“Esas işimiz uzakta bulanık duranı değil, yakında berrak duranı görmektir.”Thomas CarlyleCaferiliğin kurucusu, Ehl-i Beyt’ten İmam Cafer-i Sadık’ın babası, 12 İmamın beşincisi Muhammed el Bakır ile aynı adı taşıyan İran Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakıri’nin Türkiye’yi ziyareti sonrası Irak ve Suriye’de PKK ile uzantısı YPG’ye ortak harekat düzenleneceği haberleri basında yer almaya başladı.Eğer örgüt üzerinde psikolojik baskı yaratma amaçlı değilse, olası bir harekatın ayrıntıları ile basında yer aldığı bu haberlerin sürpriz ve baskın faktörünü ortadan kaldırdığına değindikten sonra Türkiye ve İran’ın ortak güvenlik kaygıları ile tehdit algılamalarının işbirliğine dönüşme olasılığını irdeleyelim.Şah Rıza Pehlevi döneminden günümüze Türkiye ile İran arasında Kafkasya ve Orta Asya’da süregelen rekabet, yakın geçmişte İslam Devriminin Türkiye’ye ihracı için İran’ın örtülü ve açık uygulamaları, Ankara’nın tüm kanıtları ile defalarca iletmesine karşın Tahran’ın, PKK unsurlarının ülkesindeki varlığını kabul etmek bir yana destek vermesinden sonra gelinen nokta devletler arasında ilişkilerin yalnızca çıkarların başatlığında belirlendiğinin açık bir örneği olmalı.Niçin şimdi?..Bölgede devlet geleneğine sahip kadim iki ülke arasında geçmişte her ne yaşanmış olsa da Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasından yana ve gerek Irak gerek Suriye’de bağımsız Kürt devletlerinin kurulması ile radikal dinci örgütlere güvenlikleri açısından kesinlikle karşı olanlar Ankara, Tahran ve kabul etmekte zorlansak bile Şam’dır.Ülkelerinin, çok zor olsa da toprak bütünlüğünü korumak isteyen Şam ve Bağdat, kendi Kürtleri ve ABD/İsrail ilişkileri nedeniyle IKBY ve özellikle PKK/PYD’nin otonom ya da özerk bir yapıya kavuşturularak Lübnan’a uzanan nüfuz alanının engellenmesine, mezhepsel nedenlerle Heyet Tahrir el-Şam gibi radikal örgütlere karşı olan Tahran, Irak ve Suriye’de ortak güvenlik kaygıları açısından geleneksel müttefiklerimizin önüne geçerek “düşmanımın düşmanı dostumdur” konumuna evrilmiş görünmektedir.Müttefikimiz ABD, Suriye’de sahadaki yeni ortağı YPG ile kalıcılık arar, İsrail projelendirilen Kürt devletleri aracılığı ile kendisine yönelik tehditleri uydu bir cephe ile zayıflatmak ister, Esad’ın varlığını borçlu olduğu Rusya, Akdeniz kıyılarında kalıcılaştırdığı üsler ve elde ettiği siyasi güçle Çar 1.’nci Petro’nun sıcak denizlere inme rüyasını gerçekleştirmişken Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması bu aktörler için bir önem ifade etmemektedir.PKK ve YPG’nin, Irak ve Suriye’de varlığını sürdürmesi hatta devletleşmesine orta ve uzun vadeli gelecek planlamaları doğrultusunda yardımcı olanlarla, güvenlik ve beka kaygıları nedeniyle karşı çıkanlar alt alta yazıldığında ortaya çıkan tablo Türkiye’yi bölgede radikal bir politika değişikliğine doğru yönlen- diriyor görünmektedir.Suriye’nin paylaşım savaşında İdlib-Afrin hattının yaşamsal bir öneme yükseldiği şu günlerde, İran’ı 33 yıl sonra PKK ile ortak mücadele teklifine mecbur bırakan nedenleri unutmadan, köprülerin altından akan suyun İdlib ve Afrin üzerinden Ankara, Tahran ve Şam’a ulaştırdığı ortak mesajları zamanında okuyarak hareketlenmek hiç bu kadar önemli olmamıştı...
