“Bazen sesini duyurabilmen için susman gerekir.”S.LecCrans Montana’da, Rum tarafının ‘Güvenlik ve Garanti’ başlıklarında ‘sıfır asker-sıfır garanti’ taleplerinden vazgeçmemesi üzerine Kıbrıs çözüm müzakerelerinin çökmesini izleyen günlerde BM Genel Sekreteri Guterres’in Kıbrıs Özel Temsilcisi Eide dikkat çeken iki açıklama yaptı.İlk açıklamasında müzakerelerin çökmesini ‘ortak bir başarısızlık’ olarak niteleyen Eide, ikinci açıklamasında çökme nedenini ‘asker sayısında kilitlenme’ ye bağladı.İsviçre’de masaya oturulduğu andan başlayarak Rum tarafının müzakerelerin çökme sorumluluğunu, Fransız Total ve İtalyan Eni petrol şirketleriyle varılan tek taraflı anlaşma gereği 13 Temmuz’da başlayacak sondaj çalışmalarına Türkiye ve KKTC’nin vermesi olası sert tepkiye endekslediği ve bu kurgu Türk Dışişlerince öngörülerek ustalıklı hamlelerle bozulduğu halde Eide’nin sorumluluğu paylaştırma ve Türk askeri sayısını tek engel gösterme çabası gerçeklere aykırı ve tarafsızlıkla bağdaşmayan talihsiz bir açıklama..Hele KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın, 20 Temmuz’da Kıbrıs Barış Harekatı’nın 43’ncü Yıldönümü törenlerinde yaptığı konuşmada “Tüm iyi niyetli gayretlerimize rağmen, iki kesimli bir Federal çözüme ulaşılamamışsa, bunda “Yurtta Barış, Dünyada Barış” ilkesini kendine rehber edinmiş Kıbrıs Türk Halkının sorumluluğu yoktur” sözleri henüz çok tazeyken..Öyle anlaşılıyor ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Kıbrıs Türk Halkının ilanihaye sonuçsuz müzakerelere mahkum ve mağdur edilemeyeceği” açıklaması, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun 19 Temmuz’da adayı ziyaret ederek Cumhurbaşkanı Akıncı, hükümet üyeleri ve siyasi parti temsilcilerinin de katılımı ile gerçekleştirdiği ‘izlenecek yol haritasına ilişkin arama toplantısı’ başta Rum tarafı olmak üzere kimi çevreleri hayli telaşlandırmış durumda..Kıbrıs’ta siyasi eşitliğe dayalı federal ortaklık hedefinin Crans Montana’da sonlandığı gerçeği kabul edilerek, Kıbrıs Türk Halkının yeniden belirsizliklerle dolu bir sürecin içine itilip çok değerli zaman ve enerjisinin tüketileceği kısır döngü yerine artık KKTC’nin geleceğini biçimleyecek ortak akıl, rasyonel düşünce ve güçlü bir siyasi önderliğin rehberliğinde yeni bir yapılanmaya ivedilikle geçilme zamanı gelmiş bulunmaktadır.KKTC’de yetişmiş, eğitimli ve donanımlı insan kaynaklarının zenginliği, ortak bir gelecek tasarımı, vizyon ve “etkin bir yönetim ve güçlü bir ekonomi hedefi” doğrultusunda Türkiye’nin de desteği ile harekete geçirildiğinde bugüne kadar Rum tarafının hakimiyetçi uygulamaları nedeniyle sonuç vermeyen müzakerelere bağımlı kılınan Kıbrıs Türk Halkı çoktandır hak ettiği yaşam kalitesine kavuşacaktır.Değişen paradigmalar doğrultusunda neler yapılabilir sorusuna Cuma günü yanıt aramak üzere..
