“Üçüncü Dünya Savaşı’nın hangi silahlarla yapılacağını bilmiyorum ama Dördüncü Dünya Savaşı’nın taş ve sopayla olacağı kesin.”A.EinsteinHer askeri harekatın siyasi bir hedefi olduğu gibi istihbarat çalışmaları da talepte bulunan kişi ya da kurumun belirlediği hedefler doğrultusunda yürütülür. İstihbaratçıların görevi, kendilerince seçtikleri konularda değil yönetenlerin karar alma süreçlerinde ihtiyaç duydukları ve talep ettikleri bilgileri açık ve kapalı kaynaklardan elde edip işleyerek sunmakla sınırlıdır.Bireyler ve toplumlar genelde anlık fotoğraflara dayalı reaksiyon gösterir ya da yargıya varırlarken istihbarat dünyasında an yerine analiz edilmesi gereken bir süreç vardır. Çünkü an’da yaşanan her ne ise işaretleri mutlaka izlenmesi ve analiz edilmesi gereken bir sürecin içinde saklıdır. Dilerseniz buna anlık fotoğrafların büyük fotoğraf içindeki yerinin belirlenmesi de diyebilirsiniz.Yakın geçmişte salt güvenlik odaklı olarak algılanan istihbaratın günümüzde devletlerin hedef ve çıkarları bağlamında geleceği şekillendirmeye yönelik bir kulvara taşındığı ve vizyoner istihbarat kavramının üstelik yıllar öncesinde ortaya çıktığı düşünüldüğünde konunun önemi daha da anlaşılır olmaktadır.Cephe ve cephe gerisiBu konuyu gündeme getirmemizin nedeni 90’lı yıllardan günümüze, askeri anlamda en ağır darbelerinden birisini alan PKK’nın yaşadığı sıkışmışlıktan kurtulmak için gelecek planlamalarını öngörebilmek..Kış üslenmesini alanda süreklik kazanan operasyonlar nedeniyle gerçekleştirme olanağını bulamayan, ciddi anlamda insan ve malzeme kaybına uğrayan, Güneydoğu’da stratejik bir hata yaparak meskun mahal muharebelerine kalkışan ve taban desteğini önemli ölçülerde yitiren, KCK’nın lider kadrolarının yönlendiriciliği ve yönetimi ile müzahir bir siyasi hareketin desteğinden uzak düşen PKK’nın, varlığını sürdürebilme bağlamında yeni taktik hamlelere başvurması kaçınılmaz görünmektedir.PKK, ‘cephe’ olarak adlandırılması olası Güneydoğu ağırlıklı ‘eylem coğrafyasındaki’ kayıplarına karşın ‘cephe gerisi’ olarak kullandığı Kuzey Irak ve PYD aracılığı ile Suriye’deki varlığını koruduğu sürece askeri anlamda kesin bir yenilgiye uğratılması olanaklı görünmemektedir.Bu nedenle Irak ve özellikle Suriye’yi güvenli üs bölgeleri olarak kullanıp cephe gerisi faaliyetlerini sürdürme olanağına sahip olduğu sürece eylemselliğindeki zayıflamaya karşın PKK’nın askeri anlamda varlığının sonlanmayacağı bilinerek ‘güvenli hiçbir alan’ bırakılmaması mücadelenin kazanılması için bir zorunluluğa dönüşmüş bulunmaktadır.Ne var ki Türkiye, Irak’ın kuzeyinde sahip olduğu imkanlara ABD, Rusya, İran ve Esad rejiminin örtülü ve açık engellemeleri nedeniyle Suriye’de sahip bulunmamakta ve PKK’nın Suriye izdüşümü olan PYD, ABD ve Rusya’nın bölgedeki gelecek tasarımlarında neredeyse paylaşılmaz bir konuma yükselerek legalize olma konusunda mesafe kaydetmektedir.PKK’nın Irak ve Suriye’deki cephe gerisi/güvenli üs bölgelerine ‘siyasi coğrafya’ olarak kullandığı kimi Avrupa ülkelerindeki örgütsel yapısı, ilişki ağı ve sahip olduğu açık ya da örtülü destek de eklendiğinde, yaşadığı sıkışmışlıktan kurtulmak için önümüzdeki süreçte sahneleyeceği kartların neler olacağı ufuk hattına düşmeye başlamış görünmektedir.Çünkü Türkiye içinde askeri ve siyasi alanlarda görünür gerilemesine karşın bölgedeki gelişmeler nedeniyle artan talep doğrultusunda PKK’nın ‘hizmet yelpazesi’ genişlemekte ve kimi Avrupa ülkelerinde sahip olduğu destekte bir azalma görünmemektedir. PKK’nın eylem coğrafyasında yürütülen başarılı mücadeleyi ifade eden mikrodan tüm alanları kapsayan makroya geçiş ve bağlı olarak vizyoner istihbaratın öneminin ortaya çıktığı yer ise tam da buradadır.
