“Bin bahar görse de taş yeşermez.”MevlanaSuriye’de rejim ve rejim karşıtları arasında başlayan çatışmalar çeşitlenerek savaş içinde savaşlara dönüşmüş durumda. Üstelik savaşan tarafların Suriye’nin geleceğine ilişkin tasarım ve amaçları birbirinden çok farklı.Suriye ordusu, Rusya ve İran’ın açık desteği ile muhalif gruplara karşı rejimi savunurken DEAŞ’ın kontrolü altındaki toprakların, örgütün yenilgisinden sonra ABD ve koalisyon güçlerinin denetimi altına girmesini engellemeye çalışıyor.SDG ve PYD, ABD’nin Suriye’de güvenilir! müttefiki olarak aldığı destekle Rakka ve sonrasında Deyr ez Zor’u DEAŞ’tan arındırıp daha da güneye inerek Suriye’nin doğusunda olası bir bölünmeye karşı konumunu güçlendirmeye çalışıyor.PYD/YPG, Fırat Kalkanı Harekatı sonrası Türkiye sınırına bitişik kantonlarını kuzeyden birleştirme olanağını kaybetmesi üzerine bu defa Afrin-Tel Rıfat-Menbiç ve Sırrin üzerinden bir hat oluşturma gayreti içinde.Menbiç’in ABD güçlerinin koruması altına alınmış olması, Rusya’nın da Afrin’de dört ayrı noktada asker bulundurması nedeniyle Türkiye’nin olası bir müdahalesi konusunda rahatlamış görünen PYD, DEAŞ’la mücadelesi, seküler görünümü gibi nedenlerle ABD ve Batılı ülkeler nezdinde kazandığı sempatiyi güçlendirerek konsolide etme çabasında.Rusya, Lazkiye ve Tartus’un ardından Himeymim’de oluşturduğu askeri varlığını kalıcılaştırıp muhaliflerle çatışmalara aktif olarak katılarak Suriye’nin geleceğinde kabul etmeyeceği bir planlamanın geçerli olmayacağını göstermenin peşinde.İran, Hizbullah ve Devrim Muhafızlarına bağlı unsurlarla Suriye’de savaşın ve rejimin devamının en önemli aktörlerinden birisi olmayı kendi açısından bir beka sorunu görmesi nedeniyle aktif biçimde sürdürüyor.ABD’nin ise DEAŞ’la mücadeleye dayandırdığı Suriye’deki varlık nedeni son haftalarda bir değişime uğramış görünüyor. Gerek PYD/YPG’ye verdiği destek, gerekse Suriye’nin doğusunda artan askeri hareketliliği ABD’nin DEAŞ’la mücadele dışında Suriye’nin belli bölgelerinde bir etki alanı ve müzahir bir yönetim oluşturmak istediğini gösteriyor.Sayıları ve tarafları neredeyse her gün değişen ÖSO dışındaki muhalif gruplar ise Hay’at Tahrir al-Sham ve Ahrar al-Sham adları altında radikal ve ılımlı olarak ikiye ayrılmış durumda. ÖSO’ya bağlı grupların dağınıklığı sürmenin ötesinde zaman zaman kendi aralarında çatıştıkları haberleri sürüyor.Suriye’nin kendi iç sorunlarına odaklanması nedeniyle, üzerindeki tehdit algısı zayıflayan İsrail, seyirci konumunda sessizliğini korumakla birlikte Suriye ordusu ya da Hizbullah’ın çizgiyi aşmasına izin vermeyen politikasına devam ediyor.ABD’nin bir Suriye uçağı ve silahlı bir İHA’yı düşürmesi, Rusya’nın Fırat’ın batısında ABD uçaklarının potansiyel hedef olduğunu açıklaması, İran’ın Deyr ez Zor’u orta menzilli füzelerle vurmasının DEAŞ’la mücadele ile ne gibi bir ilgisi olduğu merak edilirse Suriye sahnesinde yer alan aktörlerin gerçek amaçlarının DEAŞ’ın yok edilmesinden çok farklı olduğu, DEAŞ’ın yalnızca bir gerekçe olduğu anımsanmalı.Suriye bölge dışı aktörlerin paylaşım ve güç savaşımının son perdesine yaklaşır ve sınırlarımızın güneyinde yeni bir Kuzey Irak modeli oluşturulurken Türkiye ne yapmalı sorusunun yanıtı ayrı bir yazının konusu olmalı.“Vatan okurlarının Ramazan Bayramlarını içtenlikle kutluyor, sağlık, mutluluk, esenlikler diliyorum.”