Ağırlığını, 20.000 dolayında varsayılan savaşçısı ile El Nusra’nın oluşturduğu cihatçıların çatı örgütü Heyet Tahrir el Şam’ın İdlib’de denetimi ele geçirmesi Suriye iç savaşında yeni bir sayfanın açılmasına aday görünüyor.Suriye ordusunun Rakka’dan çekilen DEAŞ unsurlarının yığınak yaptığı Deyr-ez Zor civarında hareketlenerek bölgeyi ABD destekli YPG’den önce ele geçirmeye çalıştığı son günlerde Suriye’nin paylaşım savaşında İdlib-Afrin hattı tüm aktörler açısından kilit öneme yükselmiş bulunuyor.Fırat Kalkanı ile TSK tarafından güvence altına alınan Cerablus merkezli cep dışında tüm Suriye sınırının YPG ve Heyet Tahrir el Şam’ın denetimine girmiş olmasının yarattığı ve Irak’taki gelişmelerle birlikte değerlendirildiğinde giderek ağırlaşan güvenlik ve tehdit kaygıları Türkiye’yi köşeye sıkıştıran bir kulvara girmiş bulunuyor.Türkiye’nin, İdlib’in cihatçı unsurlardan arındırılmasında ABD-Rusya-İran ile örtüşen tehdit algısının Afrin’de ayrışmaya dönüşmesi yaşanan krizin çözümü ve ortak cephe oluşturulmasında en kritik basamak.ABD’nin YPG ile işbirliğinin geçici ve taktik seviyede olduğu yatıştırıcı ve zaman kazanmaya yönelik açıklamalarının aksine uzun vadeli kalıcı stratejik bir planlamanın uygulamaya konulduğu dikkate alındığında Suriye’de ipleri elinde tutan Pentagon’un, Ankara’nın Afrin’e yönelik harekatına sıcak bakmayacağı çok açık olmalıdır.Rusya’nın ise YPG’nin tümüyle ABD’nin denetimi altına girmesini engelleme adına Afrin’de bayrak göstererek (Raju-Dayr Ballut-Gazzaviye-Kafr Janneh’te askeri üs ve kontrol noktaları) verdiği fiili, PYD’ye Moskova’da temsilcilik açma izni ve terör örgütü olarak kabul etmediği açıklaması ile siyasi desteği anımsandığında Afrin’e yönelik bir harekatta ikna edilmesi gereken aktör sayısı ikiye yükselmektedir.Bu durumda Türkiye’nin önündeki seçenek yelpazesi ve manevra alanı sınırlanmaktadır.Bu seçeneklerden birincisi İdlib’e yönelik ortak operasyon karşılığında Afrin’in YPG’den arındırılmasına ABD ve Rusya’nın yeşil ışık yakmasının sağlanması, ikincisi ise bedeli her ne olursa olsun bu harekatın gerçekleştirilmesidir.Bu noktada ise kriz yönetiminin maliyetle ilgili dikkate alınması gerekli vazgeçilmez unsurları devreye girmektedir.Bunlar; krizin uzama ve yaygınlaşma riski, BM, AB, NATO, vb. gibi uluslararası kuruluşların olası tavır ve tutumları, müttefik ve karşı cephelerin değerlendirilmesi, kamuoyu desteğinin ölçülmesi, ekonomik kayıp ve çatışma halinde verilecek zayiat ve hasarın hesaplanması, kamuoyunun zayiat ve hasarı tolere etme derecesinin tespiti, üçüncü aktörlerin krize müdahale olasılığı ile sonuçlarının öngörülmesidir.Mücadele edilen bir terör örgütüne karşı yurtiçinde ne kadar başarı kazanılırsa kazanılsın, örgüt Türkiye dışında cephe gerisi ve güvenli üs bölgesi olarak kullandığı alanları korumayı sürdürdüğü sürece, sonlandırıcı mutlak bir başarı elde etmenin mümkün olmadığı gerçeği, Irak ve Suriye’de Türkiye’nin yaşadığı açmaz ve giderek açılan makasın adıdır.Tersine akıtılması mümkün olmayan bir nehirle karşılaşmak ya da su daha da yükselmeden nehrin yatağını değiştirmek…Türkiye’nin “olmak ya da olmamak” seçiminin anahtarı kapının üzerinde asılı bekliyor.