“Öyle horozlar vardır ki, güneş onlar öttükleri için doğuyor sanırlar.”L.DumontErmeni diasporası ve Ermenistan’ın, 1915’de Osmanlı döneminde uygulandığını iddia ettikleri sözde soykırımı dünya genelinde andıkları 24 Nisan uzun yıllardır Türkiye için sancılı bir günü ifade eder. Dikkatlerin ABD Başkanının yapacağı konuşmaya kilitlendiği ve konuşmasında soykırım (genocide) sözcüğünü kullanıp kullanmayacağının merak edildiği bir gündür 24 Nisan.Başkanlığı döneminde Obama, tıpkı Clinton ve Bush gibi Amerikan diplomasisinin ürettiği formüle sığınmış, her yıl 24 Nisan’da yaptığı geleneksel konuşmasında ‘soykırım-genocide’ sözcüğünü kullanmadan Türkiye’yi, Ermeni diasporasının soykırım yerine kullandığı ‘Medz Yegern’ (büyük felaket) sözcüğünü kullanarak Ermeni dünyasını tatmin etme yolunu seçmişti.Soykırım sözcük ve kavramı, Polonya asıllı Amerikalı Yahudi hukukçu R. Lempkin tarafından ilk kez 1944 yılında kullanılmış, 1948 yılında yine Lempkin’in müellifi olduğu Soykırım Sözleşmesi ile çok ağır bir suç olarak BM literatürüne girmiştir. O güne kadar soykırımı ifade etmek için Ermenilerin Medz Yegern sözcüğünü kullandıkları dikkate alındığında, Obama her ne kadar İngilizcedeki karşılığını (genocide) kullanmamış olsa da Ermenilerin anlayacağı şekilde soykırım demeyi sürdürmüş, Clinton ve Bush ise ‘katliam-massacre’ nitelemesini tercih etmişlerdi.Bu yeterince açık tutumun anlamlandırılması zor bölümü ise ABD Başkanlarının konuşmalarının Türkiye’de, ‘bu yıl da soykırım demedi’ yorumları ve açığa vurulmasa da derin bir nefes alınarak memnuniyetle karşılanmış oluşudur.Trump ne söyleyecek?Yeni bir 24 Nisan’ın üstelik davranışlarının öngörülmesi güç yeni bir ABD Başkanı döneminde kapının zilini çalmak üzere olduğu bir sırada Türkiye’de merak dozu yükselmekle kalmayacak, Trump’ın kullanacağı sözcük ve vereceği mesaj ya mevcut anlaşmazlıklara bir yenisini ekleyecek ya da başka bir kazaya uğramadan onarım gerektiren hasarlı yola devam edilecektir.Başkanlık koltuğuna oturması ile birlikte Amerika Ermeni Ulusal Komitesi’nin (ANCA) Trump’ın Ermeni Soykırımı’nı kabul etmesi için Amerika genelinde bir imza kampanyası başlattığı, Senato ve Temsilciler Meclisinde konunun bir süredir ısıtılmakta olduğu Dışişleri Bakanlığının yakın takibinde olsa gerektir.Türkiye’ye büyük acılar çektiren FETÖ elebaşısı ve kurmay kadrosunun herhangi bir yaptırıma muhatap olmadan ABD’de ikametlerini sürdürmesi, PKK’nın bir alt kuruluşu olduğu konusunda en küçük bir kuşkunun bulunmadığı PYD’nin üstelik Türkiye’ye verilmeyen silahlarla teçhiz edilerek ABD Özel Kuvvetlerince eğitilmesi ve Menbiç’te TSK’ya karşı koruma altına alınması, Kobani’de alternatif üsler kurulması, Rakka’da bir terör örgütüne karşı bir başka terör örgütü ile kol kola girilerek her türlü normatif değerin çöpe atılmış olmasının zehirlemeyi sürdürdüğü Türk-ABD ilişkilerinin yeni bir krizi tolere etme kapasitesini sınamanın zamanı olmadığı herhalde Washington’da biliniyordur.Umulur ki Mayıs ayında gerçekleşecek NATO zirvesinde bir araya gelecekleri açıklanan Erdoğan-Trump görüşmesinin üzerine 24 Nisan gölgesinin düşmemesi, iki ülke arasındaki ilişki rotasının yeniden sakin sulara yönlenmesinde öncü bir adım olsun..
