Glassman, “Dondurma, yağ içeriği nedeniyle oldukça doyurucu bir yiyecektir. Bu nedenle bir külah yeterli olmalı. Sadece dikkatli olun ve bir kaşıkla büyük bir porsiyon almaktan kaçının” uyarısında bulundu. Keri Glassman, şöyle devam etti:“Dondurma C15:0 adı verilen temel bir yağ asidi içeriyor. C15:0, pentadecanoic asit olarak da bilinen, 15 karbon atomundan oluşan bir doymuş yağ asidi. Kimyasal formülü ‘C15H30O2’ olan bu asidin, bazı sağlık yararları olduğu düşünülüyor. Örneğin bu yağ asidi, hücresel düzeyde biyolojik yaşlanmayı yavaşlatmanın dışında uzun vadeli kalp, metabolizma ve karaciğer sağlığını destekliyor.”PEKİ, DONDURMANIN AROMASI SAĞLIK AÇISINDAN NE KADAR ÖNEMLİ?Uzmanlar bu konuda benzer görüşler paylaşıyor. Dr. Chris Mohr ve Keri Glassman, dondurmanın lezzetinin beslenme değerinden daha az önemli olduğunu belirtti.Mohr, “Beslenme açısından çikolatalı ve vanilyalı dondurmalar nispeten benzerdir. Önemli olan, kullanılan malzemelerin kalitesi ve içindeki şeker ve karamel gibi katkı maddeleridir. Bu tür maddeler genellikle daha fazla kalori, ilave şeker ve doymuş yağ ekler” dedi.Glassman da benzer şekilde, “Çikolata mı, vanilya mı?” sorusunun değil, dondurmanın türü ve kalitesinin önem taşıdığını vurguladı. Glassman, “İçerik etiketlerini dikkatlice kontrol etmek gerekir. Krema, süt, kakao ve vanilya çekirdekleri gibi gerçek içeriklerden yapılmış ürünleri tercih edin. Birçok dondurma ürününde sağlıksız boya ve sakız gibi ek maddeler bulunabiliyor” ifadelerini kullandı.Son olarak, kişisel tercihleri üzerine yapılan anketlerde, vanilyanın daha popüler olduğunu belirten Dr. Mohr, kendisinin de vanilya dondurmasını tercih ettiğini ancak son zamanlarda çikolatalı çeşitlere de ilgi duyduğunu ifade etti. Glassman ise “Genel olarak çikolata insanıyım, ancak dondurma söz konusu olduğunda gerçek kalite vaniyadır” dedi.
Alzheimer hastalığı ve bunama, dünya genelinde yaşlanan nüfusun etkisiyle giderek artış gösteren sağlık sorunları arasında yer alıyor. Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC) verilerine göre, şu anda ABD’de yaklaşık 5,8 milyon kişi Alzheimer hastalığı ve benzeri bunama türleriyle mücadele ediyor. Bu rakamın 2060 yılına kadar 14 milyona ulaşacağı tahmin ediliyor, bu da yaşlı nüfusun artışı ve hastalığın geniş kitlelere yayılması riskini gözler önüne seriyor. Türkiye'de de benzer bir trend gözlemleniyor. Türkiye Alzheimer Derneği’nin verilerine göre, ülkemizde şu an yaklaşık 600 bin kişi Alzheimer hastalığından etkileniyor. Yaşlı nüfusun artması ve yaşam süresinin uzamasıyla birlikte, bu sayının gelecekte önemli ölçüde artacağı öngörülüyor. Vaka sayıları arttıkça da Alzheimer ve bunama ile mücadele, sağlık sistemleri ve sosyal politikalar açısından öncelik taşıyor. Özellikle erken tanı ve tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi çok önemli… Geçtiğimiz günlerde ise ABD’li beyin cerrahı Betsy Grunch, demans riskini azaltmak için 10 tavsiyesini paylaştı.1- DÜZENLİ EGZERSİZDüzenli egzersiz, genel sağlık ve refah için kritik öneme sahip. Yetişkinlerin, haftada en az 150 dakika orta yoğunlukta fiziksel aktivite yapmaları ve bu aktivitenin yanı sıra haftada iki gün kas güçlendirme egzersizleri gerçekleştirmeleri öneriliyor. Harvard Üniversitesi’nin 2022 yılında yaptığı bir araştırmaya göre, günde yaklaşık 9 bin 800 adım (yaklaşık sekiz kilometre) yürüyen kişilerin, sık yürümeyenlere kıyasla bunama geliştirme olasılığı yüzde 51 daha az olduğu açıklandı. Betsy Grunch, 555 bin görüntülenme alan bir TikTok paylaşımında, “Fiziksel aktivite beyne kan akışını artırır, yeni beyin hücresinin büyümesini ve bilişsel işlevi destekler” açıklamasını yaptı.2- UYKUYA ÖNCELİK VERİNUyku, genel sağlık ve beyin fonksiyonları için büyük önem taşır. Grunch, “Günde yedi ila dokuz saat uyumak hafızayı güçlendirebilir, bilgi işlemeyi artırabilir ve beyindeki toksinlerin atılımını destekleyebilir” ifadelerini kullandı. Çoğu uzmana göre yeterli uyku, beyin sağlığını korumak ve bilişsel fonksiyonları iyileştirmek için de kritik bir faktör. Yetersiz uyku ise, uzun vadede ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. 