Siyaset ve sorumluluk

29 Eylül 2017

“Dün öldü, bugün can veriyor, yarın ise henüz doğmadı. Zamanınızı bu açıdan görün ve faydalı bir iş yapın.”Bişr-i HafiSorumluluk sahibi bir siyasetçi ve devlet adamı, ülkesinin çıkarlarına ciddi zararlar vermesi olası bir kamuoyu baskısı ile karşılaştığında seçimini ne yönde kullanmalı?Özellikle son bir yıldır Almanya başta olmak üzere kimi AB üyesi ülkelerle Türkiye’nin gerginleşen ilişkilerinde belirleyici sorulardan birincisi bu.İkinci ve Türkiye açısından çok daha önemli soru ise İngiltere’de Brexit referandumu, Hollanda ve Almanya’da gerçekleşen genel seçimler öncesi iktidar ve muhalefet parti liderleri tercihlerini ister öz düşünceleri ister popülist zorlamalar sonucu kamuoylarında mevcut Türkiye karşıtlığından yana koyduklarına göre yakın geçmişte radikal bir değişime uğramış görünen bu yönelimin kaynak ve gerekçelerinin neler olduğudur.Çünkü Almanya, Hollanda, Avusturya halkları arasında olumsuz bir Türkiye algısı ile bu algıya dayalı bir imaj/yargının var olmaması ve alıcısı bulunmaması halinde Türkiye seçim kampanyalarının bir enstrümanına dönüşmeyecek, siyasi liderler seçmenlerin bu duyguları üzerinden bir kazanım sağlama yolunu seçmeyeceklerdi.Eğer gerekçe gerçekten bir içtenlik ve dostluğun yansıması olarak kimi siyasi liderlerce sıklıkla seslendirilen “Türkiye’nin AB değerlerinden uzaklaşması, insan hakları ihlalleri” ise AB kulübünün üstelik suçlayıcı ve rencide edici ifadelerle dışına itilmesi halinde Türkiye, üyeliği engellenen bir ülke olarak AB’nin bağlayıcı kural ve içselleştirilmesi gerekli değerler manzumesinden daha da uzaklaşmaz ve yeni arayışlara yönelmez mi?Türkiye ile karşılıklı bağımlılık ilişkisi bulunan kimi AB üyesi ülkeler için geçerli bu sorunun yanıtını, seçim kampanyalarının bir bölümünü Türkiye ve özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan üzerine kurgulayan siyasetçiler vermek durumundadırlar.Tıpkı Avrupa’da giderek yükselen ırkçılığın değirmenine su taşırlarken o her planda öne çıkardıkları insani değerlerin ayaklarının altından kaymasına niçin sessiz kaldıklarını da açıklamak durumunda oldukları gibi..Avrupa’da köken alan ve nedenleri çok daha ayrı olan Türkiye karşıtı damarda giderek yükselen tansiyonun gerekçeleri arasına, Türkiye’nin AB değerlerinden uzaklaştığı eleştirisinin eklemlenmesi, bu argümanın sıradan bir Alman ya da Hollandalının günlük yaşamında sahip olduğu son derece düşük önem derecesi hatta yokluğu düşünüldüğünde çok da inandırıcı görünmemektedir.Bu nedenle karşılıklı çıkar ve ortak değerler bağlamında birlikte yaşanması isteniliyorsa, başta Almanya olmak üzere kimi AB üyesi ülkeler siyasetçileri ve Ankara’nın siyaset dilini yumuşatmaları var olan ateşin küllenmesi açısından yararlı olacaktır.Çünkü siyasetçiler, aralarındaki anlaşmazlık ve gerginlikleri bir şekilde giderseler de, bu anlaşmazlıklar ve kırıcı söylemlerin yansıdığı kamuoylarında oluşan dip dalgaların zamanla kalıp yargılara dönüşen tortularının ortadan kalkmasının çok uzun süreleri gerektirdiği unutulmamalıdır.Hele iyi okunduğunda tarihin öğretileri arasında yer alan örnekler tüm canlılığı ile varlığını korurken...

Devamını Oku

Biz bu filmi görmüştük...