“İster kabul edin ister etmeyin, güç hala insanoğlunun siyasi meselelerinin çözümünde en büyük etkendir.”W.B.Bonvillian70’li yıllarda IRA, Londra’da genellikle can kaybıyla sonuçlanmayan bombalı eylemler gerçekleştiriyordu. Can kaybı yaşanmaması eylemlerin başarısızlığından değil IRA’in seçilen yer ile bombanın patlayacağı saati sivil halkın tahliyesine imkan verecek bir zaman aralığında Scotland Yard’a bildirmesinden kaynaklanmaktaydı. Hatta asılsız ihbarların olası sakıncalarını önlemek için IRA ve Scotland Yard arasında özel bir parola da kullanılmaktaydı.ABD’nin Suriye, Han Şeyhun’da gerçekleşen ve faturanın Esad rejimine kesildiği kimyasal saldırıdan 72 saat sonra hızlı bir refleksle bu saldırıyı gerçekleştiren uçakların kalktığı açıklanan El Şayrat hava üssünü vurması her nedense bize 70’li yıllar Londra örneğini anımsattı.Doğu Akdeniz’de seyir halindeki ABD savaş gemilerinden Suriye’ye atılan Tomahawk füzelerinin anımsattığı bir başka konu daha var. 8 Haziran 2015’de, Putin’in 63’ncü yaş gününde Rus Hazar Filosuna bağlı dört savaş gemisinden Suriye’de IŞİD hedeflerine atılan 11 Kalibur güdümlü füzesi. Tomahawk’ların Rus eşiti olan Kalibur’ların bir kısmının hedeflerine ulaşmadığı hatta bazılarının İran’a düştüğü o günlerde basında yer almıştı. Tıpkı Rus Savunma Bakanlığının belki de o haberlere gecikmiş bir cevap olarak ABD’nin attığı 59 füzeden ancak 26’sının hedefine ulaştığını açıklamış olmasının basına yansıdığı gibi...Füze saldırısının önceden Rusya’ya bildirilmiş olması, Suriye’nin büyük bir olasılıkla Rusya üzerinden bilgilendirilmesi, mesaj ağırlıklı sınırlı bir harekatın çerçevesi dışına çıkarak Rusya ve ABD’yi askeri anlamda karşı karşıya getirmeme amacına yönelik olsa da önümüzdeki süreç, reel politikanın gereklerine uygun bir şekilde yönetilemediğinde Washington, Moskova, Şam ve Tahran’da ciddi bazı sıkıntılara aday görünüyor.Nitekim Rusya’nın, füze saldırısını radarlarının tespit etmesine rağmen hava savunma sistemini aktive etmemesinin ardından ABD ile Suriye hava sahasında yürürlükteki bilgilendirmeyi iptal ettiğini ve İran’ın da karşılık verileceğini açıklamış oluşu gerektiğinde benzer operasyonların bu kadar kolay olmayacağının bir göstergesi kimliğindedir.İKİ SOMUT SONUÇ48 saat sonra yeniden kullanıma alındığı Suriye ordusunca açıklanan El Şayrad üssüne gerçekleştirilen füze saldırısı, rejimin muhaliflere yönelik askeri gücünde bir azalmaya neden olacak gibi görünmese de ABD’nin bir aktör olarak bu defa doğrudan rejime karşı Suriye sahasına inmiş olmasının iki görünür sonucundan söz edilmesi gerekiyor. Bunlardan birincisi rejimin kimyasal saldırı defterinin kapanmış olması. İkincisi ise bir hafta öncesinde ABD’nin kabul ettiği Esad’ın varlığının, Kremlin sözcüsünün Rusya’nın desteğinin koşulsuz olmadığı ve G 7 zirvesi sonrası Esad’sız Suriye açıklamalarıyla pazarlıklara açık hale gelmesi...Bu iki sonuca, Trump’ın iç politikadaki sıkışmışlığını gidermek ve kırmızı çizgilerinin aşılması halinde güç kullanmaktan çekinmeyeceğini kanıtlamak için onay verdiği harekat sonrası Pentagon’un Beyaz Saray üzerindeki etkisinin daha da arttığını eklemek gerekiyor.Bu etkinin Türkiye’ye ne gibi bir yansıması olabilir diye sorulursa, Pentagon generallerinin PYD/YPG konusunda dozu giderek artan övgü dolu açıklamaları ile Rakka harekatında her ne kadar nihai kararın verilmediği söylense de seçtikleri müttefikin kim olduğuna bakmak yeterli olacaktır.Ne yazık ki güç, siyasi hatta insani sorunların diplomasi yolu ile çözümlenmesinin önünde bir engel ve tercih nedeni olmayı sürdürecek görünüyor...