2021 yılında Harvard Tıp Fakültesi tarafından yapılan bir araştırma, gecede beş saatten az uyuyan kişilerin, altı ila sekiz saat uyuyanlara kıyasla bunama geliştirme olasılığının iki kat daha yüksek olduğunu ortaya koydu. 3- SAĞLIKLI BİR DİYET UYGULAYINSağlıklı bir diyet de beyin sağlığını desteklemede önemli bir rol oynuyor. Grunch, bu konuyla ilgili yaptığı açıklamada, “Beyninizi sebzeler, meyveler, tam tahıllar, yağsız proteinler ve sağlıklı yağlarla beslemek, bilişsel işlevlerinizi optimize edebilir. Özellikle besleyici ve dengeli bir diyet, beyin fonksiyonlarını iyileştirebilir ve yaşla birlikte gelen bilişsel gerilemeyi yavaşlatabilir. Beyin sağlığını destekleyen diyetler arasında, Akdeniz diyeti ve yüksek tansiyonu düşürmeye yönelik DASH diyetinin bir kombinasyonu olan MIND diyeti bu konuda oldukça etkili” dedi. MIND (Mental Activity and Nutrition to Delay Dementia) diyeti, Alzheimer hastalığı ve diğer bunama türlerinin riskini azaltmak için geliştirilen bir beslenme planı. Bu diyet, özellikle beyin sağlığını destekleyen besinleri vurgular ve yaşlılıkta zihinsel gerilemeyi geciktirmeyi hedefler. MIND diyeti, Akdeniz diyeti ve DASH (Dietary Approaches to Stop Hypertension) diyetlerinin bir kombinasyonu olarak kabul edilir ve yeşil yapraklı sebzeler, berrak meyveler, tam tahıllar, yağsız etler ve fındık gibi beyin dostu gıdalara odaklanıyor.4- ZİHNİNİZİ ZORLAYINZihinsel aktivite ve beyin egzersizleri, beyin sağlığını korumak ve bilişsel yetenekleri keskin tutmak için kritik öneme sahip. Betsy Grunch, “Bulmacalar, zekâ oyunları ve yeni aktivitelerle beyninizi zorlamak, zihinsel keskinliği artırabilir ve bilişsel fonksiyonları destekleyebilir” şeklinde konuştu.5- STRES YÖNETİMİ ÇOK ÖNEMLİStres yönetimi de beyin sağlığını korumak için kritik bir unsur. “Meditasyon, derin nefes alma ve yoga gibi teknikler, beyin sağlığını olumsuz etkileyen stres seviyelerini azaltmaya yardımcı olabilir” diyen Grunch, “Bu teknikler, zihni sakinleştirir, gevşeme sağlar ve stresin olumsuz etkilerini hafifletebilir” ifadelerini kullandı. 6- DAHA ÇOK SOSYALLEŞİNSosyal bağlantılar, genel sağlık ve beyin sağlığı üzerinde önemli bir etkiye sahip. ABD’nin ünlü cerrahlarından olan Dr. Vivek Murthy, yalnızlık ve sosyal izolasyonun ülke çapında bir salgın haline geldiğini belirterek, sosyal bağlantı eksikliğinin erken ölüm riskini artırdığını vurguladı. Murthy, “Sosyal etkileşimlerin eksikliği, hem fiziksel hem de zihinsel sağlık sorunlarına yol açabilir, bu da yaşam kalitesini olumsuz yönde etkiler” dedi. Betsy Grunch de arkadaşlar ve aile ile güçlü bağlar kurmanın bilişsel işlevleri ve duygusal refahı artırabileceğini belirtti. Grunch, “Sosyal ilişkiler, zihinsel uyarılmayı artırır, duygusal destek sağlar ve stresle başa çıkma yeteneğini güçlendirir” ifadelerini kullandı.7- BAŞINIZI KORUYUNSpor yaparken ve bisiklet sürerken kask takmanın önemli olduğunun altını çizen Betsy Grunch, “Arabalarda emniyet kemeri kullanın ve beyninizi yaralanmalardan korumak için düşmeleri önlemeye çalışın” dedi.8- SİGARADAN UZAK DURUN VE ALKOL TÜKETİMİNİ AZALTINSigara ve alkolün beyin hücrelerine zarar verebileceği ve bilişsel gerilemeye yol açabileceği uyarısında bulunan Grunch, “Şunu unutmamak gerekiyor ki, tamamen güvenli bir içki içme seviyesi yoktur” dedi.9- SU TÜKETİMİ ÇOK ÖNEMLİYeterli sıvı tüketimi, beyin sağlığını korumak ve genel refahı desteklemek için oldukça önemli. Grunch, yeterli su içmenin beyninizin sağlıklı kalmasına yardımcı olacağını belirterek, “Su, beyin fonksiyonlarının düzgün çalışmasını sağlayarak bilişsel performansı artırır ve zihinsel yorgunluğu azaltabilir” ifadelerini kullandı.10- ZİHİNSEL SAĞLIĞA ODAKLANINBetsy Grunch, son olarak “1 numara olduğunuzu unutmayın. Sizi sağlıklı ve daha da önemlisi mutlu tutacak aktivitelere katılın” şeklinde konuştu.