“Küçük parçalarına ayırabildiğiniz takdirde, en güç meseleyi bile kolaylıkla çözebilirsiniz.”Henry Ford02 Haziran günlü yazımızda Trump’ın Suudi Arabistan ziyaretinde, ABD-İslam Ülkeleri Zirvesi’nde yaptığı konuşmadan bir alıntıya yer vermiştik.Tahran’ı sert bir şekilde eleştiren Trump, konuşmasında “vicdan sahibi milletlere İran’ın yalnız bırakılması ve izole edilmesi” çağrısında bulunmuştu.Trump’ın yönlendirici ve cesaret verici çağrısı sonucunu hemen vermiş olmalı ki, aralarında geçmişi yıllar öncesine dayalı anlaşmazlıklar bulunan Suudi Arabistan, Mısır ve BAE’nin öncülüğünde, bölgede İran’la iyi ilişkilerini sürdüren tek ülke olan Katar ağır bir ambargo uygulanarak “vicdanlı olmaya” davet edildi.Radikal ideolojinin finansmanı konusunda Arap liderlerin Katar’ı adres gösterdiğini açıklayan Trump’ın ülkesi ABD’nin, terörizme destek vermekle suçlanan Katar’a üstelik tüm bu yaşananların hemen ardından 12 milyar dolarlık silah satışını imzalaması ve ortak askeri tatbikat yapması Makyavelizm’in doruk noktası olmalı.Kaldı ki ABD’nin Ortadoğu’da en büyük üslerinden birisi olan El Ubeyd, Katar’da (başkent Doha’ya 20 km.) ve bu üs Suriye, Irak ve Afganistan dahil olmak üzere pek çok ülkeye yönelik hava harekatlarının yönetildiği Müşterek Hava Operasyonları Karargahı.Suriye’de terör örgütü DEAŞ’a karşı Türkiye’nin tüm itirazları ve işbirliği önerilerini elinin tersi ile iterek kendisine bir başka terör örgütü olan YPG’yi müttefik seçen ABD’nin, Katar’ın terörizme destek verdiği suçlamalarına katılması ise çıkarların kirlettiği etik değerlerin gömüldüğü dünyamızın bir başka örneği.Katar’ın diğer Arap ülkeleri, özellikle Müslüman Kardeşler ve Hamas’la ilgili Mısır ve Suudi Arabistan’dan görece bağımsız politikaları nedeniyle terbiye edilmesi ve İran’ın bölgede daha da yalnızlaştırılması amaçlarının ön plana çıktığı yaşanan krizin, her nedense üzerinde yeterince konuşulmayan bir başka nedeni daha var.Güney Pars...Katar’la İran’ın hükümranlıkları altındaki sularda bulunan ve dünyanın en büyük doğal gaz rezervi olduğu uzmanlarca ifade edilen (43 trilyon metreküp) Güney Pars Sahası’nın Tahran ve Doha tarafından ortaklaşa kullanılıyor olması..Körfez İşbirliği Konseyi’nin Katar’ı Güney Pars sahasında İran’la işbirliği yapmaktan vazgeçirme çabalarına karşın Doha’nın, Suudi Arabistan’ın ardından Körfez’in en zengin ülkesine dönüşerek maddi olanaklarını siyasi güce dönüştürme olasılığı, terörizme destek öykülerinin arkasına gizlenen önemli bir neden.Bu nedene Katar’ın, enerji nakil hatlarına sahip olmaması nedeniyle doğal gazı LNG formunda deniz yolu ile ihraç ettiği, Katar gazının boru hattı ile Suudi Arabistan-Suriye üzerinden Akdeniz’e ulaştırılması projelendirmeleri üzerinde çalışıldığı (Doğu Akdeniz Boru Hattı) eklendiğinde, Katar’ın kendisine dikte edilecek koşulları kabul bağlamında terbiye edilmesi ayrı bir önem taşımaktadır.Türkiye’nin bir süredir Katar’la, Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşacak alternatif bir boru hattı üzerinde durduğu da anımsandığında gerek yaşanan kriz gerekse Katar’da kurulması planlanan askeri üs ayrı bir anlam ve önem kazanmaktadır.Bölgede üzerinde durulan ve Türkiye’yi dışarıda bıraktığı için Ankara’nın soğuk durduğu bir ikinci boru hattının İran-Irak-Suriye olduğu ve her iki projede de Akdeniz’e çıkış noktasının Suriye’yi işaret ettiği mevcut fotoğrafa eklemlendiğinde bölge dışı güçlerin dahil olmasıyla Irak ve Suriye’de sahnelenen büyük oyun daha da netlik kazanmaktadır.Görünenle gerçeklerin çok farklı olduğu, dengelerin dengesizlik üzerine inşa edilerek sağlandığı Orta Doğu’da, en karmaşık gibi görünen sorunlar bir cerrah titizliği ile parçalarına ayrılarak tüme varım yöntemi izlendiğinde yaşananlar üzerindeki giz perdesi aydınlanmaya başlamaktadır.