“En büyük zaman hırsızı, kararsızlıktır.”C.FloryBarzani’nin, 25 Eylül’de bağımsızlık referandumunu gerçekleştirmesi halinde demografisini Kürtler lehine değiştirdiği Kerkük dahil tüm tartışmalı bölgelerde yüksek oranda evet oyu çıkacağına kesin gözü ile bakılıyor. IBKY yetkilileri bu oranı yüzde 80 olarak beklediklerini açıkladılar bile..Her ne kadar referandumda bağımsızlık kararının onaylanmasının hemen ardından mevcut ‘de facto’ durum ‘de jure’ bir biçime dönüştürülmeyecek olsa da bunun PKK ve PYD üzerinde Türkiye’yi ciddi anlamda rahatsız edecek ve ulusal güvenliğini tehdit edecek gelişme ve yansımalara eşlik etmesi kaçınılmaz görünmektedir.IBKY’nin petrolünü ancak Türkiye üzerinden satabildiği, dünyaya açılan kapısının ise Habur olduğu dikkate alındığında ilk bakışta bu kartlar Türkiye’nin elini güçlendiriyor görünse de Ankara’nın bu kartları oyun alanına sürmesi piyasada değişik aktörlerin varlığı ve çıkar projeksiyonları nedeniyle pratikte çok kolay ve sonuç alıcı görünmemektedir.Öte yandan bağımsızlık ilanı halinde, bu karara destek verebilecek ülkelerle karşı çıkanlardan oluşan cephelere bakıldığında, olağanüstü bir gelişme yaşanmaması halinde mevcut konjonktürde sıklet merkezi Barzani’den yana görünmektedir.Türkiye’nin tek başına ya da salt Bağdat ve Tahran’ın üstelik nereye kadar süreceği kuşkulu desteği ile engellemesi olanaklı görünmeyen böyle bir durumda dikkatini yöneltmesi gereken yer Barzani’nin otoritesi ve hayallerinin önünde bir diken gibi durmayı sürdüren Kandil, Sincar ve Suriye’de PYD varlığıdır.İran her ne kadar Irak’ın toprak bütünlüğünden yana ve referanduma karşı görünüyorsa da son tahlilde bu ülkenin bölünmesi halinde Şiilerin yoğunlukla yaşadığı ve petrol zengini Basra merkezli bir bölgeyi etki alanı altında tutmayı sürdürecektir. Merkezi hükümetin zayıflamasına koşut olarak Irak’ta daha da artacak İran etkisinin rahatsız edeceği ve ürküteceği ülkelerin varlığı ise Türkiye’nin önündeki manevra alanlarından birisini oluşturmaktadır.Bağdat hükümeti ise DEAŞ tehdit ve tehlikesini tümüyle ortadan kaldıramadığı bir ortamda ve Irak Kürtlerinin ağırlıkla Sünni mezhebine mensup olmaları nedeniyle Şii ve Sünniler arasında mevcut gerilimi daha da artıracak güç kullanımı ve çatışmayı son opsiyon olarak korumayı seçecek gibi görünmektedir.Bu durumda Türkiye için geriye kalan kaçınılmaz seçenek IKBY’nin bağımsızlığı halinde cesaretlenerek bunu bir model olarak benimseyecek ve ABD’nin açık, Rusya’ın örtülü katkıları ile Suriye’de önemli mesafe ve kazanımlar elde eden PYD ile Irak’a PKK varlığıdır.Yıllardır politikada ne kadar ustalaşmış olursa olsun aşiret kültür ve geleneğinden gelen ve bu kültürün geçerli olduğu bir coğrafyada devletleşerek kalıcılaşmak isteyen Barzani’nin önündeki en büyük engel, her açıdan desteğine ihtiyaç duyması gereken Ankara değil gücünü paylaşması halinde otoritesini zayıflatacak olan PKK ve PYD’dir.Kimi zaman gerçekleri kabul etmek zaman tünelinde varlığını sürdüren bağlayıcı söylemler nedeniyle zor olsa da geleceği güvenli kılmanın yollarından birisinin geçmişte yaşamamak olduğu unutulmamalıdır.