“İnsanlar başaklara benzerler, içleri boşken başları havadadır, doldukça eğilirler.”MontesqieuEgosu şişkin, kibirli Batı’yı uygarlığın merkezi ve çıkış noktası olarak niteleyerek kendilerini koşullandıranlar; tevazu, saygı, nezaket, zarafet ve kurallara itaatin zirve yaptığı, teknolojinin ise hemen tüm Avrupa ülkelerinden yıllarca ileride olduğu Japonya’yı ziyaret ettiklerinde herhalde çok şaşıracaklardır.Yaşam ve ölümün simgesi, Samuraylar için yaşam felsefesi olan Sakura’lar (meyve vermeyen kiraz ağaçları) anlamına varıldığında yurtları Japonya’yı belki de en iyi anlatan doğanın sessiz anıtlarıdır.Çiçek açtıklarında görsel bir şölene dönüşen Sakura’lar, Japonlar için yaşamın coşkulu güzellikleri ile ölümün hiç beklenmeyen bir zamanda gelebileceğinin simgeleridir. Çünkü Sakura ağaçlarının yaşamı çağrıştıran olağanüstü güzellikteki çiçekleri, en canlı ve en diri göründükleri bir dönemde solmadan ve kurumadan yere düşerek birden bire gelen ölümün sembollerine dönüşürler.BM 2016 kayıtlarına göre 38 milyon nüfusu ile dünyanın pek çok ülkesinden daha kalabalık olmasına rağmen Tokyo’nun belki de dünyanın en sessiz ve sakin kentlerinden birisi olması -örneğin trafikte asla klakson sesi duyulmaması, insanların yüksek sesle konuşmaması, meraklı ve sorgulayıcı bakışların olmaması, herkesin kurallara ve diğerlerinin haklarına saygı göstermesi, sokaklarda sigara içilmemesi- özellikle son yılların İstanbul’undan gidenler için çok şaşırtıcı olmalı...Çağdaşlık ya da modernitenin, geleneklerden kopmadan aksine onları daha da güçlendirip yeni kuşaklara aktararak birlikte yaşanabileceğinin pratikte bir deney alanı olan Japonya’dan öğrenebileceğimiz o kadar çok şey var ki..Takım elbiseli, beyaz eldivenli, koltuklarının baş dayanan yerleri beyaz dantel örtülerle kaplı araçları ile taksi şoförleri, Şinto ve Budist tapınaklarında kendi ritüelleri uyarınca abdest alarak ölülerine, önlerinde eğilerek saygılarını sunan gençler ve yaşlılar, İmparatorluğun yüzyıllarca başkenti olan Kyoto’yu, tarihlerini öğrenerek gururlanmak için öğretmenleri eşliğinde büyük bir disiplin içinde ziyaret eden üniformalı binlerce ama çevreyi rahatsız etmemek için yüksek sesle konuşmayan öğrenciler ve tevazu ile sarmalanan saygı ile nezaketin üzerinde yükselen üstün bir teknoloji toplumu... Batının uygarlığını bir öyküye dönüştüren ayrı ve gerçek bir uygarlık..İkinci Dünya Savaşı’nın mağlup, yıkılmış, genç nüfusunun önemli bir bölümünü kaybetmiş, kimi sınırlamaların hala geçerliliğini koruduğu bir ülkenin aradan geçen 70 yıl sonra nasıl olup ta dünyanın teknoloji devlerinden birisi olduğunu merak edenler için derslerle dolu bir yer Japonya...Bunun sırrı acaba size hizmet edenlere teşekkür ettiğinizde kendilerine size hizmet fırsatını verdiğiniz için önünüzde saygı ile eğilerek teşekkür eden Japon tevazuu ve kültürü mü? Ya da yarın ölecekmiş gibi yaşamayı, hiç ölmeyecekmiş gibi çalışmayı öğreten Sakura çiçeklerinden esinlenen Samuray felsefesi mi?Bir seri konferans için Japon Dışişleri Bakanlığı’nın davetlisi olarak gittiğim Japonya izlenimlerim ve kendimce aldığım dersleri gecikerek de olsa paylaşmak istedim.