25 Eylül 2017

“Bin bahar görse de taş yeşermez.”MevlanaYakın tehditlerin öncelik kazandığı kimi zamanlarda geri plana düşen orta vadeli tehditler sonuçları itibarı ile çok daha tehlikeli boyutlara tırmanabilir. Ya da aynı anda ortaya çıkan birden fazla yakın tehdit, hangisinin daha öncelikli ve önemli olduğu konusunda tereddütler yaratabilir.Türkiye’de siyaset ve güvenlik radarlarının ekranlarına aldığı IKBY bağımsızlık referandumunun kamuoyunu meşgul ettiği günlerde Suriye’de PYD’nin bir devlet yapılanması hazırlığı içinde olduğu basında çok fazla yer almadı.Devletin ilgili birimlerinin dikkatle izlediğinden kuşku duyulmayan ancak Kuzey Irak’ta gelinen nokta düşünüldüğünde ‘biz bu filmi daha önce görmüştük’ çağrışımı yapan gelişmeler hız kazanmış durumda.Londra’da yayınlanan Şark el Avsat gazetesi ile The Syrian Observer sitesinin yayınlarına bakıldığında geçtiğimiz haftalarda Haseke’ye bağlı Rimeylan’da “Kuzey Suriye için Federalist Seçim Kanunu” ve “ İdari Bölge Kanun”ları kabul edildi. PYD’nin mevcut kantonlarını üç bölge ve altı kanton altında yeniden yapılandıracak bu kanunlara göre DEAŞ işgalinden kurtarılan Rakka’nın Kuzey Suriye Federasyonuna katılıp katılmaması ile ilgili ayrı bir karar alınacak. Bir tür anayasa işlevi gören ‘toplumsal sözleşme’nin geçerli olduğu, Öcalan’ın önder kabul edildiği PYD kantonları “Demokratik Toplum Hareketi”nce yönetiliyor ve Kongra-Gel, PYD tarafından yüksek yasama organı olarak kabul görüyor.PYD, “Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu”nun yaşama geçirilmesi için üç aşamalı bir planı ilan etmiş durumda. Planın birinci etabı 22 Eylülde yapılacağı açıklanan köy, kasaba ve kentleri içeren Komün Eş Başkanlığı seçimleri. İkinci etap ilçe, kent ve kanton meclis üyelerinin belirlenmesine ilişkin seçim. Üçüncü ve son etap ise 19 Ocak 2018’de Kuzey Suriye Halk Kongresi/Konseyi üyelerinin yüzde 60’ının seçim, yüzde 40’ının atama yolu ile belirlenerek federalizm konusunda son aşamaya gelinmesi.Önümüzdeki beş ay içerisinde Suriye’de karşımıza çıkacak PYD yapılanmasının ana hatları bunlar.Bu adımları nelerin izleyeceğine gelindiğinde ÇEKİÇ Güç İle başlayıp adım adım bugünlere gelen Kuzey Irak’taki yol haritasını anımsamak yeterli olacaktır.ABD’nin tıpkı Peşmerge’ler gibi eğitip donattığı ve arkasında durmayı sürdürdüğü silahlı bir gücün (YPG) sahibi PYD’nin, İsrail’in Barzani’ye verdiği destekten de yüreklenerek önümüzdeki günlerde kimi oldu bittilere yönelmesi sürpriz olmamalıdır.Zamanında harekete geçilmediği takdirde sonradan koşmanın yararı olmadığı sanki bugünler için söylenmiş gibidir.Kuzey Irak’ta yaşanan tarih Suriye’nin kuzeyinde tekerrür etmemelidir.