“Deneyim; başınıza gelenler değil, başınıza gelenlerle ne yaptığınızdır.”Aldous Huxley13 Haziran günlü “Kıbrıs Beşten Büyüktür” başlıklı yazımızda Türkiye’nin önündeki iki kritik tarihten söz etmiştik. 28 Haziran’da Cenevre’de, Kıbrıs’la ilgili gerçekleşecek Beşli Konferans ve Barzani’nin 25 Eylülde gerçekleştireceğini açıkladığı bağımsızlık referandumu.Cenevre konferansı Kıbrıs’ta “Binbir Gece Masalları”na dönüşen çözüm arayışlarının bir kez daha ötelenmesi ile sonuçlanırken 25 Eylül Türkiye açısından yakın geleceğin en kritik tarihine dönüşmüş bulunuyor.İran’a yakınlığı ile bilinen Talabani liderliğindeki KYB’nin Kerkük’te KDP’yi köşeye sıkıştıran hamlelerine karşı Barzani, gerek yanıt verme gerekse konumunu güçlendirme amacıyla referandum kartını masaya sürmüş gibi görünse de uygulanması halinde bu kararın çok ciddi gelişmelere kaynaklık etmesi baskın bir olasılık.Özellikle referandumun, Irak Anayasası ile IBKY’nın kabul edilen sınırları dışında kalan başta Kerkük olmak üzere Türkmenlerin yaşadıkları yerleşim merkezleri (Mendeli, Tuzhurmatu, Hanekin, Telafer) ve tartışmalı bölgeleri kapsayacak olması Bağdat ve Erbil arasındaki anlaşmazlıkları daha da ısıtacak gibi..IBKY’de faaliyet gösteren Goran ve Komela gibi Barzani karşıtı partilerle Türkmenlerin rahatsızlıklarını daha yüksek sesle ifade etmeye başlamış olmaları anılan ısının Türkiye ve İran’ı içine çekecek bir seviyeye yükselmesine neden olabilecek görünüyor.Barzani, her ne kadar referandumu izleyen 6 Kasımda gerçekleşecek Başkanlık ve Meclis seçimlerine katılmayacağını söyleyerek aldığı kararın siyasi geleceği ile ilişkisi bulunmadığı mesajını iletmeye özen gösteriyor olsa da bu açıklamanın Hero Talabani, Goran ve Komela üzerinde soğutucu bir etki yaratması çok da olanaklı görünmüyor.Başta Türkiye olmak üzere Irak Merkezi Hükümeti, İran ve şaşırtıcı bir biçimde Almanya’dan gelen tepkiler, Amerika’nın referandumun kendisi değil de zamanlamasına karşı olduğu açıklaması, Rusya’nın Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması ve sorunların Bağdat’la diyalog içinde çözümlenmesi önerilerine karşın Barzani’nin mevcut koşullarda bu karardan geri atması son derece zor görünüyor.IBKY içinde üzeri ne kadar örtülmeye çalışılırsa çalışılsın yaşanan güç mücadelesi ve kimi olası kırılmalar, bu bölgenin Türkiye siyasetinin radar ekranlarında çok yakından ve dikkatle izlenmesi gerektiğine işaret ediyor.Fransa, İsrail başta olmak üzere İskandinav ülkeleri ile Belçika, Avusturya gibi kimi Avrupa ülkelerinin ve son tahlilde ABD’nin güçlü bir karşı duruş sergilemelerinin beklenmemesi gereken bağımsızlık yolculuğunun 25 Eylülde atılacak ilk adımı ve olası yansımaları karşısında Türkiye ne yapabilir sorusuna Cuma günü yanıt arayacağız.
“Akciğerim kara, karaciğerim ak oldu.” Bir Kıbrıs deyişiBu deyişi ilk kez 22 Temmuz 1974’de, Lefkoşa-Küçük Kaymaklıdaki mücahit mevzilerine birlikte giderken yanlış bir yöne sapmamız sonucu ateş altında kaldığımız ve bir komando birliğinin müdahalesiyle son anda kurtulduğumuz, adı bende saklı DAL-2 mensubu bir Kıbrıslı Türk’ten duymuştum.Rumların bitmek bilmeyen baskıları, adanın tek egemenleri gibi davranmaları, ölçüsüz şiddet eylemleri ve Kıbrıslı Türkleri aşağılamalarını anlatırken kullanmıştı sonraları sıklıkla duyacağım bu deyişi...Rum lider Anastiadis’e geçmiş liderlerden miras kalan ve sadakatle uyguladığı uzlaşmazlık politikası, Cenevre’de bu defa çözüm bekleyenlerin ciğerlerinin rengini bir kez daha değiştirmiş olmalı.BM Genel Sekreteri Guterres ve özel temsilcisi Eide’nin umut verici açıklamaları yanı sıra KKTC’ye uygulanan psikolojik baskı, adadaki hidrokarbon yatakları nedeniyle İsrail’in geri planda kalması -RMMO ile ortak manevra icrası bu fotoğrafa ayrı bir