Dang humması, daha çok Güneydoğu Asya’da yaygın görülen dang ateşinin (dengue fever) şiddetli bir formu olarak biliniyor. ‘Dengue virüsü’ tarafından tetiklenen bu hastalık, sivrisineklerin insanlara virüsü bulaştırması sonucu ortaya çıkıyor.Son yıllarda dang humması vakalarında belirgin bir artış gözlemleniyor. Özellikle iklim değişikliği, kentsel genişleme ve su birikintileri gibi çevresel faktörler, sivrisineklerin üremesi için uygun koşullar sağlıyor ve bu da hastalığın yayılmasına katkıda bulunuyor. Tıp ve sağlık bilimleri alanında dünyaca ünlü bir akademik dergi olan Lancet’te geçtiğimiz günlerde yayımlanan bir makalede, ‘2024 yılı dang humması açısından tarihinin en kötü yılı olarak kaydedildi’ denildi. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından açıklanan verilere göre, ocak ayının başından 22 Temmuz’a kadar olan dönemde 176 ülkeden yaklaşık 11 milyon şüpheli dang humması vakası bildirildi. Bu vakalarda toplam 6 bin 508 kişi hayatını kaybetti ve ağır vakaların sayısı 24 bini aştı. En fazla bildirimde bulunan ülkeler arasında Brezilya, Meksika, Honduras, Kolombiya, Guatemala ve Peru öne çıktı.KOMŞU İRAN’DA VAKA SAYISI ARTIYOR!Dang humması sadece Güney Amerika ile de sınırlı kalmadı. İran’da ilk önce 14 Haziran’da ‘yerel olarak’ (Bu terim hastalığın seyahatle taşınmadığını, direkt olarak sivrisinekler aracılığıyla yayıldığı anlamında kullanıyor) iki dang humması vakası bildirildi. Bu iki vakanın ardından bir ay içinde vaka sayısı 12’ye yükseldi. Komşuda sayının artması ülkemizde de korkuya neden oldu. ‘SON 20 YILDA ÜLKEMİZDE 25 YENİ SİVRİSİNEK TÜRÜ TESPİT EDİLDİ’Konuyla ilgili görüşlerine başvurduğum Akdeniz Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Çetin, “Zaman zaman ülkemizin çevresinde görülen bölgesel salgınlar artık dünya çapında birçok bölgede görülüyor. Bunun en temel sebeplerinden bir tanesi iklim değişikliğiyle birlikte kuraklığın ve bazı bölgelerde tropikleşmenin artması… Örneğin son 20 yılda ülkemizde yaklaşık olarak 25 yeni sivrisinek türü tespit edildi” ifadelerini kullandı.‘AEDES TÜRÜ YAYILIMINI ARTIRIRSA BENZER DURUMLAR ORTAYA ÇIKABİLİR’Dünyada yaklaşık olarak 3 bin 500 sivrisinek türü olduğunu ülkemizde de 65 sivrisinek türünün yaşadığını söyleyen Prof. Dr. Çetin, “Bunların bir kısmının dünyada önemli hastalıklar olan sıtma, Batı Nil Ateşi, zika ve dank humması gibi hastalıkları taşıdığı biliniyor. Ülkemiz açısından henüz belirgin bir risk olmasa da özellikle Aedes türü bu hastalığı taşıyor. Ülkemizde de Aedes yayılımını artırırsa benzer durumların ortaya çıkma durumu olabilir” dedi.Bu istilacı sivrisinek türlerine karşı alınabilecek önlemlere de değinen Prof. Dr. Hüseyin Çetin, “Yaşam alanları veya konutların çevresinde su birikebilecek ortamlar oluşturmamak gerekiyor. Otomobil lastikleri, kovalar ve bidonlar gibi kapıların içerisinde su biriktirmemeye çok dikkat edilmeli. Sinekler eğer bölgemizde yerleşik popülasyonlar oluşturursa, bizim için sıkıntılı günler yaşanabilir. Son 65-70 yılın en sıcak kış dönemini geçirdik. Hatta temmuz ayında dünya sıcaklık rekorları kırıldı. Bu da sivrisinekler ve pek çok böcek türü için ideal koşulların ortaya çıkmasına neden oldu/oluyor” ifadelerini kullandı.DANG HUMMASI HANGİ SAĞLIK SORUNLARINA NEDEN OLABİLİR VE BELİRTİLERİ NELERDİR? Bu soruları da Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. M. Servet Alan’a danıştım ve çok önemli bilgilerin altını çizdi.Öncelikle hastalığın belirtilerine değinen Dr. M. Servet Alan, “Klinik olarak hafif ateşten, kanda pıhtılaşmada rol alan trombositlerde azalma, akyuvarlarda azalma ve damar geçirgenliğinde artışla seyreden ciddi dang kanamalı ateşine kadar değişen tablolar görülebilir. İlk kez geçirildiğinde enfeksiyon geçirilen dang serotiplerine karşı bağışık yanıta neden olur. Daha sonra farklı bir serotiple enfeksiyon gelişirse daha önce bağışıklık sisteminin virüsü tanıması ve daha güçlü bir yanıt vermesine bağlı olarak hastalık daha ciddi seyreder” dedi.Tüm bunların dışında dang hummasının bazı kişilerde hiçbir belirti göstermediğini de söyleyen Dr. Alan, “Bazı kişilerde ise 2-7 gün arasında süren yüksek ateş, baş ağrısı, kas ve eklem ağrıları, bulantı, kusma ve ciltte küçük kırmızı veya kanayan lekeler görülebilmektedir. Dang humması, ağır seyreden bazı kişilerde virüsün neden olduğu enfeksiyon hemorajik ateşe yol açarak dolaşım sistemi yetmezliği, şok ve ölüm risklerine neden olabilmektedir” ifadelerini kullandı.BÖBREK VE KALP HASTALARI DİKKAT!