“Hatalar gerçeğin komşuları olarak yaşarlar ve bunun için bizi aldatırlar.”TagoreÇevresindeki sorunların Türkiye’ye olumsuz yansımalarını etkisizleştirmek için sürekli arayış içinde olan Ankara’nın, ABD’nin Suriye müdahalesinin gölgelediği yeni bir çocuğu daha oldu. Üstelik bu sorunlu çocuk diğerlerinden çok farklı.Çünkü Türkmen ağırlıklı yapısına karşın nüfus ve tapu kayıtları imha edilen, demografisi Kürtler lehine değiştirilen Kerkük, kaybedilişinden günümüze Türkiye’de kapanmayan bir yaranın adresi..KYB’li Kerkük Valisi Necmettin Kerim’in 14 Mart’ta Kerkük’te, kamu kurumları ve resmi yazışmalarda Kürtçenin Arapça ile birlikte kullanılması ve kamuya ait binalara Irak bayrağı yanı sıra IBKY bayrağının da çekilmesini zorunlu kılan İl Meclisi kararını açıklamasıyla başlayan kriz boyut değiştirerek tırmanıyor. (41 sandalyeli Kerkük İl Meclisinde karar 9 Türkmen ve 6 Arap üyenin boykotuna karşın 26 Kürt üyenin oyu ile kabul edilmiş, Irak Anayasasına göre 3/2 çoğunluk şartı çiğnenerek 28 Mart’ta uygulamaya konulmuştu.)İBKY’nin seçimlere hazırlandığı bir dönemde KDP ve KYB arasında iktidar mücadelesi ve ekonomik çıkar çekişmesinden kaynaklanan kökü çok derinlerdeki Kerkük krizinin, Türkiye’de ilk değerlendirmelerin aksine Barzani tarafından yaratılan değil beklemediği bir anda Barzani’yi içine çeken bir oyun olduğunu not edelim.Musul’un IŞİD tarafından işgal edilmesini izleyen dönemde KDP’nin etki alanını fiili olarak genişletmesi, Barzani’nin bağımsızlık konusunu sıklıkla gündeme getirmesi, bölgedeki rafineri tesislerinin KDP denetiminde olmasının rahatsız ettiği KYB’nin güçlü olduğu Kerkük üzerinden bir hamle yapması konuyu yakından izleyenler açısından sürpriz bir gelişme olmamalı.Nitekim Barzani, KYB’nin kendisini köşeye sıkıştıran bu hamlesine karşı bağımsızlık için referandum kartını bekletmeden sahneye sürerek durumu KDP lehine dengeleme arayışına girmiş görünmektedir.Ne var ki Irak’ta mevcut güç dengeleri üzerinde etkili aktörlere bakıldığında Kerkük üzerinden sahnelenen ve Türkiye’yi de içine çeken oyunun rengi giderek bulanıklaşmaktadır.KYB’nin kontrolü altında bulunan Kerkük’te son dönemlerde daha da görünür hale gelen PKK varlığı, Kerkük çevresinde yoğunlaştığı gözlemlenen Tahran güdümlü Haşdi Şabi güçleri ve KYB’nin öteden beri İran’la yakınlığı mevcut fotoğrafa eklendiğinde yaşananları gerek amaç gerek zamanlama açısından rastlantı teorisi ile açıklamak güçleşmektedir.Bu değerlendirmeye KYB’nin müzahir tutumuna karşın KDP’li peşmergelerin zaman zaman Sincar’da PKK ile çatıştıkları, Türkiye ve Barzani’nin ayrı nedenlerle de olsa Sincar’da PKK varlığına karşı oluşları, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son günlerde sıklıkla “yeni harekat hazırlıkları,terör örgütlerine sürprizler, sıcak bir yazdan” söz ettiği de eklemlendiğinde Menbiç’te sahnelenen oyunun bir benzeri başka aktörler eliyle Irak’ta perde açmış gibi görünmektedir.Kerkük’ün IBKY’ye eklemlenmesi ve bir Kürt kentine dönüştürülmesine pek çok ayrı nedenle sessiz kalması mümkün olmayan Türkiye ile iktidarını güçlendirerek korumak için Kerkük’ten vazgeçmesi olanaksız gibi görünen Barzani içine çekildikleri bu usta işi oyunda, oluşturulması belli ki körüklenecek bir alçak basınç alanında karşı karşıya gelirlerse, kurgulanan oyun ilk hedefine ulaşmış olacaktır.İkinci hedefin ne olduğu merak edilirse görüş alanımıza İran’ı da dahil ederek Sincar’a dikkat edilmesi gerektiğini söylemekle yetinelim. Çünkü gerçeklerin başlangıçtaki hatalara karşın mutlaka ortaya çıkmak gibi özelliği vardır…