Devamını Oku

Suriye’de taktik savaşları

22 Eylül 2017

“Her şeyin başlangıcı belirsiz ve sislidir... ama sonu öyle değildir.”Halil CibranSuriye’de sıcak çatışmalar yerini giderek müdahil aktörler arasında taktik savaşlara terk etmiş görünüyor.ABD güdümlü YPG’nin Rakka’nın arındırılmasından hemen sonra Deyr ez Zor’a yöneldiği sırada Rusya’nın hava, İran’ın Hizbullah üzerinden kara desteği ile güneyden ilerleyen Suriye ordusu DEAŞ kuşatmasını kırarak önemli taktik bir kazanım elde etti.ABD’nin tercihi ise Rusya-İran destekli bu hamleye YPG’yi kuzeyden Deyr ez Zor’a sürüp Suriye’nin Irak sınırına bitişik bölgelerine yönlendirerek İran’ın Suriye’ye açılım ve lojistik destek yollarını kapatma girişimi ile yanıt vermek oldu.Bu pencereden bakıldığında bir tarafta ABD, diğer tarafta Moskova-Tahran ve Şam’ın DEAŞ’la mücadele önceliğinin yerini Suriye’nin geleceğinde konum ve rollerini güçlendirerek tahkim etme ve nüfuz alanlarını genişletme yarışını kazanmaya terk ettiği görülüyor.ABD, YPG aracılığı ile daha da güneye inerek Suriye-Irak sınır bölgelerini Irak ordusunun Enbar vilayetinde başlattığı operasyonla birlikte rejim güçleri ve İran’a kapatmak isterken Fırat Kalkanı harekatının niçin güneye ilerlemesini engellediği de açığa çıkmış bulunuyor.Suriye’nin ön alması ile Deyr ez Zor’u kaybetmiş görünen ABD’nin Tahrir el-Şam çatısı altında birleşen radikal dinci örgütlerin İdlib’te yuvalanmasından duyduğu rahatsızlığı yüksek sesle tekrarlayarak bu yöreye operasyon sinyalleri verdiği bir dönemde bu defa Astana’dan gelen yeni bir hamle Suriye iç savaşında dengeleri bir kez daha Esad lehine değiştirmiş bulunuyor.Türkiye-Rusya-İran’ın, İdlib’te rejim güçleri ve Tahrir el-Şam dışında muhalif örgütler arasında çatışmasızlığı sağlamak üzere bu kente 500’er kişilik gözlemci gönderme kararının açıklanması ile ABD ve YPG bu bölgeden soyutlanarak PYD’nin Türkiye sınırı boyunca oluşturduğu ancak Cerablus’ta kesilen koridor ve Rakka’ya itilmiş görünmektedir.Türkiye’nin Suriye denklemine Rusya ve İran’la birlikte aktif olarak dahil edilmiş olmasının Pentagon’un ne tür yeni oyun planlarına eşlik edeceğini görmek için ise uzun bir süre beklenmesi gerekmiyor görünüyor.Türkiye her ne kadar Esad konusunda duruş ve görüşlerini değiştirmemiş gibi görünüyorsa da İdlib’te gözlemci statüsünde de olsa Türk askerinin Rusya ve İran’la birlikte görev yapmasına karşı çıkmayan Esad rejimi ile ilişkilerinin yumuşamayı içeren yeni bir kulvara evrilmesi sürpriz olmamalı.Ancak Moskova-Şam arasında Tartus ve Himeymim üslerinin 49+25 yıl süre ile Rusya’ya tahsisini öngören antlaşmanın imzalanması sonrası Suriye’de kalıcılığı tescillenen Kremlin’in, Astana’da gerçekleştirilen hamle ile krizin tartışmasız baş aktörü olduğu ve Esad rejiminin,Türkiye’nin Fırat Kalkanı ile kuzeyden birleşmesini engellediği PYD kantonlarının bu defa güneyden birleşmesine imkan sağlayacak bir kartı elinde tuttuğunu unutmadan...