sayfa olarak eklenmelidir- ancak ABD’nin öne çıkarak son anda Başkan Yardımcısı Michael Pence’in doğrudan devreye girmesi ve Almanya liderliğinde AB’nin verdiği güçlü destek çözümün çok yakın olduğu izlenimi uyandırmıştı.Ancak Brexit ile Avrupa Birliğinden ayrılma kararı alan İngiltere’nin adanın bütünüyle AB’ye girmesi halinde etki gücünü kaybedebileceği, güneyde güçlü bir koloni ve ekonomik çıkarları bulunan Rusya Federasyonu’nun sessizliği yakın olarak algılanan çözümün aslında ufuk hattına net olarak düşmediğinin belirtileriydi.Yıllarını Kıbrıs sorununun çözüm müzakerelerinde tüketmiş ve Rumların genetik kodlarını çok iyi bilenler, yaratılan atmosferin aksine Başkanlık seçiminin eşiğinde bulunan Anastiadis’in siyasi eşitlik ve dönüşümlü başkanlığı kabul etmesinin mümkün olmadığını, garanti ve güvenlik konularında ödün vermesi halinde siyasi hayatının sonlanacağını, bu nedenle Cenevre’de olumlu bir sonuca ulaşılamayacağını söylerlerken bir kez daha haklı çıkmış görünüyorlar.Her ne kadar diplomasinin bir gereği olarak Cenevre’de çöken müzakerelerin bir son olmadığı taraflarca ifade ediliyor olsa da Kıbrıs sorununa BM parametreleri dahilinde bir çözüm üretme imkanının kalmadığının anlaşıldığı yaşanan dönemde, yeni politikalar ve tüm aktörlerce kabul görecek yeni hedeflere ilişkin alt yapıların süratle üretilmesi kaçınılmaz hale gelmiş bulunmaktadır.Daha önce ilan edildiği üzere Türkiye ile GKRY arasında münhasır ekonomik bölgeler konusunda ihtilaflı 6’ncı parselde Fransız Total ve İtalyan Eni tarafından 13 Temmuz’da (dün) delme çalışmalarına başlanmış olması halinde Doğu Akdeniz’de suların bir kez daha ısınması kaçınılmaz görünüyor.Bu arada Körfezde yaşanan Katar odaklı krizde, bu ülkeye çok güçlü destek veren Türkiye’nin bilinen hassasiyetleri adına, 2017 Nisan ayında Katar (Qatar Petroleum), ExxonMobil ve GKRY arasında Kıbrıs’ta 10’cu parselde doğal gaz arama ve çıkarma konusunda imzalanan anlaşmanın anımsanması karşılıklı dostluk adına yararlı olacaktır.Hele imza töreninde Katar Petrol Şirketi CEO’su Saad Sherida Al Kaabi’nin “Bu anlaşma ile uluslararası alanda ayak izlerimiz Doğu Akdeniz’e genişleyecek” sözleri anımsandığında...Not: Yazılarını yararlanarak okuduğum Sayın Okay Gönensin’e Tanrıdan rahmet diliyor, bu erken kayıp için Gönensin ve Vatan Ailelerine içtenlikli taziyelerimi sunuyorum.
“Seni intikama doğru sürükleyecek iplerin hepsini kes...”Hazreti AliAkıntıya kapılmamak, rüzgarda sürüklenmemek için açıktaki gemiler sağlam bir zemine demir atarak kendilerini sabitlerler. Geminin güvenliği için vazgeçilmez bir koşuldur bu.Devletlerin de gerek güvenlikleri gerekse güvenilirlikleri için attıkları demirler vardır. Yapılan anlaşmalar ve taahhütlerine sadık kalmak, ittifak ilişkilerini zedeleyecek akıntılı sulardan uzak durmak, esen rüzgara göre yelken açmamak, sıklıkla rota değiştirmemek, verdiği söz ve ilkelerinden ödün vermemek, haksızlıklara karşı durmak, çıkarlarını korumak ama çıkarcı olmamak, adalet, insan öncelikli ve özgürlükçü olmak, yalnızca iyi değil kötü günlerinde de dostlarının yanında yer almak devletlerin akıntıya kapılarak güvenilmezlik sularına sürüklenmemeleri için demir attıkları sağlam zeminlerdir.Bu sağlam zeminlerden yoksun devletler kısa vadede kazançlı görülseler, bir an için amaçlarına ulaştıkları varsayılsa bile uzun dönemin kaybedenleri olmaya mahkumdurlar.İyi okunduğunda tarih; ilkesizlikleri, acımasızlıkları, hırsları, buyurganlıkları ve çıkarcılıklarına yenik düşmeleri nedeniyle demir tarayarak kayalıklara çarpan ya da karaya oturarak içten içe çürümeye terk edilen devletlerden oluşan gemi mezarlığının ders alınması gereken öyküleri ile doludur.İyi ve kötü günde...