“İleri yaş ve şeker hastalığı, kronik böbrek hastalıkları ve kalp hastalıkları gibi kronik hastalıkları olanlarda dang hastalığı daha ciddi seyredebilir” diyen Dr. M. Servet Alan, “Dang hastalığının virüse etkili spesifik bir tedavisi de bulunmuyor. Hastaların klinik durumuna göre ağrı kesici, ateş düşürücü ilaçlar, damar yoluyla verilen sıvılar gibi destekleyici tedaviler yapılıyor. Aspirin, antikoagülanlar (kan sulandırıcı) ve kanama eğilimini artırabilecek ağrı kesici, antienflamatuvar ilaçlar kanama olasılığını artıracağı için dang hastalarında asla kullanılmamalı” dedi.HASTALIĞIN AŞISI VAR MI?Dr. M. Servet Alan, bu soruma ise “Dang aşısı hastalığın sık ve sürekli olarak görüldüğü bölgelerde yaşayan, daha önce dang hastalığı geçirmiş olduğu laboratuvar olarak doğrulanmış 9-16 yaşındaki çocuklara uygulanmaktadır” cevabını verdi.
Hedonik açlık, bireylerin sadece fiziksel açlıktan ziyade, tatmin edici ve zevkli bir deneyim arayışıyla besin tüketmeleri olarak tanımlanıyor. Bu tür açlık, genellikle yüksek kalorili ve tatlandırıcı gıdalara yönelik bir eğilimle kendini gösteriyor. Yapılan araştırmalar, hedonik açlığın giderek arttığını ve bunun, modern toplumda beslenme alışkanlıklarını ciddi şekilde etkilediğini ortaya koyuyor. Araştırmalar, hedonik açlığın artmasının sadece bireysel tercihlerle değil, aynı zamanda çevresel ve kültürel faktörlerle de ilişkili olduğunu gösteriyor. Özellikle sosyal medyanın lezzetli ve cazip görünen yiyecekleri teşvik edici etkisi, bu açlığın son yıllarda daha da büyümesine katkıda bulundu.Konuyu Diyetisyen Cansu Arslan’a danıştığımda “Vücudumuz acıkınca, lezzetli yiyecekler görünce beyinde ‘nükleus akümbenste’ (haz alma ve bağımlılık ile ilişkili beyin bölümü) bulunan dopamin salınımı uyarılır. Ve iştahımız açılır, yeme isteğimiz oluşur” dedi ve ekledi:“İki çeşit açlık kavramından bahsedebiliriz. Birincisi gün içinde enerji ihtiyacımızı karşılamak adına açlık hissetmemize neden homeostatik açlık. Bu hepimizin bildiği açlık hissidir. İkincisi de hedonik açlık. Bu açıkta enerji ihtiyacımız olmaksızın lezzetli bulduğumuz besinlerin tüketiminden sağlanan haz amacıyla hissettiğimiz açlıktır. Birinde metabolik bir enerji ihtiyacı söz konusuyken diğerinde duygusal bir yeme ön plandadır.”“TOKUM AMA YERİM” DİYENLERDENSENİZ DİKKAT!“Bu açlığı “Tokum ama yerim” cümlesiyle ifade etmek daha net anlaşılır olmasını sağlayacaktır” diyen Cansu Arslan, “Günümüzde sosyal medyada yemek tariflerinin, mekân önerilerinin artması, televizyondaki yemek programları, internetten hızla verilen siparişler hedonik açlığı tetikliyor” dedi. Arslan, şöyle devam etti:-- Çalışma hayatının yoğun temposunda ‘tencere yemeği’ kavramından ‘hızlı tüketim’ yemeklere geçişin arttığını, beslenmede içerikten önce kolay ulaşılabilir olmasının, anlık doyum sağlanmasının daha öncelikli olduğunu hepimiz ne yazık ki gözlemliyoruz. Yolda geçerken kokusu güzel bir börek, vitrindeki vişneli bir pasta duyularımızı kolayca etkileyebiliyor. -- Bir de stresli bir günse hedonik açlığımız daha da tetikleniyor ve kişi yerken mutlu olsa da yemek sonrası aslında toktum yemesem de olurdu diye pişman olabiliyor. Ve etkisi sadece pişmanlıkla kalmıyor hedonik açlık uzun vadede hipertansiyon ve diyabet gibi pek çok kronik hastalığı da beraberinde getirebiliyor. Bu da hedonik açlık kavramını bilmemizin önemini bir kez daha vurguluyor.