“Zamanında davranmasını bilmedikten sonra koşmanın bir faydası yoktur.”La FontaineSon aylarda neredeyse her gün bir başkası ile karşılaştığımız krizlere yer verdiğimiz bu köşede yaşanan krizlerin nasıl yönetilebileceğine değinmemenin bir eksiklik olacağını düşündük.Son dönemlerde sıklıkla kullanılan “kriz” sözcüğü, Türk Dil Kurumu Sözlüğünde; “Bir ülkede veya ülkeler arasında, toplum veya bir kuruluşun yaşamında görülen güç dönem, bunalım, buhran” olarak tanımlanıyor.Bu bağlamda krizin; “bir sistem veya işleyiş ile hayatın alışılmış normal düzeninin dışında beklenmeyen bir anda ortaya çıkan, sistem ve hayatın akışında olumsuz etkileşimlerinin önlenmesi/ giderilmesi için ivedi uygun karşı önlemler alınmasını gerektiren bir durum” olduğunun söylenmesi eksik ancak yanlış bir yaklaşım olmayacaktır.Çünkü kimi kaynaklarda vurgulanmasına ve genel anlamda kabul görmesine karşın krizin “beklenmeyen durumlarda ve ani olarak ortaya çıkan ve mutlaka kayıplarla sonuçlanan bir olgu” kimliğini yansıtan görüş ve kabullerin, günümüzde yaşanan krizlerin nicelik ve niteliklerine bakıldığında bütünüyle doğru bir görüşü yansıttığı tartışma konusu olmayı sürdürmektedir.Boğa yılanı, kobra yılanıNitekim ülkesel ya da ülkelerarası düzlemde yaşanan ekonomik ve politik kimlikli krizlerin tanımlanmasında kullanılan “boğa yılanı ve kobra yılanı” nitelemeleri, krizlerin ani olarak ortaya çıkabildikleri kadar önceden sinyaller vererek yavaş yavaş gelişebileceklerinin de bir göstergesidir.Örneğin Türk Hava Sahasını ihlal eden Rus savaş uçağının düşürülmesini izleyen kriz, beklenmeyen/ani oluşan karakteri ile Kobra Yılanı türü krize örnek olarak verilebilir. PYD’nin Kobani’den sonra Cizire ve Telabyad’ı ele geçirerek Afrin’le birleşme ve Türkiye’nin Suriye sınırı boyunca bir koridor oluşturma çabalarının yarattığı kriz ise zaman içindeki gelişmelere bakıldığında boğa yılanı türü krize örnek oluşturmaktadır. Kerkük’te resmi devlet dairelerine IKBY bayrağı çekilmesi ile başlayan ve önümüzdeki günlerde KDP (Mesud Barzani) ve KYB (HeroTalabani) arasında tansiyonu yükselterek Bağdat ve Ankara’yı da içine çekeceği anlaşılan krizin başlangıç sinyallerinin Kerkük’te nüfus ve tapu kayıtlarının imha edildiği günlere uzandığı düşünüldüğünde bir ayrı boğa yılanı türü kriz yaşandığını söylemek mümkündür.Ne yapılmalı?Ne var ki nitelik ve niceliği her ne olursa olsun önleyici zaman aralığında, doğru ve etkin bir biçimde proaktif ve akılcı yöntemlerle yönetilen krizlerin yıkıcı ve zarar verici olmaktan çok fırsat pencereleri de açarak kazanımlara eşlik edebildiği de unutulmamalıdır.Günümüzde sınırların, devletlerin yalnızca coğrafi egemenlik alanlarını belirlediği, bunun dışında kalan hemen her alanın siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik etkileşimlere açık hale geldiği düşünüldüğü ve dünyanın her neresinde oluşursa oluşsun, bir krizin sınır aşan etkilerinden hiçbir devlet ya da ulusun mutlak koruma altında olmadığı anımsandığında krizlere hazırlıkla olma ve yönetme yeni bir anlayış ve uygulama konseptini zorunlu kılmaktadır.Bu nedenle günümüz krizlerini yönetebilmek için; türü her ne olursa olsun oluşma aşamasında krizin sinyallerini almak ve doğru okumak, hızlı ve etkin kararlar alarak uygulamaya koymak, kriz yönetim sürecini planlamak ve örgütlemek, iletişim ve eşgüdüm sağlamak, süreci denetim altına alarak krizin etki alanı dışına çıkmasını ve domino efektini engellemek gerekmektedir.Çünkü yaşanan örneklere bakıldığında uzun süreli ve yüksek maliyetli krizlerde toplumun başlangıçtaki destek ve direncinin, sürenin uzaması ve maliyetin yükselmesine koşut olarak azalmaya başladığı görülmektedir. Bu durum ise yönetenler üzerinde yarattığı baskı nedeniyle yaşanan güçlükleri çarpan etkisiyle katlamakta, zaman baskısı ve toleransın azalması kriz yönetim sürecinde hata yapma payını yükseltmektedir. Bu bağlamda kriz yönetim sürecinin planlama ve örgütlemesinin öngörülü ve en kötü senaryoları içeren bir biçimde yapılmış olması başarılı sonuç elde etmenin en önemli etmenleri arasında görülmektedir.Zamanında davranılmaması halinde koşmanın bir yararı olmadığının örneklerini görebilmek için çevremize bakmak yeterli değil mi?
“Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol”MevlanaUluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi ile ilgilenenlerle üniversitelerde bu dallarda öğrenim görenler dış politikanın Magna Carta’sı niteliğindeki temel kuralları çok iyi bilirler. Dış politikanın iç politikaya alet edilmemesi kaydıyla başlayan kurallar manzumesi devletlere koşullar her ne olursa olsun asla ve asla blöf yapmamaları gerektiğini öğütleyerek devam eder... Sakın ola gücünüzü abartmayın ya da azımsamayın.Ayrımsız tüm devletler için geçerli bu kuralları göz ardı eden ya da önemsemeyen kimi ülkelerin uzak ve yakın tarihte ödedikleri çok acı bedeller anımsandığında asırların birikiminden kaynaklanan anılan kuralların önemi tartışılmaz bir biçimde açığa çıkar.Örneğin önce Fransızların, ardından Amerikalıların çok güvendikleri üstün teknolojileri ve askeri güçlerine rağmen Vietnam’da, Vietkong’un gerilla taktikleri uygulayan az sayıda ancak adanmış insan gücüne yenildikleri gibi..Ya da Üçüncü Reich’ın mağrur generallerinin İkinci Dünya Savaşı’nda, kiliselerin çan seslerini duyacak kadar yaklaştıkları Moskova’dan Napoleon’un izini takip ederek Berlin’e kadar kovalandıkları gibi..Yuri Andropov’un Afganistan’ı işgal rüyasının, muzaffer Kızıl Ordu’ya yakın tarihinin en büyük yenilgisini tattıran Taliban tarafından karabasana çevrildiği, Arjantin Devlet Başkanı General Galtieri’nin Falkland (Islas Malvinas) adalarına çektiği ve asla inmeyeceğini açıkladığı Arjantin bayrağının 8000 mil uzaklıktan gelen İngilizlerce binlerce Arjantin askerinin hayatı sonlandırılarak kendisine iade edilmesi, abartılan güç ve yenilmezliğe olan aldatıcı inancın acı bedelleri olarak tarihte yerini almıştır.Gücü azımsamamakGücü abartmak kadar azımsamanın da belki an itibarıyla ortaya çıkmayan ancak zaman içinde giderek ağırlaşan bedellerinin de olduğu tarihin bize anımsattığı bir başka gerçekliktir. Gelin 16 Eylül 1998 gününü anımsayalım. Yer Hatay-Reyhanlı... Suriye sınırının sıfır noktası. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş, parmağı ile Öcalan’ı yıllardır misafir eden Suriye’yi işaret ederek konuşuyor; “Sabrımız taşmak üzeredir, taşırmasınlar.” Sonuç; Öcalan’ın Suriye’den ayrılmak zorunda kalarak İmralı’da sonlanan yolculuğunun başlamasıdır. Bu konuşmanın yapıldığı gün itibarı ile Türkiye’nin PKK ile mücadelesinde verdiği asker ve polis şehit sayısı 5300, sivil şehit sayısı 5000, yaralı sayısı 16000’dir. Bütün bu zaman zarfında Öcalan nerededir? Suriye’de Hafız Esad ve Muhaberatın koruması altında... Askeri güç kullanımı destekli diplomasi ile sonuç almak mümkünken gücümüzü azımsayarak bunca zaman beklemenin Türkiye’ye faturasıdır bu...Dış ve iç politika bağlantısına gelindiğinde sıklıkla tekrarlanan bir deyiş vardır. Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür. Doğrudur, insanların bireysel, toplumların anonim hafızalarının unutkanlık gibi bir zayıflığı vardır. Tıpkı insanların duygusallığına karşı devletlerin duygularının olmadığı ve soğuk mantıkla davrandıkları gibi... İnsanlar unutabilirler ancak devletler asla... İnsanlar bağışlayabilirler, devletler bağışlamış gibi görünürler ama günü geldiğinde raflardan indirmek üzere arşivlerler...İsviçre’de terör örgütü olarak kabul edilmeyen PKK’nın gösterisinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şakağına yöneltilmiş tabanca ve ‘öldür O’nu’ yazısının yer aldığı afişi Türkiye Cumhuriyeti unutursa bilelim ki benzerleri ağırlaşarak yola çıkma hazırlığına başlar. Ne var ki devlet olarak unutmamamız gerekenleri dikkate aldığımızda başka devletlerin hassasiyetlerini düşünerek onların da unutmayacakları söylem ve eylemlerden kaçınmak gerekir.Blöfe gelindiğinde devletlerin en büyük gücü inandırıcılıkları, güvenilirlikleri, caydırıcılıkları ve bunlardan kaynaklanan saygınlıklarıdır. Sözünün eri olmak yalnızca bireyler arasındaki ilişkilerde değil devletler arasındaki ilişkilerde de üstelik çok daha önemli ve geçerlidir. Zaman, imkan ve kabiliyet üçlemesi dahilinde gerçekleştirilmesi mümkün olmayan konularda devletler adına yapılan bağlayıcı ve aceleci söylemlerin yaratacağı maliyetin bazen yaşanan krizlerden daha ağır olduğunun örnekleri iyi okunduğunda tarih sayfalarında yerini korumayı sürdürmektedir.Her koşulda “olduğun gibi görünmek ya da göründüğün gibi olmak”, uluslararası arenada “Olmak ya da Olmamakla” eş anlamlı gibi..