İyi olmanın bir ayrıcalık değil olması gereken bir özelliği ifade ettiğini bilenler için güvenilirlik başat değerdir. Evlilik törenlerinde “iyi ve kötü günde, zenginlikte ve fakirlikte” sözleri ile mühürlenen birliktelik, devletlerin de barış ve dayanışma içerisinde bir arada yaşamalarının anahtarı kimliğindedir. Türkiye’nin Katar politikası bir de bu açıdan okunursa, bu küçük ve zengin ülkeyi vesayet altına alma girişimlerini aralarındaki anlaşmazlıklarla hiç ama hiç ilişkisi bulunmayan Doha’da Türk Askeri Üssünün kapatılması talebine vardıranların karşısında, sağlam zemine demir atmış olma adına doğrunun yapıldığı anlaşılacaktır.Ancak gücün hukukunun geçerli olduğu günümüz dünyasında Türkiye’nin Suriye’de Rusya ve İran, Katar’da; Mısır, Suudi Arabistan, İsrail’in oluşturduğu ABD destekli cephenin karşısında İran ve İBKY’nin bağımsızlık ilanı konusunda yine İran’la aynı safta yer almaya itilmiş olmasının neden ve olası sonuçları yine de çok dikkatle izlenmelidir.Bu açıdan bakıldığında Körfez ülkelerinden bağımsız davranan Katar’ın başına gelenler, son dönemlerde kendi politikalarını üreterek uygulamaya koyan Türkiye’ye, geldiğini göremeyeceği düşünülen bir yumruk mu dersiniz?Ne nedenle olursa olsun intikam iplerini kesmek yerine o ipe sarılarak yaşayanların, demir tarayan gemileri karaya oturup hesap günü geldiğinde yalnız kalacaklarını öğrenmeleri için tarih ibret dolu bir ders kitabıdır.
“Sizi yere yıkan yumruk, sert olandan çok, geldiğini görmediğiniz yumruktur.”Jeo TorresAlgı yönetiminin temel kurallarından birisi, kamuoyunu inandırmak istediğiniz bir konunun değişik ağızlarca ve değişik şekillerde gerçek olmasa dahi sıklıkla tekrarlanmasıdır.Çünkü bir söylem (tez, iddia, suçlama) sürekli tekrarlandığında hedef kitle bir süre sonra o söylemin kaynak ve amacını unutarak kendi düşüncesi olarak benimsemeye ve tümüyle aksi yönde olsa dahi önceki davranış kalıpları ile yargılarını değiştirerek söylenenleri gerçek gibi algılamaya başlar.Bu, görüşlerle gerçeklerin yer değiştirmesi ve görüşlerin gerçeklerin önüne geçerek, gerçeğin kendisi gibi kabul edilme sürecidir..Roma İmparatorluğundan Üçüncü Reich’a, Birleşik Krallığın Mavi Kitabından Mao’nun Kırmızı Kitabına, Langley’in ev sahibi CIA’dan Kremlin’in KGB’sine neredeyse tüm devletler ve gizli servislerin yüzyıllardır vazgeçmedikleri ‘toplum mühendisliği’ ve ‘ikna yöntemidir’ bu.Örnek mi istersiniz? Günümüzde gerçeklere tümüyle aykırı da olsa dünya genelinde 1915’de Osmanlı Ermeni’lerine soykırım uygulandığına inananlara, parlamentolarında bu yönde alınan kararları kabul eden devletlere bakın..Ve algı yönetiminin “Büyük yalan söyleyin ama içine küçük doğrular yerleştirin. Küçük doğrulara bakanlar söylediklerinizin tümünü doğru olarak algılarlar.” şeklindeki ikinci kuralına geçin.Bu noktada da Amerika’nın Irak’a müdahalesini gerekçelendiren ama bir teki olsun bulunamayan Saddam’ın kimyasal ve biyolojik silahlarını, cehennem toplarını anımsayın...Nereden mi geldik bu konuya?Amerika’nın tüm gerçekleri bilmesine karşın terör örgütü olarak kabul etmediği, La Fontaine’nin masal kargasını bile güldüren açıklaması ile Suriye’deki ‘zorunlu ve geçici’ müttefiki YPG/PYD’den...Amerika, Koalisyon Gücü sözcüsünün açıklamasına göre “PYD’nin Rakka operasyonunda dikkatini dağıtacak gelişmelerden endişe duyuyormuş.”Bu açıklamanın diplomasiden arındırılmış çevirisinin “Afrin’de askeri bir operasyon gerçekleştirdiğinizde PYD Rakka’dan güçlerini çekmek zorunda kalırsa DEAŞ’ın yenilgiye uğratılmama sorumluluğu Ankara’nındır” suçlamasının ön hazırlığı olduğunu kim inkar edebilir ki?Ne var ki iyi ve yansız okunduğunda tarih, dünyanın hemen her ülkesi ve tüm zamanlarda, ejderha yumurtası üzerinde kuluçkaya yatanların kaçınılmaz sonlarının ibret dolu öykülerinin ev sahibidir.