Devamını Oku

25 Eylül kırılma noktası mı?

18 Eylül 2017

18 Temmuz günü yayımlanan yazımıza “25 Eylül Türkiye açısından yakın tarihin en kritik tarihine dönüşmüş bulunuyor.” cümlesi ile başlamış ve Barzani’nin üstelik tartışmalı bölgeleri de kapsayan referandum ısrarından geri adım atmaması halinde Türkiye ve İran’ı içine çekecek olumsuz gelişmeleri tetikleyebileceğine değinmiştik.Referandum kararının açıklandığı günlerde ikili temaslarla onurlu bir geri adım için Barzani’ye sert tepki vermeyen ve uluslararası alandaki gelişmeleri izleyerek tutumunu belirlemeyi tercih eden Türkiye’nin görece yumuşak tavrı belli ki IKBY liderliğince tarafından yanlış algılanmış bulunuyor.ABD’nin DEAŞ’la mücadeleyi zayıflatabileceği gerekçesi ile referandum kararının kendisine değil zamanlamasına karşı çıkması ve İsrail’den gelen destek açıklamaları ile yüreklendiği anlaşılan Barzani; Goran Hareketi, Kürdistan İslam Birliği ve Kürdistan İslami Cemaati partileri ile KYB’den sekiz milletvekilinin iki yıl aradan sonra toplanan IKBY meclisinin referanduma hukuki ve bütünlüklü bir görüntü kazandırmayı amaçlayan toplantısına katılmamış olmalarını dikkate almayarak liderliği üzerinde ciddi bir zafiyet yaratmış durumda...IKBY siyasetinde ortaya çıkan bu çatlağa Bağdat hükümet ve meclisinin, referandumun yasa dışı ilan edilerek tanınmayacağı, Başbakan Haydar Abadi’nin referandumun şiddetle sonuçlanması halinde güç kullanılacağı, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Nuri Maliki’nin Irak’ın kuzeyinde ikinci bir İsrail’e izin vermeyecekleri açıklamaları eklendiğinde Irak, etnik ve mezhepsel yeni bir çatışmaya sürükleniyor görünmektedir.İran Ulusal Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Şemhani’nin, referandumun gerçekleşmesi halinde IKBY ile sınır kapılarını kapatıp Erbil’le tüm anlaşmaların iptal edileceğini açıklaması ve TSK’nın Silopi-Habur hattında tatbikata başlamış olması daha ileri yaptırımlar başlamadan Barzani’ye son bir geri dönüş kapısı açmış görünüyor.Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın referandum karar ve ısrarını “akıl tutulmasından öte” sözleri ile nitelemesi, Başbakan Yıldırım’ın sorunu “ulusal güvenlik” çizgisinde yorumlamasının hemen ardından Türkiye’nin Habur üzerinden başlattığı “askeri güç kullanımı destekli diplomasi” ve 22 Eylül’de açıklanacak MGK tavsiye kararlarına dayalı Hükümetin olası yaptırımları gündeme düşmeden umarız Barzani kendisine tanınan bu son şansı kullanma basiret ve becerisini gösterir.

Devamını Oku

Domino efekti...