“Çoğu insanın problemi akıllarından çok ümitleriyle, korkularıyla ya da arzularıyla düşünmeleridir.”Will DurantBM Kıbrıs arabulucusu Eide’nin dört aşamadan oluşan yeni planı (Akıncı ve Anastiadis’in Nisan başında bir yemekte buluşması, müzakerelere başlanarak Temmuz sonuna kadar çerçeve anlaşması sağlanması, Garanti ve Güvenlikle ilgili Kıbrıs Konferansının Mayıs ya da Haziran’da Cenevre’de toplanması, varılan kapsamlı anlaşmanın Eylül’de her iki tarafta eş zamanla referanduma sunulması) uyarınca Akıncı ve Anastiadis 2 Nisan’da Ledra Palas’ta öğle yemeğinde bir araya gelecekler.Her ne kadar GKRY Meclisinin Enosis’in Rum okullarında anılmasına ilişkin kararı geçerliliğini korumayı sürdürüyorsa da Rum tarafı uygulamanın Eğitim Bakanlığına devrini öngören ayrı bir tasarının meclise sunulacağını açıklayarak geri adım atmadan atmış görüntüsü yaratmayı başarmış görünüyor.Yerli yerinde durarak Demokles’in Kılıcı işlevi yüklenen Enosis’in anılması kararına ilişkin bağlayıcı söylemlere karşın müzakerelerin yeniden başlaması yönünde bir adım atılacağının anlaşıldığı şu günlerde Ada’da adil ve kalıcı bir çözüm için Türk tarafının temel parametrelerini özetle anımsayalım.Temel parametrelerAda’daki gerçekler temelinde çözüm; iki ayrı halk, iki ayrı demokrasi, iki kesimlilik, tarafların siyasi eşitliği, yeni bir ortaklık devleti kurulması, eşit statüde iki kurucu devlet, 1960 Garanti ve İttifak Antlaşmalarının yürürlükte kalmaları, Türkiye’nin Garantörlüğü ile iki kesimlilik ilkesinin zayıflatılmaması ve varılacak çözümün AB’nin birincil hukuku durumuna getirilmesi..Aslında Ada’da mevcut statükoyu ifade eden bu temel parametrelere karşın Akıncı ve Anastiadis arasında çözüm müzakerelerine çerçeve işlevi gören 11 Şubat 2014 tarihli Ortak Bildiri’nin 1nci maddesinde her nedense Ada’daki statükonun kabul edilemez olduğuna (status quo is unacceptable) yer verilmiştir.Nitekim Anasitiadis 13 Şubat 2014’de düzenlediği basın toplantısında “ Belirtmek isterim ki, egemenliğin, geçmişte kabul ettiğimiz iki toplumdan kaynaklanması yerine bu defa Kıbrıs’lı Rumlar ve Kıbrıs’lı Türklerden kaynaklandığının kabul edilmesi bizim için bir başarı ve kazançtır. Çünkü 1960 Anayasasının tanımladığı şekilde toplumlara değil, Kıbrıs halkının oluşturucu unsurlarına atıf yapılmıştır.” diyerek Kıbrıs Türk Toplumunu yok saymıştır.Bu açıklama 1960 Anayasasında yer alan “eşit kurucu ortak” nitelemesi ve Annan Planında kayda geçirilen “1960’da kurulan Cumhuriyet’in ortak kurucuları olduğumuzu hatırlayarak” ibaresi ile BM belgelerindeki “Federal Devletin halkının Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum toplumlarından oluşacağı ” ifadelerinin müzakerelerde terk edildiği ve toplum kavramından kaynaklanan hakların eritileceği anlamını taşımaktadır.Bu terkin ilk bakışta görünmeyen amacı ise Türk Toplumu kavramını ortadan kaldırarak yerine Kıbrıslılık kavramını yerleştirmek ve Rumların nüfus çoğunluğu içinde Kıbrıs Türk nüfusunu zaman içinde eritmektir. Nitekim Rum tarafı Orwell’in 1984 adlı başyapıtından esinlenmiş olmalı ki Ada’da Türk nüfus oranının Rum nüfusun 4’te 1’i olmasını açıktan önererek amaçlarını gizleme gereğini dahi duymamıştır.Kurucu devlet mi eklemleme mi?Yaratılmasına çalışılan Kıbrıslılık kavramını destekleyen bir ikinci önemli nokta ise 2014’de iki liderce kabul edilerek yayınlanan Ortak Bildiri’nin 3’ncü maddesinde yer alan “Birleşik Kıbrıs, BM ve AB ‘nin bir üyesi olarak ” cümlesinde gizlenmiştir. BM ve AB üyeliği ancak bir devlet oluştuktan sonra gerçekleşebileceğine göre bu anlatım, çözümün Kıbrıs Cumhuriyeti temelinde yeniden birleşme olarak gerçekleşeceği ve ulaşılırsa eğer KKTC’nin çözümle birlikte bizim GKRY olarak andığımız Kıbrıs Cumhuriyetine eklemleneceği anlamındadır.Meraklısına son bir not daha ekleyelim. Çözümle birlikte GKRY’ye terk edilecek yüzde 7 ya da yüzde 8 olarak ifade edildiği için reel büyüklüğünün ne olduğu ilk bakışta anlaşılmayan toprakların KKTC topraklarının yaklaşık yüzde 20’sini oluşturduğunu biliyor muyuz?Çözüm elbette ulaşılması arzu edilen bir sonuç. Ama aklın rehberliğinden uzaklaşmadan..