“Ne yazık ki o ulusa parçalara bölünmüştür ve her parçası kendini bir ulus sanır...”Halil CibranMusul’un DEAŞ’tan arındırılmasından sonra 16 Haziran 2014’ten günümüze örgütün elinde bulunan Türkmen kenti Telafer’in geri alınma operasyonu 03 Ağustos’ta başlamış bulunuyor.Musul’un ardından DEAŞ’ın, Irak’ta ikinci büyük merkezini de kaybetmesiyle sonuçlanacak bu operasyonun Türkiye açısından oldukça sorunlu bir yanı var.Telafer’in Türkmen nüfusunun yüzde 75’i Sünni ve operasyona Türkiye’nin karşı çıkmasına rağmen İran güdümlü Şii Haşdi Şabi milisleri katılıyor. Irak Başbakanı İbadi, 2016 sonunda Haşdi Şabi’nin Telafer’e girmeyeceğini söylemiş olsa da geçtiğimiz günlerde Bağdat’ta yaptığı konuşmada operasyonda Haşdi Şabi ile birlikte Haşdi Aşair’in de (aşiret güçleri) yer alacağını üstelik Mehdi ordusu lideri Şii Mukteda el Sadr’ın karşı çıkmasını dikkate almayarak açıklamıştı.Türkmen Cephesi liderlerinin Şii grupların Telafer harekatına mezhepsel kaygı- larla katılmalarının sakıncalarına dikkat çeken, kendilerine bu konuda verilen sözlerin tutulmadığı açıklamaları ve Türkiye’nin ikazlarına karşın Haşdi Şabi’nin operasyona dahil edilmiş olması, Şii milislerin aşırı şiddet uygulama sicillerine bakıldığında IBKY’de 25 Eylül bağımsızlık referandumu, Kandil ve Sincar’da PKK varlığı dışında Irak’ta yeni bir krizin daha ufuk hattına düştüğünün habercisi.İran’ın; Esad, İbadi ve Talabani üzerinde mevcut siyasi etkisine ek olarak Suriye’de Hizbullah ve Devrim Muhafızlarına bağlı unsurlar, Irak’ta Haşdi Şabi milisleri ile askeri güç ve etkisini de artırdığı dikkate alındığında Türkiye’nin bu ülkelerde manevra alanının giderek daraltılıp yönlendirme gücünün zayıfladığı görülmektedir.Sınırdaş iki ülke Suriye ile Irak’ta; PKK, YPG, DEAŞ, Heyet Tahrir el-Şam ve uydu radikal grupların potansiyel olmaktan öteye Türkiye için doğrudan aktif birer tehdit kaynağı olan ve kullanıma açık varlıkları, ABD ve başta Almanya olmak üzere kimi Avrupa ülkeleri ile sorunlu ilişkilerle bir arada değerlendirildiğinde Ankara’nın, Türkiye karşıtlığının prim yaptığı bir çevreleme politikası (containment policy) ile karşı karşıya olduğu görülmektedir.Türkiye farklı siyasi görüşlerin ötelenerek iç barışını güçlendirme, birlik, dayanışma, ortak gelecek tasarımları çevresinde bütünleşme, kısır ve sığ çekişme ve çatışmalardan soyutlanmaya yakın tarihinde hiç bu kadar ihtiyaç duymamıştı.Türkiye’nin kendisine biçilen ve giderek ağırlaştırılan dış sorunların üstesinden gelmesi tutsak edilmek istenildiği iç sorunların tuzağından ivedilikle kurtulmakta yatmaktadır.Suyun sürüklemesini beklemek yerine su olmanın günü bilelim ki bugündür...