8 Eylül 2017

“Sırrını düşman bilmesin istersen dostuna açma.”Türk AtasözüDevletlerin ani ve keskin politika değişikliği yapmalarının zorluğunu anlatmakta kullanılan klasik bir örnek vardır. Çok büyük tonajlı gemiler nasıl önceden saptanmış rotalarını birden değil ancak ağır ağır değiştirirler, ani manevra yapamaz ve belli bir noktadan sonra çarpışmayı engelleyemezlerse devletlerin de politika değişikliklerinin zamana ihtiyacı olduğu genelde bu örnekle açıklanır.Bu örnek; uymaları gereken kurallar manzumesi ve karar mekanizmaları, hukuk içinde davranma yükümlülüğü, kamuoyu desteği, uluslararası hukuk ve antlaşmalara riayet, üçüncü ülkeler/aktörlerin tutumları gibi bağlayıcı unsurların varlığında devletlerin ani değişiklik ve reaksiyon süresini uzatırken terör örgütlerini sürat teknelerine benzeterek devam eder.Çünkü, hiçbir yasal ya da insani kuralın bağlamadığı, etik ve moral değerlerleri çiğnedikçe daha korkutucu hale gelerek etki güçlerini artırdıklarını düşünen, yeri, zamanı ve yöntemini imkan ve kabiliyetleri bağlamında belirledikleri şiddet eylemleriyle terör örgütleri; zaman ve koşullara bağlı olarak sürat tekneleri gibi ani dönüş, değişim ve manevralar gerçekleştirebilir, bu özellikleri ile inisiyatifi ele geçirerek gündemi belirleyebilir ve geçici de olsa kazanım elde edebilirler.Türkiye’nin sahip olduğu güç, güvenlik kurumlarının imkan ve kabiliyetlerine karşın PKK/PYD ile mücadelenin yıllardır sürüyor olması bu perspektiften görül- düğünde, örgütün başarılı ya da yenilmez olduğuna ilişkin görüşler kökten çürümektedir.Bu perspektif yine PYD’nin, Suriye’de sınırımıza bitişik bölgelerde yapılanmasına ve özellikle Afrin’e ya da Kandil ve Sincar’a niçin hemen müdahale edilmediği ve Fırat Kalkanı harekatının tüm hedeflerine ulaşmadan neden sonlandığının açıklamasını da içinde barındırmaktadır.Barzani’nin 25 Eylül’de yapılacağını açıkladığı ve şu ana kadar geri adım atmadığı referandum her ne kadar IKBY’nin hemen bağımsızlık ilanı ile sonuçlanmayacaksa da Kerkük, Telafer, Tuzhurmatu gibi tartışmalı bölgeleri kapsaması; Arap, Türkmen ve Kürtler arasında Bağdat’ın doğrudan, İran’ın dolaylı müdahil olabileceği, Türkiye’yi de içine çekebilecek sıcak bir gerginliği mezhep farklılıklarına ek olarak etnik temele taşıma riskine sahip görünmektedir.Irak’ta yerel dengeler ve üçüncü aktörlerin konumlarını değiştirebilecek bu gelişmelerin Suriye’de PYD tarafından nasıl okunacağı ve ABD, İsrail ile Rusya’nın ne tür bir tavır alacağına ilişkin veri tabanına sahip olunmadığı bir dönemde üretilecek olasılık senaryoları ve hipotezlerin hata payının yüksek ve maliyetli olabileceği dikkate alınarak söylenecek son sözlerin ilk söz olarak kullanılmasından herhalde kaçınmak gerekmektedir. Başbakan Yıldırım ve Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun yapıcı ve soğukkanlı söylemlerinin ulusal konularda birlik ve beraberlik ilkesi ile desteklenmesi bugünlerde Türkiye’nin tüm aktörlere vereceği en anlamlı ve güçlü mesaj olacaktır.

Devamını Oku

Eski askerler ölmezler, kaybolurlar...

4 Eylül 2017

“Tarih iyi okunduğunda, gün ve gelecek için derslerle dolu bir hazinedir.”İkinci Dünya Savaşının adına kitaplar yazılan, filmlere konu olan efsane generali George Patton savaş sürerken muzaffer bir komutan olarak New York’a geldiğinde kendisini selamlamak için bir milyon Amerikalı sokaklara dökülmüştü.Ne var ki Almanya’da Mannheim yakınlarında geçirdiği ve kuşkulu olduğu iddia edilen bir trafik kazasının ardından hayatını kaybettiğinde, Avrupa’da cephede ölen hiçbir askerin cenazesi Amerika’ya nakledilmediği için ailesinin isteğine karşın bir ayrıcalık yapılmayarak Patton, Belçika’da toprağa verildi.Renkli kişiliği, öfke patlamaları ve Ruslardan nefreti ile ünlü general, Müttefik Kuvvetler Komutanı Eisenhower ile düştüğü anlaşmazlık üzerine savaş devam ederken Almanya’da konuşlu 3’ncü Ordu Komutanlığından alınmış ve pasif bir göreve atanmıştı.Anlaşmazlığı tetikleyen ve Patton’un OSS (ABD Gizli Servisi) tarafından öldürüldüğü iddialarına yol açan neden Rusların, Avrupa’dan güç kullanılarak uzaklaştırılmaması halinde savaşın kaybedilmiş olacağını ısrarla söylemesiydi.Savaşın bir başka ünlü generali, Pasifik Cephesi Komutanı, Japonya’nın teslim antlaşmasını Missouri zırhlısının güvertesinde ülkesi adına imzalayan Filipinler kahramanı MacArthur, sonraları beş yıldızlı bir general olarak Kore savaşında müttefik kuvvetlere komuta ederken Başkan Harry Truman’la anlaşmazlığa düşünce görevinden alınmış ve Amerika’ya dönmüştü.Anlaşmazlığın nedeni MacArthur’un gereğinde Çin güçlerine karşı atom bombası kullanma talebi ve bu talebin kabul edilmemesiydi.İngilizlerin İkinci Dünya Savaşı Afrika cephesinde El Alameyn zaferi ile ünlü generali -sonradan feldmareşal- Montgomery, Patton’la şöhret uğruna kişisel rekabeti ve arogan kişilik yapısı ile sahadaki Amerikan birliklerinin üst komutanı General Omar Bradley’in nefretini kazanmıştı.Almanya’nın Afrika cephesindeki başarıları nedeniyle Çöl Tilkisi olarak anılan, Alman halkının taparcasına sevdiği Feldmareşal Erwin von Rommel, Hitler’e düzenlenen suikast girişiminde yer aldığı gerekçesi ile yargılanarak idam edilmek yerine şerefli bir ölümü seçmesi için Gestapo tarafından intihara zorlanmış ve cenazesi Almanya’da ulusal yas ilan edilerek tabutunun hemen arkasında Hitler’in yürüdüğü bir devlet töreni ile kaldırılmıştı.Ayrı ülkeler ordularına mensup bu generallerin kahramanlıkları dışında ortak yönleri ise karizmatik ve medyatik oluşlarıydı.Bu örnekleri neden verdiğimize gelindiğinde, dünyanın tüm ordularında bireyselliğin içinde eritildiği kolektif bir kimlik, emir komuta birlik ve zinciri ile mutlak itaat ve katı bir hiyerarşi vardır. Ordular en üst komutanın emrinde isimsiz savaşçılardan oluşur ve bu sistemde starlara yer yoktur.Yenilginin komutanın sorumluluğunda olduğu savaşlarda zaferin anonim olması ise yine tüm ordular için geçerli yadsınmaz bir ayrı kuraldır.Son günlerde yaşanan ve TSK’yı yıpratıcı bir tartışma ile ilgili olarak umarım anlatabilmişimdir...