‘OBEZ BİREYLERDE, OBEZ OLMAYANLARA GÖRE DAHA YÜKSEK HEDONİK AÇLIK GÖZLEMLENİYOR’Hedonik açlık ile obezite arasındaki ilişkiye de değinen Cansu Arslan, “Öncelikle şunu bilmek gerekir ki, obezite fazla kilolu olmak değil; yüksek yağ oranına sahip olmaktır. Bu çok karıştırılıyor. Yüksek kalorili ve lezzetli yiyeceklere kolay ulaşılabilirlik ve büyük porsiyonlar, obezojenik çevre dediğimiz yani obezite oluşma riski yüksek bir çevre oluşturuyor. Bu tarz besinlerin tüketimi ile yüksek oranda tuz, şeker ve yağ alımına bağlı olarak obezite ve obezitenin yol açtığı hastalıklarda artış görülebiliyor” dedi ve ekledi:“Ayrıca yapılan pek çok araştırmaya göre obez bireylerde, obez olmayanlara göre daha yüksek hedonik açlık gözlemlendiği de doğrulandı. Yani obez bireylerde hedonik açlık daha sık görülürken hedonik açlık yaşayan bireylerde de ihtiyaç fazlasını tükettiği için obezite riski artıyor. Bu iki yönlü durum obezite ile birlikte hedonik açlığın değerlendirilmesi gerektiğini bizlere gösteriyor.”HEDONİK AÇLIKTAN KURTULMAK İÇİN NELERE DİKKAT ETMEK GEREKİYOR?Bu soruma “Kişinin belirli yemek saatleri olmalı. Hoş gelen atıştırmalıklar evde veya iş yerinde kolay ulaşılabilir yerde olmamalı. En önemlisi de birey kendisine “Gerçekten aç mıyım?” sorusu mutlaka sormalı” cevabını veren Cansu Arslan, şu bilgilerin altını çizdi:-- Mutfağa sık uğranmamalı. AVM veya restoranların çok fazla olduğu mekânlarda gezinmek tok olsanız bile iştahınızı kabartarak bir şeyler yiyip içmemize neden olabilir. Bu alanlarda kısıtlı vakit geçirmek en doğrusu olacaktır. Vitamin-mineral eksiklikleri herhangi bir besine karşı fazla istek duyulmasına sebep olabilir. Özellikle çikolata, kırmızı et, peynir ve tatlı gibi keskin tatlara olan aşırı istek ve yönelim, genellikle altta yatan vitamin-mineral eksikliğiyle bağlantılıdır. -- Rutin kan sayınları ihmal edilmemeli. Sosyal medyada yemek hesaplarına belli bir saatten sonra bakılmalı. İyi bir uyku düzeni iştahı yönetmeyi kolaylaştırır bunu da uygulamak çok önemli… İhtiyaç olanın dışına çıkmadan, israf etmeden, sadece haz duygusunu yaşamak adına yememeye özen gösterilmeli.
Bu yaz, sıcaklıklar rekor seviyelere ulaştı ve pek çok bölgede güneş, kavurucu yüzünü göstermeye devam ediyor. Özellikle nem oranlarının yüzde 90’ı geçmesi, adeta bir sauna ortamında yaşıyormuşuz gibi hissettiriyor. Copernicus İklim Değişikliği Servisi’ne göre sıcaklıklar korkutucu düzeyde artıyor. Öyle ki, 2024 Haziran’ı, bugüne kadar en sıcak haziran ayı olarak kaydedilen 13’üncü ay oldu.Copernicus’un önemli iklim bilimcilerinden Nicolas Julien, konuyla ilgili yaptığı açıklamada “Bu yaşananlar Paris Anlaşması tarafından belirlenen kritik sınıra yaklaştığımızın en net göstergesi. Korkutucu olan ise küresel sıcaklık artmaya devam ediyor. Hem de çok hızlı bir tempoda…” dedi.AŞIRI SICAKLARDA BOL SU TÜKETMEK DOĞRU MU?Haziranın bu kadar sıcak geçmesinin ardından temmuz ayında da serinlik bulmak neredeyse imkânsız oldu. Son bir haftadır da yüksek nemle birleşen aşırı sıcaklar, sağlık açısından da risk oluşturmaya başladı. Uzmanlar, aşırı sıcaklardan korunmak için özellikle öğle saatlerinde dışarıda olmaktan kaçınılmasını ve bol sıvı tüketilmesini öneriyor.Bol sıvı tüketiminde de başı doğal olarak su çekiyor. Çünkü su içmek, vücudun normal işleyişini sürdürebilmesi için hayati önem taşıyor. Yüksek sıcaklıklar, terleme yoluyla vücudun su kaybetmesine neden oluyor ve bu durum sıvı dengesinin bozulmasına yol açıyor. En önemlisi de su kaybı, dehidrasyon riskini artırıyor ve bu da baş ağrısı, halsizlik, baş dönmesi gibi belirtilerle kendini gösterebilir.SU DIŞINDA EN ETKİLİ İÇECEK SÜT!Ayrıca, vücut ısısının düzenlenmesi için terleme gerekiyor ve yeterli sıvı alımı olmadan bu süreç etkili bir şekilde gerçekleşemiyor. Bu nedenle, sıcak havalarda düzenli su tüketimi, vücudun su ve elektrolit dengesinin korunmasına yardımcı oluyor ve sağlığın korunmasını sağlıyor. Ancak sıcak hava dalgalarıyla başa çıkabilmek için, yalnızca su içmenin ötesinde sütün de nemlendirici özellikleri olduğunu belirten uzmanlar var.İngiltere merkezli sağlık ve tıp şirketi olan Medichecks’in tıbbi direktörü Dr. Natasha Fernando Metro.co.uk’ya yaptığı açıklamada süt içmenin sıvı kaybını önlemekte etkili olabileceğini belirtti. Dr. Fernando'nun açıklamalarına göre süt, sıvı ihtiyacını karşılamakta su kadar etkili olabilir.SÜT NASIL OLUYOR DA SUSUZ KALMA SÜRESİNİ UZATIYOR?Dr. Natasha Fernando, sütün içeriğindeki şeker, protein ve yağın, midedeki sıvının boşalma hızını yavaşlatarak, susuz kalma süresini uzattığını ifade ediyor. Ayrıca, sütün sodyum içerdiğini ve bunun vücudun suyu daha uzun süre tutmasını sağladığını da belirtiyor.Vegan veya laktoz intoleransı olan bireyler için de süt yerine bitki bazlı alternatifler bulunuyor. Dr. Fernando, soya sütünün de elektrolitler içerdiğini ve rehidrasyonu artırabileceğini vurguluyor.SÜT DIŞINDA BAŞKA HANGİ İÇECEKLER ETKİLİ?Sıcak havalarda süt tüketiminin yanı sıra karpuz, Hindistan cevizi suyu, salatalık ve suyla seyreltilmiş taze meyve sularının da serinlemeye yardımcı olacağı öneriliyor.AŞIRI SICAKLARLARDA SICAK İÇEÇEKLER TÜKETİLMELİ Mİ?