Kıbrıs’ta çözüm için BM Genel Sekreteri Guterres’in daveti üzerine 4 Haziran’da NY’ta gerçekleşen Akıncı-Anastiadis görüşmesinden sonra, tarafların Cenevre’ye gitmelerinden önce Güvenlik ve Garantiler konusunda ortak bir belge hazırlanacağı ve bu konuda Kıbrıs Özel Danışmanı Eide’nin görevlendirildiği açıklanmıştı.Rum Hükümet Sözü Yardımcısı Viktoras Papadopulos’un yeni bir koşul olarak Eide’nin üzerinde çalışmaya başladığı ortak belgenin 28 Haziran’a kadar hazır olmaması halinde Cenevre’ye gitmeyeceklerini açıklaması bu belgenin önemi üzerinde durulmasını gerektiriyor.Çünkü Papadopulos Rum Alithia gazetesinde yer alan açıklamasında, Eide tarafından hazırlanacak, Güvenlik ve Garantörlük başlıklı müzakerelerde rehber işlevi görecek belgenin BM ya da taraflardan birisinin değil ortak görüşleri yansıtacağını söyleyerek bunu bir çalışma kağıdının ötesine taşımak ve özde bağlayıcılık kazandırmak istiyor.Rumların amacı görüşmelere gitmeseler ya da görüşmeler çökse bile toprak haritasının dışında bu defa güvenlik ve garantörlük konularında da bir belgeyi ceplerine koymak ve ileride bu belgelere dayalı bir anlaşmayı zorlamak. Bu nedenle KKTC’nin, hazırlanacak belgenin müzakerelere zemin hazırlamanın dışında bir bağlayıcılığı olmadığını açıklayarak bu konudaki pozisyonunu zayıflatmaması son derece önem taşımaktadır.Anastasiadis’e gelindiğinde Amerikan Alman Marshall Vakfında verdiği bir konferansta bir yandan ağzından bal damlarken diğer yandan beyninin arkasında sakladığı gerçek düşüncelerini satır aralarında açık ediyor.Amerika’daki konferansında dinleyenlerine “Neden Türkiye ile düşman olalım, neden AB içinde Türkiye’nin güçlü bir destekçisi olmayalım, neden Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarından Türkiye’de yararlanmasın” sorularını yöneltirken bir süre sonra gerçek kimliğini yansıtan açıklamalarına geri dönüyor.Yüzde 20 ama azınlık değil...“Türk askerlerinin adadan çekil-melerini çözümün ön koşulu “ olarak gördüğünü, “Türkiye’nin garantörlüğünün sonlanması gerektiğini”, “AB dışında başkaca bir garantöre ihtiyaç olmadığını” açıklayan Anastiadis “adada iki toplum olarak birbirlerine saygı gösterdiklerini, -nasıl bir saygı ise- yıllardır barış içinde yaşadıklarını” söyleyerek bir başka can alıcı soru yöneltiyor; “Neden üçüncü ülkelerin müdahalesine ihtiyacımız olsun?”Ve karşılıklı saygıdan, barış içinde birlikte yaşamaktan söz ettiğini unutup ekliyor; “Adada iki toplum arasında güven bunalımı var, birbirlerine güvenmiyorlar.”O zaman bizim de sormamız gerekmiyor mu; saygının yıllardır karşılıklı güvene dönüşmediği adada, Türk askerinin caydırıcı varlığına dayalı barış “sıfır asker-sıfır garanti” ile nasıl sağlanacak?En vahimi ise Anastiadis’in bir başka sorusu...Taraflar arasında bir görüş ayrılığı varmışçasına KKTC’nin değil de Türkiye’nin konferans öncesi yeni bir koşul getirdiğini, “Kıbrıs Türklerinin hükümet kararlarında, kabine ya da diğer kurumlar olsun en az bir Kıbrıs Türkü’nün evet oyunun gerektiğini savunduğunu” söyleyerek devam ediyor... “Biz ada nüfusunun yüzde 80’ini oluşturuyoruz, onlar! yüzde 