“Başkalarının yolunda yürüyenler ayak izi bırakamazlar.”BraunonSon günlerde Suriye ve Irak’ta yaşanan gelişmeler, güncel ve geleceğe dönük güvenlik kaygıları nedeniyle Türkiye’yi hızla içine çeken güçlü bir vakum etkisi yaratmış görünüyor.ABD’nin, Rusya-İran-Kuzey Kore’ye uygulama kararı aldığı yaptırımlarla Rus yapımı S-400 füze sistemlerinin Türkiye tarafından satın alınacak olması Irak ve Suriye özelinde çözümlenmesine çalışılan büyük fotoğrafın ayrılmaz parçaları kimliğinde.ABD’nin DEAŞ’la Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk’un, Heyet Tahrir el-Şam’ın İdlib’i ele geçirdiği günlerde isim vermeden de olsa Türkiye’yi suçlayan açıklaması, (27 Temmuz,Middle East Institute) ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’un ABD-Türkiye arasında gerginlikten söz etmesi, Genelkurmay Başkanı Dumford ve Pentagon’un S-400 sistemlerinin satın alınmasına karşı çıkmaları ve YPG’ye giderek artan silah yardımı ile ABD-YPG ilişkisinin Rakka ile sınırlı kalmayacağı mesajları Suriye cephesinde Washington’dan yansıyan dolaylı ve doğrudan son gelişmeler.Bu gelişmelere YPG’nin egemenliğindeki yerlerde demografik yapıyı değiştirme ve güneye yayılma girişimleri, Türkiye’nin askeri müdahalesi karşısında Rakka’daki güçlerini geri çekeceği şantajları da eklendiğinde Ankara’nın, Suriye’de sahnelenen büyük oyundan ABD’nin aktif, Rusya’nın ise görece pasif tutumu ile bir kez daha dışlanmasına çalışıldığı anlaşılıyor.Cumhurbaşkanı ErdOgan’ın, Suriye’deki gelişmelerin “terörle mücadelenin çok ötesine taştığının açıkça ortada olduğu” ve “Türkiye’nin çok yakında bu konuda yeni ve önemli adımlar atacağı” açıklaması bu bağlamda değerlendirildiğinde ABD’nin Menbiç, Rusya’nın ise Afrin’de engelledikleri Fırat Kalkanı’nın önümüz- deki süreçte güncellenebileceği güçlü bir olasılığı işaret ediyor.ABD’nin Körfez Harekatı sırası ve sonrasında Türkiye üzerinden açmayı planladığı ikinci cepheye ilişkin tezkerenin TBMM’de reddini izleyen dönemde Kuzey Irak’ta yaşananların bir benzerinin bu defa Suriye’nin kuzeyinde sahnelenme girişimlerinin, geri dönülmesi olanaksız bir noktaya gelinmeden engellenmesi ulusal güvenlik, üniter yapı ve toprak bütünlüğümüzün korunması adına kaçınılmaz bir noktaya doğru ilerlemektedir.Dünyada, Türkiye de dahil bir devlet yoktur ki ulusal güvenliğini dost bile olsalar başka ülkelere emanet etsin.Bölgede, Sevr ile yırtılıp atılan malum projelerin gerçekleştirilmesi için uzun yıllardır adım adım sabırla oluşturulan o çözülmez bilinen Gordion’un düğümünü kesecek kılıç, kendisini kınından bir kez daha çıkaracak İskender’ini bekliyor...Irak vakumunu Cuma günü değerlendirmek üzere...
“Öyle horozlar vardır ki, güneş onlar öttükleri için doğuyor sanırlar.”L.Dumont“Sahte eylem planları hazırla ve bunların ele geçmesini sağla. Analizcilerin işini zorlaştır, güvenlikçilerin yanlış yerlere yönlenmelerini ve psikolojik olarak yorulmalarını sağla.”“Dikkatleri belli noktalara yoğunlaştıracak haberler yay, beklenmeyen yerden vur.”“Sahte ajan, işbirlikçi isim listeleri hazırla, bunları sızdır, ele geçmesini sağla. Listelerde örgüte muhalif, etkisini kırmak istediğin isimlere yer ver. Tasfiye edilmelerine ve kuşkulu kişi olmalarına yardımcı ol. Güven bunalımı yarat.”“Gerçekleşen eylemlerin bazılarını olmayan örgütler adına üstlen. Bu daha güçlü görünmeye yardımcı olur. İstihbaratı şaşırt ve meşgul et. Halkı etkile.”“Asker ve polis hakkında bilgi topla. Şantaj yap, tehdit et.”“Mağdur ve mazlum olgularını öne çıkar.”“TC ajanları ile işbirlikçileri infaz et, infaz nedeninin halk tarafından bilinmesini sağla. Bu TC ile işbirliği yapanları korkutarak vazgeçirtecektir.”Psikolojik savaşın açık ve kirli unsurları olan bu talimatlar PKK’nın, Serhat Eyaleti 2’nci Konferansında “Düşmana Karşı Yürütülecek Psikolojik Savaşa İlişkin Kararlar” arasında yer almıştı.PKK’nın, alanda yürütülen aktif silahlı mücadelenin dışında kamuoyunca çok fazla bilinmeyen bu ayrı yönünü gündeme getirmemizin nedeni güvenlik güçleri ve istihbarat aygıtlarının işlerinin ne denli zor ve karmaşık olduğu konusunda bir farkındalık yaratılmasına yardımcı olmak.Ve PKK’nın silahlı unsurların dışında psikolojik harekat ve savaş yöntemlerini de kullanan birikim ve deneyime sahip olması nedeniyle yürütülen mücadelenin buz dağının altında kalan kısımlarının bilinmesini sağlayarak güvenlik güçlerince, profesyonel bir örgütün çok boyutlu değişik taktikleri karşısında elde edilen başarının önemini vurgulamak.Çünkü alanda yürütülen ve kamuoyunda görünen yüz olan silahlı mücadelenin yanı sıra Türkiye içinde ve dışında, değişik aktörlerin varlık ve örgüte desteğinde süregelmekte olan çok bileşenli, çok boyutlu karşı psikolojik savaşın kazanılmasında, PKK’nın ilk bakışta silahlı eylemlere oranla önemsiz gibi görünen taktik uygulamalarının bilinmesi, toplumsal destek için büyük önem taşımaktadır.