"Bir tehlike anında gemiden uzaklaşan fareler, geminin batmamasını bir türlü affedemezler."Wiezlaw BrudzinskiSon günlerde YPG’ye verilen silahlar konusunda ABD’den gelen yatıştırıcı ancak inandırıcılık ve samimiyeti kuşkulu üstelik çelişkili açıklamalar, Türkiye’nin son günlerde işaretleri yoğunlaşan olası hamlelerinin yarattığı endişeden kaynaklanan ‘ikna çabaları’ kimliğinde.ABD Savunma Bakanı Mattis, YPG ile işbirliğinin geçici ve zorunluluktan kaynaklandığını, verilen silahların geri alınacağını açıkladığı mektubun hemen ardından Rakka harekatı sonrası belirlenecek hedeflere bağlı olarak örgüte silah verilmesinin süreceğini ve silahların geri alınması için ‘ellerinden gelen çabayı göstereceklerini’ söylerken yarattığı çelişkinin farkında değil gibi görünüyor.YPG’ye verilen silahların cins, miktar ve seri numaralarının Türkiye’ye iletilmesi ise pratikte bir anlam ifade etmeyen ayrı bir yatıştırıcı zaman kazanma taktiği.Günümüzde yeterli paranız ve doğru noktalara ulaşan bir ilişki ağınız varsa dilediğiniz cins ve miktarda silah ve mühimmatı rahatlıkla elde edebilir, bu silahların kaynağını belirsizleştirerek seri numaralarını aynı rahatlıkla silebilirsiniz.Algı yönetimiDikkatlerimizin ustalıklı bir algı yönetimi ile YPG’ye verilen silahlara yöneltildiği günümüzde, Amerika’nın söylemedikleri ya da gündeme getirilmesini engellemeye çalıştığı, sorunun özünü oluşturan konulara gelindiğinde yakın gelecekte yaşanacaklar ufuk hattına düşmeye başlamaktadır.PKK’nın Suriye izdüşümü olan PYD, müttefiki ABD tarafından geçici ve zorunlu olduğu ifade edilen, -ancak zorunluluk nedenleri bir türlü söylenmeyen- verilen silahların geri alınacağı açıklanan, DEAŞ ile çatışmalarda ciddi kayıplarla sonuçlanabilecek bir işbirliğini salt Suriye’de konumunu güçlendirmek ve kendisini legalize etmek için mi gerçekleştirmektedir?Verilen başkaca sözler yoksa PYD/YPG çok ağır maliyetli, üstelik geçici olarak tanımlanan bir işbirliğinin altına imza atacak kadar naif ve öngörüsüz olabilir mi?ABD Özel Kuvvetleri tarafından eğitilen, gelişmiş silah sistem, araç ve gereçlerini kullanmasını öğrenen, düzenli ordu konumuna doğru yol alan, DEAŞ gibi gayrı nizami harp taktiklerini çok iyi kullanan bir düşmanla çatışarak gerek konvansiyonel anlamda gerekse meskun mahal muharebelerinde ciddi bir deneyim kazanan, askeri planlama ve icra aşamalarında önemli mesafe alan bir YPG’nin, sınırlarımıza bitişik bölgelerde yaratılıyor oluşudur esas tehdit ve tehlike.Bu tehdit ve tehlikenin güçlenerek kalıcılaşmasına ve uygun bir ortamda doğrudan Türkiye’nin güvenliğine yönelmesine asla izin verilmeyeceği umarız bu planın müelliflerince biliniyor olsun.Suriye’de adım adım ikinci bir Kuzey Irak oluşturulmak istenmesinin artık saklanamaz boyutlara ulaştığı yaşanan dönemde yine umulur ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kararlılığı ve bağlayıcı uyarıları istenmeyen gelişmeler açısından dikkate alınıyor olsun.Fırat Kalkanı ile birinci bölümü kısmen bozulan oyunun sahnelenen yeni bölümünün bu defa perdenin kapatılmak üzere bozulacağı Atlantik ötesinden görülüyor mu bilinmez ama çiğnene çiğnene tadı kaçan dostluk sakızı adına yine de hatırlatalım istedik. Sevr anlaşması ile batırılamayan bir geminin şimdi batacağını ummak ne gaflet..