Devamını Oku

Bayram...

31 Ağustos 2017

“Edet (adet) değişildi, dil değişildiÇoğaldı fitnelik, fer (kötülük) değişildiFeşattar (fesatçı) yetişti, el değişildiDüz yürüyen şaraat (kanun/nizam)kalmadı.Derdi çekmekten men de (ben de) geldim amana (teslim oldum)Nedendi asıdı (asi oldu) bütün insan insanaVesiyettir (vasiyet) Mevlyüt (Mevlüt) söyle kananaBendelerde izzet, hörmet, mehramet (merhamet) kalmadı.Yıllar önce Kazakistan’da ata yurdu Alma Ata’da sofralarına konuk olarak onurlandığım Ahıska Türkleri arasında yer alan Aşık Mevlüt Ahmedoğlu’nun, töre gereği Aksakal’ın izniyle önce dokunaklı bir sesle söyleyip sonrasında hala sakladığım bir kağıda yazarak bana verdiği dizeler bunlar..Yıllar öncesinden sanki yaşadığımız günleri görmüşçesine seslendirilen bu dizelerden sonra sofraya hüzün dolu bir sessizlik çökmüş, o beyaz atlara binip kaybolup giden değerlerimizle geleneklerimizin yası, yaşlı Ahıska’lıların göz pınarlarına birer damla olarak yansımıştı.Çoktandır unuttuğumuz, bizi biz yaparak farklı kılan değerlerimizi bayramdan bayrama değil her gün içselleştirerek anımsamamızın, anımsamaktan öteye yaşamlarımızın vazgeçilmez rehberine dönüşmesinin, yerde bulunan emek ve alın teri simgesi ekmek parçalarının üç kez öpülüp başa konulduktan sonra basılmasın diye yüksekçe bir yere konulduğu, sevgi, saygı, hoşgörü, yardımlaşma ve paylaşma dolu günlerin özlemi ile Vatan okurlarının Kurban Bayramlarını en içten dileklerimle kutluyorum.