20’sini... Azınlık çoğunluk durumundan söz etmiyorum.. Siyasi eşitliği zaten! kabul ettik, hatta bir çok! organda sayısal eşitliği de..”Ve hemen ardından beyninin arkasında saklamaya çalıştığı düşüncelerini yansıtan soru geliyor; “Mesela Amerikan yönetiminin bir karar alması için California eyaletinin evet oyunun gerektiğini, yoksa kararın alınamayacağını düşünebilir misiniz?”Anastasiadis’e göre Amerikan yönetimi kim? Elbette Kıbrıslı Rumlar... Eyalet kim? Kıbrıslı Türklerden başka kim olabilir ki?Cenevre Konferansı öncesi gerçek düşüncelerini açıklayarak bizi aydınlattığı için Bay Anastasiadis’e teşekkür etmemiz gerekiyor...
Önümüzdeki günlerde Katar ve İran gibi yeni sürprizlerle karşılaşılmazsa Türkiye’nin önünde iki kritik tarih bulunuyor.Eğer gerçekleşirse 28 Haziranda Cenevre’de toplanacak “Beşli Konferans” ve IBKY tarafından 25 Eylülde yapılacağı açıklanan “Bağımsızlık Referandumu”.Başlangıcından günümüze her defasında çöken ve her defasında küllerinden yeniden diriltilen Kıbrıs sorununa çözüm müzakerelerinde olumlu ya da olumsuz sona yaklaşıldığı söylenen şu günlerde tarafların pozisyonları netlik kazanmış durumda.2017’de GKRY’de yapılacak Başkanlık seçimlerine adaylığı kesinleşen Anastiadis’in taktiği Rum tarafını Annan Planı’nın üzerinde kazanımlarla tatmin edememesi halinde müzakereleri olabildiğince uzatmak ya da Türk tarafını suçlayacak bir zemin yaratarak masayı devirmek..Aanastiadis’in müzakereleri uzatmak istemesinde bir ayrı neden de Fransız Total ve İtalyan Eni şirketleri ile imzalanan anlaşma gereği Türkiye ile GKRY arasında Münhasır Ekonomik Bölge konusunda ihtilaflı 6’ncı parselde 13 Temmuz’da kuyu açma çalışmalarına başlanacak olması.Anastiadis’in umudu, Rumların bu konuda tek taraflı adımlarından rahatsızlığını defalarca açıklamış olan Türkiye’nin sert bir tepki vermesi ve Türk tarafını suçlayarak müzakereleri bir kez daha çökertme fırsatını yakalaması.Türk tarafı ise 28 Haziran Beşli Konferansını, Anastiadis’in sıkışmışlığı nedeniyle köprüden önce son çıkış olarak gördüğünü kayda geçirerek görüşmeleri kısa sürede sonlandırmadan ya da çözüme ulaşmadan Cenevre’den ayrılmamaktan yana...Güvenlik ve garantilerKonferansın ana konusu ise Türk askerinin adada varlığını ifade eden Güvenlik ve Türkiye’ye tek taraflı müdahale hakkı veren Garantörlük sorununda düğümleniyor.Yunanistan ve GKRY, Garantörlük anlaşmasının sonlandırılması ve adanın askersizleştirilmesini talep ederken bir diğer garantör ülke olan İngiltere Kıbrıs’ta mevcut iki egemen üssü ile kendisini garanti altına aldığı için bu konuda sessizliğini koruyor.GKRY, adadaki nüfus dengesi nedeniyle (yüzde 80 Rum, yüzde 20 Türk) “sıfır asker-sıfır garanti” talebinin gerçekleşmeyeceğini gördüğü için prensipte KKTC’nin de karşı çıkmadığı günün koşullarına uyarlanmış formüller üretiyor.Bu formüllerden birincisi AB’nin, diğeri ise BM Güvenlik Konseyinin BM Şartnamesinin 7’nci bölümü kapsamında garantörlüğü ve adada çok uluslu güç konuşlandırılması.Yunanistan ve GKRY’nin (Kıbrıs Cumhuriyeti) AB üyesi, Türkiye’nin ise AB dışında olması nedeniyle birinci formülün