Öte yandan, sıcak bir günde sıcak içeceklerin serinlemeye yardımcı olabileceği düşüncesi de gündemde. Cambridge Üniversitesi’nden sinir bilimci Peter McNaughton, sıcak içeceklerin vücut ısısını düzenlemekte etkili olduğunu ve terlemeyi teşvik ettiğini ifade ediyor. Ancak, bu yöntemin yalnızca cildinizdeki terin buharlaşabileceği durumlarda etkili olduğunu da unutmamak gerekiyor. Nemli hava veya fazla kıyafetler bu süreci olumsuz etkileyebiliyor.
Otizm, sözel ya da sözel olmayan iletişimde zorluk yaşanmasıyla karakterize nörolojik ve gelişimsel bir bozukluk. Belirtileri ise genellikle çocukluk döneminde ortaya çıkıyor. Çocuklar sosyal becerilerde, dil gelişiminde ve tekrarlayan davranışlarda güçlük çekiyor.Otizmin tanısının konması ise çoğunlukla ebeveynlerin aktardığı davranışlar ve uzmanlarının gözlemleri üzerinden yapılıyor. Fakat bu süreçte hata yapma olasılığı oldukça yüksek… Çünkü ebeveynler endişeli oldukları için soruları doğru yanıtlayamayabilir veya psikolog ile psikiyatrların da gözden kaçırabileceği noktalar olabilir.Geçtiğimiz günlerde ise Nature Microbiology adlı bilimsel dergide yayımlanan yeni bir araştırma objektif bir şekilde otizm tanısı koymak için bir yol olduğunu ortaya koydu: Bağırsak mikrobiyomu (insan bağırsaklarında bulunan bakteriler, virüsler, mantarlar ve diğer mikroplar topluluğu).Yaşları 1- 13 arasında değişen çocuklardan toplanan 1600'ü aşkın dışkı örneğini inceleyen bilim insanları, otizmlilerden alınan örneklerde belli başlı biyolojik işaretler bulunduğunu tespit etti. Çalışmada otizmli çocuklarla diğerlerinin dışkılarındaki büyük biyolojik farklılıklar kıyaslandı. Ayrıca önceki çalışmalardan farklı olarak bakteriler dışında mantarlar ve virüsler de ilişkili metabolik süreçlerle birlikte ele alındı. Elde edilen sonuca göre otizmlilerde biyolojik açıdan 31 faktör saptandı. Sonrasında yeni bir grupta önce dışkılara bakıldı. Hangilerinin otizmlilere olduğu büyük bir başarıyla belirlendi. Özetle dışkıdan otizmi tespit etme konusunda yüzde 100’e yakın sonuç elde edildi. ‘TANI KOYMAK GENELDE 3-4 YIL SÜRÜYORDU ARTIK BU DAHA ÇABUK OLACAK’ Araştırma ekibinin lideri olan Hong Kong Üniversitesi’nden Prof. Dr. Qi Su, Guardian’a yaptığı açıklamada “Genellikle şüpheli otizm için doğrulanmış bir tanı koymak üç ila dört yıl sürer ve çoğu çocuğa altı yaşında tanı konur. Mikrobiyom biyobelirteç panelimiz dört yaşın altındaki çocuklarda yüksek bir performansa sahip ve bu erken tanıyı kolaylaştırmaya yardımcı alacak” dedi.Otizm oranlarının son yıllarda büyük ölçüde arttığına da dikkat çeken Prof. Dr. Qi Su, “Birleşik Krallık’ta ve diğer birçok batı ülkesinde, artık her 100 kişiden birinin otizm spektrumunda olduğu düşünülüyor. Genetik faktörler otizmde önemli bir rol oynarken, mikrobiyom bağışıklık tepkilerini bizlere önemli bilgiler veriyor. Bu, mutlaka nedensellik anlamına gelmez ancak mikrobiyomun otizm spektrum semptomlarının şiddetini veya ifadesini etkileyebileceğini düşündürüyor” ifadelerini kullandı. ‘1-2 YAŞ ARASI HER ÇOCUKTA BU TEST RUTİN HALE GETİRİLEBİLİR’Bilim dünyasını heyecanlandıran bu güzel gelişmeyi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alper Özkılıç’a danıştığımda “Araştırma otizm spektrum bozukluğu teşhisinde önemli bir ilerlemeyi temsil edebilir” dedi ve ekledi: “Teşhis için dışkı örneklerinin kullanılması fikri, özellikle de değerlendirmelerdeki mevcut birikim göz önüne alındığında umut verici. Böylece hızlı ve erken tanı sayesinde çocuklarda hastalığın seyri daha yüz güldürücü olacaktır. Erken bulgu olan konuşma gecikmesi ile karşılaştığımız 1-2 yaş arası her çocukta, bu