“Devletlerin ebedi ve değişmez düşmanları ve dostları yoktur, çıkarları ebedi ve değişmezdir. Bizim görevimiz bu çıkarları korumaktır.”Lord Palmerstonİngiltere’de 18’nci yüzyılda Savaş ve Dışişleri Bakanlıkları görevlerinde bulunan Lord Palmerstone gerçek adı ile Henry John Temple’in, uluslararası ilişkilerde gerçekçiliğin mottosuna dönüşen bu sözlerinin hele son dönemlerde yaşananlara bakıldığında geçerliliğini korumadığını kim söyleyebilir ki?Ortak Bakanlar Kurulu Toplantısı gerçekleştirecek bir ilişki düzeyinden Suriye ile gelinen nokta, PYD’ye adını değiştirmesini önerdiğini büyük bir fütursuzluk ve alaycı bir gülümseme eşliğinde açıklayan ABD Özel Kuvvetler Komutanı ve bir terör örgütünü Suriye’de müttefik seçen Amerika, bir Türk Bakanın ziyaretinin hoş karşılanmayacağını açıklayan, bir başka Türk Bakana neredeyse güç kullanmaya varan olağanüstü kaba davranışı kendisine yakıştırabilen uygar! Hollanda, Türkiye’ye yaptırım uygulanmasını isteyen Avusturya, Katar’da Türk askeri üssünün kapatılmasını talep eden ancak sonradan vazgeçmiş gibi görünen, Kabe’nin korunması için Osmanlı tarafından yapılan Ecyad kalesini yıkarak yerine lüks rezidanslar yapan Hadimu’l-harameyn eş-şerifeyn! ünvanlı kralın yönetimindeki Suudi Arabistan, büyükelçileri aracılığı ile Türkiye’ye tehditler savuran BAE, PKK-DHKP-C-FETÖ’cülere güvenli bir limana dönüşen, aidiyeti belirsiz ada ve adacıklara el koyan Yunanistan, Cemil Bayık’a video konferansla yandaşlarına hitap etme imkanı sağlayıp Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanına salon tahsisini engelleyen Berlin ve Türkiye’ye ‘müsamaha ve sabır gösterdiklerini açıklayan Almanya’nın Sosyal Demokrat Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel.Örneklerini daha da çoğaltabileceğimiz bu ülkeler ve davranışları sergileyenler, günümüz ve geçmişte Türkiye’nin dostları! olduklarına göre değişen nedir sorusunun yanıtı “ebedi çıkarların, ebedi olmayan dostlukların önüne geçmiş olmasıdır.”Bütün bunları bir kenara bırakarak Sigmar Gabriel’in yukarıdan bakan, kibir ve süper egonun doruk yaptığı açıklamasına dönelim. Bir baba ve anne, çocuklarının yaramazlıklarına müsamaha gösterebilirler çünkü onlar büyük oldukları için bağışlayıcıdırlar, doğruyu göstermek ve örnek olmakla yükümlüdürler. Ya da bir öğretmen öğrencilerine müsamaha gösterebilir. Çünkü görevi onları eğitmek, iyi bir insan ve iyi bir yurttaş olarak yetişmelerini sağlamaktır.Ama bir devlet bir başka devlete, o devlet adına konuşmaya yetkili Bay Gabriel gibi bir ağızdan müsamaha gösterdiğini söylediğinde işler değişir, değişir çünkü devletlerarası ilişkiler eski deyimle ‘madun ve mafevkler’ arasında değil eşitler arasındadır.Hafızalar ve gönüllerde kırıcı tortular bırakan söylemlerin, nedenleri her ne olursa olsun yaşanan anlaşmazlık ve gerginliğin çözümüne yardımcı olmayacağı bilinirken, krizin yönetilemeyen bir konuma yükselmemesi adına popülizmden uzak durulması ön bir koşuldur.Çünkü her iki ülkenin karşılıklı ve Lord Palmerston’un sözleri ile ebedi çıkarları bunu gerektirmektedir.