kabul görmeyeceğini düşünen Anastasiadis “ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” taktiği ile BM Güvenlik Konseyi kartını masaya sürmeye hazırlanıyor.Ancak “Dünyanın beşten büyük olduğunun” Türkiye’de en yetkili kişi tarafından defalarca seslendirildiği dikkate alındığında KKTC ve Kıbrıs Türk halkı, BM Güvenlik Konseyi Daimi üyelerinin varlığı tartışmalı insaf ve vicdanlarına herhalde terk edilmeyecektir.Hele bu üyelerin aralarındaki görüş farklılıkları ve çıkarlarını koruma refleksi ile Veto kartını sıklıkla masaya sürdükleri anımsandığında..Kaldı ki Rum tarafı varılan mutabakata karşın daha şimdiden yeni koşullar ileri sürmeye başlamıştır. Bu koşullar ve Anastiadis’in KKTC’ye bakışını belirleyen “merdi Kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler” örneği açıklamaları ile Cuma günü devam etmek üzere..
Birleşik Krallık halkının bir ay içinde ikinci kez acılarını paylaştığımız yaşanan dönemde etkin bir mücadele konsepti için terör eylemlerinin biçim değiştiren özellikleri ile nedenleri üzerinde durulması gerekiyor.Fransa, Almanya ve İngiltere’de (Nis-Berlin-Londra) kamyon ve binek araçlarının eylem silahına dönüştürülmesi, terörizmde önleyici istihbarat ve bağlı olarak mücadele yöntemlerini zorlaştıran ve yaygınlaşma eğilimi gösteren yeni bir uygulama olarak ortaya çıkmış görünüyor.11 Eylül’de ABD’de yolcu uçaklarının eylem silahı olarak kullanılmasındaki sofistike planlama, kurgu ve profesyonelliğe ihtiyaç duyulmayan son eylemler “yalnız kurtları” özendirme açısından da ayrı bir tehlike kaynağı yaratmış durumda.İnternet üzerinden bomba yapımını öğrenmenin kolaylığına karşın gerekli malzemelerin temini aşamasında geride bırakılan izlerin güvenlik güçlerinin istihbarat ağına takılması riski ve ateşli silah edinmenin güçlüğü dikkate alındığında hafif ya da ağır araçlarla sıradan bir mutfak gereci olan bıçakların eylem silahına dönüştürülmesi terörizmde geride kalan beş dalgadan sonra sanki altıncısının başladığının işareti kimliğinde.Sokakta rastladığı etnik kimliği farklı hemen herkesin potansiyel bir terörist olabileceği, trafikteki her aracın bir eylem silahına dönüşebileceği kuşku ve korkusu ile yaşamaya itilenlerin kaybettikleri güven duygusu, kendilerinden farklı olanlara davranışlarında olası olumsuz değişimlerin artmasına koşut olarak etki-tepki bileşeni uyarınca bu tür eylemlerin de artabileceği gerçekliği gelecek günlerin en büyük tehdit kaynağını oluşturuyor.Londra’da son eylemleri gerçekleştirenlerin görgü tanıklarının ifadelerine göre eylemleri Allah adına yaptıklarını söylemiş olmaları korkulur ki yalnızca İngiltere’de yaşayan üç milyona yakın (2.9 milyon) değil diğer Avrupa ülkelerindeki müslümanların da hayatlarını zorlaştıracak görünmektedir.Ten rengi, sakalı, giysisi, dini inancı nedeniyle ayrıştırıcı, dışlayıcı, aşağılayıcı, ötekileştirici davranışlara muhatap olan, yaşadıkları ülkelerin yasalarına saygılı milyonlarca müslümanın aslında bu eylemlerin dolaylı hedef ve kurbanları oldukları unutulmamalıdır.Çünkü altıncı dalga kitleleri çatıştırma yolculuğuna başlamış görünüyor.