Dünyanın her yerinde kabul edilen tanımlamalara göre bir ordu için zafer, düşmanın tümüyle yok edilerek kalan unsurların teslim olmasıdır. Gerilla savaşı veren bir örgüt için ise zafer mücadelelerini sürdürülür kılmaktır.Bu tanımlamalara yer vermemizin nedeni PKK’nın eylem coğrafyası olarak seçtiği bölgede son yılların en ağır darbelerini almasından sonra yöneldiği taktik değişikliklerdir.Gerek insan gücü gerekse lojistik desteklerinin önemli bir bölümünü güvenlik güçlerinin baskılı son operasyonları ile kaybeden ve alanda hareket imkan ve kabiliyeti sınırlanan PKK’nın “kıdemli ve ders alarak öğrenen” bir örgüt olarak kendisini mevcut koşullara uyarlayarak yeni gibi görünmekle birlikte aslında geçmiş uygulamalarına geri döndüğü görülmektedir.PKK eylemselliğinin başlangıç yılları ve orta dönemde bazen sayıları yüzlerle ifade edilen gruplarla gerçekleştirilen askeri birlik, karakol, köy, mezra baskınları çoktandır gündemden düşmüş ve bir kez daha yinelenmesi mümkün olmayan bir konuma indirgenmiş durumda.Gerek güvenlik güçlerinin sağladığı alan hakimiyeti, gerek TSK’nın mücadelesinde kullandığı ileri teknoloji ürünü araç ve gereçler ve en önemlisi sahada mücadelenin ön saflarında profesyonel ve eğitimli birliklerin yer alması ile en üst düzeyde tanık olunan siyasi kararlılık, PKK’nın ilk ve orta dönem taktik uygulamalarını imkansızlaştırmış bulunduruyor.Oysa etnik ayrılıkçı ve yığınsal kimlikli bir örgüt olan PKK, varlığını sürdürebilmek ve gerek mensupları, gerekse sempatizan kitlelere mesaj verebilmek için eylemselliğine devam etme zorunluluğundadır.Çünkü eylem gerçekleştirme imkan ve kabiliyetlerini kaybeden terör örgütleri, amaç ve hedeflerinden uzak düşmeye başladıklarında motivasyonlarını ve katı disiplinlerini kaybetmeye, önce hantallaşmaya sonrasında gevşeyerek çözülme ve dağılma süreçlerine savrulmaktadırlar.Bu nedenle PKK’nın tespit edilmeyi önlemek amacıyla çok küçük gruplarla kendileri açısından yüksek risk taşımayan tuzaklama, pusu, vur-kaç tarzı eylemlere yönelmesi, güvenlik güçlerinin beklediği ancak mücadelenin doğası gereği verilen kayıplar nedeniyle kamuoyunun beklemediği bir gelişme olmalı.Bu beklenmeyeni besleyen en önemli neden ise alanda verilen mücadelenin başarısı konusunda herkesin hemfikir olduğu ve olumlu sonuçlarının görüldüğü bir ortamda, örgütün eylem gücünün kalmadığı, bitirildiği, belinin kırıldığı gibi söylemlere yetkili ağızlarca sıklıkla başvurulması.Bu söylemler ister istemez biten bir örgütün niçin hala güvenlik güçlerine kayıp verdirebildiği sorusuna eşlik ettiği için, mücadelenin desteklenerek yüceltilmesi yerine istemeyerek de olsa olumsuz bir psikolojinin doğmasına neden olabilmektedir.Terörizmle mücadelede güvenlik güçlerinin motivasyon ve başarılarını destekleyerek kamuoyunu bu mücadelenin paydaşı kılma ve moralini yükseltme yolunun hamasi retoriklerden çok gerçekçilikten geçtiği unutulmamalıdır.