dışkı testi rutin hale getirilebilir. Böylelikle erken yakalanan bu çocuklarda tedaviden daha iyi sonuç alınır.” ŞU AN TANI İÇİN HANGİ KONTROLLER YAPILIYOR?Genellikle şüpheli otizm için doğrulanmış bir tanı koymak üç ila dört yıl sürüyor. Çoğu çocuğa altı yaşında tanı konuyor. Neden süre bu kadar uzun?Bu soruma “Otizm teşhisi laboratuvar testleri ve görüntüleme yöntemleriyle konulmadığı için süre bu kadar uzuyor” cevabını veren Alper Özkılıç, “Ayırıcı tanı, eşlik eden hastalıklar yönünden gerekirse kan tahlilleri, norolojik testler ve metabolik hastalıklar gibi başka uzmanlık alanlarından konsültasyon da istenebiliyor” dedi. Özkılıç, tanı ve teşhis için 7 kontrol testinin olduğunu söyledi: 1- Tıbbi ve nörolojik muayene 2- Bilişsel yetenek sınaması 3- Dil becerilerinin kontrolü 4- Davranış gözlemi 5- Yemek yeme, giyinme ve tuvalete çıkma gibi günlük aktiviteleri bağımsız olarak tamamlama durumu 6- Kan testleri 7- İşitme testi… Görüldüğü gibi otizm şüphesi olduğunda, kesin tanı konması için vakanın 5-6 yaşa kadarki nöromotor gelişim sürecinin aile ve farklı branş doktorları tarafından yakın takip edilmesi gerekiyor. NEDEN OLUYOR? “Otizm spektrum bozukluğunun etiyolojisi henüz kesin olarak tanımlanamadı” diyen Alper Özkılıç, “Semptomlar bireysel farklılıklar gösterebilir. Otizm vakalarının yalnızca yüzde 5-10’u tıbbi bir nedene bağlanabilmekte. Ayrıca otizmin sadece bir nedene bağlı olmadığı, multifaktöriyel nedenlerin bir sonucu olabileceği de belirtiliyor. Bu nedenler genetik faktörler ile psikolojik ve sosyal çevre şartlarıdır. Ek olarak gebelikte veya doğum sırasında ortaya çıkan hasarların ve çeşitli toksikasyonların da otizm etiyolojisinde rol alabileceği bildirildi” ifadelerini kullandı. EN BELİRGİN SEMPTOMLAR NELER?Otizmin semptomlarına da değinen Özkılıç, “Belirli görüntülere, seslere, kokulara, ışıklara veya fiziksel temasa karşı duyarlılık, davranış, yeme-içme ve hareketlerde takıntılı olma ve bunları tekrarlama, aktiviteler arasında geçişte zorluk yaşama, sosyal iletişimin sınırlı olması ve göz temasından kaçınma sıklıkla görülen belirtilerdir” dedi. Özkılıç, şöyle devam etti:-- Otistik çocuklar kendilerine ait ayrı bir dünyada yaşar. Otistik bir çocuk kucağa alınmayı önemsemez. İstediğine ulaşmak için herkesin kucağına gidebilir, yabancı algılaması yoktur. 2-3 yaşına geldiğinde cansız objelere daha fazla ilgi gösterirler. Sürekli ellerinde bir eşya tutma, objeleri dizerek oynama, arabayı ters çevirip tekerleğini döndürme veya yatarak arabanın dönen tekerleğini izleme gibi oyunları vardır.-- İnsanlarla anlamlı göz kontağı kurmazlar. Ses, ışık ve kokuya karşı aşırı duyarlı olabilir, beklenmedik tepkiler verebilirler. Çocuklarda konuşamama durumu, otizmin de bir belirtisi olabilir. Ancak konuşamamak tek başına otizm belirtisi değildir.
Son yıllarda, önemli olayları önceden haber veren ve kehanetlerde bulunan kişilerin sayısında belirgin bir artış gözlemleniyor. Bunda Nostradamus’un ünlü kehanetlerinin etkisi oldukça büyük… Bu kehanetler, insanların geleceği tahmin etme yeteneğine olan ilgiyi artırdı ve bu ilgi, farklı dönemlerde ve bölgelerde benzer yeteneklere sahip olduğunu iddia eden yeni figürlerin ortaya çıkmasına yol açtı. Özellikle modern teknoloji ve sosyal medyanın da etkisiyle, kehanetlerde bulunan kişiler daha geniş kitlelere ulaşma imkanına sahip; bu durum hem toplumsal hem de bireysel düzeyde daha fazla dikkat çekmelerine neden oluyor. Bu yeni kehanetçiler, çeşitli yöntemlerle geleceği öngörme iddiasında bulunuyorlar. Bu yöntemler arasında astroloji, tarot kartları, meditasyon ve diğer spiritüel teknikler yer alıyor. Bu kişilerden biri de ‘Yeni Nostradamus’ ve ‘Kıyamet Kâhini’ olarak adlandırılan İngiliz medyum Craig Hamilton-Parker. TRUMP'A SUİKAST GİRİŞİMİ OLACAĞINI AÇIKLAMIŞTI Daha önce Covid-19 pandemisini öngördüğünü iddia ederek 2017’de bir grip pandemisinin belirsiz bir noktada dünyayı kasıp kavuracağını söyleyen Hamilton-Parker, 2018’de ise bir İngiliz otoyoluna terör saldırısı olacağını ve Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği'nden ayrılacağını (Brexit) tahmin etmişti. Kraliçe II. Elizabeth'in ölümünü de tahmin eden Hamilton-Parker, son olarak da YouTube kanalında Trump’ın hayatına yönelik bir girişim olacağına dair ürkütücü bir kehanette bulunmuştu. ‘NADİ HARİTALARINDA BÖYLE BİR ŞEYİN OLACAĞI AÇIKCA GÖRÜLÜYORDU’ 69 yaşındaki Craig Hamilton-Parker, Hindu mistiklerinin antik çağlardan beri insanların hayatlarının önceden bilinebileceğine inandığı Nadi astrolojisini kullanıyor. Metro.co.uk’a özel konuşan Hamilton-Parker, Trump’a suikast girişimi yapılacağı sonucuna nasıl vardığını şu sözlerle anlattı: “Trump’ın hayatına yönelik bir suikast girişiminin olabileceği her zaman aklımın bir köşesindeydi çünkü 2019'da Nadi haritasını okumuştum. Nadi haritaları, bir kişinin yaklaşık 500 yıl öncesine dayanan hayatının tahminleridir ve insanların hayatları boyunca neler yaşayacağını ortaya koyar. Trump ile ilgili çalışmalarımda hayatına yönelik bir girişim olacağını okudum. Ancak bunun hemen olacağını beklemiyordum, erken yaşanması beni şaşırttı (Hamilton-Parker böyle bir durumun bu yılın ağustos ayına kadar olmayacağını düşünüyordu).” ‘TRUMP HAYATINI KAYBETSEYDİ ÜLKEDE İÇ SAVAŞ ÇIKACAKTI’ Craig Hamilton-Parker, yaşananları doğru bir şekilde tahmin etmeyi başarsa da eğer kurşun Trump’ı öldürmüş olsaydı hikâyenin tamamen farklı olabileceğinin de altını çizdi. “Trump'ın sağ çıkmaması durumunda ABD içinde iç savaş çıkabilirdi” diyen Hamilton-Parker, “Bir girişimin gerçekleşeceğini tahmin etmiştim ama böyle bir şeyin yaşanması benim için gerçekten şok ediciydi. Bu, Reagan’ın (30 Mart 1981'de Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Ronald Reagan, Washington DC'de bulunan Washington Hilton'daki bir konuşmadan sonra limuzinine dönerken John Hinckley Jr. tarafından vurularak yaralandı) hayatına yönelik saldırıdan daha büyük bir olay ve tüm dünyada şok etkisi yarattı” dedi. “Trump’ın hayatta kalmayı başarmış olması beni rahatlattı” diyen Hamilton-Parker, “İnanılmaz olan ise Trump’ın suikastı yaralı olarak atlattıktan hemen sonra ayağa kalkarak söylediği “Birlikte savaşacağız, savaşacağız, savaşacağız” sözleriydi” ifadelerini kullandı. ‘TRUMP'IN SEÇİMİ KAZANMA İHTİMALİ ARTTI’Trump'ın bu tepkisinin, Kasım ayında yapılacak seçimlerde kendisine olan desteği daha da artıracağına inandığını vurgulayan Craig Hamilton-Parker, “Trump'ın seçimi kazanacağına dair her zaman bir hissim vardı ama şimdi daha büyük bir coşkunun yaşandığını görüyorum. Ayrıca daha uzun vadede Joe Biden görevden ayrılmasının ardından, Kaliforniya Valisi Gavin Newsom'un Demokratların başına geçeceğini ve Elizabeth Warren’ın da onu destekleyeceğini görüyorum” şeklinde konuştu.‘TRUMP’IN NADİ HARİTASINI OKUDUĞUMDA, GEÇMİŞ YAŞAMINDA ALKOLİK BİR HİNTLİ RAHİP OLDUĞUNU GÖRDÜM’Hamilton-Parker son olarak Trump’ın dindar biri olmadığını ancak suikast girişiminin ardından Tanrı'ya yöneleceğini hissettiğini belirterek, “Bazı insanların Trump'ı artık ölümden kurtulmuş bir mesih figürü olarak görebilir. Trump'ın bir uyanış gibi büyük bir dini dönüşümden geçtiğini görüyorum. İlginçtir ki Trump’ın Nadi haritasını okuduğumda, geçmiş yaşamında alkolik bir Hintli rahip olduğunu gördüm” ifadelerini kullandı. BABA VANGA’NIN 2025 YILI KEHANETİ KORKUTTU!Öte yandan ‘Balkanların Nostradamus’u’ lakabıyla bilinen Bulgar kâhin Baba Vanga’nın da 2025 yılını sonun başlangıcı olarak gördüğü ortaya çıktı. 1996 yılında yaşamını yitiren Bulgar kâhin Baba Vanga’nın daha önce yaptığı öngörülere göre 2025 yılı, Avrupa'da kıta nüfusunu etkileyecek bir çatışmayla başlayacak. Bu da kıyamet ile sonuçlanacak olayların başlangıcı olacak. 5079 yılına kadar her yıl için kehanetlerde bulunduğu söylenen Baba Vanga’nın en ilgi çeken tahminleri ise şöyle; * 2028’de Venüs'ün keşfi olacak. İnsanlar Venüs’ü bir enerji kaynağı olarak keşfetmeye başlayacaklar. * 2033’te ise gündem ağırlıklı olarak buzulların erimesi olacak. Baba Vanga’ya göre bu yılda kutuplardaki buzulların eriyecek ve deniz seviyeleri dünya çapında ciddi boyutlara ulaşacak. * 2076 ise komünizmin geri döndüğü bir yıl olacak. * 2130'da da insanlar uzaylılarla temas kuracak.