Başbakan Yıldırım’ın beklenen Rakka harekatının başladığını açıklaması ile birlikte yanıt arayan sorular çoğalmış bulunuyor.Bu sorulardan Türkiye’nin güvenliğini doğrudan ve öncelikli olarak ilgilendiren birincisi, ABD’nin YPG’ye verdiği silahların Rakka harekatının sonlanmasını izleyen dönemde ne olacağıdır.İkinci soru bir Arap kenti olan Rakka’nın DEAŞ’tan temizlenmesinden sonra YPG’nin çekilip çekilmeyeceği, üçüncü soru ise harekatın yine YPG liderliğinde Deyr ez Zor’a uzanıp uzanmayacağıdır.Bu sorulara Rakka’nın kuzeyinde Tabka ve El Mansura’nın DEAŞ’tan temizlenme aşamasında YPG ve DEAŞ unsurları arasında çok ciddi çatışmalar yaşanmadığı, bazı DEAŞ’lı grupların Tabka’Rdan silahları ile birlikte ayrılmalarına YPG tarafından izin verilmiş olmasının nedenleri de eklenebilir.Bir ayrı ve yakın geleceğe dönük önemli soru ise Musul, Rakka ve Deyr ez Zor’da konvansiyonel anlamda bir cephe savaşı ile meskun mahal muharebesini kazanma olasılığı bulunmayan DEAŞ’ın gerek Irak gerekse Suriye’de bazı Sünni aşiretlerin destek ve yardımı ile yer altına çekilmesi halinde ki bu yönde ciddi duyumlar bulunmaktadır- Avrupa ve bölgeyi nelerin beklediğidir.İçlerindeki radikal unsuların Irak ve Suriye’ye gitmesini bir tür kurtuluş olarak görüp, gözlerini kapatan kimi Avrupa ülkeleri şimdi bu kişilerden, üstelik çatışma deneyimi kazanarak daha da radikalleşmiş geriye kalanların dönüş yolculuğuna çıkmalarından derin bir endişe duymaktadırlar.Bir yerin ele geçirilmesi ile kontrol altında tutulması arasında zorlu ve derin farklılıkları bilenler DEAŞ’ın Rakka’da yenilgisinin yeni ve değişik bir terör dalgasının başlangıcına eşlik edebileceği noktasında birleşmektedirler.Nitekim Rakka’nın kuzey, batı ve doğu yönlerinden çevrelenmesine karşı güneyin bir kaçış noktası olarak açık bırakılması ve bu konuya RF Dışişleri Lavrov ile Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Doç. Dr. İbrahim Kalın’ın da dikkat çekmiş olması YPG ile DEAŞ arasında geçmişte olduğu gibi örtülü bir anlaşmanın varlığını akla getirmektedir.ABD’nin PYD/YPG ile ilişkisinin Rakka operasyonu ile sınırlı ve uzun süreli olmayacağı açıklamaları ise Menbiç için verilen ve bugüne değin havada kalan sözler anımsandığında inandırıcılığını yitirmektedir.Görünen DEAŞ’la mücadelenin Rakka operasyonu sonrası yeni ve çok daha tehlikeli bir faza evrileceği, DEAŞ’la mücadele konusunda kendi günahlarını halının altına süpürerek Türkiye’ye haksız suçlamalar yönelten kimi ülkeleri ciddi bedellerin beklediğidir.
“Kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi öğrendik. Ancak bu arada çok basit bir sanatı unuttuk, kardeş olarak yaşamayı.” Martin Luther King23 Mayıs günlü yazımızı “İkinci Ruhani döneminin bölgesel ve küresel barış açısından başarısının taşıdığı önem umarız Suudi Arabistan’ı askeri açıdan aşırı güçlendirerek bölgede çok tehlikeli bir denge arayışına girmiş görünen Trump tarafından da biliniyor olsun” cümlesi ile bitirmiştik.Riyad ziyaretinde Suudi Arabistan’la imzalanan yüz milyar dolarlık silah satış anlaşması, on yıllık bir dönemde bu rakamın üç yüz milyar dolara yükseleceğine ilişkin basına yansıyan haberler bölgenin yakın gelecekte yeni alçak basınçlara sahne olacağının ön işareti..Bu işareti güçlendiren bir başka husus ise Trump’ın Riyad’da, ABD-İslam Ülkeleri Zirvesi’nde yaptığı konuşmada İran’a ayırdığı bölümde yer alan “İran rejimi barış için ortaklık yapmaya karar verene kadar, vicdan sahibi tüm milletler İran’ı yalnız bırakmalı, izole etmeli ve İran halkının sonuna kadar hak ettiği adil ve meşru hükümete ulaşması için dua etmeli.” cümlesi..14 Temmuz 2015’de Viyana’da P5+1 ülkeleri ile Tahran arasında imzalanarak dünya genelinde ihtiyatlı bir iyimserlikle karşılanan İran’ın nükleer çalışmalarını sınırlandırması ve denetime açmasını öngören anlaşma unutulmamalıdır ki muhafazakar kesimin tepkilerine karşın Ruhani döneminde gerçekleşmişti.Ruhani’nin oyunu artırarak ikinci kez cumhurbaşkanı seçildiği yaşanan dönemde, gerçekleştirmeyi amaçladığı açılımlara karşı kendisini sınırlamak isteyebilecek -üstelik seçimde yenilgiye uğrayan- muhafazakar çevrelerin güçlenmesine neden olacak “yalnızlaştırma ve izolasyon çağrısının” gerçekçi ve öngörülü politik bir görüşü yansıtmadığı çok açık olmalı.Kaldı ki Trump’ın “İran halkının adil ve meşru bir hükümete ulaşması için dua edilmeli” sözleri tersinden okunduğunda mevcut hükümetin meşru olarak kabul edilmediği anlamı çıkmaktadır ki bu da Ruhani’nin elini içeride ve uluslararası arenada zayıflatan bir ayrı husus olarak ortaya çıkmaktadır.Vekalet savaşlarıRuhani’nin konumunu güçlendirmesi ve düşündüğü açılımları gerçekleştirebilecek zemini yakalayarak tutucu çevrelerden gelebilecek direnişleri etkisizleştirmesi için öncelikle İran’ı dünyaya açarak refah düzeyini artırması ve bağlı olarak kamuoyunun desteğini daha da arkasına alması gereken bir dönemde izolasyon ve yalnızlaştırma çağrıları İran’ın iç dinamiklerini bilmemekle eşdeğer olmalı. Hele bu iç dinamikler arasında Ruhani için bir prangaya dönüşebilecek Velayet-e Fakih ve Merci-i Taklit kuramları varlıklarını korurken..Öte yandan Suriye ve Yemen’de vekaleten bir savaşın tarafları olan, aralarındaki mezhep farklılığının daha da besleyerek yükselttiği çıkar ve güç çatışmasının kolaylıkla denetim dışına kayabileceği İran-Suudi Arabistan rekabetini, ABD ve İsrail desteğinde tehlikeli sulara yöneltebilecek silah satışı anlaşması bölgenin kendine özgü gerçekleri ile uyuşmamaktadır.İran’da egemen Şia inancı önderliğinde yükselen Fars milliyetçiliğinin yakın geçmişte yaşanan dışavurum örneklerine bakıldığında Tahran’ın tepkiselliğinde sertlik dozunun çok yüksek olabildiği görülecektir.Bu nedenle varlığını idame refleksi septisizm derecesine yükselmiş bir ülke olan İran’la ilişkilerin özel bir reçete gerektirdiği unutulmamalıdır.