Devamını Oku

Kıbrıs’ın sessizliği

29 Ağustos 2017

“En kötü karar, kararsızlıktan daha iyidir.”AnonimKıbrıs sorununa çözüm arayışlarının çöktüğü Crans Montana Beşli Konferansı ve BM Genel Sekreteri Kıbrıs Özel Danışmanı Espen Barth Eide’nin görevinden istifa etmesinden sonra adaya egemen olan sessizlik devam ediyor.Eide’nin istifasının, üstlendiği misyonun başarı şansını tüketmiş olmasından mı kaynaklandığı yoksa New York’ta “Cyprus News Agency” ile geçtiğimiz aylarda yaptığı mülakatta kullandığı talihsiz ifadeler nedeniyle mi gerçekleştiği tartışma konusu olsa da yerine halen bir atama yapılmaması, BM’in de Kıbrıs konusunda bir “metal yorgunluğu” yaşadığının göstergesi olmalı.Eide, New York’ta verdiği mülakatta; “en başından beri benim inancım çağdaş egemen bir devlette Garanti Antlaşması ve müdahale hakkına yer olmadığı ve bunların hemen kaldırılması gerektiği” sözleriyle hem de müzakerelerin devam ettiği bir dönemde yetkisini aşmak bir yana hassas ve tartışmalı bir konuda KKTC eski müzakerecileri Ergün Olgun ve Osman Ertuğ’un tepkileri ve basın açıklamalarına karşın düzeltme yapmayarak açıkça taraf olduğunu belli etmiştir.1960 ortaklık Kıbrıs Cumhuriyetinin 1963’den günümüze GKRY’nin işgali altında bulunduğunu göz ardı eden BM Kıbrıs Özel Danışmanının bu taraflı tutumu aslında TC ve KKTC’nin kendilerine kurulan hangi tuzakların üstesinden geldiğinin bir ibret vesikasıdır.Hayalet kent MaraşCrans Montana ile bu ve pek çok benzerinin geride kaldığı yaşanan dönemde KKTC’deki sessizlik nasıl sonlandırılır sorusuna yanıt arandığında akla ilk gelen Kapalı Maraş olmaktadır.Her nedense hemen tüm müzakerelerde geri verilmesi gündeme gelen Gazi Mağusa’nın bitişiğindeki Maraş; zamanın tahribatına direnerek ayakta kalmaya çalışan onlarca lüks otel, pansiyon, rezidans, villalar, restoran, kafeler, beyaz kumları ve turkuaz deniziyle Kıbrıs’ın en güzel sahillerine sahip, KKTC Güvenlik Kuvvetlerinin koruması ve BM Barış Gücünün gözlemciliğinde 43 yıldır kimsenin yaşamadığı ve girmediği yasak ve hayalet bir kent.17 yabancı banka şubesinin bulunduğu, bankalardaki kasaların mühürlenerek belli bir noktada toplanıp Güvenlik Kuvvetleri, Polis ve Maliye Bakanlığı personelinin 24 saat koruma ve denetimi altında olduğu,(bu arada kasaların çoğunun 43 yıldır kilitli ve hiç açılmamış olduğunu da not edelim) mühürlerin her ay üçlü bir komisyon tarafından BM Barış gücünün gözlemciliğinde kontrol edildiği Maraş’taki tesis ve gayrımenkullerin hemen tamamı Rumlar ve üçüncü ülkeler vatandaşlarına ait.Bu noktada akla ilk gelenler, gerekli alt yapı hizmetleri KKTC tarafından üstlenilerek mülk sahiplerine tesislerini işletmeye açmaları çağrısında bulunulup kimi özendirici sübvansiyonların eşliğinde Maraş yeniden yaşam ve yerleşime açılamaz mı ya da KKTC bir açık pazara dönüştürülmesi gerçekleştirilemez mi sorularıdır.BM yaptırımlarının devam ediyor olması nedeniyle aşılması gereken hukuki sorunların varlığı bilinmekle birlikte çok taraflı temaslarla yapıcı formüller üretilmesi hiç mi mümkün değildir?Bu arada her defasında Rumlar tarafından talep edilen Maraş’ın (Varosha) neredeyse tamamının Osmanlı Vakıflarının mülkü olduğu da unutulmamalıdır.Umarız Kıbrıs’taki sessizlik mutlu bir doğumun kuluçka süresi olsun...“Vatan okurlarının 30 Ağustos Zafer Bayramımızı içtenlikle kutlarım.”

Devamını Oku