“Gideceğiniz yeri bilmiyorsanız vardığınız yerin önemi yoktur.”Peter DruckerKıbrıs’ta çözüm müzakerelerinin bir kez daha çökmesinden sonra KKTC’de ivedilikle çizilmesi gereken yeni yol haritasında dikkate alınması gereken temel unsur “taraflar arasında her şey kabul edilmeden hiçbir şey kabul edilmiş sayılmaz” ilkesidir.Bu temel ilke uyarınca günümüzde varılan noktada müzakerelerde taraflarca masaya getirilen tüm öneri, harita, belge ve pozisyonlar, üzerlerinde anlaşmaya varılmış olsa dahi tümüyle ortadan kalkmıştır. Dolayısı ile çizilecek yeni yol haritasında KKTC’yi bağlayacak ve yükümlülük altına sokacak hiçbir şey bulunmamaktadır.Geçtiğimiz hafta, KKTC’de yıllarını Kıbrıs sorununun çözümüne adayarak tüketmiş emekli diplomat, bürokrat ve kanaat önderlerinden oluşan “Beşparmak Düşünce Grubu”nun Crans Montana görüşmelerine ilişkin değerlendirmesi ve bağlı olarak yeni yol haritasına ilişkin görüş ve önerileri yayınlandı.Anılan saptama ve önerileri aşağıda özet olarak veriyoruz.“Hepimizin malumu olan yapısal sorunlarımızın giderilmesinde bünyemizle uyumlu ve demokratik bir Başkanlık sistemi uygun bir araç/yöntem olabilir. Bu partizanlık/popülizm gibi yıllardır toplumumuzu kemiren sorunlara hukukun üstünlüğü ve liyakat ilkelerine saygılı çözümler üretmekte, icraatçı yönetimlerin ortaya çıkmasında etken olabilir. Kıbrıs’ta ‘etkin bir yönetim ve güçlü bir ekonomi’ hedefi yanında yeni şartlara uygun olarak Türkiye Cumhuriyeti ile ilişkilerimizin güçlendirilmesi, kapalı Maraş konusunda yeni bir değerlendirme yapılması, mülkiyet sorununun hafifletilmesinde/çözümünde Taşınmaz Mal Komisyonuna ek mali kaynaklar sağlayacak ve etkinliğini artırıp işlemleri süratlendirecek düzenlemeler getirilmesi, eğitim sistemimizin yeni koşullar ve ihtiyaçlara göre yeniden kurgulanması ve KKTC yetki alanlarında TPAO ile yüksek teknolojiye dayalı ve uluslararası uygulamalarla uyumlu gerçekçi hidrokarbon aramalarına hız verilmesi öncelikli hedefler arasına alınmalıdır. Değişen paradigmalar, Cumhurbaşkanı Akıncı ve siyasi liderlerimizle sivil topluma ve hepimize yeni bir yol haritası çerçevesinde reform ağırlıklı yeni görev ve sorumluluklar yüklemektedir.”Varılan ve Rum tarafının hakimiyetçi tutum ve ideolojisinden vazgeçmesinin asla mümkün olmadığının anlaşıldığı noktada KKTC halkı, Beşparmak Düşünce Grubunun yukarıda sunulan önerileri doğrultusunda, Cumhurbaşkanı Akıncı ve siyasi liderlerin arkasına güçlü destek ve iradesini koyarak kendilerine kader olarak biçilen bağlayıcı bu kısır döngüyü aşmalarının önünde artık bir engel kalmadığı ve “kalınan yerden yeniden başlamanın ancak zaman kaybı olduğunun” herhalde bilincindedir.Görüntüdeki tüm olumsuzluklara karşın Stefan Zweig’ın sözleri ile KKTC, akılcılık ve özgüvenle değerlendirildiğinde “yıldızın bu defa kendisi için parladığı bir an yaşıyor.”