“Gideceğiniz yeri bilmiyorsanız, vardığınız yerin önemi yoktur.”P.DruckerBM Kıbrıs arabulucusu Eide’nin KKTC ve GKRY’ne sunduğu, kesilen müzakerelerin canlandırılmasına yönelik dört aşamalı yeni plan Türkiye gündeminin aşırı yoğunluğu ve farklı önceliklerinden olsa gerek medyada çok fazla yer bulmadı.10 Şubat’ta aşırı sağcı Rum Ulusal Cephesi’nin (ELAM) 1950 ENOSİS Plebisitinin orta dereceli Rum okullarında çeşitli faaliyetlerle anılmasına ilişkin tüzük değişikliği önerisi 56 üyeli GKRY meclisinde 16 ret oyuna karşı 19 oyla kabul edilmişti. Ana Muhalefet Partisi AKEL ret oyu verirken Rum lider Anastiadis’in iktidar partisi DİSİ çekimser kalmış, tasarı DİKO, EDEK, Yeşiller ve meclisteki diğer küçük partilerin oylarıyla kabul edilmişti.KKTC’de büyük bir tepkiye neden olan karar tüm iyimser söylemlere karşın Cenevre’de aşılamayan başkaca anlaşmazlıklarla da beslenmiş, 16 Şubat’ta ara bölgedeki toplantıda Eide’nin “KKTC’de doğan olumsuz algının düzeltilmesi gerektiğini” ifade etmesi üzerine Anastiadis, ”Söyleyecek bir şeyim yoktur” diyerek kapıyı çarparak çıkıp gitmiş ve müzakereler kesilmişti.Hem suçlu hem güçlüToplantıyı üstelik çok kaba bir şekilde terk etmiş olmasına rağmen aynı gün Anastiadis’in ofisinden yazılı bir açıklama yapılarak şu hayret verici cümle kayda geçirilmişti; “Görüşmeler dostane bir şekilde sürerken BM ile bizim aramızda yaşanan bir anlaşmazlık üzerine kısa bir ara verdiğimizde KKTC Delegasyonu bir neden göstermeden toplantıyı terk etti ve ısrarlara rağmen geri dönmedi.”Müzakerelerin nihayet olumlu bir sonuca varmak üzere olduğunun açıklandığı dönemde, Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını öngören ENOSİS ideal ve ideolojisini 67 yıl sonra gündeme getirerek Kıbrıs Türk’lerinin sinir uçlarını uyaracak, KKTC Cumhurbaşkanının yer aldığı bir toplantıyı kapıyı çarparak terk etme saygısızlığında bulunacak, hemen ardından yazılı bir açıklama yaparak Bizans’ın entrika ustalarını bile kıskandıracak kıvraklıkla terk edenin KKTC delegasyonu olduğunu söyleyeceksiniz.Karşılıklı güvensizlikBu anımsatmalara yer verme nedenimiz KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın yaşanan olay sonrası yaptığı uzun açıklamada yer verdiği iki önemli tespit. Akıncı, açıklamasının bir yerinde şunları söylüyor; “..iki toplum arasında var olmayan güvenin yaratılmasının ne kadar önemli olduğu ortadayken” ve devam ediyor; “...biliniyor ki bu hadisenin tarihsel geçmişi Rum eğitim sisteminin bir parçasıdır ve müfredatında yer almaktadır. Fakat bunu kutlanacak, onore edilecek bir olay olarak nitelendirip anılacak olaylar listesine dahil edilmesi çok daha farklı bir olaydır... Genç beyinler 67 yıl öncesinin ENOSİS plebisiti olayıyla doldurulacak...”Şimdi soralım. İki toplum arasında var olmadığı en üst düzeyde seslendirilen ve 16 Şubat vodvili ile tartışılmaz bir biçimde açığa çıkan güven bu koşullar altında nasıl yaratılacak? Daha da önemlisi, Akıncı’dan öğreniyoruz ki ENOSİS konusu yıllardır Rum okullarının müfredatında yer almayı ve genç beyinleri bu ideoloji ile doldurmayı sürdürüyor. Hem de KKTC’de Rumları rencide edebileceği düşünülen ifadeler okul kitaplarından çıkarılmışken...Bu noktada sorumuzu bir başka şekilde yineleyelim. Bu koşullar ve Rumların adanın sahibi oldukları ve Türkleri azınlık olarak görmelerinden milim sapmayan düşünce yapıları karşısında var olan karşılıklı güvensizliğin barış içinde birlikte yaşama kültürüne evrileceğine gerçekten inanılıyor mu?Çünkü varacağınız yer ancak nereye gittiğinizi bilmekle önem kazanır. Cuma günü Kıbrıs’a devam etmek üzere...