“Can sıkmanın sırrı her şeyi anlatmaktır.”VoltaireMasal bu ya... Bir ülkenin zalim hükümdarı Şehriyar her gece bir cariyesi ile evlenip sabah olduğunda boynunu vurdururmuş. Sonunda sıra başvezirin güzel kızı Şehrazat’a gelir. Şehrazat ölümden kurtulmak için hükümdara masal anlatıp, sabaha karşı masalı en heyecanlı yerinde keser. Masalın sonunu merak eden Şehriyar, Şehrazat’ı öldürmekten vazgeçer ve bu 1001 gece, Şehriyar Şehrazat’ı azat edene kadar sürer. Sonu Binbir Gece Masalları kadar meraklı olmasa da Türkiye’nin neredeyse 20.000 gün ve gecedir süregelen özgün bir masalı var... Şehriyar rolündeki AB ile süregelen “Tam Üyelik” masalı...Anımsanacağı üzere Türkiye’nin AB’ye üyelik yolculuğu 54 yıl önce o zamanki adıyla AET ile 12 Eylül 1963’te imzalanan Ankara Anlaşması ile başlamış, 14 Nisan 1987’de ise tam üyelik başvurusu yapılmıştı...O günden beri süregelen müzakereler, inişli-çıkışlı ilişkiler, karşılıklı ağır eleştiriler, açılan-bloke edilen başlıklar, Türkiye’den yıllar sonra üyelik başvurusu yapıp Birliğe kabul edilen ve Türkiye’nin kabulü için oy hakkına sahip olan ülkeler, gece niyetine gündüz vakti Ankara’da havai fişek gösterileri ile ilgili kronolojiyi kaç kişi anımsar bilemeyiz ama bilinen Ankara’nın Brüksel yolculuğunun başladığı gün dünyaya gelenler bugün 54 yaşındalar ve olasıdır ki aralarında torun sahibi olanlar bile vardır...Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğinin önüne çıkarılan engeller hakkında bugüne kadar din faktöründen, bölgesel kalkınmışlık farklılıklarına, kültür ayrılıklarına, yoğun nüfusun hazmedilme kapasitesine, yerleşik ön ve kalıp yargılara kadar doğru ya da yanlış pek çok şey söylendi. Masalın sonunu belirleyecek söylenmeyen tek şey ise Türkiye’nin tam üyeliğinin gerçekten istenilip istenilmediği...Gerçi bu konuda samimi davranan ve Türkiye’nin tam üyeliğe kabul edilecekmiş gibi yapılıp aldatıldığını, bunun dürüst bir davranış olmadığını söyleyen liderler olmadı değil...Tıpkı Türkiye’nin AB yolculuğunun tam üyelikle değil imtiyazlı ortaklık durağında sonlanması gerektiğini açıklıkla söyleyenler olduğu gibi...Masalın devamı...İnsanlar doğaları gereği olmasını istedikleri şeylere inandıkları için aykırı görüş, uyarı ve seslendirmeleri genellikle dikkate almama ya da duymama eğilimindedirler. Belki de hatamız bu oldu... Ucu açık uzun, ince bir yolun sonunda Türkiye’yi kabul edecekmiş gibi davrananlara bizde zaman zaman girmeyi gerçekten çok istiyormuş gibi yaparak bu oyuna ortak olduk...Oysa tam üyelik müzakerelerinin başlamasına karar verildiği günlerde AB adına yapılan bir açıklamayı duygularımızdan arınarak gerçekçi bir şekilde değerlendirmiş olsaydık belki de hiç hayal kırıklığı, kırgınlık ve kızgınlık yaşamayacaktık.Binbir Gece Masallarının en çarpıcı bölümü olan o açıklamada şöyle bir cümle vardı; “Türkiye’yi mümkün olan en güçlü bağlarla AB limanına demirleyeceğiz...”Bu cümlenin çevirisi ise özellikle Birleşik Krallığın Brexit kararından sonra kapalı kapılar arkasında konuşulmaya başlanan Türkiye’nin tam üyeliği yerine bir tür imtiyazlı ortaklıkla AB’ne dahil edilmesiydi... Ne zaman olur bilinmez ama bir gün gökten mutlaka üç elma düşüp onlar muradına erecek, bize de imtiyazlı ortaklık kerevetinde oturmak kalacak...Voltaire’in dediği gibi can sıkmanın sırrı bu olmalı...